Fiil  Üzere  Yemin  Babı

As! olan şudur ki: Yeminlerde kullanılan lâfızlar bizim mezhebi­mizde örfe dayanır. Şafiî' (Rh.A.) ye göre, hakikate dayanır. Zira ha­kikat murâd edilmesi, mecaz murâd edilmesinden evlâdır. İmâm Mâ­lik* (Rh.A.) e göre, Allah' (C.C.) in kelâmının ma'nâlan üzeredir.

Bir kimse eve girmemeye yemîn etse, o evin sof/asına girmekle ye­minini bozmuş olur. Zira ev tavanlı bina" için isimdir ki, onun girişi bir tarafından olup gecelemek için bina edilmiştir. Onun duvarları ge­rek dört olsun ve gerekse üç olsun müsavidir. Bu ma'nâ ise soffada var­dır. Ancak şu kadar fark vardır ki, soffanm giriş yeri fazlaca geniştir. Ev adı onu da kapsar. Böyle olunca soffanm yerine girmekle yeminini bozmuş olur. Ancak soffadan başkasına niyet etmiş ise o takdirde sof-faya girmekle yeminini bozmuş olmaz. Sahih olan kavi de budur. Sahih kavi denmesi, soffa ancak dört.duvarlı olursa yeminini bozmuş olur, diyen bazılarının sözünden ihtirazdır. Küfe halkının soffaları dört du­varlı bihâ edilmiş idi. Eve girmemeye yemîn eden kimse, Kâ'be'ye, mescide, havraya ve kiliseye girmekle yeminini bozmuş olmaz. Havra ile kilisenin ma'nâlannı daha önce açıkladık. Çünkü ev —nitekim bi­lirsin — gecelemek için bina edilmiştir. Bunlar ise, öyle değildir.

Dehlize girmekle de yemini bozulmuş olmaz. Zira, dehliz dahî için­de gecelemek için bina edilmiş değildir. Bazısı, «Dehlize girmekle ye­mini bozulmuş olur. Çünkü onda âdeten geceleyebilir.» demiştir. Ben derim ki, bu miktar dehlizin ev olmasına yetmez. Belki binasının ge­celemek için olması gerekir. Nitekim daha Önce geçti. Şayet orada âde­ten gecelenirse onun binası gecelemek için olur, denilemez. Zira mülâ-zeme memnudur,

Eve girmemeye yemîn eden kini.se, evin kapısının gölgeliğine gir­mekle de yeminini bozmuş olmaz. Gölgelik (zulle) evin kapısı üzerinde olan uzatmadır. Üzerinde bina olmaz. Şayet gölgelik evin kapısı üzerin­de olup sokak üzerinde olsa o ev sayılmaz. Şu halde ona giren kimse ye­minini bozmuş olmaz.

Eve girmemeye yeminde, o eve harâb olduğu halde girse, yemini bozulmuş olmaz. Şu evin içine girmem derse, bozulur. Velev ki ev sahra olsun veya yerine yıkıldıktan sonra başka ev yapılmış olsun. Zira ev (dâr), Arab ve A'cem'de arsanın adıdır. Dâr-ı âmire ve dâr-ı gâmire denilir. Yâni bakımlı ev ve harâb ey demektir. Arabın şiirleri buna şâ-hidlik eder, Bina onda vasıftır. Şu kadar var ki, vasıf hâzırda geçer­sizdir ve gâibde mu'teberdir. Bu ibare Hidâye'n indir. Bunun tahkiki şudur ki, Hidâye'nin vasf ile muradı, cevheri ile kâim olan arazi sıfat olmayan" şeydir. Gençlik ve ihtiyarlık ve bunların benzerleri gibi. Bel­ki o vasıf, hem arazî bir sıfat ve hem başka cevher ile kâim bir cev­heri de kapsar ki, o diğer cevher onun için güzellik ve kemâl olur. O cevherin diğer cevherden eksik olması onun için çirkinlik ve noksanlık olur. Hattâ Ulemâ vasf ile miktarın arasını ayırmışlardır. Nitekim ya­kında Kitâbu'l-Buyû'un baş taraflarında inşâallâhu Teâlâ açıklaması .gelecektir ki, vasf, teşkîsı aslına zarar îrâs eden şeydir, miktar onu îrâs etmez. Arşınla ölçülen şeylerde arşına müsâvî olan şeyi vasf; kile ile ölçülen şeylerde (mekîlât) ölçeğe müsâvî olanı miktar yapmışlar­dır. İmdi dâr, arsanın ismi, bina bunun vasfı olunca, dâr nekre kul­lanıldığı zaman gâib olur. Şu halde o darda bina mu'teber olur. Bina bulunmayınca yeminden dönmüş olmaz.

Şayet dâr belirli (ma'rife) isim olarak kullanılırsa, hâlen mevcûd olur. Ve orada bina itibâr olunmaz. Bina bulunmayınca yemini boz­muş olur. Sen bunu bildikten sonra şunu da bil ki; Sadru'ş-Şerîa' (Rh. A.) dan bu konuda sâdır olan şey zikredilen gibi şaşılacak şeylerdendir. Zira o, İmamların cumhuruna doğru olmayan bir görüş ile muhalefet etmiştir. Bu konuda demiştir ki: Biline ki, Fukahâ «Şu haneye gir mera.» diye yemin eden kimse dâr (hâne) yıkılmış olduğu halde girer­se, yemîni bozmuş olur. Zira hâne ismi harabeye verilir, demişlerdir. Bu sebeb (illet), hiçbir haneye girmemeye yemin edip harâb olduğu halde girdikde yemîni bozmuş olmayı gerektirir. Ondan sonra hâzır­da vasf geçersizdir, diye ayırım yapmaları, boş bir farktır, geçersizdir. Zira bunun ma'nâsı; şayet işaret olunan şey bir nitelikle vasf olun­sa, meselâ: «Şu gençle konuşmam.» demek gibi. İmdi bu yemîn eden kimse o gençle yaşlı olduğu halde konuşsa, yemîni bozmuş olur. Zira genç ile nitelemek geçersizdir. Bizim: «Şu haneye girmem.» veya «Hâ-ney'e girmem.» dememizde vasf nerededir ki, ikisinden birinde geçersiz olup diğerinde geçersiz olmasın. Sonra bu ma'nâ, «Şu eve girmem.» demekle yemîni bozmuş olmayı gerektirir ve «Hiçbir eve girmem.» demekte, eğer yıkılmış olarak sahra olduğu halde girerse, yemini bozma­mayı gerektirir. Zira gecelemek vasftır. Binâenaleyh, işaret ediien şey­de geçersizdir. İmdi ev adının ortadan kalkması işaret edilen şeyde itibâr edilmemek gerekir. Bundan sonra Fufeahâ demişlerdir Jkİ: «Şu haneye girmem.» sözünde, o hâne hamam yapıldıkdan sonra girse, ye-mîn eden yeminini bozmuş olmaz. Çünkü hâne olarak kalmadı.» Sad-ru'ş-Şerîa' (Rh.A.) nın söylediği fâsiddir. Evvelâ şunun için ti; «Bu se-beb haneye girmemeye yemin eden harâb olduğu halde girerse, hânis olması gerekir.» sözü Hidâye'nin «Şu kadar var ki, vasf hâzırda geçer­siz ve gâibde mu'teberdir.» sözünden gafil olmasından dolayıdır.

Saniyen, «Vasfın ma'nâsı,-şayet işaret edilen bir sıfatla nitelense, meselâ: «Şu genç ile konuşmam.» demek gibi. îmdi o yemîn eden kim­se onunla ihtiyar olduğu halde konuşsa, yemini bozmuş olur. Çünkü genç diye nitelemek geçersizdir.» sözü vasfın ma'nâsmdan gafil olma­sından dolayıdır. Daha önce geçti ki, bina hanede vasıftır. Nitekim Hidâye'de bu açıklanmıştır.

Sâlisen; «Bu ma'nâ «Şu eve girmem» demekde hânis oimayı gerek­tirir ve «Eve girmem» demekde hânis olmamayı gerektirir, dediği... ilâh.» sözü tamamen yanlıştır. Ev (beyt) ile hâne (dâr) nin arasını ayı­ramamaktan ileri gelmektedir. Yine gecelemek ev (beyt) için hâlis bir vasf değildir. Zira vasf, bildiğin gibi, zât üzerine ziyâde zâtla kâim bir şeyden ibarettir. Gecelemek ise böyle değildir. Belki evin (beytin) bi-nâsi için ilîet-i gâiyyedir. Dâr (hâne) bunun aksidir. Zira bina arsa olan hâne üzere zaittir.

Râbian; «Bundan sonra Fukahâ «Şu haneye girmem») diyen yemin­li kimse, orası hamam yapıldıkdan sonra girse yemini bozmuş olmaz. Zira-hâne olarak kalmamıştır.» sözünün özeti şudur: Hâne arsadan ibaret olunca, hamam bina edildiği zaman girse, arsanın var olması sebebiyle yemini bozmuş olması lâzım gelirdi. Halbuki bu da fâsiddir. Çünkü hâne hem sırf arsaya denir; hem de arsanın üzerine yapılan şey ile beraber arsaya denilir. Ama, arsanın üzerine haneden başkası bina edilse veya onda bir gûnk tasarruf yapılarak, onunla hâne adı Örfen ondan zail olsa, hâne olmaz. Galiba bu faziletli zât, Hidâye'nin itibâr et­tiği hususlara teemmül ve tefekkür şöyle dursun onun sözlerine ve iba­relerine bile bakmamıştır.

«Doğruyu ilham eden Allah'a hamd olsun. Varılacak yer O'dur.»

Keza üzerinde durmakla da yemini bozmuş olur. Zira hanenin üzerinde durmak hânis olmayı gerektirir. Çünkü satıh hanedendir. Gö­rülmez rni k(, mu'tekif mescidin üstüne çıkmakla, i'tikâfı bozulmuş olnıaz. Bazıları, «Bizim örfümüzde yemini bozmuş olmaz.» demişlerdir. Nitekim, hâne mescid, hamam, bostan veya ev yapılsa, o vakitte hânis olmaz. Zira üzerine başka bir isim arız olduğu için, haneliği kalmamış­tır.

Ya da hamam ve benzerlerinin yıkılmasından sonra girse, yemini bozmuş olmaz. Zira (hâne) ismi bununla geri dönmez. Ev (beyt) dahî hâne gibidir. Yâni «Şu eve girmem» diye yemîn etse, eğer yıkılıp sahra olduğu halde girerse, yemini bozmuş olmaz. Zira ev adı ortadan kalk­mıştır. Çünkü onda gecelenilmez. Hattâ duvarları kalıp tavan düşse, ona girdiği zaman yemini bozmuş olur. Zira onda gecelenir. Tavan ise onda vasıftır.

Ya da başka ev bina edildikden sonra girse, yemini bozmuş olmaz.

Zira isim, yıkılmasından sonra bakî kalmamıştır.

Ya da «Şu haneye girmem.» diye yemîn edip, kemerinin altında kapısı kapalı iken dışında kalacak şekilde dursa, yemini bozulmaz. Zi­ra kapı haneyi ve içinde olan şeyi korumak içindir. Kapının dışı hane­den değildir.

Ya da hanede oturduğu halde «Şu hanede oturmam» diye yemîn etse, veya «Şu giysiyi giymem» diye yemîn edip giysi sırtında olsa, veya hayvanın sırtında olduğu hâlde: «Şu hayvana binmem» diye yemîn et­se, birincide haneden taşınmaya başlasa, ikincide giysiyi çıkarsa ve üçüncüde hayvandan inse, bu işleri beklemeksizin yapsa? yemîn eden üç suretten hiçbirinde yemini bozmuş olmaz, tmâm Züfer (Rh.A.), «Az da olsa şart bulunduğu için yemini bozmuş olur.» demiştir.

Bizim delilimiz şudur: Yemîn birr (bozmamak) için akdolunur. İm­di bozmamayı gerçekleştirme zamanı bundan istisna edilmiştir. Eğer yemin eden kimse hâli üzere bir müddet eğlenirse, yemini bozulur. Zi­ra bu fiiller için emsali yenilenmekle devam vardır. Hattâ bunlar için müddet konur. «Bir gün bindim.» ve «Bir gün giydim.» denilir. Girmek bunun aksinedir. Zira her ne kadar zarf ma'nâsına caiz olursa da müd­det ve vakit bildirme ma'nâsına «Bir gün girdim» denilmez. Meselâ: Giysiyi baştan giymeye niyet etse, tasdik edilir. Zira sözünün muhte­melidir. Şu halde eğlenmek ile yemini bozmuş olmaz.

«Şu haneye girmem» diye yemîn edip, halbuki kendisi içinde ol­sa, oturmakla yemini bozmuş olmaz. Ancak dışarı çıkıp ondan sonra girerse yemini bozmuş olur. Kıyâs, oturmasiyle yemini bozmuş olmakdı. Zira devam için başlangıç hükmü vardır. İstihsânın vechi ise şudur: Girmek için devam yoktur. Çünkü girmek dışarıdan içeriye ayrılmak­tır.

yemîn eden kimsenin şu hanede; şu evde veya şu mahallede otür-mamaya yemîn etmesinde, ailesi ve bütün eşy,âsiyle çıkması mutlaka lâzımdır. Hattâ bir kazığı kalsa yemini bozulur. Bu İmâm A'zam' (Rh. A.) a göredir. îmânı Ebû Yûsuf (Rh.A.), eşyasının çoğunu nakletmesine itibâr eder. Zira, hepsinin nakli bazan imkânsız olur, demiştir. İmâm Muhammed (Rh.A.), gerekli ve zaruri eşyanın nakline itibâr edilir. Çün­kü bunlardan başkası. süknâd&n (meskenden) değildir.» demiştir. Fu-kahâ; İmâm Muhammed' (Rh.A.) in sözü insanlara daha iyi ve daha uygun, demişlerdir.

Şehir ve köy zikredilenlerin aksidir. Zira şehir ve köyde birr (boz­mamak), ailenin ve eşyanın nakline mütevakkıf olmaz. Zira yemîn eden kimse örfen intikâl ettiği yerde sakin sayılmaz. Birincisi bunun aksinedir.

«Şu haneden çıkmanı» diye yemin eden kimseyi, bir kimse kendi emri ile taşıyıp çıkarırsa, yemini bozulmuş olur. Zira nıe'mûrun fiili emredene âiddir. Ve bir hayvana binip onunla çıkmak gibi olur. Yemîn eden kimse emretnıeksizin, zorla çıkarılırsa yemini bozulmaz. Zira fiil, emri olmadığı için yemîn edene intikâl etmez. Velev ki, çıkmaya razı olsun. Çünkü intikâl emir ile olur. Sadece çıkmakla olmaz.

«Şu haneye girmem) diye yemîn etmek de; kısımları ve hükmü iti­bariyle bunun gibidir. Kısımlar, emri ile ve emri olmaksızın,, ya zorla­narak veya razı olarak çıkmasıdır- Birincisinde hüküm, yemini bozmuş olmaktır. Son ikisinde hüküm yemini bozulmuş olmamaktır. «Vallahi evimden ancak cenaze için çıkarım.» diye yemîn eden kimse, cenazeye çıkıp sonra başka iş yapsa da yemini bozulmaz. Zira onun çıkması an­cak cenaze içindir. Vikâye'de: «Eğer cenazeye çıkıp ondan sonra başka işe giderse» denmiştir ki, bu kitabın kopyasını çıkaran ilk kâtibin ha­tâsı olacaktır. Zira sözün mefhûmu, yemîn eden kimsenin cenazeden başkasına çıkmasını gerektirir. İmdi hasr bâtıl olup yemini bozmuş olur. Bundan dolayı ben «Cenazeye çıkıp ondan sonra baş.ka işe gelir­se» dedim. Nitekim Hidâye'de: «Cenazeye çıkıp ondan sonra başka bir hacete gelirse» denilmiştir.

Mekke'ye çıkmamak üzere yemîn eden kimse, Mekke için çıkıp ve geri dönse, Mekke kasdı üzere çıkmak bulunduğu için — ki o şarttır — yemini bozmuş olur. Mekke'ye gelmemek üzere yemîn eden kimse, Mek­ke'ye girmedikçe yemini bozmuş olmaz. Zira gelmek ancak girmekle olur. Yemîn eden kimsenin Mekke'ye gitmemek üzere yemini Mekke'ye çıkmamak üzere yemini gibidir. Bazıları, «Mekke'ye gelmemek üzere yemini gibidir.» demiştir. Bazıları da, «Mekke'ye çıkmamak üzere yemîni gibidir» demiştir ki, esah olan söz budur. Zira yemin edenin git­memesi zevalden ibarettir.

Eğer yemin eden kimse: «Mutlaka Mekke'ye gideceğim» diye yemin edîp, ölünceye kadar Mekke'ye gitmese, yemini bozulur. Zira bundan ünce yemininde durması rne'muldür. Ümit ancak ölürken kesilir.

Yarınki gün kadir olursa mutlaka fülâncaya gelmeye yemin eden kimse, eğer o gün engelsiz gelmezse, yeminini bozmuş olur. Hastalık veya Sultanın menetmesi gibi engele itibâr edilir. Hakikate niyyeti tas-dîk edilir. Yâni: «Fiille beraber olan gerçek güç yeterliğini murâd eyle­dim» derse — nitekim Kelâm Kitaplarında anlatıldı — diyâneten tas­dik edilir, kazaen tasdik edilmez. Zira güç yetmek, örfde sebeb ve âlet­lerin selâmetine denir (ki bundan murâd mâni' bulunmamaktır.). Diğer ma'nâ zahirin aksinedir,

Bir kimse itilânın evine girmemeye yemîn etse bununla âdetin de­lâleti ile oturmak nisbeti murâd edilir. Âdet şudur: Haneye düşmanlık olmaz ve zâtı için hâne terk edilmez. Eelki evde oturanlardan hoşlan­madığı için terkedilir. Şu kadar var ki, orada oturmak bazan hakîkaten olur. Bu zahirdir. Bazan da delâleten olur. Ev onun mülkü olduğu için orada oturmaya kadir olur. İmdi fülânın mülkü olan eve girmekle ye­mini bozmuş olur. Halbuki fülân onda durmamaktadır. Gerek fülân-dan başkası otursun, gerekse oturmasın müsavidir. Zira ,takdiri otur­manın delili mevcûddur. O delü mülktür. Hâniyye'de ve Zahîriyye'de'bu açıklanmıştır. Lâkin Şems'ul-Eimme (Rh.A.) demiştir ki; Eğer o evde başkası otursa, yemîn eden kimse ona girmekle yemini bozmuş olmaz. Zira başkasının fiili ile ona nisbeti kesilmiştir.

Ya da başkasının evine ayağını basmamaya yemîn eden kimse, mutlak olarak o eve girmekle yemini bozmuş olur. Yâni gerek binek gerek yayan gerek yalınayak gerekse ayakkabı ile girsin müsavidir. Çünkü burada gerçek ma'nâ terkedilmiştir. Zira yemîn eden kimse yanı üzere yatıp, ayaklarını hanenin içine koysa, bedeninin geri kalan kısmı evin dışında olsa, örfde ona ayağını haneye koydu, denilmez. Ger­çek bırakılınca, mecazî ma'nâ murâd edilmiştir. O da örf karinesi ile mutlak olarak girmektir.                     '           .

Yemîn eden kimsenin karısına: «Ancak benim iznim ile çıkacaksın.» diye yemininde durmuş olmak için, her çıkış için izin şart kılınmıştır. Bunun ma'nâsı: «Benim iznim olmadıkça hiçbir kere çıkma.» demektir. Nekre olumsuz siyakında umûm olur, içinden bâzısı çıkarılınca, geri kalanı umûm üzere kalır,

«Sen çıkma, ancak sana izin verirsem çık» diye yemininde her çıkmak için izin gerekmez. Çünkü istisnanın hakikati üzere bunun yorum­lanması mümkün olmaz. Zira izin çıkmak cinsinden değildir. İmdi iki­si arasında ilgi bulunduğu için gaye üzere yorumlanmıştır. Çünkü ga­ye, mugayyânm uzamasını kesmek, sonunu bildirmektir. Nitekim is­tisna da, müstesna minh için kasr ve hükmünün bitimi için açıkla­madır. Bu konuda değerli araştırmalar vardır. Biz onu Mirkât Şerhin­de anlattık, isteyen oraya baksın.

Meselâ; kadın çıkmak istese, koca karısına: «Eğer çıkarsan sen boşsun.» dese yeminin bozulması için fiilin derhal yapılması şarttır. Yâ­ni, kadın çıkmak istese, kocası da «Çıkarsan boşsun» dese, kadın biraz oturup ondan sonra çıksa yemini bozmuş olmaz. Buna fevr (ânî) ye-mîni adı verilir. İmâm A'zam (Rh.A.) bu yemini izhârında tek kal­mıştır. Vechi şudur: Konuşanın muradı o zikredilen çıkıştan örfen menetmektir. Yeminlerin ise dayanağı örftür.    .

Çağıranın: «Gel benimle kahvaltı et.» demesinden sonra, «Eğer kahvaltı edersen» sözünde yeminin bozulması için onunla beraber kah­valtı etmesi şart kılınmıştır. Yâni Zeyd, Bekr'e; «Otur benimle kahvaltı et» dedikde, Bekr: «Eğer kahvaltı edersem, kölem hür olsun.» dese, ve evine dönüp kahvaltı etse, yemini bozmuş olmaz. Zira onun sözü cevâb olarak söylenmiştir. Şu halde soruya uygun olur. Ve çağrıldığı -kahval­tıya yorumlanır. Şayet «Bugün» sözünü ekleyip de «Eğer bugün kah­valtı edersem» dedi ise, yemini bozmuş olmak için mutlak kahvaltı yeter. Çünkü, bu söz cevâbı aşmıştır. Yeni bir cümle sayılır.

Me'zûn olan kölenin bineği, yemin hakkında kölenin sahibinin de­ğildir. Ancak kölenin borcu nıüstağrlk olmayıp, ona niyet ederse sahi­binindir. Yâni me'zûn kölenin sahibi fülânın hayvanına binmemeye ye-mîn etse, ve kendi izin verdiği kölesinin hayvanına binse, eğer o me'zûn kölenin rakabesi ve kazancını kaplayan borcu varsa, İmâm A'zam' (Rh. A.) a göre, yemini bozmuş olmaz. Zİrâ bu takdirde hayvan Zeyd'in de­ğildir. Eğer o me'zûn kölenin üzerinde deyn-i müstağrak yok ise, Zeyd'in hayvanı ile ona mahsûs olan hayvanı niyet ederse, yemini bozmuş ol­maz. Eğer Zeyd'in mülkü olan hayvana binmemeye niyet etti ise, gerek o hayvan Zeyd'in hassaten kendisi için ve gerek me'zûn kölesi için ol­sun müsavidir. Bu takdirde yemini bozmuş olur. Ebû Yûsuf (Rh.A.), «Eğer niyet etti ise mutlak yemini bozmuş olur.» demiştir. İmâm Mu-hammed (Rh.A.), «Gerekse niyet etmesin yemini bozmuş olur.» demiş­tir.

Ağaçtan yemekle meyvesi nıurâd olunur. Yâni eğer bir kimse: «Şu ağaçtan yemem» diye yemin etse, bu söz ile ağacın meyvesi murâd edi­lir. Zira gerçek ma'nâ hissen terk edilmiştir.

«Şu buğdaydan yemem» diye yemininde, İmânı A'zam' (Rh.A.) a göre, çiğnemesi murâd olunur. Hattâ o buğdayın ekmeğinden yese, İmâm A'zam' (Rh.A.) a göre yemini bozmuş olmaz. İmâmeyn' (Rh. Aley-himâ) e göre bu sözü ile zikredilen gibi yemini bozmuş olur. Bu hilaf ikisi arasında diğer bir hilafa dayandırılmıştır. Diğer hılâf şudur: Lâf­zın kullanılan gerçek ma'nâsı olsa ve bir de örf olmuş mecazî ma'nâsı olsa, İmâm A'zam (Rh.A.) gerçek ma'nâyı tercih eder. İmâmeyn (Rh. Aleyhimâ) ise mecazî ma'nâyı tercih ederler. Binâenaleyh, İmâmeyn' (Rh.Aleyhimâ) e göre, murâd mecazen içinin yenmesîdir. İmdi mutlaka onun yenmesiyle, mecazın umûmu ile amel yönünden yemini bozmuş olur.  

«Şu.undan yemem» diye yemininde ondan yapılan şey murâd edi­lir. Zira âdeten unun aynı yenilmez. Binâenaleyh, gerek ekmek ve ge­rekse ekmekten başka yapılan şeye yorumlanır. Vikâye'de: «O unun ek­meğinin yenmesiyle» denmiştir. Ben derim ki: Bu sahîh değildir. Çün­kü «Ekmeğini yemekle» lâfzında olan(bâ) (mukayyeddir) sözüne mü­teâlliktir. Bununla kaydlanmca, başkasını kapsamaması vâcib olur. Bu sözün bâtıl olduğu açıktır. Onu Sadr'uş-Şerîa' (Rh.A.) nm; «Yâni on­dan ekmek ve benzeri yapılan şeyi yemekle» dediği sözü tashih edemez. Belki fesadı zahir olur. Zira muayyen ile kayd edilince, ıtlâkın sahîh ol­maması vâcib olur. Şu halde bu açıklama ile nasıl sahîh olur. İmdi sen gerisini düşün ve doğru olana yönel!

Kebâb ile et murâd edilir. Patlıcan ve havuç murâd edilmez. Kı­zartma demekle, et kızartması murâd edilir. Baş ile murâd, yeınîn eden kimsenin şehrinde satılan ve o şehrin fırınlarında pişirilen baştır. Zira örf budur. Yağ ile de iç yağı murâd edilir. Bu İmâm A'zam' (Rh.A.) a gö­redir. İmâmeyn' (Rh. Aleyhimâ) e göre, yağ sırttakini de kapsar.

Ekmek lâfzı ile yemin eden kimsenin şehrinde mu'tâd olan ekmek murâd edilir. Şehirlerin çoğunda mu'tâd olan buğday ve arpa ekmeği­dir. Her ne kadar bazı şehirlerde dan ve mısır ekmeği mu'tâd ise de, bazısında da buğday ve arpa ekmeği mu'tâddır.

Meyve ile, elma, karpuz ve zerdali murâd edilir. Yaş üzüm, nar ve yaş hurma, acur ve hıyar murâd edilmez. Bu İmâm A'zam' (Rh'A.) a gö­redir. İmâmeyn' (Rh. Aleyhimâ) e göre yaş üzüm, nar ve yaş hurma meyvedir.

Nehirden içmekle kerâ' murâd edilir. Kerâ, suyu yerinden ağzı ile almaktır. Hattâ bir kimse Dicle nehrinden içmeyeceğine yemîn edip çanak ile içse, ağzı ile içmedikçe yemini bozmuş olmaz. İmâmeyn (Rh. Aleyhimâ) buna muhaliftir.

Nehrin suyundan içmemeye yemininde kerâ' ınurâd edilmez. Belki nehirden çanak ve çanağın benzeri şey ile içerse, yemini bozmuş olur. Zira su avuçla alındıkdan sonra o nehre nıensûb olduğu balde kaiır. Şart olan da budur.

«Şu ham hurmadan yemem.» diye yemin eden kimse, olgununu yemekle ve «Şu yaş hurmadan yemem.» deyip kuru hurma yemekle ve «Şu sütten içmem.» diye yemininde, süzülmüş yoğurdu yemekle yemini bozmuş olmaz. Zira bunlar yemine sebeb olan sıfatlardır. Yemini bun­lar ile mün'akid olur. Kuzu için, «Şunun etinden yemem.» diye yemin etse ve «Şu küçük çocuk ile veya şu yiğit ile konuşmam.» diye yemin et­se de, ve kuzu koç oldukdan sonra etinden yese, çocuk veya yiğit ihti­yar oldukdan sonra konuşsa, bu yemîn eden kimse yemini bozmuş olur. Zira zikredilen vasıflar yemine sebeb değildir. Çünkü şeriat bize yiğit­lerin ahlâkını taşımayı ve küçük çocuklara güler yüzlü olmayı emret­miştir. Kâfî'de açıklanmıştır ki; muayyende sıfat geçersizdir. Ancak yemine sebeb olursa geçersiz değildir. Nitekim yaş hurma mes'elesinde olduğu gibi. Zira ba'zan yaş hurma yemîn edene zarar verir. Kuru hur­ma zarar vermez.

«Ham hurma yemem» diye yeminde ya§ hurma yese, yemini boz­muş olmaz. Zira yaş hurma ham değildir.

Bu mes'ele ile ondan Önce gelen mes'elenin arasında fark; hamlık ve yaşlık sıfatı burada muayyende bulunmalarıdır.

Fukahânın: «Sıfat muayyende geçersizdir.» demelerinin gereği ge­çersiz olmasıdır. Lâkin o sıfat yemine sebeb olan sıfat olduğu için ge­çersiz olmamıştır. Burada sıfat nekirede (belirsizde) bulunmuştur, İm­di bu sıfat mu'teberdir. Bundan şu anlaşılır: Sadr'uş-Şeria' (Rh.A.) nın; ma'lûm ola ki, bizim «Şu hamdan yemem diye yemininde, yaş hurma yese» sözümüz ile «Ham yemem diye yemîn edip yaş hurma yese» sö­zümüzün arasında fark yoktur. Şuna binâen ki, yaş ile ham hurma cins isimlerdendir. Ham hurma, yaş hurma olunca, başka bir mâhiyet alır. Nitekim biz onu «Eve girmem» mes'elesinde açıkladık.» sözü ba­bın başındaki bozuk sözüne dayanmakla beraber Hidâye'nin ve Kâfî'nin ve başkalarının sözlerine de aykırıdır. Onlarda hamlık ve yaşlık sıfatı yemine sebeb olan şeylerdir. Zira ham ve benzerleri gerçekde cins isim ise de hamlık sıfatının ve bunun benzerinin itibâra alınması, hamın ve bunun benzerlerinin cins isimlerden olmasına aykırıdır. İmdi geri­sini sen düşün!

«Et yemem» diye yemîn eden kimse, balık yemekle yeminini bozmuş olmaz. Kıyâs yeminini bozmuş olması idi. Zira balık Kur'ân-ı Ke-rim'de et dîye adlandırılmıştır.

İstihsâlim vechi şudur: Bu adlandı rina mecazidir. Zira etin kayna­ğı kandandır. Balığın ise, suda yaşadığı için'kanı yoktur.

«Et veya yağ yemem» diye yemin eden kimsenin kuyruk yemesiyle

yemini bozulmuş olmaz; Zira kuyruk üçüncü bir çeşittir. Hattâ kuy­ruk, etlerin ve yağların kullanıldığı gibi kullanılmaz.

Yaş hurma satın almamaya yemin eden kimse, hanım salkımını satın alsa ve onda yaş hurma olsa, yemini bozmuş olmaz. Zira satın almak toptandır. Azmlıkda olan ise tâbi durumundadır. Eğer yemîn, yemek üzerine olursa yemîni bozmuş olur. Zira yemek azar azar olur. îmdi ondan her biri maksûd olmuştur. Ve şöyle olmuştur: Arpa satın almamaya veya yememeye yemîn edip de buğday satın alıp ondan ar­pa daneleri çıksa, ve onları yese yemîni bozulur. Satın almada yemini bozulmaz.

«Yaş hurma veya ham hurma yemem» yâhûd «Ne yaş hurma yerim ne koruk» dese, müzennib yemekle yemîni bozulur. Koruğun müzennibi, çoğu koruk olan hurmadır Birazı olgunlaşmıştır. Müzennib yaş hurma onun aksinedir. Yemîni bozulmasına sebeb şudur: Zira yemîn eden kimse üzerine yemîn ettiği şeyi ve fazlasını yemiştir. Şu halde yemîni bozulur.   

Et yememeye yemîn eden kimse, ciğer veya işkembe yemekle ye­mini bozmuş olur. Zira bu şeyler kandan meydana gelmiştir. Başka bir isim üe ayrılması, noksan için değildir. Baş ve paça gibi. Muhit sahibi demiştir ki: Bu Küfe halkının Örfüdür. Bizim örfümüzde yemini boz­muş olmaz. Zira onlar et sayılmazlar ve etlerin kullanılması gibi kulla­nılmazlar. Domuz veya insan eti yemekle de yemîni bozmuş olur. Zira bu. ikisinden her biri gerçekten ettir. Attâbi (Rh.A.), «Yemin eden kim­se yemini bozmuş olmaz.» demiştir. Fetva onun üzerinedir. Kâfî'de de böyle zikredilmiştir.

Katık, ekmeğe sürülen şeydir. Sirke, tuz ve zeytin yağı gibi. Et, yumurta ve peynir katık değildir. Yâni, eğer katık yememeye yemîn et­se, bir niyeti de olmasa, ekmeğine sürdüğü her şey katıktır. Ekmeğe sürülmeyen katık değildir. Bu İmâra A'zam'la İmâm Ebû Yûsuf' (Rh. Aleyhimi) a göredir. İmânı Muhammed (Rh.A.), ekseriyetle ekmekle yenilen şey katıktır, demiştir. Bu, Ebû Yûsuf (Rh.A.) dan da bir rİYâ-yettir.

Gadâ,   (kuşluk)   fecrin tulûundan Öğleye kadar yenilen yemektir.

Bir kimse: «Bugün gadâ (kuşluk) yemem» diye yemîn etse ve o vakit içinde yese yemini bozmuş olur. Örfde de böyledir.

Aşa, Öğleden yani, zeval vaktinden gecenin yansına kadar yenilen yemektir. Çünkü zevâîden sonrasına ışâ adı verilir. Bir kimse: «Işâda yemem» diye yemîn etse, gecenin yarısından sonra yese yemini boz­muş olmaz.

Sahur, gecenin yansından fecre kadar yenen yemektir Zira sahur, sehar'dan alınmıştır ve ona yakın olan vakte ad konulmuştur.

Bir kimse, tegaddî veya teaşşî veya tesahhur eylememek üzere ye­mîn etse bu ma'nâlar murâd edilir..

Bir kimse: «Eğer yersem veya içersem veya giyersem» deyip ve mefûlü zikretmese, belli yiyeceğe,  içeceğe veya giyeceğe    niyet  etse,

— ekmeğe veya ete niyet ettim dediği gibi — tasdik edilmez. Zira nefy olunan bu fiillerin, yâni yemek, içmek ve giymenin mâhiyetidir. Bun­ların mef ûle delâleti ancak iktizâ yoluyladır. Daha önce anlatıldı ki, bize göre, muktezânm umûmu yoktur. Tahsisin niyeti tashih olunsun diye aslen, yâni kazaen ve diyâneten tasdik edilmez. Eğer yiyecek ve­ya içecek veya giysi eklerse diyâneten tasdik edilir. Yâni yemek yersem veya içersem veya giyersem, derse bu takdirde diyâneten taadîk edilir, kazaen tasdik edilmez. Çünkü bu takdirde lâfız âmmdır. Tahsis kabul eder. Lâkin tahsis zahirin hılâfmadır. Bunun için kazaen tasdîk edil­mez.

Yeminde "bozmama imkânı olması, yeminin sıhhatinin şartıdır. Yâ­ni İmâm A'zam ve İmâm Muhammed' (Rh. Aleyhimâ) e göre, yemîn an­cak, üzerine yemîn edilen şeyin vukuu mümkün ise mün'akid olur. Yemîn gerek Allah Teâlâ' (C.C.) nin adiyle olsun, gerekse boşamak veya âzâd etmekle olsun müsavidir. İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.), ayn gö­rüştedir. Sözün kısası şudur: Yemîn diğer şer'î akidler gibi bir akid-dir, İmdi onun için bir mahal lâzımdır. İmânı A'zam' (Rh.A.) a göre, onnn mahalli gelecek zamanda haberdir. Gerek yemîn eden kimse o habere-kadir olsun gerekse olmasın müsavidir.

Görülemez mi ki göğe değmek veya taşın altına çevrilmesine yenim mün'akiddir. Zira yemîn eden kimse yemini gelecek zamanda habere akd etmiştir. Velev ki kadir olmasın. İmâmeyn' (Rh. Aleyhimâ) e göre, yeminin mahalli doğruluk ümidi bulunan haberdir. Zira bir şeyin ma­halli onun hükmünü kabul eden şeydir. Yeminin hükmü onu yerine getirmektir. Yerine getirmek ise doğruluk ümidi olmayan şeyde ger­çekleşmiş olmaz. İmdi yemini gamûs gibi asla mün'akid olmaz.

YemSn eden kimsenin: «Vallahi şu bardağın suyunu bugün içerim.» veya; «Eğer şu bardakda olan suyu bugün içmezsem şöyle olsun» deme­sinde, halbuki o bardakda su olmasa veya o su geceden dökülmüş olsa veya yemin eden kimse umûm konuşup bugün denıese ve bardakda su olmasa, İmâm A'zam ile İmâm Muhammed' (Rh. Aleyhimâ) e göre, ye­minin şartı —ki yeminin yerine getirilmesinin mümkün olmasıdır — bulunmadığı için yemîni sahih olmaz ve yemininden dönmüş olmaz. İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) a göre, yemini bozmuş olur. Zira O'na göre yemin şahindir.

Eğer o bardakda su olup dökülmüş olursa yemini bozmuş olur. Zira yemîn eden kimseye, konuşmayı bitirdikde yeminini yerine getirmek vâcibdir. Lâkin ömründe fevt etmemek şartiyle geniş olarak vâcibdir. Konuşmayı bitirdiğinde yeminini,yerine getirmek mümkündür, İmdi yemin mün'akid olur. Hattâ yeminin ardından eğlenmeksizin suyu dök­mekle kaçınsa yemin mün'akid olmaz. Eğer, «Allah Teâlâ' (C.C.) nın bardakda icâd eylediği suya yemîn nasıl mün'akid olmaz? Çünkü îcâd mümkündür.» diye sorulacak olursa, cevâbında biz deriz ki; o su, üze­rine yemîn mün'akid olan su değildir. Eğer; «Yerine getirmeyi gerek­tiren yeminin in'ikâdı yemîn hakkında zahir olacak bir şekilde müm­kündür. O da keffârettir.» diye sorulursa, cevâbında biz deriz ki; yemîn hakkında sebebin in'ikâdımn şartı asıl hakkında inikadın ihtimâlidir. Burada yemini yerine getirmenin imkânı bulunmadığı için ihtimâl yoktur.

Yemîn eden kimse: «Göğe çıkarım» diye veya «Ben şu taşı altın'a çeviririm» diye yemininde, hemen yemini bozmuş olur. İmânı Züfer* (Rh.A.) e göre, âdeten yemini yerine getirmenin imkânsızlığından do­layı, yenlini bozmuş olmaz. Bizim delilimiz şudur: Göğe çıkmak müm­kündür. Hattâ Peygamberlerden bazısı ve cinler için vâki olmuştur. Bundan dolayı Allah Teâlâ (C.C.) :
«(Cinler dediler ki:) doğrusu biz göğü yokladık..» [22] buyurmuştur.

Taşın altin'a çevrilmesi de mümkündür. Bu bazı hayırlı kimseler için vâkidir. İmdi birr (yeminde durmak) mümkün olunca yemîn mün'­akid olur.. Şu halde zahiren birrin tahkikinden aczi sebebiyle hemen yemini bozmuş olur. Yemîni bozmak için kâfidir. Keza fülânın öldüğü­nü 'irildiği halde:  «Ben muhakkak fülânı öldürürüm» diye yemininde de yine yemini bozmuş olur. Zira bu takdirde Allah Teâlâ (C.C.) o fülâ-nı dirilttikden sonra öldürmek murâd edilir. Bu ise mümkündür. İmdi yemîn mün'akid olup hemen yemini bozulmuş olur. Ama öldüğünü bil­mezse, o zaman maksat örf olan ölümdür, O fülân ölünce, öldürmek gerçekten imkânsız olur.

Bir kimse bir insanın üzerine kılıç çekip ve o insanı öldürmek için yemîn etse, o yemîn hakikati üzeredir. Eğer Öldürürse yeminini yerine getirmiş olur. Eğer Öldürmezse yeminini bozmuş olur. Zira kılıç öldür­mek için âlettir.

Sopa çekip ve bir insanı öldürmek için yemîn etse, o yemîn o in­sana acı vermek üzere vâki olur. Öldürmenin hakikati olmaz. Eğer o kimseye acı verirse yemininde durmuş olur. Aksi halde yeminini boz­muş olur. Zira sopa öldürmek için âlet değildir. Belki dövmekle acı ver­mek içindir. Sadr'uş-Şehîd Süleyman* (Rh.A.) m «el-Câmi'ul-Kebîr Şer­hi» nde böyle zikredilmiştir.

Valinin fesâd ehlini bilen bir adama o ülkeye gelen her. mut si eli ona bildirmek için yemîn ettirmesi, valinin velayeti hâline bağlıdır.

Yâni Vâlî fesâdçılan bilen bir adama, o beldeye gelen her fesâdçıyı kendisine haber vermesi için yemîn ettirse bu onun valiliği müddetiyle kayıdlıdir. Velev ki, zikretmesin. Eğer valinin velayeti hâlinde bildirirse yemininde durmuş olur. Aksi halde yeminini bozmuş olur ve o vâlî az­ledildikten sonra bildirmek gerekmez.

Şayet bir kimse fülân kimseyi dövmek; fülân kimseyi giydirmek, onunla konuşmak üzere veya yanına girmek için yemin etse, bu yemîn o fulânın hayatıyla kayıtlıdır. Hattâ bu anılan işleri o fülârun ölümün­den sonra yapsa, yemîn eden kimse yemininde durmuş olmaz. Zira dövmek bedene bitişik olup acı verici bir işin adıdır. Ölüye ise acı ve elem verilemez. Öyleyse kabir azabı nasıl meydana gelir? diye sorulacak olursa, buna: «Kabrinde azâb gören kimseye, Allah (C.C.) tarafından bir miktar hayât verilir» diye cevâb verilir.

ölüye elbise giydirmek de doğru olmaz. Çünkü giydirmek mutlak söylenirse onunla temlik kasdedilir. Temîîk ise ölüde tahakkuk etmez. Ancak elbise üe örtmeye niyet etmiş ise olur. Yine, ölü ile konuşmak da böyledir. Zira konuşmakdan maksat anlatmaktır. Ölüm ise anla­maya zıttır. Yanına girmek de böyledir. Zira yanına girnıekden maksat ziyarettir. Ölümünden sonra ise ziyaret edilen kabridir. Kendisi değil­dir.

Bij* kimse fülâm yıkamak için yemîn etse, yemîn o fülânm hayatına bağlı olmaz. Zira yıkamak (gasl) su akıtmaktır (isâledir). Ma'nâ-sı temizlemektir. Bu ölüde de tahakkuk eder. ?

Yakında borcunu ödeyeceği için yemin etmesinde aydan azı île mu-ka'yyeddir. Ay ve aydan fazlası uzaktır. Bundan dolayı, müddetin uzak­lığı katında, «Ben bir aydır seni görmedim.» denir.

Karısını döv m em ey e yemîn eden kimsenin, onun saçını çekmesi, boğazını sıkması ve ısırması dövmesi gibidir. Yâni bu işleri yapsa yemi­nini bozmuş olur. Zira bunların her ,biri elem verici fiilin adıdır. Hal­buki bu işlerle elem meydana gelir. Bazıları; «Kadın ile oynaşma hâlin­de bunları yaparsa yeminini bozmuş olmaz.» demiştir. Zira bu fiillere şakalaşmak derler, dövmek demezler.
Bir kimse karışma; «Eğer senin ipliğinden giysi giyersem hedydir.» dese, yâni o giysiyi Mekke'de tasadduk bana borç olsun dese, ve ko­ca pamuk satın alıp kadın onu iplik eğirse ve koca o ipliği dokuyup di­kip giyse, o giysi İmâm A'zam' (Rh.A.) a göre, hedydir. İmâmeyn1 (Rh. Aleyhimâ) demişlerdir ki: «Kadın o ipliği, yemîn gününde-kocanın kendi mülkü-olan pamuğundan eğirmedikce, o kocanın onu hediyye et­mesi gerekmez. Zira nezr ancak mülkde veya mülkün sebebine muzâf olduğu halde sahîh olur! Halbuki bunlar yoktur. Zira giymek ve ka­dının eğirmesi mülkün sebeblerinden değildir.»

İmâm A'zam' (Hh.Â.) m delili şudur: Kadının eğirmesinin koca­nın pamuğundan olması âdettir. Murâd olan ise mu'tâddır. O mu'tâd onun mülkünün sebebidir. Bundan dolayı kadın kocanın memlûkü oîan pamuktan nezr vaktinde eğirse, yemini bozmuş olur. Zira pamuk zik­redil memişt ir, hattâ kendisine muzâf kılmakla pamuğu zikrets# ve: «Eğer, benim pamuğumdan eğirdiğin iplikden giysi giyersem» dese, ö giysi bil-icmâ hedy olur. Yâni Mekke'de tasadduk edilmesi vâcibdir, Eğer koca pamuğu kadına muzâf kılıp ve: «Senin kendi pamuğundan eğirdiğin iplikden giysi giyersem hedydir.» derse, o giysi bil-ienıâ hedy olmaz.

İşlenmemiş inciden gerdanlık ve altın yüzük süs (zİnet) tür. Gümüş yüzük zînet değildir. Yâni, bir kimse zînet kullanmamaya yemîn edip işlenmemiş inci gerdanlık takmsa, İmâm A'zam' (Rh.A.) a göre, yemî-nini bozmuş olmaz. İmânıeyn (Rh. Aleyhimâ) «Yeminini bozmuş olur.» demişlerdir. Zira inci hakîkaten zînettir. Hattâ Kur'ân-ı Kerim'de zînet diye adlandırılmıştır.

İmâm A'zam' (Rh.A.) m delili şudur: Böyle bir inci ile örfen süs-, leniimez. Ancak işlenmiş olduğu halde süslenilir. Yeminlerin ise daya­nağı örftür.

Bazıları demişlerdir ki: Bu asr ve zamanın ihtilâfıdır. İmâmeyn' (Rh. Aleyhimâ) in sözü ile fetva verilir. Çünkü yalnız inci ile süslen­mek mu'taddır. Eğer altın yüzük takınırsa yeminini bozmuş olur. Zi­ra, altın süs (zînet) tür. Bundan dolayı erkeklerin kullanması helâl değildir. Eğer gümüş yüzük takınırsa yeminini bozmuş olmaz. Zira, örfen ve şer'an süs değildir. Hattâ erkeklerin kullanması mubah kılın­mıştır.

Bir kimse yeryüzüne oıurmamaya yemin edip, yaygı veya hasır üzerine otursa veya «Şu döşeğin üzerinde uyumam» diye yemin edip, onun üstündeki döşek üzerinde uyuşa veya: «Şu sedirin üzerine otur­mam» diye yemîn edip o sedirin üzerinde olan başka bir sedire otur­sa, yeminini bozmuş olmaz. Eğer o yemîn eden kimsenin yeryüzü ile kendi arasında giysi perde olsa veya döşek üzerine çarşaf koysa veya sedir üzerine yaygı veya hasır koyup otursa yemini bozmuş olur.

Birinci surette yeminini bozmamış olmasının sebebine gelince: Zi­ra o kimse yeryüzü üzerine oturdu* denilmez. İkinci ve üçüncü suretler­de yemininin bozulmadığına sebeb ise şudur: Bir şeyin benzeri o şeye tâbi olmaz. Ondan nisbet kesilir. Birinci surette yemîn eden kimsenin kendisi ile yeryüzü arasında giysisi hâil olsa veya son iki surette dö­şek üzerine çarşaf veya sedir üzerine yaygı veya hasır koyup otursa ye­minini bozmuş olur. Birinci surette yeminin bozulmuş olmasına sebeb, giysisi kendisine tâbi olup hâil sayıl madiği içindir. îkinci surette ye­mininin bozulmuş olmasına sebeb ise, çarşaf döşeğe tâbi olmakla, dö-şekde uyumuş sayılır. Üçüncünün sebebi ise, sedirin üzerinde olan yay­gı veya hasır üzerine oturması sedir üzerine oturmaktır. Zira sedir üze­rine oturmakda âdet öyledir.

Musannifin: «Şu sedir üzerine» demesi, Hidâye'de,' Vikâye'de ve Kenz'de vâki olan sedirin belirtisiz kullanıldığına işarettir. Belki bu, kitabın kopyasını çıkaran kâtibin hatasıdır. Zira Hidâye'nin, eğer ye­mîn eden kimse sedirin üzerine başka sedir koysa bunun aksidir. Çün­kü o başka sedir birinci sedirin benzeridir, sözü bu takrire göre doğru olmaz. Zira bu ancak belirlide doğru plur. Belki doğrusu Kâfî'deki sedir ta'rîfidir. İmdi gerisi düşünülsün!

Eğer yemîn eden kimse: «Vallahi şöyle yapmam» dese, ebediyyen yapmamak ma'nâsina yorumlanır. Zira bu söz, ma'nâda nefyin siyakın­da nekredir.

Eğer «Vallahi ben şöyle yaparım.» dese, bir kere yapmaya yorum­lanır. Zira bu söz, ispat siyakında nekredir.

Yemin eden kimsenin «Beytu'llah*a veya Kâ'be'ye yürüyerek gitmek benim üzerime olsun.» sözüyle, gerek o kimse Kâ'be'de olsun, ge­rekse Kâ'be'den başka yerde olsun, onun üzerine Hac vâcib olur. Veya yayan olduğu halde Umre yapması vâcib olur. Eğer binerek giderse ona kurban lâzım gelir. Kıyâs olan asılda maksûd ve vâcib bir ibâdet olma­yan şeyi iltizâm ettiği için üzerine bir şey vâcib olmamak idi. Lâkin vâcib olmak eser ile müstahsen görülmüştür. Çünkü Hz. Ali' (R.A.) den rivayet edilmiştir: «Yemin eden kimsenin, Beytu'llah'a çıkmak veya gitmek veya Harem'e veya Mescid-i Harâm'a veya Sala ile Merve'ye gitmek benim üzerime (borç) olsun» demesiyle bir şey lâzım gelmez. Zira bu fiillerin bu ibarelerle iltizâmı örf olmuş değildir, ve lâfzın, ha­kikati itibariyle vâcib yapılmaları da mümkün olmaz. Zira bunlar maksûd ibâdet değillerdir.

Bir kimse kölesine: «Eğer bu yıl Hac etmezsem sen hürsün.» dese, ondan sonra: «Ben.Hac ettim.» dedikde, köle onun haccinı inkâr etse, o kimsenin Kûfe'de kurban ettiğine iki kimse şâhidlik etse, İmâm A'zam ile İmâm Ebû Yûsuf (Rh. Aleyhimâ) a göre; o köle âzâd. edilmiş olmaz. İmâm Muhammed' (Rh.A.) e göre, âzâd edilmiş olur. Zira şâhidlik belli iş üzere şâhidliktir ki, ö da kurban kesmektir. Bundan dolayı bizzârû-re Hac yoktur. Şu halde şart gerçekleşmiş olur. İmâm A'zam ile Ebû Yûsuf (Rh. Aleyhimâ) un delili şudur: Bu şâhidlik olumsuzluk (nefy) üzere yapılmıştır. Zira burada maksûd, Haccın neiyidir. Kurbanın isbâ-tı değildir. Çünkü kurbanı isteyen yoktur. Şu halde «Bu yıl hac.etme­di» diye şâhidlik etmiş gibi olurlar. Nihayet bu nefy şahidin bildiği şey­lerdendir. Lâkin kolaylık için şâhid, nefy ile nefyin arasını ayırma-mıştır. Hidâye ve Kâfî'de ve daha başka furû' (Fıkıh) kitaplarında da böyle zikredilmiştir. Lâkin Usûl kitaplarında anlatılana aylandır. On­larda; nefy, mahsur olursa şâhid onu bilir, o nefy isbât gibi olun> de­nilmiştir.
Bir kimse oruç tutmamaya yemin etse ve oruca niyet edip bir saat oruç tutsa, yemîni bozulur. Yâni, o gün iftar ederse, şart1 bulunduğu için yemînini bozmuş olur. Zira oruç ibâdet amacıyla gündüzde yeyip içmemek ve cima etmemektir.                               

Yemin eden kimse yeminine bugün veya oruç kelimelerini eklerse, yâni «Bugün oruç tutmam» diye yemîn ettikden sonra niyet edip oruç tutsa, o gün tamâm oluncaya kadar yemînini bozmuş olmaz. Çünkü onunla murâd şer'an mu'teber olan tam oruçtur. Bu ise günün sonuna kadar orucun tamamlanması ile olur.

Namaz kıl m amaya yemîn eden kimse, bir rek'ât namaz kıldıkda, yemîni bozmuş olur. Bir rek'âttan azı ile, yâni yalnız kıyamla veya yalnız kıraatle veya rükû ile yemini bozmuş olmaz. Eğer bunları yap-, makla secde edip ondan sonra namazı keserse yemîni bozmuş ulur. Kıyâs; oruca bağlamaya bakarak namaza iftitâhla yeminin bozulması idi İstihzanın vechi şudur: Namaz çeşitli rükünlerden ibarettir. İmdi rükünlerin hepsi edâ edilmedikçe ona namaz denilmez. Oruç namazın aksinedir. Çünkü oruç bir tek rükündür. O da imsaktir. Orucun diğer cüzlerinde tekrardan ibarettir. Eğer yemin eden kimse, namaz lalam eklese iki rek'ât namazla yemîni bozulur. Daha azı ile bozulur. Çünkü bununla murâd şerhan mu'teber olan namazdır ve onun azı İki rekat­tır. Zira bir tek rek'ât namaz kılmak yasak edilmiştir.

Yemin eden Jtimse karışıra: «Eğer sen çocuk doğurursan, boşsun» dese, o kadın da ölü çocuk doğarsa, yemini bozulur ve kadın boşanmış olur. Keza cariyesine: «Eğer çocuk doğurursan hürsün» dese,, câriye ölü çocuk doğursa, hür olur. Çünkü doğurulan gerçekten çocuktur. Ör-fen de çocuk diye adlandırılır. Şeriatta dahî çocuk sayılır. Hattâ bu­nunla iddet bitmiş olur ve o çocuk doğdukdan sonra akan kan lohusa kanıdır. O çocuğun anası yemîn eden kimsenin tinunü veledi olur. Şu halde şart gerçekleşmiş olur.
«Eğer sen doğurursan o çocuk hürdür» dese, kadın da ölü bir ço-f cuk, sonr» da diri bir çocuk doğursa, İmâm A'zam' (Rh.A.) a göre, diri olan âzâd edilmiş olur. İraâmeyn (Rh. Aleyhimâ) demişlerdir ki: Diri doğan çocuk âzâd edilmiş olmaz. Çünkü şart, Ölü çocuğun doğm^-siyle gerçekleşti. Nitekim daha önce anlatıldı. Ye yemîn şartın cezası­na hacet kalmayarak bozuldu, Zİrâ, ölü hürriyet için mahal değildir. İmam A'zam1 (Rh.A.) in delili şudur: Mutlak söylenilen çocuk ismi akıl­lı bir insanın sözünü doğrulamak- İçin hayât vasfiyle kayadadır. Zira, eğer hayât vasfı ile kayıdlanmasâ geçersiz olur. Çünkü yemin eden kimse hürriyetin isbâtını cezâen kasd etmiştir. Hürriyet ise ölüde sabit olmaz. Şu halde hayat vasfı ile kayıdlanır. Nitekim yemîn eden kimse­nin: «Eğer çocuğu diri doğurursan» demesi gibi. Talâkın cezası ve ana­nın hürriyeti bunun hılâfınadır. Zira kayidlamaya elverişli değildir.

Bir kimse, fülâna borcunu bugün ödemeye yemin etse ve borcu geçmez yâhud kalp paradan Ödese veya başkasının hakkı olan parayı verse yâhûd bu parayla ona bir şey satsa da teslim alsa, yemini bozul­maz. Yâni, bir kimse fülâna borcunu bugün ödeyeceğim, diye yemîn etse de, ödese, sonra fülân bu paraların bir kısmını kalp veya geçmez akça veya başkasının flSkkı bulsa, yeminini bozmuş olmaz. Zira, kalp olmak kusurdur. Kusur ise, cinsi yok etmez. Bundan dolayı kalp pa rayla izin verse, borcunu ödemiş olur. Yemîni yerine getirmenin sarfı bulunur.

Keza, geçmez para ve başkasının hakkım alması sahihtir. Onun reddi ile gerçekleşmiş olan yemîn ortadan kalkmaz. Keza, alacaklıya borcuna karşı bir köle satsa ve alacaklı o köleyi teslim alsa yemin eden kimse yeminini ydrine getirmiş olur. Zira, borç ödemenin yolu takas yoludur. Çünkü borçlar emsali üe ödenir. Aynı ile ödenmez. Satış ta­hakkuk etmiştir. Sanki yemîn eden kimse borcu ödemeyi o satışla ta­karrür etsin diye teslim almayı şart kılmıştır. Eğer yemîn eden kim­senin ödediği borç kalp olursa, yâni verdiği akçanın dışı gümüş ve içi tunç olursa, yâhûd kurşun ise veya alacaklı borcu, yemîn eden borçlu kimseye hibe ederse borçdan kurtulmaz.

Yapma gümüş ve kurşun vermekle yeminini yerine getirmiş olma­masının sebebi; zira yapma gümüş ve kurşun dirhem cinsinden değil­dir. Hattâ bu ikisi ile sarraflık ve selemde tecevvüz (geçer kabul etmek) caiz olmaz. Hibede caiz olmaması ise iki taraftan kabul bulunmadığı içindir.

Eğer yemîn eden kimse alacağını dirhem dirhem almamaya yemîn edip bir kısmını teslim alsa, borcun hepsini ayrı ayrı teslim almadıkça yeminini bozmuş olmaz. Zarurî olan başkadır. Çünkü şart ayrı ayrı vas-fiyle bütün borcunu almaktır. Zira yemîn eden kimse almayı kendisine izafe Üe belirli olan borca izafe eylemiştir. İmdi borcun hepsine yorum­lanır. Şu halde bir kısmını almakla yemini bozmuş olmaz. Ancak hep­sini teslim almakla yeminini bozmuş olur. Eğer yemîn eden kimse bor­cu iki veznle teslim alsa ki alacaklı ile borçlu arasında oyalama yapıl­mayıp ancak vezn işi ile olsa yeminini bozmuş olmaz. nZirâ bu iş ayırma değildir. Çünkü bazan bir defada tamamını teslim almak'âdeten im­kânsızdır. İmdi.bu miktar ondan müstesna olur. Musannif buna «Za­rurî olmayan» sözüyle işaret etmiştir.

Yemîn eden kimse eğer: «Benim İçin yüzü müstesna param olursa şöyle olsun» der de; ancak elli dirhemi bulunursa, yeminini bozmuş ol­maz. Zira örfen ondan maksûd yüz dirhem üzere ziyâde olan şeyi nefy-dir. Keza: «Yüzden gayri olursa yâhûd yüzden maada olursa» diye ye­mîn etse, yeminini bozmuş olmaz. Zira, bunların hepsi edâten istisna edatıdır.

«Rayhân (fesleğen) koklamam» diye yemîn edip gül veya yasemin koklarsa yeminini bozmuş olmaz. Zira Rayhân (fesleğen), sapı olma­yan çiçektir. Gül ile yaseminin ise sapı vardır.
«Menekşe ve gül satın almam» diye yemîn edip yapraklarını satın alsa, yeminini bozmuş olur. Eğer yağlarını satın alırsa, yeminini boz­muş olmaz. Çünkü menekşe üe gül, bizim örfümüze göre, yapraklarına denir. Yağlarına denilmez. Kâfî'de de böyle zikredilmiştir. [23]


Eser: Dürer

  • Yeni Ekle
Yorumlar (0)

Dürer

 

Son eklenen ruyalar

Sitemizde yer alan soruların cevapları özenle islami eserlerden seçilerek yazılmaktadır.
Haramiler | Bitkiler