İstincâ Ve Istibrâ Hakkında Bîr Fasıl

Mücmerül-Lûgat'a göre, (necv), karından çıkan şeydir. İstincâ, o Çıkan şeyden ve onun eserinden su ile veya toprakla kurtulmak iste­mektir. Karından çıkan pislik; idrar, dışkı, menî, mezî ve iki yoldan çı­kan kan gibi şeylerdir. Bunlardan istincâ yani temizlenmek sünnettir. Tatârhâniyye'de böyle zikredilmiştir.

Yelden istincâ sünnet değildir. Çünkü her ne kadar karından çı­karsa da pis değildir. İki yoldan başka yerden çıkan şeyin temizlenme­sine ise istincâ adı verilmez.
Kerpiç, kuru ağaç ve toprak gibi taşa benzeyen şeylerle istincâ sünnettir [162]. Aded hususu sünnet değildir, mendûbdur.

Vikâye'de, (bilâ adedin) yâni «adedsiz» sözünden sonra, (Yüdberu bil hacer'il evveli) «İlk taşı arkaya doğru çeker.» denmiştir. Bunun üzerine şöyle suâl vâ-rid olur : Bu söz kendinden öncesine bağlı değildir. Çünkü aded eğer nefy olunursa ve her ne kadar murâd adedin sünnet olduğunu nefy ise de, ondan sonra <biı hacer'*l evveli) yâni, «birinci taş ile» sözüyle aded zikri münasip değildir. Bundan dolayı musannif burada, «aded sünnet değildir,» demiştir. Bundan sonra, «bilâkis müs-tehabdir» sözüyle o sözden dönmüştür. Müstehab (veya mendûb) de­mek doğru olurdu.

Bundan sonra musannif, «Birinci taş ile idbâr olunur ve ikinci taş ile ikbâl olunur.» demiştir.

Idbâr : Dübür, yâni arka tarafına gitmektir. İkbâl: Öne doğru gitmektir.
Üçüncü taş "ile yaz günlerinde idbâr olunur. [163] Birinci ve üçüncü ile ikbâl olunur. İkinci taş ile kış günlerinde idbâr olunur. Çünkü ikbâ-len ve idbâren silmekte temizlikde mübalağa (a'zamî riâyet) vardır.

Yaz günlerinde birinci taş ile idbâr olunur. Yâni taş arkaya doğru çekilir. Çünkü yaz gününde husyeler sarkar. Dışkı bulaşmasından sa­kınarak ikbâl olunmaz. Yâni öne doğru çekilmez. Ondan sonra ikbâl olunur. Ondan sonra temizlikde mübalağa için arkaya çekilir. Kış gün­lerinde böyle değildir. Yâni husye sarkmaz. Birinci taş ile Öne doğru çekilir (ikbâl olunur.) Çünkü birinci taş ile ikbâl, temizlemede eblağ.-dır (müessirdir). Ondan sonra arkaya doğru çekilir. Ondan sonra, iyi­ce temizlenmesi için" tekrar öne doğru çekilir.

Kadın, yaz ve kış, erkeğin yazın istincâsi (büyük pislikten taharet) gibi yapar. Yâni fercinin pisliğe bulaşmaması için, dâima birinci taş ile önden arkaya doğru çeker.

Eğer avret mahallini açmaksızın yıkamak mümkün ise, taş ile is-tincâdan sonra su ile yıkamak evlâdır. Önce (istincâ yapan), iki ellerini yıkar. Ondan sonra, eğer oruçlu değil ise, mahrecini (yâni pislik çıkan yeri) iyice açar (Zahîriyye'de de böyle geçer); eğer bir parmakla temiz­lemek mümkün ise, parmağının içi ile mahrecini yıkar. Veya çok muh-tâc ise, iki parmakla veya eğer yine ziyâde muhtâc ise üç parmakla yı­kar.

Erkek, istincânın başlangfcında, orta parmağını diğer parmakla­rından biraz yüksek tutar ve mahrecini yıkar. Ondan sonra, üç kere yıkadığı vakitte yüzük parmağını kaldırır. Ondan sonra serçe parma­ğım kaldırır. Ondan sonra şehâdet parmağını kaldırır, yâni yüksek tu­tar ve kalbine kanaat gelinceye kadar yıkar.

Kadın, yüzük parmağı ile orta parmağını beraberce kaldırır, ondan sonra erkeğin yaptığı gibi yapar. Çünkü kadın, erkek gibi bir parmağı ile başlasa, ihtimaldir ki, parmağı fercine gidip istemeden de olsa, iş-tahlanırsa üzerine gusl vâcib olur. Zahîriyye'de böyle zikredilmiştir.

Ellerini (istinca yapan), ikinci defa yıkar. Dirhemden fazla pislik mahreci etrafına taşarsa, mahrecini temizleyinceye kadar yıkaması vâ-cib olur. Yıkamak (su ile) üç kereden fazla da-olsa, muteber olan temiz yapmaktır, sayı değildir. Hattâ bir kerrede temiz olursa, yeter. Eğer te­mizlik üç kerrede olmazsa, ü'çden fazla yapılır.
İstincâ eden kimse, İmâm A'zam' (Rh.A.) a göre, Mahrecini (bü­yük pislik mahallini) önce yıkar. İmameyn'e göre, Mahrecini ikincide yıkar. Fetva, İmâm A'zam' (Rh.A.) m görüşüne göredir, Kemik île istincâ yapmak mekruhtur. [164] Çünkü bu cinlerin azı­ğıdır. Nitekim bu husus hadîs-i şerîfde belirtilmiştir. İnsan için olan yiyecek ile de mekruhtur. Çünkü onda, şer'an hürmete lâyık olan malı tahkir vardır. Hayvan için olan yiyecek ile de mekruhtur. Meselâ ot gibi. Çünkü onda, zarûretsizce temiz bir yiyeceği pis etmek vardır. At, katır, eşek gibi hayvanların tersiyle istincâ da mekrûhdur. [165] Çünkü ken­dileri pistir, temizliğe aykırıdır. Sırça çanak, alçı, kiremit ve kömür ile de istincâ mekruhdur.' İnsanlar arasında değerli olan şeyle de istin­câ mekrûhdur; İpekli kumaş parçası ve bunun benzeri gibi. Çünkü bu şeyler ile istîncâ yapmak haklarında yasak bulunmakla beraber ihtira­ma aykırıdır.

Hakkında yasak bulunduğu için sağ elle istincâ mekrûhdur. An­cak, sol elin kesilmiş olması veya sol elde yara olması gibi bir zaruret­ten dolayı mekruh değildir. Eğer zikredilen şeyler ile istincâ edilse, caiz olur. Çünkü istincâhın gayrında herhangi bir mânâdan dolayı yasak bulunması, bazıla'nnda meşrûiyyete aykırı olmaz.

Küçük abdest ve büyük aljdest bozarken kıbleye karşı durmak, kıbleye arkasını dönmek mekruhdur. Fakat her halükârda değil, an­cak avret yerinin açılmasıyla olursa, mekruh olur. Çünkü Resûlullah (S.A.V.) :
«Büyük abdest bozmaya hâzır olduğunuzda, Allah'ın kıblesine say­gı gösterin, kıbleye önünüzü veya arkanızı dönmeyin. Ancak doğu veya batı taraflarına doğru durun.» [166] buyurmuştur.

Bununla, El-Encâs'da zikredilen şu şeye işaret vardır: Şayet istik­bâl ve istidbâr (yâni önü veya arkayı kıbleye dönmek) hades için ol­mayıp ancak hadesin giderilmesi için olursa, mekruh değildir.
Avret yeri açık halde, kıbleye önünü veya arkasını dönerek abdest bozmak, bina içinde 4e olsa mekruh olur. [167] Çünkü delîl bina için­de olanı ayırmamıştır.  [168]

Su üzerine veya insanların istirahat ettikleri gölgeliğe küçük ab­dest ve büyük abdest bozmak, mekruhdur. Yine yola ve meyve veren ağacın altına abdest bozmak da mekruhdur. Meyve vermeyen ağaç için mahzur yoktur. Çünkü hadîs-i şerif ile yukarıda geçenlerin hepsi yasak edilmiştir. Yasağın sırrı açıktır.
Yine küçük ve büyük abdest bozarken konuşmak mekruhdur. Özür­süz, ayakta durup küçük su dökmek de mekruhtur. [169] Tatârhânİyye'-de böyle zikredilmiştir.

Küçük abdest bozdukdan sonra, kalb, damlamanın kesilmesine dâir kanaat getirinceye kadar, yürümekle veya öksürmekle veya sol taraf üzere yatmakla istibrâ (idrarın- sonunu almak) vâcibdir. Zahîriyye'de böyle zikredilmiştir.

Bir kavle göre; «Zekeri üç kere silmek ve çekmekle yetinilir.» Şurası bir gerçektir ki; insanların tabiatları ve âdetleri çeşitlidir. İmdi bir kimsenin kalbi, kendinin temizlendiğine kanaat etse, o kimse için is-tincâ caiz olur. Çünkü herkes kendi hâlini daha iyi bilir, Tatârhâniyye'-de böyle zikredilmiştir.
Yıkanan şeyin temiz olmasıyle beraber eî de temiz olur. El-Mülte-kat'da böyle zikredilmiştir. [170]
[1] Mukaddime  (Mukaddeme):  Bazan  gelecekteki  bahislerin üzerine kurulduğu şeye,  ba-zan kıyâsın  cüz'ünün  kurulduğu  kaziyyeye bazan da delilin  sıhhatinin  üzerine kurul­duğu şeye söylenir.

Kitabın Mukaddimesi: Maksada başlamadan önce kitapla irtibatından dolayı orada zikredilen şeylerdir.

timin Mukaddimesi: Başlayışın üzerine kurulduğu şeydir. Kitabın mukaddimesi ilmin Mukaddimesinden daha umûmîdir, tkisi arasında umûm, husus ve mutlâkiyet vardır.

Mukaddime ile mebâdî arasındaki fark şudur: Mukaddime, mebâdtden daha umû­mîdir, Mebâdî vasıtasız olarak meselelerin üzerine kurulduğu şeydir, Mukaddime ise; meselelerin vasıtalı ve vasıtasız olarak üzerine kurulduğu şeydir.
[2] «Makbul olan şeylerdendir» diye tercüme edilen kelimenin aslı müseHcmât'dır.

Müsellemât; hasım tarafından kabul edilip müdafaa için sözün üzerine kurulduğu bir takım hükümlerdir. Bu hükümler ister iki hasım arasında kabul edilen şeyler olsun isterse ehl-i ilim arasında kabul edilen şeylerden olsun fark etmez.

Meselâ, altın ve gümüş zînetler hususunda zekâtın vâcibliğine dâir Rasûlullah Efen­dimiz" (S.A.V.) in hadis-i şerifine istinad ederek Fakihin delil getirdiği şekilde, Usul-ü Fıkıh mcs'el elerin in   Fukahâca kabul edilmesi gibi.

Şayet hasım «Bıı haber-i vâhîddir, biz bunu hüccet olarak kabul etmeyiz» derse O'na: «Bu Usuİ-ü Fıkıh ilminde sabittir. Buradan alnımı gerekir.» cevabım veririz.

{Ta'rifât, Scyyid-i Şerif)
[3] Nass : Tc'vile ihtimali olmayan söz veya delil. Mânâsı açık ve kat'İ olan lâfız. Kur'ân-ı Kerîm ve Hadîs-i Şerifte bir iş ve mesele hakkında olan açıklık, bu şekilde açık kelâm ve âyet.
[4] Burada anlatılmak îstenen, bir hadîsin mefhûmudur.

Bahsedilen hadîs «Benim ümmetimin alimleri, Benî İsrâilin Peygamberleri gibidir.» kavlidir. Ancak bu hadîsin sahih olup olmadığı hakkında söz edilmiştir. «Mcvzûât-ı Aliyyülkârî» de Demiri, Askalânî ve Zerkeşî böyle bir hadisin olmadığını söylemek­ledirler.
[5] Zarf-ı müstekâr: Miiteallâk (kevn. husul: Meydana gelmek, olmak) gibi umûmi manâlı fullerden sonra olur da ibarede cümle, Şibh-i cümle bulunmazsa kelimedeki harf-i cer mecruru ile beraber bu adı alır. Yâni her ikisine birden zarf-ı müstekâr denilir. Müste­kâr diye adlandırılmasına sebeb de mahzuf olan müteallikinin çok defa istekarra mâ­nâsına  gelmesindendir.

Zarf-ı lagv: Şayet müJeallâk umûmî manâlı fiillerden olmaz veya mahzuf bulunmazsa o kelime harf-i cer ve mecruru ile beraber bu adı alır. Yine, müteallâk husûsî fiillerden olduğunda mahzuf da olsa cer ile mecruru zarf-ı lağv olur. Bu hazif daha çok «ilâ» «mın», «an» harflerinden sonra olur.

Buradaki «Birinciyi seçen» sözünden kasdedilen Keşşaf sahibi (Zemahşerî) dir. «İkinciyi seçen» sözünden kasdedilen Kadı Beydâvî'dir.
[6] Musannif:   Müellif,   muharrir,   kitap  yazan   mânâlannadır. Burada  Molla  Husrer ken­dini  kasdclmektedir,

Mahzûf; Mevcûd olmayan, kaldırılmış.

Her işe Besmele ile başlanmasına dâir olan Hadîsi:

Erbain, Ruhâvî (Rh.A.): Ebû Hüreyre' (R.A.) den rivayetle. Hamdeie (hamd) ile başlanmasına dâir olan Hadis:

Emsal,  Askerî (Rh.A.):  Ebû Hüreyre (R.A.) Sünen, Beyhakî (Rh.A.): Ebû Hüreyre (R.A.)

Deyicmİ: Ebû Hüreyre' (R.A.) den (salât ile birlikte olarak), bu zaîfdir.
[7] Burada mevrid (çıkış yeri - esâsı) dan maksat jükr'ün ifâ mahalli olan Usan, a'iâ ve kaîb'tir.
[8] İstiğrak üzere: İhâlalı bir şekilde; cinsin bütün ferilerini İçine alacak şekilde (Cins-i İs-tiğrâkiyye). Cinsin hakikatini beyân  için (cins-i hakikiyye)
[9] Mümârese ve miizâvele : Bir işe girişip üzerinde devamlı çalışma.

İstinbât : Müctehid veya büyük bir âiimin gizli bir mânâyı içtihadı ile meydana çıkar­ması. Bir söz veya işlen gizii bir mânâyı çıkarmak.
[10] Toplamı   on   aded   ulan   bir   at   yarışında   ilk   ala:   Mücellî   denir.   İkincisine:   Musallî, üçüncüsüne:   Müscliî,   dördüncüsüne:   Talî,  beşincisine:   Mürtâh,   alımcısına:   Atıf.   ye­dincisine :   Miiemmil, sekizincisine:  Hatıy,  dokuzuncusuna:  Sükkeyt,  Onuncusuna:  La-tim denir.

(Ahtu-i-i Kebir, Kâmûs Tercemesi, Lisânu'I-Arab)
[11] Ibtihâl: Tazarru ve niyaz, yalvarıp yakarmadır.

Fakih : Amellerle ileni Şer'i hükümleri tafsili delilleriyle bilip kavrayan İslâm Alimidir.

Fıkh: Amellerle ilgili şer'i hükümleri bilip kavramaktır. Bu ahkâmı bu şekilde bilmeye

Fekâhet (Fakîhlik) denir.

Usûl-i Fıkh: Fıkıhdaki  umûmi hükümlerin  çıkarıldığı  delillerin  hallerinden  bahseden ilimdir.
[12] Bk. Ahzâb Sûresi (33), âyet:  56
[13] Nassın ibaresi; sevk edildiği mânâya o mânâ mevzüunlehin ayn'ı veya cüz'ü veya müte-ahhar lâzımı olsun, delâletidir.

Nassın   işareti, Onun geçen üç mânâya,  sevkedilmemiş de olsa,  delâletidir.

Nasstn delâleti, kendisinde manen mevcud, lügaten mefhûm bir şeyin hükmüne de­lâletidir ki, p hüküm konuşmada o sdbeble olur.

Nassın iktizâsı, Onun kendisine muhtaç bulunduğu mevzuun lehin lâzımı üzere delâletidir.                                                                                                            «Tavzih»
[14] Beraat'ül-İstihlâl:   Bir eserdeki   «başlangıcın»   anlatılmak   istenene (maksada)  uygun   ol­masıdır. Bir eserin içindekileri güzel bir başlangıçla baştarafta anlatmaktır.
[15] imdi, bundan sonra gibi mânâlarına gelen (Emmâ ba'dii) sözü va'z, Cuma, Bayram hut­belerinde   ve  eserlerin   Önsözlerinde   müstahap şekilde   kullamlagelmiştİr.   Hatla, Buhâri onun   istihbâbına  dâir bâb teşkil  etmiş ve onunla ilgili ehâdis zikretmiştir. Ulemâ bu sözü ilk defa kimin  kullandığına dâir ihtilâf etmişlerdir. Bazılarına göre Onu ilk söyle­yen :   Dâvud  Aleyhİsselâm'dır.   Bazılarına   göre:   Y.   bin   Kahtân,  bazılarına   göre  de: Kuss bin  Sâide'dir.   Bazı -  ya  da çoğu   -   müfessirlerce:  Kendisine  fasl-ı hitâb verilen Dâvud   Aleyhİsselâm'dır.

Muhakkıklarca fasl-ı hıtâb: Hak  ile hatılı  ayırmadır.(Şerh-ı Nevcvî)
[16] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi 1, Eser Neşriyat: 1-11.
[17] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi 1, Eser Neşriyat: 12.
[18]  Şemandan maksad, Fukaha IstıJâhmcadir.

Ahkâm-ı şer'iyye  kulların  menfaati   İçin Allah  (C.C.) tarafından   bir  lütuf ve ihsan olarak  vaz'edilmiştir.   Ahkâm-ı   şer'iyye;   ya  ibâdetlerle   ilgili  olarak   «dînî»  olur.   Ya mübâycât,   münâkehât v.s.   ile  İlgili  olarak «dünyevî» olur.

Dînî olan bunların en şereflisidir. Çünkü, dünya ehlinin halkından maksûd odur. Ve ebedî scâdete ulaştıracak vesile de yine odur.

Burada Namaz, diğer ibâdetlerden Öne alınmıştır. Çünkü o, diğer ibâdetlerin en fazîletlisidir, günde beş defa tekrarlanmaktadır. Ancak o da abdeste bağlı olduğu için abdest bölümü diğer bölümlerden önce ele alınmıştır. (Kirmanı - Şerh-i Buhâri)
[19] Itikâdî Farz: Kat'i delille sabii olup kendisinde şüphe olmayan, inanılması ve yapıl­ması zaruri olan; lerkedene i'kab (ceza) lâzım gelen ve ayrıca inkâr eden tekfir olunan farzdır. Beş vakit Namaz, Zekât ve Ramazan Orucu gibi.
[20] Amelî Farz: Buna Farz-ı zannî'de denir. Müctehidlercc, kat'i bir delile yakın dere­cede kuvvetli gürülen zanni bir delil ile sabit olan vazifedir ki, amel hususunda farz-ı kat'i kuvvetinde bulunur. Başın dörtte birini meshetmek gibi.
[21] Tevatür: Birbiri ardından aralıksızca devam etmek. Yalan söyleyeceklerini aklın kabul edemiyeceği bir cemaatin verdiği yalandan uzak kuvvetli, sağlam haberdir.
[22] Abdest âyeti, Mâide sûresinin 6 inci âyetidir.
[23] Resûlüllah (S.A.V.): «Abdesti bozulan kimse abdest almadıkça namazı kabul olunmaz»

(Buhârî - Ebû Hüreyre' (R.A.) den rivayetle) buyurmuştur. Zira taharet (abdest) na­mazın anahtarı, namaz imânın anahtarı, imân da cennetin anahtarıdır.

imam ÎNevevî (Rh.A.) de, «Bu hadîsi şerif namaz için taharetin vücûbuna delildir. Taharetin namazın sıhhatında şart olduğuna dâir ümmetin icmâı vardır» demiştir.
Kâdî lyâz (Rh.A.); «Ulemâ namaz için taharetin ne zaman farz olduğu hususunda ihtilâf etmişlerdir. İbn'iil Cehm {Rh.A.); abdest İslâmın başlangıcında sünnet idi. Te­yemmüm âyetinde (M: 626/H : 4, Müreysî gazası sırasında Hz. Âişc' (R.Anhâ) nin ger­danlığının kaybolduğu hâdisede) farziyyetİ sonradan nazil oldu, der. Cumhûr-u Ulemâ'nı/ı görüşü ise. daha önceden farz olduğu, merkezindedir» demiştir.
[24] Vahyi gayri metlüv (okunmayan vahy): Şerîat lisanında tilâvet suretiyle olmayarak sa­dece kalbe iiham yoluyla olan vahy-i ilâhîdir. Bunun mukabili İse mellüvdür (Kur'ân-ı Kerîm gibi). Kur'ân-ı Kerîm vahyi metİüvdür. Çünkü manâsıyla birlikte lafzı da Pey­gamberimizin (S.A.V.) Kalbine inzal buyurulmuştur.

Hadîs-i İlâhi -" Hadîs-i Rabbani: Hadîs-i Kudsî şeklindeki Hadîs-i şerifler ise Resülüllah' (S.A.V.) a vahy ve ilham yoluyla, mânâ itibariyle ulaştırıldığından vahy-i Gayr-i Metİüvdür. Bunlar, namazda Kur'ân âyetleri yerine okunamaz, tahareti olma­yan bir kimse bu kelâmın yazılı bulunduğu kitabı ele alabilir. Hattâ, onu inkâr eden kâfir de sayılmaz.

Bazı Usûl Ulemâsı Kitap ve Sünnetin' her ikisine de vahy derler. Tilâvet olunan (metlüv) vahy'e kitap, tilâvet olunmayan (gayr-i metlüv) vahy'e de sünnet demek sure­tiyle bir tefrik yaparlar.

Sünnete vahy denmesinin sebebi, onun hakiki vahyin yâni kitabın cüziyâtina dâhil olmasındandır. Bu itibarla da kitabın külüyetinde sünnetin bütün hükümleri bulunmak­tadır ki böylece vahyin külli menşeİne dâhil olması sebebiyle zımnen sünnete vahy de­nilmiştir. Ancak kitab doğrudan doğruya vahy-i ilâhî neticesi ve aslî ahkâm olduğundan kendisine : Tilâvet olunan vahy (vahy-i metlüv) denmekte; sünnete de Nübüvvet Melekesi, Fehm-i neıicesi ve mânâca vahy olup lafızlarının tâyini de Allah (C.C.) tarafından ol­madığından tilâvet olunmayan vahy (vahy-i gayri metlüv) denmiştir.

(Asr-ı Saadet, Süleyman Nedvî; Bazı Hadîs Meşaleleri Üzerine Tetkikler M. Tayyib Okiç)
[25] Rczîn (535 H.) - Osman (R.A.) rivâyetiyle.

Teysîrü'l-Vusul ilâ Câmiil Usûl; Abdurraiunân Şeybânî.
[26] Kfşf'üİ   Keşsâf'da Rûm   Sûresinde   geçtiği gibi   Mi'rac Hadîsi   hu   hususa  açıkça delâlet eder.
[27] Vâcib: Şeriat sahibi tarafından  emrolunduğu zann-i delil ile sabit ohm  vazifedir. Her namazda  Fatihâ-i Şerîfe'nin okunması  gibi,

Vâcib. vecîbe tâbirleri bazan Fıkıh ilminde farz mânâsında kullanılır.
[28] Bir kelimenin mânâsını muvakkaten başka bir kelime hakkında kullanmak.
[29] Arfjar (en zahir) rivayet: Başkasına nazaran daha açık olan sahîh kavidir. Zahir ri­vayet: İmâm Muhammed' (Rh.A.) in Hanefî Mezhebinde en muteber rivayet­ler olan — El Mebsût, El Ziyâdât, El Câmi'ul Kebîr, El Câmi'us Sagîr, El Siyer'i! Kebîr, El Sİyer'üs Sagîr v.s. gibi kitaplarındaki — üç İmâm (Ebû Hanîfe, Ebû Yûsuf, Muham­med b. Hasan) a âİd meselelerdir. İmâm Muhammed' (Rh.A.) in bu kitaplarına da Zâhîr*iir Rivâye kitapları denir. Hanefi Mezhebinde evvelâ İmâm A'zam1 (Rh.A.) m, sonra İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) un, sonra İmâm Muhammed' (Rh.A.) in, sonra da İmâm Züfer' (Rh.A.) in kavli, içtihadı tercih edilerek o şekilde âmel olunur.
[30] Örf: Akılların şehâdetiyle şöhret bulup tabiî şekilde kabul edilen herhangi güzel (müs-tahsen) şeydir. Bu her tarafta mevcûd ve vaz'edeni de muayyen olursa örf-ü âm (umûmî örf), bir mahalle mahsûs ve muayyen bir taifeye âid bulunursa buna da örf-ü hâs (husû­sî Örf) denir. Örf, âdet ile aynı mânfilı gibidir. Âdcl'e de aynı zamanda teamül denir.
[31] Bİzİm üç Ulemâmız  Ebû Hanife (Rh.A.), Ebû Yûsuf (Rh.A.) Muhammcd bin  Hasan' (Rh.A.) e göre, iki topuk yıkamaya dahildir. (Tatarhâaiye)
[32] İncik (Sâk): Diz kapağından topuk mafsalına kadar olan kısım; İncik kemiği veya ka-lenü, diz kapağından topuk mafsalına kadar olan kemiktir.
[33] İcmâ: Lûgatta, ittifak, kasd mânâsmdadır. istilanda, bir asırda bulunan îslâm mücte-hidlerinin bir sert hüküm üzerine ittifak etmeleridir. Buna da Icmâ-ı Ümmet denir.
[34] Çünkü burada tahdid «dirseklere kadar...» sözünde olduğu gibi yıkama içindir. Mesh için İse gaye (nihayet) ile tahdide ihtiyaç yoktur «Başlanmzi meshediniz...» de olduğu gibi.

Burada   meshi   topuklara   muğayyâ   kılmadı   demek,   topukları   meühin   hudûdlan içine dahil etmedi, demektir.
[35] Meşhur hadîs: Evveli âhad gibi olup ikinci ve  üçüncü asırlarda şöhret bulmuş olan hadıst.r. Böyle olan hadîsleri Peygamber (S.A.V.) den ilk rivayet eden bir cemâat değil bir veya bir kaç kişi olduğundan birinci asırda (âhad) gibidir. Fakat ikinci ve üçüncü asırlarda cemâatler tarafından tevatür suretiyle nakl ve rivayet edilmiş olduğundan bu hadıs şöhret bulmuş ve bu asırlarda tevatür derecesine kavuşmuştur. Makbul hadîsler­dendir.
[36] Cerr-i bi'l  civar: El cerr'ül civârî (yakınlık  cerri):   Sıfat,   te'kîd,   matuf durumundaki bazı kelimeler mecrûra yakınlıkları dolayısıyle mecrûr olurlar ki bunlar sadece şeklen mecrûr durumundadırlar. Mânâ bakımından harf-İ cerre bağlı olmazlar.

«Hâıâ Cnhru dabbin haribin» (veya haribün): «Bu harap bir keler kovuğudur» misâlinde, «harib» kelimesi «cuhra» sıfat olduğu için «merfu», «dabba» komşu, olduğu için «mecrûr» okunabilir. îşte. «Vemsehû bi ruûsiküm ve ercüleküm (veya ercüliküm)...» de böyledir.
[37] Bk. HÛd Sûresi (11); âyet:  84
[38] İMÂM: Önder, başkan, halîfe demektir, Çoğulu Eİmme'dİr.

Fıkıhta İmam: Geniş bir topluluk, tarafından otoriter sayılan, ad t m adım takip edilen ve görüşlerinin gereği ile amel edilen büyük müctehid zattır.

tmâm tâbiri mutlak olarak söylenince FIKIH'ta Ebû Hanife (Rh.A.) TEFSİR ve KELÂM'da Fahruddİn Râzî (Rh.A.), NAHİV'de Sibeveyh (Rh.A.) kasdedilir.

Bunlardan başka:

Dört İmam: Ebû Hanife (Rh:A.), Şafiî (Rh.A.), Mâlik (Rh.A.) ve Ahmed bin Hanbel' (Rh:A.) dir.                     
Üç İmam: Ebû Hanife (Rh.A.), Ebû Yusuf (Rh.A.) ve Muhammed bin Hasan1 (Rh.A.)  dır.

Hasan (Rh.A.) mutlak söylenince; Fıkıhta Hasan bin Zîyâd (Rh.A.), Tefsirde ise Hasan Basri (Rh.A.) kasdedilir.

Usûlde Üç İmam: Ebû Zeyd Debbûsî (Rh.A.), Fahr'ûl-tslâm Pezdevî (Rh.A.), Şems'ül Eimme Serahsi' (Rh.A.) dir.

hnameyn: Ebû Yusuf (Rh.A.) ile İmam Muhammed" (Rh,A.) dir. Bu iki zâta «SÂHtBEYN» de denir.

Ebû Hanife (Rh.A.) ile İmam Muhammed' (Rh.A.) e «TARAFEYN» denir.

ŞEYHAYN: Fıkıhta Ebû Hanife (Rh.A.) ile Ebû Yusuf (Rh.A.), usûlde Pezdevî (Rh.A.) ile Serahsi (Rh.A.), hadîste Buhârî (Rh.A.) ile Müslim (Rh.A.), tarihte Hz. Ebû Bekir (R.A.) ile Hz. Ömer' (R.A.) dir.

ÎMAM'ÜL HAREMEYN: Şafiî (Rh.A.), Ebû'l Meali AbdüLmelik (Rh.A.) ile Hanefilerden Ebu'l Muzaffer Yûsuf bin İbrahim el Cürcânî' (Rh.A.) dir.
[39] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi 1, Eser Neşriyat: 12-20.
[40] Çünkü Resûlüllah' (S.A.V.) dan. bu hususla devam şöhrel bulmamdır.

Peygamberimizin (S.A.V.) tsmııllah (Besmele) ile Abdcstc başladığına dâir çok ri­vayet vardır. Bu rivayetlerden biri Dârekulnîdc Rebih b. Abdurrahmân b. Ebî Said'in rivayet ettiği Peygamberimiz' (SAV.) in «Üzerine Allah ismi (Besmele) zikretmeyenin abdesli yok demektir.» hadfc-İ şerifleridir.
[41] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi 1, Eser Neşriyat: 20-22.
[42] Müstehab:   Peygamber   Efendimizin   (S.A.V.)   bazen   yapıp   bazen  terk   buyurdukları şeydir. Kuşluk Namazı gibi. Bu bir nevi gayri müekket sünnet demek, olur.
[43] Bid'at:  Peygamber  Efendimizin (S.A.V.) zaman-ı saadetlerinden sonra meydana gelen kitap ve sünnete aykırı, Sahabe ve Tabiînin söylemediği ve dinin aslımla olmayıp sonra­dan ortaya çıkarılan dîne aykırı âdetlerdir.

Bid'at-ı Hasene; Güzel bid'at, Bid'aU Seyyie; kötü bid'at diye iki kışıma ayrılır. Bid'at-ı Hasene'ye cevaz verilmiştir.
791  senesinde Mısır'da,  ezandan  sonra  Minarede Peygamber Efendimize (S.A.V.) salât-ü selâmın  ihdas edilmesi Bid'at-ı Hasene'yc bir misâldir.
[44] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi 1, Eser Neşriyat: 23.
[45] Çünkü Rasûlullah (S.A.V.) «Biz abdest esnasında yardım istemeyiz» buyurmuştur. (Zahîriyye)
[46] Abdest esnasında konuşmamak gerekir.   Zira abdest hali namaza benzer. (Zahîriyye)
[47] Maznıaza: Suyu ağza alarak çalkalamak ve sonra ağızdan atmaktır.
[48] İstinşâk:   Suyu  nefesle birlikte  burunun  nihayetine   kadar  çekmektir. lstinsâr: Suyu burundan atmaktır.
[49] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi 1, Eser Neşriyat: 23-26.
[50] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi 1, Eser Neşriyat: 26.
[51] Hekim Calinos'un «Dört lıılt ve Mizaçlar Nazariycsi»ne göre. İnsan mizacında: a) Kan, b) Safra, c) Sevda, d) Balgam gibi vücûddakİ dört unsurun tcsi.ri vardır. Bunlara Ahlat-i Erbaa denir. Bu nazariyeye göre, dört hılt önce .midede sonra karaciğerde imal olunur. Burada zikredilen Sevda;  dört hıHten biri  olup,  dalakta bulunan  bir  karışımdır.
[52] Balgam : Üst solunum yolları (burun boşlukları, burun arka boşluğu, sinüsler) veya alt solunum yolları (soluk borusu, bronşlar) tarafından salgılanan ve ağızdan dışarı atılan sümük, irin ve kan karışımı maddedir.
[53] Hiides: Bazı   ibâdetlerin yapılmasına şer'i yönden manî olan  ve hükmen necaset sayı­lan bîr haldir. îki kısma ayrılır, a) Hades-i asğar, b) Hades-İ ekber.

a)  Hades-İ   asğar:   Abdestsizlik halidir.  Yani  sadece   abdest  ile yok olan  tahâret-sizliktir:   Revletmek   ve   ağız,   burun   gibi   bir  uzuvdan   kan   gelmekle   meydana   gelen tahâretsbtiktir.

b)  Haâcs-i   ekber:   Cünüplük,   hayz   ve   nifas   denilen   arızalardan   meydana  gelen tahârcisizlik hâlidir ki bu hades ağzı, burnu ve bütün bedeni yıkamakla giderilebilir.
[54] Necaset: Esasen veya ânzî olarak temiz bulunmama halidir. Böyle maddeye necîs veya noces denilir. Çoğulu encâsdır. Meselâ,  idrar esasen bîr necasettir. İdrar bulaşmış bir elbise de necîstİr.
[55] lbn-i Adiyy, Kâmil, Dâre Kutnî; Ma'bed el Cühenî, Ebû'l Âliye, İmrân bin Husayn'dcn rivayetle.
[56] Kendi  sun'Jyle çıkış  (Hurûc  bi  sun'ihi):   Bir   kimsenin  namazdan   kendi   isteği   ile olan  fiillerle çıkmasıdır.
[57] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 26-33.
[58] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 33-34.
[59] Bk. Hacc Sûresi (22); âyet: 78.
[60] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 34.
[61] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 35.
[62] Ölü İle cinsî münâsebette bulunmaya Tıp dilinde Nekrofili denir.
[63] arsalık: Bakire, kızoğlan kız.
[64] Kitab ismi olan bu «Mübteğa» kelimesi; Molla Hüsrcv' (Rh.A.) in biz/at yazdığı nüshada «Müntckfi» olarak yazılıdır. Ancak, «Dürer» üzerine güvenilir haşiye sahiplerinden- Vânt (Vankûlî) (Rh.A,), «Mübtegâ» nın doğru olduğunu, «Müntcka» nın ise yanlış olduğunu tbni Emîr-i Hacc' (Rh.A,) dan rivayetle belirtmekledir. Biz de, tercümede Vânî' (Rh.A.) ye itibar ettik,
[65] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 36-38.
[66] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 38.
[67] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 38-39.
[68] Hidâye şerhinde tbn-i Hümâm (Rh.A.); kadın zengin de olsa gusl suyunun bedelinin er­keğe (kocasına) âid olduğunu zikreder.
Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 39.
[69] Ühû Dâvûd. Zaîf bir sencdle.
[70] Hidâve'ye   göre:'Hades   sahibi   bir   kimseye   kudüm   tavafı   yaptığında   bir   sadaka;   zi-yâret  tavafı  yaptığında bir koyun; Cünûp halinde tavaf yapan   kimseye  ise  «bedene» gerekir, Bedene, deve ve sığır gibi büyük kurbana denir.
[71] Kerhî* (Rh.A.) nin rivayetine göre, bu hususta âyet ile daha aşağısı arasında fark yoktur. Tahâvî' (Rh.A.) nin rivayetine göre, âyetten daha aşağısını okumak mubahtır. Doğ­ru olan görüş birincisidir.
[72] Bu ibarenin doğrusunun şöyle olması lâzımdır: «Şayet sahife veya levha, yastık ya da yer üzerinde olursa...»

Bunun bu şekilde söylenmesinin sebebi şu olabilir: Mümkündür ki, ba'zı yazıcı (hattat) hır küçük yastık üzerine koyarlardı. Eğer yazıcı o yastığı dizine korsa mckrûhlıır. Yere korsa mekruh değildir.                                                                                             (Vânî)
[73] Sadr'iiş Şcriâ' (Rh.A.) ya göre,  cünubun  bu şekilde Kur'ân-ı Kerîm'i yazması,   yazdığı sayfa, levha ve benzerlerine dokunmamak suretiyledir.
[74] Zahîriyye'de denir kî: «Hayızlınm ve cünubun (Vilr Duasını) okuması mekruhtur. Çün­kü Übcy bin Kâb (R.A.) onu Kur'ân'dan kılıp, iki sûre olarak isimlendirerek, Mush.ı-fında:   «BismiİIâhirrahrnanİrrnhim, Allahümme   jııııâ nesieînüke...  ve netnıkü  men  ycf-cünık, sonra Bismillâhirrahmanirrahim, iyyâke nabüdü...» yazmıştır. Zahiri Mezheb ise bunun mekruh olmayışı ve fetvanın da böyle oluşudur.               
[75] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 39-41.
[76] tmam Şafii' (Rh.A.) >e göre «Ancak tıp yönünden mekruh olur.»

Tehzîb'de şöyle denir: «Ateşte ısıtılmış suyla taharet mekruh değildir. Güneşle ısınmış su mekruhtur. Çünkü Resûlüllah (S.A.V.): Hz. Âişe (R.Anhâ) su ısıttığı zam;m «Gafil olma (dikkatli ol) ya Humcvrâ (Hz. Âişe) çünkü o bnras hastalığı meydana getirir» buyurmuştur.

Buras hastalığı: Vücüdda yer yer beyaz ve alaca lekeler meydana getiren ve teda­visi kabil olmayan bir hastalıktır. Tıp dilinde «Abraşlık» veya «Leke hastalığı» şeklin­de adlandırılır.
[77] İhtiraz: Başka şeyleri tarif edilen şeyden ayirdedip çıkarmak; Esas maksâddan başka şeyin anlaşılmasını Önlemektir.
[78] Esah kavi: Bir kaç kavi arasında en doğru, illet ve kusurdan en uzak söz (veya tarif).
[79] ihtiyar: Tercih ve tensîb etmek.
[80] zira: Dîr uzunluk ölçüsüdür. El, kol uzunluğudur ki 24 parmak kadardır. Buna arşın denir. Bir kolun dirseğinden orla parmak ucuna kadar uzanan (75 - 90 santimetrelik) bir uzunluk ölçüsüdür.
[81] ıtlâkının zevali: Mutlak oluşunun kayboluşu.
[82] kemâl-i imtizaç: Tam mânâsıyle karışma.
[83] Mutlak su: Sular şer'an iki kısma ayrılır. Biri «mutlak su» diğeri «mukayyet su» dur. Mutlak sular; kendilerine hiçbir şey karışmamış ve tabiî halini muhafaza eden yağ­mur,  kar sulan, deniz, göl,  ırmak,  pınar ve kuyu suları  gibi  sulardır.

Mukayyet sular; Göl suları, çiçek suları, asma, üzüm ve et sulan gibi herhangi bir maddenin karışmasıyle tabii hallerini kaybetmiş sulardır. Bunlar da iki kısma ayrılır. Birincisi; kavun, karpuz, asma ve gül sulan gibi aslî olanlar, ikincisi de mutlak su İken bir arızadan dolayı mukayyet su haline gelen - içine çürümüş yaprakların v.s.'nİn düş­mesiyle incelik ve akıcılığını kaybederek bozulan - sulardır.
[84] rîbâs (rîbâc): Farsça Eş/hûn denen ekşice ve suyu içilen bir nebat.
[85] Hakikî necasetler; Namazda afvolunacak miktarlarına göre «necâset-i hafife», «necâset-i galîza»; akıcı olup olmamalarına göre «mayi» ve «câmid»; görülüp görülmemelerine göre «necâset-i  mer'iyye» ve «necâset-i gayr-i mer'iyye» şeklinde kısımlara ayrılır.

Necâset-i hafife: Pis olduğuna dair başka bir delil ile muarız olmak üzere şer'i bir delil bulunan şeydir. Bu gibi necasetler bir delile göre murdar görülmekte ise de, diğer bîr delile göre murdar sayılmaması gerekmektedir. Eti yenen hayvanların idrarları gibi.

Necâset-i galîza: Pisliği hakkında şer'i bir delil olup hilâfına başka bir delil bu­lunmayan şeydir. Lâşe gibi.

Necâset-i mer'iyye: Hacmi olan veya kuruduktan sonra görülen herhangi bir pis maddedir. Akmış kanlar gibi.

Necâset-i gayri mer'iyye: Katı bir hacmi olmayün veya bulaştığı yerde kuruduktan sonra görülmeyen herhangi bir murdar maddedir. Bevl (idrar) gibi.
[86] tesâmuh: Bir laf7J aslî mahallinden başkasında bir alâka veya karine bulunmadan kul­lanma; veya, maksada âid sözün anlaşılmaması, ya da eksik olmasıdır.
[87] tstidrâk; bir şeyi diğer bir şeyle idrâk etmeğe (anlamaya) çalışmak, yanlış olan söz ve görüşünü doğru ile anlayıp telâfisini temine gayret etmek. Bir şeyi diğer bir şey ile ye­rine getirmek. Dinleyenin idrâkini taleb etmektir..

istilanda; geçmiş bîr sözden meydana gelen vehmi ortadan kaldırmaktır.

Istidrâk üe Idrâb'ın arasında şu farklar vardır: Istidrâk, daha önce geçen bir söz­den meydana gelen bir vehmi istisnaya benzer bir kaldırış ile kaldırmaktır. Misâl; «Zeyd bana geldi lâkin Amr (müstesna, gelmedi)» gibi.

Yine, sözü dinleyen muhatabın vehmini gidermektir, Meselâ, «Ömer Zeyd gibi geldi.» Bu durum aralarındaki bir karışma (benzeşme) dan dolayı olur.

Idrâb; metbûun, hükmün kendisine karışması ve karışmaması ihtimâli ile sükût edi­len hükümde kılınmasıdır. Meselâ. «Zeyd bana geldi, belki Amr (gelmedi).» Burada Zeyd'in gelmesi ve gelmemesi muhtemeldir. İbn-ü Hâcib'in kelâmında bu, kat'İ şekilde gelmemeyi   gerektirir.

(Ta'rifât,  Seyyİd-i  Şerif,   Kâmûs  Tercümesi,   Asım   Efendi)
[88] tefkîk: Ayırmak, iki şey arasını ayırmak, kurtarıp -çıkarmak.
[89] ayn: Bir şahıs veya şeyin kendisi, aslı, zâtı.
[90]  istidlal: Delil getirmek, bir delile dayanarak netice çıkarmak, delil ile anlamak.
[91] Nâfice: Misk torbası, buna misk göbeği <Ie denir. Farsça «nâfomin Arapçalaşrmş şek­lidir,
[92] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 41-49.
[93]  Evleviyyet: Daha lâyık ve münâsib olma, üstün tutulmaya lâyık olma, öncelikle.
[94] esah ve eşbeh: En doğru ve en uygun.
[95] tevakkufsuz: Kat'iyyetle.
[96] Bk. Nahl Sûresi (16); âyet: 43
[97] Mebsût'da şöyle denir:   İmam Muliıuıımed' (Rh.A.) in   felvâsi Hağdat'la kuyuların çok olmasına binaendir.

İmâm Ebû IlanîfV (Rh.A.) den rivayet edilen de şudur: «Küfe kuyularının suları­nın azlığından dolayı o kuyudan yit/, kova su çıkarıldığı zaman kâfidir.» Kifâye'dc de höy-le geçer.
[98] Kerahet: Şer'an terkedılmesi mutlaka iyi olan bir şeyin terkedilmeyerek yapılmasıdır. İki kısma ayrılır. Biri, harama yakın kerahet mânâsına gelen kerâhct-t tahrîmjyye, di­ğeri de helâle yakın olan kerahet mânâsına gelen kerâhei-i tenzlhîyye'dir.
[99] tevakkuf: Durma, sükût, tereddüd, karar ve hükme varamama hâli,
[100] Kâdîhân' (Rh.A.) in ibaresi burada son bulmaktadır.
[101] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat:50-56.
[102] İmam Neyevi (Rh.A.) Müslim şerhinde şöyle der: «Teyemmüm, kitap, sünnet ve icmâ-i ümmetle sabittir.  Bu Aliah Sübhânehû tarafından   bu  ümmete bas  kılınmış bir özellik ve lütûftur. Allah (C.C.) bize şerefini arttırsın.»
[103] İhtilâm: Rüya hâlinde cünub olmaktır.
[104] Muhdls: Abdestsiz kimse; Namaz abdesti bulunmayan veya cünûb, hayz. ve nifâs arı­zalan ile hükmen kirli.sayılan abdestsiz kimse. Böyle hâle de Hades denir.
[105] Bir mil; 2500 zirâ-ı mimarî olup 1895 metredir. Fersah, üç mil olup 5685 metredir. (Hlsâb-ı Amelî, Dahiliye Nazırı Muhammed Celal.)
[106] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 57-58.
[107] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 58-59.
[108]  Galve; 225 - 360 metre arasında değişen uzaklıktır.
[109] Bununla ilgili olarak AHahu Teâlâ Nisa sûresinin 43. âyet-i kerîmesinde «... felem te-cidû mâen feleyemmemû saîdeıı tayyiben...» (... Bîr su bulamazsanız o vakit pâk bir top­rağa teyemmüm edin...) buyurmuştur.

Buradaki tayyibe âyet-î kerîmede de belirtildiği gibi «pâk toprak» manasınadır.
[110] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 59-60.
[111] Teyemmüm ve aynı zamanda gusl ile ilgili âyet-i kerîme (Mâide sûresi, âyet: 6) Müreysî Gazvesi (Benî Müstalik Harbi) 6. H / 627 M) esnasında nâzü olmuştur.
Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 61-62.
[112] Mest üzerine ıtıesh yapmak Resûlüllah1 (S.A.V.) in  kavli ve fi'l! meşhur sünnetiyle sa­bittir. (Kâfi)
[113] Azimet; kulların özürlerine bakmayarak başlangıçta meşru olan şeydir. Diğer bir Lâhiriü azîmet; namaz ve oruç gibi aslî hükümlerdir. Ruhsat; özürden dolayı ikinci defa mcjrû olay şeydir ve dört kısımdır. İkisine hakikaten ruhsat, ikisine de mecazen ruhsat denilir.
[114] Ebû Katâde (R.A.) Kûfe'ye geldiği zaman Ebû Hanîfe (Rh.A.) O'nun huzuruna vardı. Ve Ebû Hanîfe (Rh.A.) o zaman gençti, Ebû Katâde (R.A.) Ebû Hanîfe' (Rh,A.) ye «Nerelisin?» buyurduğunda, «Küfedenim» cevabını verdi. Ebû Katâde (R.A.) bunun üzerine, «Sen dinlerini fırkalara ayıranlar (parselleyen ler) topluluğ undansın değil mi?» buyurdu. Ondan sonra Ebû Hanîfe (Rh.A.) şu cevabı verdi: «Hayır, Ben Şeyhaynİ (Hz. Ebû Bekir (R.A.) ve Hz. Ömer (R.A.) üstün (utarım. HateiK-yni (Hz. Osman (R.A.» ve Hz. Ali £R.A.) severim. Namazı iyinin (fâzıl) ve kötünün (fâcir) arkasında kılarım. Ben- inkâr ile dinden çıkmadığı takdirde - Şahadet ile tslânı'a girmiş bir kimseyi günâhından dolayı İslam'dan çıkarıp küfre nisbet etmeni. İki mest üzerine mesh yaparım.»

Bundan sonra Ebû Katâde (R.A.) üç kere: «İsabet ettin.» buyurmuştur.

Zahîrîyye adlı kitapta şöyle denir; «İki mest üzerine mesh yapmayı inkâr edenin küfre girmesinden korkulur. Çünkü iki mest üeerine mesh yapmak meşhur ve mü-tevâiir hu herlerle sabittir.»

Ilidâye'de de denir ki: «İki mest üzerine mesh yapmak sünnet ile caizdir. Sünnet ile caizdir, ibaresiyle; bir şahısın asla meshetmeyip iki mestini çıkararak iki ayağını yıkadığı   /aman günahkâr olmayacağı   kasdedilmİştir.» (Gayetü's-sâde)
[115] Yânı, mesh temizlik için vaz'edİlmemİştir.
[116] Bu, «giyme vaktinde» değil de «hades vaktinde» şartını ifade eder. Bizim Mezhebimiz de budur.
[117] Bu söz Hidâye Sahibinindir.
[118] Ömer (R.A.), Ali (R.A.), Safvan bin Assâl (R.A.). Hüzeyme bin Sabit (R.A.), Avf bin Mâlik (R.A.) ve Âişe' (R.Anhâ) dan rivayetle. Buhârî, Müslim, Tirmizî, Ebü Dâvûd, Nesâî.
[119] Cürmûk; mest üzerine giyilen ayakkabı, çizme, potin v.b. gibi şeylerdir.
[120] Hâherzade (Rh.A.) şöyle der: «Bu deriden olan cürmûk husûsundadır. Kirbastarı olana ise mesh caiz değildir. Ancak ıslaklık altına ulaştığı zaman müstesnadır» «Hakâyık»
[121] Ahmed bin Hanbel, Müsned. Bilâl' (R.A.) den rivayetle (mûkayn olarak); Ömer' (R.A.) den de (cürmükayn) olarak. (Fet hu'İkadır)
[122] Bilâkis istimal ve gaye yönünden meste tâbidir. İstimal yönünden; o çizme veya potin mestin üzerine giyilir.  Gaye yönünden de;  o,  necaset kendisine isabet  etmemesi için mesti koruyucudur. Bu bakımdan o mutlak şekilde tâbi olmaz, bilâkis gaye ve istimal yönünden tâbi olmuş olur. Şayet mutlak şekilde tâbi olsaydı, cürmûk çıkarıldığı zaman mest  üzerine  mesh  vâcib olmazdı. Aynen  tıraş edildiği zaman başın meshedilmeai ve yıkandıktan sonra cildüı üzerinden ufak cilt parçalarının düşmesi gibi.

Tâc'üg Şerifi
[123] tecviz: Caiz görmek, demektir. Caiz; yapılması dinen men edilmeyen şeydir. Bu bazan sahih (sıhhatli) yerinde, bazan de mubah yerinde kullanılır.
[124] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 63-68.
[125] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 68-70.
[126] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 70-72.
[127] Sadruş-Şerîa (Rh.A.) demiştir ki; tmâm Hasan' (Rh.A.) in tmâm El>û Hanİfc' (Rh.A.) den olan rivayetinde, cebire ve sargı üzerine mesh hususunda tam kaplamak jart de­ğildir. Esrâr'da zikredilen ve bazısına göre kabul edilen de budur.
[128] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 72-73.
[129] tmâm Nevevî (Rh.A.) Sahih-i Müslim Şerhinde şöyle demiştir. «(Hayz kanı, kadının rah­minin derinliklerinden çıkan kandır. Jstihâza, azilden akan kandır, Azil, rahmin derinlik­lerinde değil de aşağılarında kanın kendisinden aklığı ranm ağzı damarıdır,» Başka bir ifadeyle istihâza, rahimden değil de, bir damardan gelip, tenasül cihazı yoluyla akan kokusuz bir kandır,

Sıhiih-ı Cevheri adlı lûgatla azil, isli haza kanının aktığı damardır, diye tarif edil­miştir.

Rahm ise, çocuğun tıpkı bir nebat gibi bittiği ve doğuncaya kadar muhafaza edil­diği mahâldir.                                                                                   (Muhtasar'ul Mağrib)

Hayz kanına halk arasında aybaşı kanaması (menstrüasyon) da denilir.

Hayz kanı. insan dişisinin normal bir vücûd fonksiyonudur ve gebeliğin yokluğun­da, her ay, mehbîl (vagina) dışına kanama olması mânâsına gelir.

Rahmin (uterus'un) iç yüzüne endometrium adı verilir. Kadife gibi görünen bir ta­bakadır, Bu tabaka, her ay, yumurta dÖllenecekmiş gibi hazırlanır ve gebelik meydana gelmediği takdirde, belirli bir miktar kanla birlikte, tekrar yenilenmek üzere, vücûd dışı­na atılır, yâni kanama olur. Bu hâdise ise şu şekilde gelişir, tik önce. endomefrium, hem hücre sayısının artması, hem de bezlerin ve kan damarlarının dolması sonucu, kalın­laşır. Sonra uterus boşluğuna kan sızar ve bir süre sonra bu kanla birlikte, endomet­rium dokusu' dışarı atılır. Kanama biter bitmez, endometrium'un tamiri başlar.
Normalde 28 gün süren bir âdet devrinin 5 gününde Van damarları dolar, 4 gününde kanama olur. 7 gün süreyle endometrium tamir olur; geriye kalan 12 gün ise sakin devredir. Bu olayların hepsi, yumurtalık ve hipofiz hormonlarının, hipofiz bezi İse; .   beyin  tabanındaki hipotalamus'un tesiri  altındadır.

Çoğu kadında aybaşı kanaması öncesi sanet, şişkinlik hissi ve asabiyet görülür. Bu durumda müsekkin ve A vitamini kullanmak faydalıdır.
[130] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 74-75.
[131] Dâre Kutııî; Vâile bin el Eskâ'dan rivayetle. Ayrıca Ümâmetü'l Dahilî, Âişe, Enes ve İbn-i Ömer' (R.Anlıüm) den de mervîdir.  (Fethin Kadîr)
[132] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 75-78.
[133] Muhİt'de ve diğerlerinde böyle zikredilir. Sİrâcİyye'de onun en azının bir saat de olsa mevcudiyetidir. Fetva da buna göredir. (Câmiu'r-Rumûz)
[134] imtidâd:   Uzama,   (•)   müraccah:   Tercih   olunan,   (*) mübaşeret:   Erkek   ile   ka^nır şehvet hissiyle tenlerini birbirine sürmesi. (*) vat': Cima, cinsî münâsebet. (*) tefhîz: Erkek tenasül organını kadının uylukları arasına sürmek.
[135] tcmâ (tcmâ-ı Ümmet): Fikir birliği, bir asırdaki İslâm âlimlerinin (müctehidlerm) her­hangi bir mesele üzerinde delile dayanarak varmış oldukları görüş birliğidir.
[136] istihsân: Bir jeyi güzel ve iyi görmek. Fıkıh terimi olarak, zahir kıyasın hükmünü bı­rakıp, tesir bakımından daha kuvvetli olan gizli (hafi) kıyası kabul etme prensibidir.
[137] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 78-80.
[138] mübtedie: Âdet görme çağına gelip ilk defa kan görmeye başlayan kız.
[139] müstehâza : Istihâza kanı gören kadın.
[140] âdet: Bir kadının muayyen müddetler İçinde gördüğü hayz halidir.
[141] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 80.
[142] Ncsâî, İbni Mâce, Daremî. Ahmed bin Hanbel.
[143] Zahîriyye'de şöyle anlatılır:

«Ebü Yûsuf(Rh,A.) Ehû Hanife' (Rh.A.) ye «Bir kadın bir batında iki çocuk do-ğursa nifası birinci çocuktan mıdır, yoksa ikinci çocuktan mıdır?» diye sormuştur. Ebû Hanife (Rh.A.) «Birinci çocuktandır» cevabını vermiştir. Ebû Yûsuf (Rh.A.) «İki doğum arasında kırk gün olursa nasıl olur?» diye sordu­ğunda Ebû Hânife (Rh.A.) «Bu olmaz» cevabını vermiştir. Tekrar Ebû Yûsuf (Rh.A.) «Yâ olursa?» dediğinde bu defa EbÛ Hanîfe (Rh.A.): «Ebû Yûsuf (Rh.A.) un inadına da olsa nîfâs birinci çocuktandır» diye cevaplamıştır.

Şeyh İmâm Hâhcrzâdc (Rh.A.) «El cami fil îmân» da der ki : «Şayet iki doğum arasında kırk gün olursa kadın ikinci doğumdan nüfesâ olur.»
[144] Ümmü   Veled:  Hamileliğini  veya   doğurduğu  çocuğunu   Efendisinin  bendendir diye ik­rar ettiği  câriyedir.   Şer'i  hüküm   itibariyle köle cinsinden   müdebbere gibidir.  AnCak, ümmü veled bütün  maldan, müdebbere  ise malm üçte birinden hür olur.
[145] Böyle   çocuk   doğurmaktan   kesilmiş   olan   kadının   devresine   sinn-i   iyâs  denir.   Kadı­na da âyise denir.     
[146]  azhar: En açık, en sahîh.
[147]  Ayırıcı sınır.
[148] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 81-84.
[149] haşefe: Erkek tenasül âletinin sünnet yerine kadar olan baş kısmı.
[150] Burada «zekerin başı» demeyip de «haşefenin başı» demesinin sebebi, diğer kilaplarda da olduğu gibi Haşefenin sünnet yerinin üst tarafı olmasındandır. Çünkü «zekerin başı» tabirinden ilk akla gelen haşefedir. Ancak haşefe temiz olduğundan tahareti şart de­ğildir. Şart olan haşefenin başı bulunan ve bevlin çıkmış olduğu etrafın temizliğidir.
[151] Kesif: Yoğun,
[152] Rakik : İnce,
[153] Dirhem-i şer'i: 3.365 gr. (130 ntl)
[154] Miskâl: 4.80 gram,
[155] vezn: Ağırlık.
[156] mesaha : Herhangi bir şeyin yüzölçümü, miktarı. Büyük dirhem: Imiskal - 20 kırat - 4 gram 80 santigram.
[157] Bu  rivayet  Ebû Hantfe' (Rh.A.) ye âiddir ve sahîh bir rivayettir.  Fetva da buna gö­redir. (Hakâyik)
[158] Zoylaî'de de hüküm böyledir.
[159] Mudarrab:  Nigendcli (legendeli) yâni kalın  dikişli  ve yorgan gibi arası  pamuklu veya yünlü, (aslar).

Mudarrabe; içi pamuklu ve İegendeli (kaim dikişli) iki kaili kaftan.
[160] Şeyh İmâm   Hâher/âde (Rh.A.) demiştir  ki:   Araştırmaksızm elbisesinin  bir yerini yı­kadığı zaman temizlenmiş olur,   muhtar olan   budur. Tatarhâniyye'de de böyledir.
[161] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 85-89.
[162] Hanefî MezJıebine göre taşlarla istincâ sünnet-i müekkedcdİr. Bir kimse istincâyr ter-kederek namaz kılmış olsa namazı caizdir. Şafiî Mezhebinde bîr farizadır. Bir kimse taşlarla yah'ut onun yerine kâim şeylerle istincâyı terketse namazı caiz olmaz. Bu me­sele aslında bir başka meselenin fer'idir.

Eğer necaset dirhem miktarı yahut daha az olursa namazın. cevazı için onun izâ­lesini gerekli (farz) kabul edecek miyiz, yoksa etmiyecek miyiz? Bizim mezhebimizde gerekli değildir. Şâfİî Mezhebine göre gereklidir. Nitekim, bu necaset başka bîr ma­halde de olsa, aynı şekilde olduğu gibi. Ancak.bu mahalde taşla, kerpiçle temizlenir. sair mahallerde ise ancak su ile temizlenir. (Kifâyc)
[163] Üç ta? ile her halükârda istincânın sünnet olması Şafiî'ye göredir. Hanefî Mezhebine göre bir taş ile temizlenmek kâfidir ve sünnet yerine getirilmiş olur. (Mebsût)
[164] Gaye kitabında şu on şeyle istincâ yapmanın mekruh okluğu anlatılır. O on şey de;

Kemik.   Hayvan   tersi,   İnsan   ve diğer   yaratıkların   necaseti   (dışkı   gibi).   Yenecek maddeler, Et. Cam, Kâğıt, Kiremit (tuğla), Ağaç Yaprağı ve Bitki yaprağıdır.
[165] Çünkü bunlar necîstir. necaseti gidermezler bilâkis nrttınılar. Hayvan tersi cinlerin hayvanlarının azığıdır. Hafız Ebû Nuâym (Rh.A.) «Deliîilü'n-Nübüvve» de şöyle der: «Cinler Peygamber Efendimi/ !en hediye talebettiler. Peygamberimiz de onlara kemik ve revs (hayvan (ersi) verdi. Kemik cinlerin gıdası, revs do onların hayvanlarının gıda­sıdır. Buhâri Şerhinde Kirmanı (Rh.A) de böyle söylemiştir.»
[166] Ebû Eyyûb el - Ensârî' (R.A.) den rivayetle. Bııhârî, Miislîm, Ebû Dâvûd, Tİrmi/i. Nesâî, İbn-İ Mâce.
[167] Bu kavi Sahâbe-i Kîrâm'dan EbÜ Eyyûbel Ensârî (R.A.), Mücahid (R.A.), İbrahim en-Nehai (R.A.), Süfyân es-Sevrî (R.A.) ve Ahmed' (R.A.) e âiddir İNevevîde de böyle geçer.
[168] Sirâciye'de şöyle denir. Helada (istincâda) ferci (avref mahallini) Kıbleye döndürmek: mekruhdur. Fakat elbisenin arka kısmını kaldırmamak şartıyla arka dönmekte bir beîs yoklur. Abdesti tamamlamak için avret mahallini açmak ve aynı şekilde avret ma­halline bakmak da mekruhdur.
[169] Kİmıünî (Rh.A.) şöyle der: «Ulemâ demişlir kî; özürsüz olarak ayakta küçük mi dök­mek tahrîmen değil tenzîhen mekruhdur.»
[170] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 90-94.


Eser: Dürer

  • Yeni Ekle
Yorumlar (0)

Dürer

 

Son eklenen ruyalar

Sitemizde yer alan soruların cevapları özenle islami eserlerden seçilerek yazılmaktadır.
Haramiler | Bitkiler