Yeminler   Bölümü  (Eymân)

Musannifin bu bölümü, âzâd (ıtâk) bölümünün ardında zikretme­sine sebeb, şaka ve zorlamanın her ikisinde te'siri bulunmaması münâ-sebetiyledir.

Yemîn, lügat yönünden kuvvet ma'nâsmadır. Şer'an, Allah Teâ-lâ' (C.C.) un adını zikretmekle haberin takviyesidir. Misâli: «Vallahi ben bu işi şöyle yaparım.» veya «Vallahi ben şöyle yapmam.» demek gi­bi.         ,.              

Veya yemin ta'lîk olur. Yâni cezayı şart ile bağlamaktır. Meselâ: «Eğer bu işi yaparsam şöyle olsun.» veya «Eğer ben bu işi yapmazsam şöyle olsun.» demek gibi. Bundan nıaksad, yeınîn eden kimsenin bir işi yapmak veya yapmamak üzere azmini sağlamlaştırnıakdir. Bu vaz'an -yemin değildir. Fukahânın buna yemin adını vermelerine sebeb, ondan yemin ma'nâsı hâsıl olduğu içindir. O da îcâb veya men'dir.

Birinci kısımdan ınu'teber olan üçtür. Yâni şeriatın itibâr edip üzerlerine ahkâmı tertib ettiği yeminler üç çeşittir. /Mıkâm terettüb etmeyen mutlak yemin ise üçden daha çoktur. Doğru olduğu halde geç­mişe yemîn gibi.
Üzerin'e ahkâm terettübü ile murâd; yemin-1- gamûs üzere uhrevi muâhazenin terettübüdür ve yemîn-i lağv üzere muâhazenin adem-i terettübüdür. Yemîn-i mün'akide üzere ise keffâretin terettübüdür.

Üç çeşit yeminin birincisi, yemîn-i gamûstur (Yalan yere yemîn). Bu yemine gamûs denmesine sebeb şudur: Çünkü bu yemin sahibini dünyâda günâha ve ukbâ (âhlret) da Cehennem ateşine cUuıiınr.
Yemîn-i gamûs, yemîn edenin yalan olduğunu bîldigj halde,4 yalan üzere ettiği yemindir. Hattâ yalan olduğunu bilmeyip doğru sanırsa, o yemîn lağv olur. Yakında açıklaması gelecektir.

Meselâ yaptığını bildiği halde «Vallahi ben şöyle yapmadım.» der. Yine aksini bildiği halde «Vallahi benim ona borcum yok.» der. Yine ZeycTden başkası olduğunu bildiği halde «Vallahi o kimse Zeyd'dir.» der.

Fukahânm ibaresinde meşhur olan; gamûs, kasden yalan söylediği halde geçmiş bir fiil veya fiilin terki üzere yemindir.

Hidâye sarihleri ve onlardan başkaları açıklamışlardır ki; fiilin ve geçmişin zikri şart değildir. Belki ekseriyetle yapılana göre söylenmiş­tir. Son iki misâlin iradı buna işarettir. Binâenaleyh, Sadru'ş-Şerîa' (Rh.A.) nm irtikâb ettiği tekellüfe hacet yoktur. O şöyle demiştir: Eğer sen dersen ki, «Vallahi şu şey taştır.» denilse, bu fiil üzere yemindir, demek nasıl doğru olur. Cevâbında ben derim ki: Geçmiş için (idi); ge­lecek için (olacak) kelimesi takdir edilir. (Yemîn geçmiş zamanda veya gelecek zamanda murâd edilirse), demiştir. Halbuki şimdiki zamanın kastedildiği belli olduğu için bu yeminde geçmiş veya gelecek itibârı bâtıldır. İmdi gerisini sen düşün!

Musannif, yemîn-i gamûsun hükmünü; «Yemin eden onunla gü­nahkâr olur.» sözüyle açıklamıştır. Çünkü Resulü Hah (S.A.V.) :

«Bir kimse yalan yere Allah'a yemin ederse, o yalan onu Cehennemi ateşine sokar.» buyurmuştur.

İkincisi, yemindi lağvdir (Boş, geçersiz yemîn). Bu yemine lağv den­mesine sebeb, ona itibâr edilmediği içindir. Zira lağv, faydası olmayan şeyin adıdır. Bir kimse faydasız bir şey konuşsa lağv etti, denilir. Ye­mîn-i lağv, yemîn edenin doğru zanniyle yalan yere yeminidir. Nitekim yemîn eden kimse; bardakta su görerek «Şu bardakta su vardır.» diye yemîn etse, fakat' onun haberi yokken dökülmüş olsa, bu yemîn lağv olur.

Musannif, bu yemîn-i lağvın hükmünü: «Onun afvı umulur» sözüyle açıklamıştır. Eğer, muâhaze olunmayacak bir şeyi ümîde bağla­manın ma'nâsı nedir? Halbuki Allah Teâlâ (C.C.) :
«Allah, sizi yeminlerhıizdeki lağvdan dolayı sorumlu tutmaz.»  [13]

buyurmuştur, denilirse; cevâbında biz deriz ki: Mezkûr lağvın nas-san muâhaze edilmeyeceğinde şüphe yoktur. Şüphe ancak bizim zik­rettiğimiz suretin lağv olmasındadır. Çünkü Şafiî' (Rh.A.) göre lağv, kasıtsız dilinden yemîn çıkmasıdır. Gerek geçmişte ve gerekse gelecek­te olsun müsavidir. Meselâ, teşbih kasd edip, dilinden yemîn çıkması gibi.

Üçüncüsü, yemîn-i mün'akidedir (Geleceğe dâir yemin). Yemîn-i mün'akide, gerek yapmak ve gerekse yapmamak olsun, gelecekteki bir şey üzerine yemindir.

Sadru'ş-Şerîa (Rh.A.) demiştir ki: «Eğer sen, yemîn geçmiş ve gelecek üzerine olduğu gibi, hâl üzerine de olur. Musannif ise onu zik­retmedi. Hâl üzere yemîn, yeminin hangi kısımlarmdandır, dersen» cevâbında ben derim ki: «Bunu ancak ince bir ma'nâdan dolayı zikret-memiştir. .O ince ma'nâ şudur; söz önce nefisde hâsıl olur. Sonra dil ile söylenir. Şimdiki zamanla ilgili haberler, eğer nefisde hâsıl olsa, ve dil ile söylense, dil ile söylemek tamâm olduğu zaman yemîn mün'akid olur. Şimdiki zaman yeminin mün'akid olması zamanına nisbetle geç­miş zaman olur. Şayet yemin eden: «Ben yazdım» diye yemîn etse, mutlaka konuşmadan önce yazmış olması gerekir. Eğer «Yazacağım» dese, konuşmayı bitirdikden sonra yazması gerekir. Bu takdirde, konuş­manın başlangıcından sonuna kadar olan zaman kalır ki, o zaman örfe göre şimdiki zamandır. Şimdiki zaman, bitirme ânına nisbetle geçmiş olur. O da yeminin oluştuğu ândır. İmdi onun üzerine yemîn geçmişe yemîn olur.»

Ben derim ki: Cevâbın kısası, şimdiki zaman zanniyle yapılan ye* mîn hakikat t a geçmişe yemindir. Hakîkatta şimdiki zamana yemîn yoktur. Bundan dolayı Fukahâ onu zikretmenıişlerdir. Bu iddia söa; gö­türür. Çünkü geçmiş've geleceğe karşılık olan hâl, Badiyuddîn (Rh.A.) ve ondan sonra gelen muhakkikinden ona tâbi olanların zikrettiklerine göre geçmişin sonlarından ve geleceğin başlarından cüzlerdir. Örfe gö­re uzaması mu'teber olur. Hattâ demişlerdir ki:  Zeyd namaz kıldığı müddetçe, namaz halindedir. Zeyd yazdığı müddetçe, yazar hâldedir. Şayet Zeyd yazı yazarken: «Vallahi ben yazıcıyım» dese, şüphesiz şim­diki zamana yemin olur. Geçmiş zaman sayılması mümkün olmaz. Böy­le olunca suâl bakîdir. Binâenaleyh doğru cevâb şöyle demektir: Önce mutlak yemin üçten daha çoktur, dedikten sonra bu soruya mahal yok­tur.»

Musannif, yemîn-i m ün'a ki denin hükmünü; «Yemin eden, yeminin ancak bu kısmında keffaret eder.» sözüyle açıklamıştır. Yâni, önceki iki kısımda keffaret gerekmez. Çünkü Allah Teâlâ (C.C.) :
«Fakat kalblerinizin azmettiği yeminler yüzünden muâhaze eder. Bunun da keffâreti...» [14] buyurmuştur. Bununla murâd, gelecek üze­re yemindir. Delili, Allah Teâlâ (C.C.) nın :

«Yeminlerinizi muhafaza edin» kavli şerifidir. Yemini bozmayıp muha­faza etmek ise ancak gelecek zamanda tasavvur edilir.

Yemin eden, yeminini bozarsa keffaret eder. Musannifin «ancak» demesi, İmâm Şafiî' (Rh.A.) nin yemîn-i gamûsda olan ayrt görüşüne işarettir. Çünkü Şafiî' (Rh.A.) ye göre, keffaret gamûsda dahî vâcib olur.

Her ne kadar yemin eden, zorlanarak veya unutarak, yâni hatâ ederek yemini bozsa, yine keffaret eder. Nitekim yemin eden: «Bana su ver.» demek isteyip «Vallahi ben su içmem.»- demesi gibi.

Bazıları demiştir ki: «Unutarak yerine söylemekten zuhûl ederek» ifâdesini kullanmışlardır. Meselâ; «Bize gelmez misin» denildikte, ye­min eden yemin kasd edici olmadığı halde; «Bilâkis vallahi» der.

Zorlanarak veya unutarak, yâni hatâ ederek bozulan yemin, için keffaret vâcib olmasının sebebi, Resûlüllah' (S.A.V.)  m şu kavlidir:

«Üç şey vardır kî, bunların ciddîsi de ciddîdir, şakası da ciddîdir: Nikâh, talâk ve yemîn.»

Yâni zorlama veya hatâ (unutmak), gerek yeminde olsun ve ge­rekse yemini bozmakda olsun, yemîn-i mün'akidede keffâret vâcib olur. Çünkü hakîki fiili, zorlamak ve unutmak yok etmez. Bayılmak ve de­lirmek de zikredilen zorlama ve unutma gibidir. Şu halde nasıl olursa olsun, yemini bozmakla keffâret vâcib olur.

Yemîn «Allah» lâfzı ile olur. Ya da Aİlah Teâlâ (C.C.) nın adların­dan Rahman, Rahim ve Hakk gibi diğer bir ad ile de olur. Yeminde Al­lah Teâlâ' (C.C.) nın bütün adları müsavidir. Gerek insanlar arasında o, ad ile yemîn" &tmek tanınmış olsun, gerekse olmasın müsavidir. Bi­zim Ashabımızın mezhebinden zahir olan da budur. Sahih olan kavi de budur. Bazıları, Allah'dan başkasına ad olarak verilmeyen her isim ye­mindir. Allah, Rahman ve Rahim gibi. Allah'dan başkasına ad olarak verilen Hakim, Âlim ve Kadir gibi isime gelince, eğer yemîn eden o isimle yemin murâd ederse, yemîn olur. Yemîn murâd etmezse, yemîn olmaz, demişlerdir. Kâfî'de böyle zikredilmiştir.
«Hakk» lâfzı, Allah Teâlâ'  (C.C.)  nm adlanndandır. Allah Teâlft (C.C.) «Şüphesiz ki Allah Hakk'in ta kendisidir.» [15] buyurmuştur.

Ya da yemîn Allah'ın sıfatlarından örfen yemîn edilen bir sıfat ile olur. Meselâ, biizzetillâh, biazametillâh ve bikudretillâh demek gibi. Çünkü yeminler örfe dayanır. Allah Teâlâ' (C.C.) nın sıfatlarından olup İnsanların onunla yemini Örf edindikleri sıfat yemîn olur. Örf olmayan sıfat yemîn olmaz. Çünkü yemîn ancak îcâb veya men' için yapılır. Bu da ancak yemîn eden ta'zîmini i'tikâd ettiği şeyle olur. Her .mü'min Allah Teâlâ' (C.C.) ma ta'zîmine ve sıfatlarına inanır. Halbuki Allah Teâlâ (C.C.) bütün sıfatlan ile muazzamdır. Allah Teâlâ' (C.C.) nın zâ~ tının ve sıfatlarının hürmeti yemîn edene saik veya mâni' olmuştur. Bu ancak o sıfatlarda yemîn örf olduğuna göredir. Eğer o sıfatlarla yemîn örf olmazsa yemîn olmaz.

Allah Teâlâ' (C.C.) dan başkasiyle meselâ; Nehî (S.A.V.) gibi, Kur'-ân ve Kâ'be gibi şeylerle yemîn etse yemîn olmaz, çünkü ResûlüUah (S.A.V.) :

«Sizden kim yemîn edecekse ya Allah'a yemîn etsin veya terketsin.» buyurmuştur.

Bunun yemin olmaması, yemîn eden «Nebî'ye veya Kur'ân'a yemîn olsun» dediği zamandır. Fak^t yemîn eden: «Ben Kur'ân'dan beriyim.» veya «Nebî'den beriyim.» dese, bu sözü yemîn olur. Çünkü Kur'ân ve Nebî' (S.A.V.) den berî olmak küfürdür. Küfrün şarta bağlanması ise yemindir. Eğer yemîn eden kimse: «Ben Mushafdan beriyim.» dese, ye­mîn olmaz. Eğer «Mushaf da olan şeyden beriyim» dese yemîn olur. Çün­kü Mushaf'da olan şey Kur'ân'dır. Sanki o: «Ben Kur'ân'dan beriyim» demiş gibi olur. Kâfî'de böyle zikredilmiştir.

Yine örten yemîn edilmeyen sıfatla yemîn etse, yemîn olmaz. Allah Teâlâ' (C.C.) nın rahmeti için, ilmi, rızâsı, gadabı, sehatı ye azabı için demek gibi. Yukarıda sebebi geçti ki: Yeminin temeli örfe dayanır. Ama, «Allah'ın Ömrüne yemin olsun.» demek yemindir. Bu sözün yemîn ol­masının- vechi şudur: Allah' (C.C.) m Ömrü, Allah* (C.C.) in bekası­dır. Beka ise O'nun sıfatıdır. Bu söz: «Ben Allah'ın bekâsiyle ve sürekli­liği ile yemîn ederim.» demektir. Sıhâh'da da böyle zikredilmiştir.

Yemîn edenin: «Ey Mullâhi» demesi de yemindir. Bunun ma'nâsı Kûfelilere göre; «Ey Munullâhi» «Allah'a yemin olsun» demektir. «Ey Mun» yeminin çoğuludur. Çok kullanıldığı için (nûnu) hazfedilmiştir. Basra!ilara göre ise: «Yemim» yemin edatlarındandır. Ma'nâsı «Valla­hi» demektir. «Allah Teâlâ'nın ahdi için ve misâkı için» demek de ye­mindir, çünkü ahd yemindir. Zira Allah Teâlâ (C.C.) :

«Ahidleştiğİniz zaman Allah'ın ahdini yerine getirin.» buyurmuş­tur. Ondan sonra:
«Pekiştirdiğiniz yeminleri boğmayınız.»  [16]  buyurmuştur.

Mîsâk dahî ahd ma'nâsınadır. «Ben kasem ederim», «Ben yemin ederim», «Ben şehâdet ederim» ve «Ben azm ederim» demek, her ne kadar yemîn eden «Billahi» demese de yemin olur. Çünkü bu lâfızlar ye­minde kullanılır. Binâenaleyh «Billahi» desin demesin derhal yemîn olur. «Üzerime nezr» yâhûd «Yemin" yâhûd «Ahd» olsun demek de, her ne kadar Allah Teâlâ' (C.C.) ya muzâf olunmasalar da bunlardan her biri kasem ölür.                     .

Hattâ yemîn eden: «Eğer ben şu işi yaparsam üzerime nezr olsun» dese, ve onunîa nezr sahih olan kurbete niyet etse, nezr ona lâzım ge­lir. Eğer kurbete (ibâdete) niyet etmedi ise, yemîn edene yemin keffâ-reti lâzım gelir. Zira KesûlüUah (S.A.V.) :

«Bir kimse bir adak (nezr) adayıp adını koymasa, ona yemîn kef-târeti lâzım gelir.» buyurmuştur.

«Yemîn benim üzerime olsun.» demek de böyledir. Çünkü bunun ma'nâsı: «Yemînin gereği benim üzerime olsun.» demektir. Ahd de ye­mîn ma'nâsınadır. Nitekim daha Önce geçti.

Eğer bir kimse: «Şöyle yaparsam kâfirim!» dese, lıu sös, şayet gele­cekte olup yeınîni bozarsa keffâreti gerektiren yemindir. Eğer geçmiş­te failin yaptığı bir şey İçin olursa, o yemîn gamûstur. İmâm Ebû Yû­suf (Hh.A.) dan rivayet edildiğine göre, geçmişi geleceğe kıyasla keffâ-ret vermez. Çünkü yemîn eden kimse bununla yemîn kasd etmiştir. Bununla onun tahakkukunu kasd etmemiştir. Belki sözünde doğrulan­masını kasd etmiştir.

Muhammed b. Mukâtİl (Eh.A.) demiştir ki: O kimse kâfir olur. Çünkü o, küfrü mevcûd olan şeye bağlamıştır. Mevcuda bağlamaksa, sözü yürürlüğe sokmaktır. Sanki o kimse, «Ben kâfirim» demiş gibi­dir.

Esah olan söz şudur ki: Yemin eden kimse, eğer bu sözün yemin olduğunu bilirse, geçmişte ve gelecekte kâfir olmaz. Eğer bilmeyip bu sözün küfür olduğuna inanırsa, geçmişte ve gelecekte kâfir olur. Zİrâ yemîn eden, bu işe yönelince ve bunu söyleyenin kâfir olduğuna ina­nırsa küfre razı olmuş olur.

«Hüdâ hakkı için yemîn ederim» demek kasemdir. Zira hâl içindir-
«Hakk'an böyle yaptı» dese, yemîn değildir. Zira Arapça nekire ke-lâmıyla va'din tahakkuku murâd edilir. Ma'nâsi: «Şüphesiz ben bunu yaparım.» demektir. Şu halde yemîn. olmaz. Eğer «Ve'1-Hakkı» dese, yemîn olur. «Hakku'llah» dese, İmâm A'zam ile İmâm Muhammed' (Rh. Aleyhimâ) e göre yemîn olmaz. Bu İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) dan da bir rivayettir. Çünkü Hakk, şayet Allah Teâlâ' (C.C.) ya muzaf ol­sa, bununla Allah' (C.C.) a tâat murâd edilir. Çünkü tâatlar Allah Te­âlâ' (C.C.) nın haklarıdır. Nitekim hâdîsde vârid olmuştur. Şu halde Allah' (C.C.) dan başkasına yemîn olur.

«Hürmetu'llah» dese, yine yemîn olmaz. Çünkü bununla örfen ye­mîn edilmez. «Hüdâya yemîn ederim» dese, bazıları: Yemîn olmaz. Çünkü bu va'ddir, demiştir. Veya «Kadının talâkına yemîn ederim» de­se, tanınmamış olduğu için bu da yemîn olmaz. Musannifin (veya) sözü, Vikâye'nin ibaresinde Fârisî ile (û) yerinde vâki olan (yâ) lâfzının sa-hîh olmadığına işarettir. Gerisini sen düşün!

«Eğer onu yaparsam Allah Teâlâ'nm gadâbı veya sehatı veya lâ'neti üzerime olsun.» yâhûd «Eğer onu yaparsam, zâniyim», «Hırsızım»,"«Sar­hoşum» veya «Faizci olayım» derse, bunların hiçbiri yemîn olmaz. Zi­ra bunlardan her biri yemîn edenin kendine bedduadır ve bunlardan her biri şartla bağlı olmaz. Yine bunlardan her biri yeminde, örf olma­mıştır.

Kasem (yemîn) harfleri: (Vav), (bâ) ve (tâ) dır. «Va'llâhi», «Bi'l-lâhi», «Ta'İlâhi» demek gibi. Zira bunların her biri yeminlerde ma'hûd-dur ve Kur*ân-ı Kerîm'de mezkûrdur.

Bazan yemîn harfleri gizli olur ve söyleyen yemîn etmiş sayılır.

Meselâ; «Allâhi ben bu işi yapmam.» gibi. Zira sözü kısaltmak için cer harflerinin hazfı, Arabın âdetlerindendir. Sonra bazıları, cer eden har­fin atılması sebebiyle Allah lâfzının «Allâhi» okunacağını, bazıları da mahzûfa delâlet etsin diye böyle okunacağım söylemişlerdir.

Bundan sonra musannif, yeminin mucibini açıklamayı bitirince» yeminin mûcebini beyâna başladı. O da keffârettir. Lâkin kei târet in-kılâb ânında yeminin mûcebidir. Zira yemîn keffâret için meşru olmamistir.  Belki yemininde durmayıp bozduğu  vakitte keffârete inkılâb eder.

Musannif şöyle demiştir: Yemini bozmanın keifâretij bir köle âzâd etmek yâhûd on yoksulu doyurmaktır. Nitekim zıhârda olduğu gibi. Biz bunları yerinde açıkladık. Ya da on yoksulun her birini bütün bedenle­rini Örten giysi ile giydirmektir. Sâdece don kâfî değildir.

Çünkü örfen, don giyene çıplak denir. İmâm A'zam' (Rh.A.) dan ve Ebû Yûsuf (Rh.A.) dan rivayet edilen sahîh söz budur. İmâm Mu-hammed' (Rh.A.) den rivayet edilen böyle değildir. O'na göre: En azın­dan içinde namaz kılmak caiz olacak giysidir.»

Eğer yeminini bozan kimse, bu üç şeyden âciz olursa, yâni edâ et­mek istediği vakitte âciz olursa, üç gün arka arkaya oruç tutar. Bun­da asıl olan Allah Teâlâ' (C.C.) nnı şu kavli şerifidir:
«Yemin keffâreti, ailenize yedirdiğinizin ortalamasından on düş­künü yedirmek veya giydirmek ya da bir köle âzâd etmektir. Bulama* yan üç gün oruç tutmalıdır; yemin ettiğinizde yeminlerinizin keffâreti budur.» [17]

Yemini bozmadan önce keffâret caiz değildir. İmâm Şafiî (Rh.A.) «Şayet mal ile olursa caiz olur.» demiştir. Zira keffâreti, sebebi olan ye­minden sonra edâ etmiştir. Çünkü keffâret yemine muzâf olur. Bun­dan dolayı keffâret-i yemîn denilir. İzafet sebebiyyetin delilidir. Sebeb-den sonra edâ ittifakla caizdir. Şu halde yaraladıktan sonra, ölümden önce keffâret etmeye benzemiştir.

Bizim mezhebimizde delil şudur: Keffâret suçu örter. Burada ise suç yoktur. Çünkü keffâret Allah Teâlâ' (C.C.) nin ismi şerifinin hür­metini bozmakla meydana gelmiştir. Şu halde sebeb yemini bozmak olmuştur. Yeminin kendisi değildir. Çünkü sebebin en aşağı mertebesi hükme götürücü olmaktır. Yemin ise keffârete götürücü değildir. Zi­ra keffâret yemîn bozuldukdan sonra vâcib olur. Keffâretin yemine muzâf olmasına sebeb şudur: Zira keffâret yeminden sonra onu boz­makla vâcib olur. Nitekim keffâretin oruca muzâf olması gibi. Yarala­mak bunun aksinedir. Zira yaralamak ölüme götürür.

Bir kimse ma'siyet üzere yemîn etse, meselâ babası ile konuşma­mak gibi, namaz kılmamak ve bunun benzeri ma'siyet üzere yemîn et­se, yemini bozup keffâret eder. Yâni onun için uygun olan yeminini bo­zup keffâret etmektir. Zira Resûlüllah  (S.A.V.)  şöyle buyurmuştur:

«Bir kimse bir yemîn edip ve o yeminden başkasını (yâni, dönmeyi) ondan hayırlı görse, o hayırlı olanı yapsın. Ondan sonra yemini için kef­fâret etsin.»

Her ne kadar Müslüman olduktan sonra yeminini bozsa da kâfirin yemininde keffâret yoktur. Çünkü kâfir yemine ehil değildir. Zira ye­mîn Allah Teâlâ' (C.C.) nm ta'zîmi için yapılır. Küfür ise ta'zîme aykı­rıdır. Keffârete ehil de değildir. Çünkü keffâret, her ne kadar arkasın­dan ceza ma'nâsı gelse de ibâdettir.

Bir kimse mülkünü haram kılsa, haram olmaz. Yâni bir kimse mâlik olduğu şeyi kendisine haram kılsa, o şey ona haram olmaz. Şayet istibâha yapsa, yâni haram olan şeye mubah muamelesi yapsa keffâret eder. İrnâm Şafiî (Rh.A.) «Ona keffâret lâzım olmaz. Çünkü yemîn de­ğildir. Ancak kadınlarda ve cariyelerde yemindir.» demiştir. Zîrâ helâl olanı haram etmek, meşru olanı değiştirmektir, Yemîn meşru bir akld-dir. Şu halde meşrûyu ters yüz eden lâfızla mün'akid olmaz. Nitekim ter­si de böyledir. O da haramı helâl etmektir.

Bizim delilimiz, Allah Teâlâ' (C.C.) mn şu kavli kerîmidir:
«Ey Peygamber!  Allah'ın sana helâl kıldığı şeyi, niçin (kendine) haram ediyorsun?» [18]

Bunu ta'kîb eden âyette de Allah Teâlâ (C.C.) şöyle buyurdu:
«Allah size, yeminlerinizi keffâretle geri almanızı farz kılmıştır.» [19]

Sonra denilmiştir ki: Nebî-i Ekrem (S.A.V.) balı kendisine haram etti. Bazıları da, Mâriye'yi kendisine haram etti, demişlerdir. Birinci ile amel zahirdir. İkincisi de böyledir. Zira ibret lâfzın umûmunadır. Yoksa sebebin hususuna değildir.

Bir adam: «Her helâl bana haramdır.» dese, yiyecek ve içecek ma'-nâsma yorumlanır. Ancak yiyecek ve içecekten başka şeye niyet eder­se, bunlara yorumlanmaz. Kıyâs olan, sözünü bitirir bitirmez yeminin bozulmasıdır. Çünkü mubah bir fiile yâni benzeri şeylere başlamıştır. Nitekim İmâm Züfer (Rh.A.) bunu kabul etmiştir.

tstihsânın vechi şudur: Maksûd, — ki sözünde durmaktır. — umû­mu itibâra almakla hâsıl olmaz. Umûmun itibârı düşünce örfen yiye­ceğe ve içeceğe sarf olunur. Fetva, o kimsenin karısının niyetsiz bâîn talâk ile boşanmış olmasıdır. Çünkü onda isti'mâli daha çoktur.

Yine Farsça «Her helâl bana haramdır.» demek gibidir. Çünkü bu sözün talâkda kullanılması daha fazladır.                                              

Adanan şeyin farz ibâdetlerde aslı bulunursa; meselâ oruç, na­maz, sadaka ve i'tikâf gibi, adayan kimsenin onu yapması gerekir. Farz­larda aslı bulunmayan adak için bir şey gerekmez. Meselâ farzlarda aslı bulunmayan; hastayı ziyaret, cenazeyi uğurlamak, mescide girmek, köprü ve han yapmak ve su dolabı yapmak gibi ki adayanın bunları yapması gerekmez. Küllî kaide budur.

Bir kimse mutlak nezr etse, yâni: «Allah için bu ayın orucu benim üzerime olsun.» dese veya dilediği bir şarta bağlı nezr etse, meselâ «E-ğer benim gaibim gelirse, üzerime şöyle olsun.» dese, o şart da bulunsa, iki surette de sözünü yerine getirmesi gerekir. Çünkü Resûlüllah   (S.A.V.) :   

«Bir kimse nezr edip adını koyarsa, belirttiği şeyi yerine getirmesi gerekir.» buyurmuştur.

Ya da istemediği bir şarta bağlı nezr etse, meselâ «Eğer ben zina edersem, üzerime şöyle olsun.» dese, sözünde ya durur veya ketiaret ve­rir. Fetva buna göredir. Yâni adayan Kimse adağını, zina ve benzen gi­bi olmasını istemediği bir şarta bağlasa, sonra yemininden dönse, o kimse iltizâm eylediği adağın yerine getirilmesi ile keffâret arasmda muhayyer kılınır. Bu Şafiî' (Rh.A.) nin yeni sözüdür. (Çünkü îmâm Şa­fiî' (Rh.A.J nin pek çok mes'elede iki sözü vardır.)
îmâm A'zam Ebû Hanife' {Rh.A.) nin, ölümünden yedi gün önce Şafiî' (Rh.A.) nin sözüne döndüğü rivayet edilmiştir. İmâm Şem-su'1-eimme es-Serahsî (Rh.A.) ve ondan başka Fukahâ'uın büyükleri bununla fetva verirlerdi. Çünkü nezredenin sözü zahiri ile nezrdir, ma'-nâsı ile yemindir. Zira nezreden bununla şartın icadım men etmeyi kasdetmiştir. İmdi hangi yöne dilerse meyi eder. Eğer sübûtunu diledi­ği şarta bağlarsa bunun aksidir. Çünkü yemin, ma'nâsı — ki men et­meyi kasd etmektir— onda mevcûd değildir. Zira kasdı, şart kıldığı şeyde rağbetini göstermektir.

Sadra'ş-Şerîa (Rh.A.) şöyle demiştir: «Ben derim ki: Eğer şart, meselâ «Eğer ben zina edersem» sözündeki gibi haram olursa muhay­yer olmaması gerekir. Çünkü muhayyerlik tahfiftir. Haram ise tahfif gerektirmez.» Ben de derim ki: Tahfifi gerektiren sebeb haram değildir. Belki tahfifin delili* bulunmasıdır. Zira lâfz bir bakımdan nezr olup ve bir bakımdan da yemîn olunca, iki vechin gereği ile amel etmek gerekir. İkisinden birinin geçersiz kılınması caiz değildir. İmdi bizza-rûre tahfifi gerektiren tahyîr lâzım gelir. İmdi gerisini sen düşün ve kendine gel!

Bir kimse mâlik olduğu kölesini âzâd etmeyi adaşa, onu âzâd et­mekle sözünü yerine getirir. Eğer yerine getirmezse günahkâr olur. Kâdî onu zorlamaz. Yâni adayan kimse, mâlik olduğu kölesine: «Şu kö­leyi âzâd etmek benim üzerime Allah için borç olsun.» dese, kölenin âzâdı ile sözünü yerine getirmesi gerekir. Eğer yerine getirmezse gü­nahkâr olur. Lâkin kâdî onu zorlayamaz.

Bir kimse Mekke fakirleri için bir şey adaşa, o adanan şeyi, Mek­ke fakirlerinden başkasına vermesi caiz olur. Zira gaye, fakirin, ihtiyâ­cını gidermekle Allah Teâlâ' (C.C.) ya yaklaşmaktır. Bunda belli bir yerin te'siri yoktur.

Fakîh Ebu'I-Leys (Rh.A.): «Bu bizim üç bilginimizin sözüdür,» de­miştir. İmâm Züfer (Rh.A.) ise, «Ancak Mekke fakirlerine tasadduk edilmesi caiz olur.» demiştir.

Bir kimse on akçalık ekmek tasadduk etmeyi adayıp on dirheme eşit, ekmekten başka bir şey tasadduk etse, ya da ekmeğin değeri olan on dirhemi tasadduk etse caiz olur.

Birincinin caiz olmasının sebebi şudur: Ekmeğin hassaten ihtiyâcı gidermekte te'siri yoktur. İkincinin caiz olmasına gelince, ekmeğin de­ğeri fakire daha faydalı olduğu içindir.

Bir kimse: «Eğer ben şu hastahkdan kurtulursam bir koyun boğaz­larım.» dese, koyunu boğazlaması gerekmez. Ancak o kimse: «Allah için bir koyun boğazlamak üzerime olsun.» derse, bu takdirde boğazla­ması gerekir. Çünkü gerekmek ancak adak ile olur, adağa delâlet eden ikincisidir; birincisi değildir.

Bir kimse muayyen bir ayın orucunu tutmayı adaşa, o, ayın oru­cunu ardarda tutması gerekir. Lâkin bir gün iftar etse, onu kaza eder. Ona yeniden başlamak lâzım gelmez. Yâni bir kimse: «Allah için Şa'ban ayını oruç tutmak benim üzerime olsun.» dese ve o ayda bir gün iftar etse, yalnız o günü kaza eder. Her ne kadar adağında ardarda demiş ise de; yeniden başlamak icâbetmez. Çünkü muayyen bir ayda ardarda ol­ması şartı hükümsüzdür. Zira ay günlerin ardarda olmasiyle mütetâbi'-dir. Bir de yeniden başlamak mümkün değildir. Çünkü ay muayyendir.

Bir kimse malından bin dirhem tasadduk etmeyi adaşa,, halbuki ancak yüz dirheme mâlik olsa, ona ancak o yüz dirhemi tasadduk et­mek lâzım gelir. Sahîh olan söz budur. Çünkü mâlik olmadığı şeyde, mülkde nezr yoktur. Mülkün sebebine izafe de yoktur. Binâenaleyh sahih olmaz. Nitekim: «Benim malım yoksullara sadaka olsun.» dese ve malı da olmasa, sahîh olmaz. Yâni bir şey gerekmez.

Bir kimse şu yüz akçayı fülân gün fülân kimseye tasadduk etmeyi adaşa, bir başka yüz akça ile o günden önce başka bir fakire tasadduk etse, caiz olur. Çünkü bilirsin ki, bu husûsiyyât fakirin ihtiyâcının gi­derilmesi hâsıl oldukdan sonra nıu'teber değildir.

Bir kimse: «Benim üzerime nezr (adak) olsun.» deyip sussa ve onun niyeti de olmasa, yemîn keffâreti lâzım gelir. el-NevâziTde böyle zikredilmiştir.                           

Bir kimse yeminine «İnşâellâhu T e âlâ» sözünü eklese, yemini bâtıl olur. Yâni bir kimse yapmak veya yapmamak üzere yemîn etse ve on­dan sonra sözüne «înşâallâhu Teâlâ» yi eklese hânis olmaz. Çünkü üç Abdullah'dan (ki bunlar Fukahâdan ictihâd ile tanınmış olan Abdullah İbn Mes'ûd, Abdullah İbn Abbâs ve Abdullah İbn Ömer' (R.Anhüm) dir.) mevkûfen veNtnerfûan şu hadîs-i şerif rivayet edilmiştir:

«Bir kimse yemîn edip inşâallah dese, şüphesiz ki'o kimse istisna yapmıştır. Bir kimse istisna yapsa ona yeminden dönmek yoktur. Kef-fâret de yoktur. Lâkin ittisal lâzımdır. Zira bu üıfisâlden sonra (yâni ayırarak söylerse) rücû'dur. Yeminlerde ise rücû' sahih olmaz.»

îbn Abbâs' (R.A.) dan rivayet edilmiştir ki: Kendisi, Allah Teâlâ' (C.C.) nra:                                                                        
«Unuttuğun zaman Kabbini an.» [20] kavli kerîminden dolayı, altı aya kadar ayn (munfasıl) olan istisnaya cevaz verirmiş. Yâni sen bi­tişik istisnayı unuttun ise ayrı olarak istisna eyle, demektir.

Bizim Şeyhlerimiz; «Ayrı olan istisnanın sahîh kabul edilmesinde, alım - satımlar, nikâhlar ve daha başka akidlerin hepsinin raülzim oit maklıkdan çıkarılması vardır ve muhallile ihtiyâç kalmaz.» demişler­dir. Zira boşayan kimse, şayet pişman olsa, istisna eder. Allah Teâlâ' (C.C.) nm:

«Unuttuğun zaman Rabbini an.» âyet-i kerîmesinin ma'nası ise, şayet sen sözünün başında inşâallâhu Teâlâ demeyi hatırlamadı isen, sözünün sonunda sözüne bitişik olarak söyle demektir.
Rivayet edilmiştir ki; Megâzî adlı kitabın sahibi Muhammed İbn İshâk (Rh.A.), Halîfe Mansûr'un yanında idi. Megâzî adlı kitabı oku­yordu. İmâm A'zam EbûvHanîfe (Rh.A.) de orada bulunuyordu. Mu­hammed İbn İshâk (Rh.A.), İmâm A'zam' (Rh.A.) a karşı Halîfeyi öf­kelendirmek isteyip, «Bu şeyh senin ceddin İbn Abbâs'a munfasıl is­tisnada muhalefet etti.» dedi. Bunun üzerine Halîfe, İmâm A'zam' (Rh. A.) a; «Benim ceddime muhalefet edecek kadar büyüdün mü?» dedi. İmâm A'zam (Rh.A.) da bu söz üzerine: «Şüphesiz bu adam (yâni Mu­hammed İbn. İshâk), ^mülkünü senin üzerine bozmak istiyor. Çünkü eğer munfasıl istisna caiz olsa, insanlar sana bey'at ederler, yemin ederler, ondan sonra çıkarlar ve istisna ederler. Sonra sana karşı gelir­ler ve korkmazlar.» dedi. Halîfe, «Ne güzel söyledin.» deyip Muhammed İbn İshâk' (Rh.A.) a kızdı ve onu yanından çıkardı. [21]


Eser: Dürer

  • Yeni Ekle
Yorumlar (0)

Dürer

 

Son eklenen ruyalar

Sitemizde yer alan soruların cevapları özenle islami eserlerden seçilerek yazılmaktadır.
Haramiler | Bitkiler