Müsâfirin Namazı Babı

Müsâfir (yolcu), ikâmet ettiği yerin evlerim geçip giden kimsedir.

Yâni ikâmet ettiği yerden çıkıp gidendir. Bu söz, beldeyi (şehri) ve köyü içine alır. Çünkü yolculuk için köyünden çıkan, şehirden çıkan kimse gibi, mü safirdir. Şu halde, bu ibare «beldenin evleri» sözünden daha güzeldir. Büyût'u (yâni evleri) t çoğul sîğasıyle söylemenin sebe­bi, şayet onun önünde geçmediği bir ev kalsa, müsâfir olamıyacağı için­dir.

Müsâfir orta bir yürüyüş ile gidilen bir mesafeye gitmeyi kasdedi-ci olduğu halde çıkıp gidendir. Şu halde, bir kimse oturduğu yerin ev­lerinden ileri geçip yol almayı kasdetmese veya yol almayı kasdedip ev­leri geçmese müsâfir (seferi) olmaz.

Orta bir yürüyüş (seyr-i vasat) a gelince : Karada olan seyr-i vasat, devenin ve yaya yürüyen kimsenin yürümesiyle; denizde olan seyr-i va­sat, rüzgârın itidali ile; dağda olan seyr-i vasat, o dağa uygun olan yü­rüyüş ile itibâr olunur.

(Bu seyr-i vasat ile sefer) istirahatlar ile beraber üç gündür. Bizim âlimlerimizin, sefer müddetinin en aşağısı üç gün ve üç günün ge­celerinin mesiresi (mesafesi) dir, sözlerinin mânâsı; üç gün üç ge­ce esnasındaki istirahat ile beraber olan yürüyüştür. Çünkü yolcu için dâima yürümek mümkün değildir. Zira, bazı vakitlerde yürür ve bazısında' istirahat eder. Bazısında da yemek yer ve su içer. Muhît'-de böyle zikredilmiştir. Geceler dinlenme vakitleri olduğu için Fıkıh Ki­taplarının bazılarında terk edilmiş ve bazılarında zikredilmiştir.

Âsî (isyankâr)  de olsa, mü safi re yolculuğunda ruhsat verilmiştir.

Bu yol kesen kimsenin, ana - babasına âsî olanın, Hacca mahremsiz giden kadının ve efendisinden kaçan kölenin yolculukları gibidir. İmâm Şâfü' (Rh.A.) ye göre, zikredilen kimselerin yolculuğuna ruhsat fayda vermez.
Dörtlü olan farzın kasrına ruhsat [66] verilmiştir. Farz ile kayda sebeb, Sünnetlerde kasr (kısaltma) olmadığındandır. Dörtlü (rubâî) kaydına sebeb, Sabah Namazı ile Akşam Namazı hâriç kılınması için­dir. Çünkü Hz. Âişe' (R.Anhâ) dan şöyle rivayet edilmiştir :
«Namaz aslında iki rek'at olarak farz kılındı. Nebi (S.A.V.) Medine'­ye geldiği zaman, Akşam Namazından başka her namaza misli kadar ekledi. Çünkü Akşam Namazı gündüzün Vitridir. [67] Bundan sonra ha­zarda ziyâde edildi ve seferde ash üzere kaldı.» [68]
Mü safir ikâmet ettiği yere girinceye kadar dörtlü olan farz namaz-lan kasreder. Ya da müsâfir bir şehirde veya bir köyde yarım ay [69] kadar veya yarım aydan daha çok ikâmete niyet edinceye kadar, nama­zı kasreder (kısaltır).

Musannifin, şehir (beled) ve köy (karye) ile kaydı, sahrada ikâme­te niyet sahîh olmadığını bildirmek içindir. Nitekim Hidâye sahibi Hi-dâye'de zikretmiştir.

Lâkin Kâfi sahibi şöyle demiştir: Fukahâ dediler ki: Sahrada ikâ­mete niyetin sahîh olmaması, müsâfir üç gün gidip sonra ondan baş­ka ikâmete niyet ettiği vakittedir. Eğer üç gün gitmedi ise, ondan baş­ka (köy ve belde gibi) yerde ikâmete niyeti, sahrada da olsa sahih olur.

Müsâfir, namazı kasreder. Yâni eğer ikâmet müddeti yanm ay île takdir edilmiş olursa, yanm aydan daha az zamanda ikâmete niyet sa­hîh olmaz. Bu durumda, müsâfir namazı yine kasr eder.
Eğer müsâfir yarım aydan daha az zamanda veya yanm ayda ikâ­mete niyet ederse, ancak Mekke ile Mina gibi,  [70]  iki ayn yerde niyet ederse^bu takdirde şüphesiz müsâfir namazı kasreder. Çünkü o, mukîm olmaz. Fakat, şehre yakın olup sakinleri üzerine Cum'a vacip (farz) olan köy ve o şehirden biri diğerine tâbi olsa, bu takdirde ikâ­mete niyet ile (müsâfir) ikisinde de mukîm olur ve ikisinden birine girmekle namazı tamam kılar. Çünkü ikisi de bir tek yer gibidir. Tuh-fe'de böyle zikredilmiştir.
Ya da müsâfir bir şehre girip ikâmete de niyet etmese, hatta erte­si günü veya ertesi günden sonra çıkma azminde olsa ve bu azimde [71] bir kaç yıl o şehirde kalsa, zikredilen bu müsâfir namazı kasr eder.
Dâr-i harbe [72] giren bir asker, dâr-ı harbde yanm ay miktarı veya daha çok ikâmete niyet etse, dâr-ı harbden bir kaleyi kuşatmış da olsa­lar, namazı kasr eder. Çünkü dâr-ı harb ikâmet yeri değildir. Zira küf-fâr kalmak (karâr) ile kaçmak (firar) arasındadır. Fakat bir kimse dâr-ı harbe emân [73] ile girse ve bir yerde ikâmete niyet etse, ikâmeti sahih olur. Hâniye'de böyle zikredilmiştir.

Ya da o askerler bizim yurdumuzda (dâr-ı İslâm) ikâmet yerinden başkasında ikâmete niyet etseler ve bâğîler bu askerleri kuşatsalar, şüphesiz zikredilen gibi, namazı kasr ederler ve ikâmetleri caiz olmaz.

Ehl-i ahbiye, (Çadır halkı) bir yerde onbeş gün ikâmete niyet etse­ler, esah kavide müsâfir olmazlar,

Ahbiye, « h ı b â » kelimesinin çoğuludur. Hıbâ, deve ve koyun tü­yünden olan eve (çadıra) derler. Araplar ve Türkler gibi ehl-i ahbiye-deh göçebe olanlar namazı kasr etmezler.
Musannifin: «esah» sözü, onlar bir yerde onbeş gün ikâmete niyet etseler, ikâmetleri caiz olmaz, bilâkis namazı kasr ederler. Çünkü ikâmet ancak şehirlerde ve köylerde sahîh olur, denileni ayırt etmek içindir. Müftâ bih [74] olan esah kavil İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) dan rivayet edilen şu sözdür: «Şüphesiz çobanlar, şayet sahrada göç hâlinde olsalar, müsâîir olurlar. Ancak eğer bir otlağa konup da orada onbeş gün ikâmete azmetseler, onların mukîmlerden sayılmalarını müstah-sen [75] görürüm.»

Eğer müsâfir namazı kasretmeyip dört rek'ati tamam eder, birinci ka'dede de teşehhüd miktarı oturur ise, farzı tamâm olur. Çünkü onun farzı iki rek'attır. Birinci ka'de ona farzdır. Bu durumda, birinci ka'-de bulunduğu zaman onun farzı tamâm olur ve geri kalan iki rek'-at nafile olur. Fakat o müsâfir selâmı geciktirdiği için, nafilede vâcib olan iftitâh tekbirini terk etmesi ve yine Allah' (C.C.) in sadakasını kabul etmemek şüphesi sebebiyle isâet (edepsizlik) etmiş olur. Çünkü bize göre kasr, iskât için ruhsattır. Onun hükmü; âmilin o ruhsatı ka­bul etmeyip azimet etmesiyle günahkâr olmasıdır.

Farz tamâm oldııkdan sonra, üzerine eklenen o iki rek'at nafiledir.

Eğer musallî birinci ka'dede teşehhüd miktarı oturmamış ise, farzı bâ­tıl olur ve hepsi nafileye dönüşür. Çünkü malûmdur ki, o müsâfir farzı yâni birinci ka'deyi terketmiştir.

Hasan bin Hayy' (Rh.A.) dan rivayet edilmiştir ki: «Bir müsâfir dört rek'ata niyetle iftitâh tekbiri alsa, iade eder. Hattâ son iki rek'at için iftitâh tekbiri alır.»

İmâm Eâzî (Rh.A.) demiştir ,kî: «Bu bizim kanaatimizdir. Çünkü o müsâfir şayet dört rek'ata niyet etse, şüphesiz farza muhalefet etmiş olur. Bu aynen Sabah Namazına dört rek'at niyet etmiş gibidir. Eğer namaza iki rek'at niyet edip iftitâhdan sonra dört yapsa, o namaz geçer­siz olmuş olur. Öğle Namazına iftitâh edip ondan sonra İkindiye niyet eden kimse gibi olur. Zahidi şeyhinde de böyle zikredilmiştir.»

Sünnetlerde ihtilâf edilmiştir. Bir kavle göre; «Müsâfire efdal olan sünnetleri ruhsat cihetiyle terk etmesidir.» Diğer bir kavle göre : «Allah' (C.C.) a yaklaşmak ve sevâb için sünnetleri kılmasıdır.» Hinduvâ-nî (Rh.A.) demiştir ki: «Konaklama hâlinde kılıp yolculuk (yürüyüş) hâlinde terk etmelidir.» Yine bîr kavle, göre : «Yalnız Sabah Namazının sünnetini kılar.» Bir kavle göre de : «Akşam Namazının sünnetini de Sabah Namazınınki gibi kılar.» Muhît'de böyle zikredilmiştir.
Bir müsâfir, bir mukîme iktidâ etse, vakit içinde iktidâsi sahih olur ve o, başladığı namazı o iktidâ da tamâm eder. [76] Çünkü müsâ-firin mukîme iktidâ kasdı, tekmilin vâcib olması hakkında ikâmete ni­yet menzilesinde olur.

Müsâfir mukîme, vakitten sonra sefer ile değişmiş olan farzda ik­tidâ etmez. Çünkü o, dörtlü olan farzdır. Musannif, dörtlü (rübâî) kay-dıyle Sabah ve Akşam Namazını ayırdetmiştir. Çünkü müsâfirin, o na­mazın ikisinde de mukîme iktidâsı vakit içinde ve vakitten sonra sa­hih olur. Vakitten sonra sefer ile değişmiş olanda iktidâsının sahîh olmamasına sebeb, farzı farz olmayan üzerine hükmen bina lâzım gel­diği içindir. Farzı, farz olmayan üzerine bina, eğer müsâfir, mukîme birinci çiftte iktidâ etmiş ise ya ka'de hakkındadır - çünkü ka'de ona farzdır, İmâma farz değildir - veya eğer ikinci çiftte iktidâ etmiş ise, kıraat hakkındadır. Çünkü ikinci çiftte kıraat imâma nafile, muktediye farzdır. Bu meselenin tahkikinin tamâmı Câmiu'I-Kebîr'in Telhis şer-hindedir.

Bunun aksi sahîhdir. Yâni mukîmin, müsâfire iktidâsı vakitte ve vakitten sonra sahîhdir. Çünkü mukîmin hâli, vakitte olan iktidâdan değişmiş olmaz. Zira mukîm, rriüsâfire vakitte iktidâ ederse, bu ka'de hakkında, nafile, kılanın farz kılana iktidâsı gibi olur. Şayet vakitten sonra iktidâ ederse, yine böyledir. Bundan sonra, müsâfire iktidâ eden mukîm, şayet tamamlamaya kadir olursa, esah kavide kıraat etmez. Çünkü o muktedî, namazının evveline imâm ile beraber yetişmesi bakı­mlından lâhık gibidir ve farzın kıraati imâmın kırâatiyle edâ edilmiş olur. İlk çift ile mesbûk bunun hilafıdır. İmâm ikinci çiftte kıraat etmiş olsa da, mesbûk onda kıraat eder. Çünkü o, nafile kırâata yetişmiştir.

Müsâfire iktidâ eden mukîm, namazı tamâm eder. Çünkü Resûlul-İah (SAV.), yolculuğunda insanlar ile namazı kılıp selâm verdiği va­kitte :
«Namazınızı tamamlayın, ey Mekkeliler. (Çünkü) Biz müsâfir bir topluluğuz.» [77]buyurmuştur.

İmâm olan müsâfirin, kendisine uyanlara : «Siz namazınızı tamam­layın, çünkü ben müsâfirim,» demesi mendûbdur. Nitekim Resûlüllah (S.A.V.) böyle buyurmuştur.

Gerek sefer ve gerek hazar, vakti kaçırılmış namazları değiştirmez.

Yâni musallî, seferde vakti kaçmış olan namazı kaza etse, kasr eder ve hazarda vakti kaçmış olan namazı seferde kaza etse, tamâm kılar.

Farzın değişmesinde mu'teber olan vaktin sonudur. Eğer musallî vaktin sonunda müsâfir olursa, onun üzerine iki rek'at vâcib olur. Eğer vaktin sonunda mukîm olursa, onun üzerine dört rek'at vâcib olur. Çünkü, sebebiyyette mu'teber olan, edâ olmadığı vakitte edanın öncesindeki şeydir. Nitekim bu, Usûl-ü Fıkhda sabit olan bir kaidedir.

Vatan-ı aslî, ancak misliyle bâtıl olur. Vatan-ı ikâmet de misli ile, sefer ile ve vatan-ı aslî ile bâtıl olur. Vatan-ı aslî meskendir ve vatan-ı ikâmet, müsâfirin mesken edinmeksizin onbeş gün veya daha çok otur­maya niyet ettiği yerdir. Şayet bir şahsın vatan-ı aslîsi olup bir diğer vatan-ı aslî daha edinse, gerek iki vatan arasında sefer müddeti olsun, gerekse olmasın, birinci vatan-ı aslî bâtıl olur. Hattâ müsâfirliği hâlinde oraya girse, ancak niyetle mukîm olur. Vatan-ı aslî, sefer ile bâtıl olmaz. Hattâ müsâfirliği hâlinde oraya girse, sâdece girmek ile mukîm olur. Vatan-ı ikâmet ise, misli ile bâtıl olur. Hattâ müsâfir bi­rinci vatan-ı ikâmetinden sonra edindiği vatan-ı ikâmete girmiş olsa ve vatan-ı ikâmetle birinci vatan arasında sefer müddeti olmasa, ancak niyetle mukîm olur. Yine böylece, şayet o vatan-ı ikâmetten sefer etse veya vatan-ı asliyyesine geçse, ancak niyetle mukîm olur.

İtibâr aslın niyetinedir, yoksa asla tâbi olanın niyetine değildir. Yânii şayet asıl, sefere veya ikâmete niyet etse, asla tâbi olan da asıl gibi olur. Ve böylece, tâbi, bağımsızlık cihetiyle niyete muhtâc olmaz.

Bu aynen, kocası ile beraber yolcu olan kadın gibidir. Çünkü o ka­dın, mehrini tamâmiyle almış olduğu zaman, kocasına tâbidir. Onun ni­yetine itibâr edilmez. Muhît'de böyle zikredilmiştir.

Yine, efendisi ile yolculuk eden köle gibi. Yine, komutanın (emîrin) idaresinde ve rızkı da komutandan olup onun ile, beraber yolculuk eden asker gibi. Padişah ile beraber yolculuk eden emir de asker gibidir.

Yine, ücretli tutulan kimse gibi. Ücretli tutulan kimse, kendisini ücretle tutan kimse ile beraber yolculuk edip rızkı da ondan olursa, onun niyetine itibâr edilmez. Askerin komutanına tâbi olduğu gibi, o da ücretle tutana tâbidir.
Padişah, şayet yolculuk etse, namazı kasr eder. [78] Ancak, eğer sefer müddetinde ulaşacak yere gitmeyi kasd etmeksizin vilâyetini do­laşırsa, bu takdirde padişah müsâfir olmaz. Veya Padişah bir düşmanı aramak için çıkıp ona nerede yetişeceğini bilmezse, bu takdirde de mü­sâfir olmaz. Kâdîhân (Rh.A.) böyle zikretmiştir. Eğer kendisi ile menzi­li arasında sefer müddeti kadar yol olursa, Sultan menziline dönüşün­de namazı kasr eder.                                              
Bir kâfir ile-çocuğu beraberce üç gün veya üç günden çok yol gitmek kasdıyle çıksalar, kâfir İslama gelip çocuk da baliğ olsa ve bun­ların ikisi ile menzilleri, yâni gitmeye kasd ettikleri yer arası sefer müddetinden daha az olsa, Âmme-i Meşâyih (Ekseri Fukâha) demiş­lerdir kî: «Müslüman olan, seferden arta kalan yerlerde namazı kasre-der ve çocuk namazı tamâm kılar. Çünkü kâfirin niyeti muteberdir. Böylece, kâfir önceden müsâfir olmuştur. Çocuk onun aksinedir. Çünkü o, bu vakitten (bulûğdan) itibaren müsâfir olur. Geri kalan yol ise, se­fer müddetine dâhil değildir.» Bu hususta, Ulemâ arasında; «Kâfir iken niyetine itibâr edilmemesi sebebiyle ikisi de yâni Müslüman olan da, bâ-liğ olan da namazı tamâm kılarlar» diyenler de vardır. Yine bir kavle göre; «Çocuğun müsâfir olan babasına tâbi olması sebebiyle ikisi de (Müslim ve sabî) de namazı kasr ederler.» [79]


Eser: Dürer

  • Yeni Ekle
Yorumlar (0)

Dürer

 

Son eklenen ruyalar

Sitemizde yer alan soruların cevapları özenle islami eserlerden seçilerek yazılmaktadır.
Haramiler | Bitkiler