Bir Fasıl Baş Yarıklarında Kisas Yoktur. Ancak Kasden Yapılıp, Kemiğe Varan Yarıklarda Kısas Vardır

Baş yarıklarında kısas yoktur. Ancak kasden yapılıp, kemiğe varan yarıklarda vardır. Mûdiha, başın kemiğine varan, yâni kemiği göste­ren yarıktır; Çünkü o yarıkda eşitliği gözetmek, yarığın derinliğini mis-bâr ile yâni,, yara fitili ile veya, mil ile yoklamakla mümkün olur. Ondan sonra onun kadar Üemir bir şey alıp, onunla kesilen yer kadar kesilir. Zahir rivayette; mûdihadan azında da, kemiğe varan yarık gibi, kısas vâcib olur. Bunu, İmâm Muhammed (Rh.A.), «El-Asl» adlı kitabda zik­retmiştir. Esâh olan budur. Çünkü mûdihada zikredilen i'tibâr ile azın­da da eşitliği gözetmek mümkündür. Bunu, Zeylaî (Rh.A.) zikretmiştir.

Yanlışlık (hatâ) ile olan baş yarıklarında, diyetin yirmide biri var­dır. Hâşime olan baş yarığında — ki o, kemiği kırılan yarıktır — diye­tin onda biri vardır. Kemiği kmldıkdan sonra, kemiği eğrilende diye­tin onda biri ile beraber yiıtmide biri vardır.

Amnıe'de — ki beyin zarına ulaşan yarıktır. Beyin zan. ise, beyini toplayan ince bir deridir— ve beyine ulaşıp «dâmiğa» adı verilen ya-nkda —~ki bu dâmiğayı İmâm Muhammed (Rh.A.) zikretmemiştir. Çünkü ondan sonra âdeten artık inaan yaşamaz. Şu hâlde dâmiğa öl­dürmek olur, yoksa yarıklardan sayılmaz. Halbuki konu yarıklar hak­kındadır. — Ya da, câife'de — ki beyinin içine ulaşan yarıktır — diyetin üçte biri vardır. Bu zikredileni erin hepsi hadîs ile sabittir.

Diğer tarafa geçen câifede, diyetin üçte ikisi vardır. Çünkü Ilz. Ebû Bekr (R.A.)  bu vech üzere hüküm vermiştir. Bir de; Bunlar iki câife-dirler. Diyetin üçte ikisi lâzım gelir.
Hârısa da — ki derisi tırmalanıp kan çıkmayan — Ve dâmi» — ki tırmalanıp (soyulup), kan çıkıp akmayan, belki yara yerinde gözyaşı gibi toplanandır — ve yine dâmiyede — ki kanı akıtandır — ve bâdia-da — ki deriyi kesendir —- ve mütejâhımedc — ki başın etini alıp, yâni etini kesip onu koparandır — keza simlıûkda — ki başın eti ile kemiği arasında olan ince deriye ulaşan yarıktır. Buna, simhâk adı verilir. — Bu zikredilenler hakkında, bu işden anlayan âdil bilirkişinin hüküm ver­mesi (Hükûmet-i adi) [14] gerekir. Çünkü bunlarda Şcr'an takdir edil­miş diyet (erş) yoktur. [15] Bunların heder olmaları (yâni cezasız bıra-- kılmaları) dahî mümkün olmaz. Şu hâlde bunlar hakkında âdil bilir­kişinin hüküm vermesi gerekir. Bunların hüküm vermesi (Hükûmet-i adi) nıes'elesi, İbrahim en-Nehaî' (Rh.A.) den ve Ömer b, Abd'ul-Azîz' (Rh.A.)  den rivayet edilmiştir.

Musannif, Hükûmet-i adl'i (yâni âdil bilirkişinin karar vermesini) şu sözü ile açıklamıştır: Başı yaralanmış olan kimseye bu yarık eserini göz önüne almadan, köle olduğu hâlde kıymet takdir edilir. Sonra o eser ile köle olduğu hâlde kıymet takdir edilip, iki kıymetin arasında olan miktar, hükûmet-i adl'in takdir edeceği diyettir. İmdi başı yarı­lan hür kimse, köle farz edilip ve bu yarık eseri olmadan onun kıymeti bin dirhem ve eser ile dakuzyüz dirhem olsa, bu durumda iki kıymet arasında fark yüz dirhemdir ve yüz. dirhem, bin dirhemin ondabiridir.

Diyetten bu fark alınır. Diyet ise, onbin dirhemdir. Ondabiri, bin dir­hemdir. İşte Hükûmet-i adi, budur. Fetva bununladır. Bu söz, Kerhî' (Rh.A.) nin zikrettiği şu şeyden sakınmadır. Kerhî (Rh.A.); «Mûdiha-dan olan bu yarığın miktarına bakılır. Diyetin yirmidebirinden, o mik­tar vâcib olur.» demiştir. Şeyh'ul-İslâm (Rh.A.); «Kerhî'. (Rh.A.) nin sözü daha doğrudur. Çünkü Hz. Ali (R.A.), dilinin ucu kesilen kimsede bu yolu seçti.» demiştir. Bunu, Zeylaî {Rh.A.) zikretmiştir.

Elin parmaklarında, ayasız ve aya ile beraber olmasında, diyetin yansı vardır. Yâni diyet (erş), aya sebebiyle fazla olmaz. Çünkü, ayaya tâbidir. Belki vâcib olan her bir parmakda, on devedir. İmdi beş parmak-da, bizzarûre elli olur. O da, diyetin yarısıdır,

Kolun yarısında, parmak diyetinin yarısı ve kolun yarısı için âdil bilirkişinin takdir edeceği miktar vardır. (Yarım diyet, parmaklar için ve âdil bilirkişinin takdir edeceği diyet kolun yarısı içindir.) Kendi­sinde parmak olan ayanın kesilmesinde, bir parmak için diyetin onda­biri gerekir. Eğer ayanın parmağı iki tane olursa, onda diyetin beştebi-ri gerekir.

El ayası için bir şey yoktur. Nitekim, yukarıda geçti.

Ziyâde parmakta, küçük çocuğun gözünde, zekerinde ve dilinde, — eğer bu üç şeyin her birinin sıhhati, gözde görmesine, zekerinde ha­rekete ve dilinde konuşmasına delâlet eden şeyle bilinmezse — bunlar­da Hükûmet-i adi gerekir. Eğer bu şeylerden her birinin sağlam oldu­ğu .bilinirse, bu takdirde diyet vâcib olur. Çünkü bundan sonra kasıdda ve hatâda o küçük çocuk baliğ hükmündedir.

Mûdiha aklını ve başının kılını giderirse, ersi diyette dâhil olur.

Yâni bir adam, birinin başını mûdiha ile yarsa da aklı ve başının kılları gitse, bir daha başında kıl bitmsse; mûdiha ersi, diyette dâhildir. Çün­kü aklın yok olması, bütün uzuvların menfaatini ortadan kaldırır. Çün­kü akılsız intifa' olmaz. Bu durumda başı, mûdihaten (yâni kemiğe ka­dar) yarılıp, ölmüş gibi olur. Mûdihanın diyeti (ersi), başın saçından bir cüz yok olmakla vâcib olur. Hattâ o saç yeniden bitse, diyeti düşer. Diyet, saçın hepsinin yok olması ile vâcib olur. Hepsinin diyete teallûk-ları bir sebeb iledir. O da, saçın hepsinin yok olmasıdır. İmdi cüz, o kül­de dâhil olur. Meselâ; bir adamın, bir parmağı kesilip o sebeble eli te­lef olması gibi.

Bir kimsenin mûdihaten (kemiğe kadar) başı yarıldıkda, kulağı sa­ğır veya gözü görmez olsa, veya konuşmaya kadir olmasa, zikredilenin aksine olur. Bu üç şeyin biri gitse, mûdihamn diyeti (ersi), onlardan bî­rinin ersinde dâhil olmaz. Çünkü onlardan her biri, nefsden aşağı bir suçtur ve menfaat ona mahsûsdur. Böylece, çeşitli uzuvlara benzemiştir. Akl bunun hılâfınadır. Çünkü onun menfaati, bütün uzuvlara âid-dir. Nitekim, daha önce geçti.
İşitmenin yok olduğunu bilinenin yolu, üzerinde suç işlenmiş olan kimseyi kendi hâline bırakmaktır. Ondan sonra, Ona seslenilir. Eğer cevâb verirse veya yüzünü döndürüp bakarsa,, işitmesinin yok olmadığı anlaşılır. [16]  «Fetâvâyı Suğrâ»'da böyle zikredilmiştir.

Görmenin yok olduğunu bilmenin yolu, ehl-i basirete (yâni, bu iş-den anlayanlara) gösterilmesidir. Eğer ehl-i basiret, görmesinin yok ol­duğunu bildirirlerse, diyet vâcib olur. Eğer ehl-i basiret, bilmiyoruz, derlerse, da'vâ ve inkâra i'tibâr edilir. Üzerinde suç işlenen — ki dövü­len kimsedir— suçluya; «Beni kör ettin.») diye da'vâ edip ve döven in­kâr ederse, müddeîden delîl (beyyine) istenir. Müddeî delil getirmek­ten âciz olursa, bilmeye değil, kesinliğe yemin etmesiyle beraber, söz dövenin (vuranın) dir. Yâni, bu suçu işlemediğine dâir yemîn ettirilir. Eğer yeminden çekinirse, erş (diyet) ile hükm olunur. Bu da, «Fetâ­vâyı Suğrâ»'da zikredilmiştir.

İki gözün gitmesinde kısas yoktur. Belki mûdihanın (yâni kemiğe kadar olan baş yarığının) ve iki gözün diyeti vardır. Yâni bir kimse, birinin başım yarıp gözlerini yok etse, onda kısas yoktur. Belki, nıûdi-hada ve gözlerinde diyet vâcib olur. Çünkü fiilin sirayeti, fiilin başlan­gıcı ile beraber bir tek şey gibidir. Ziiû sirayet, bu suçtan ayrı olmaz. Halbuki ikisinden birinin diğeri ile birleşmesi vâsıtası ile bir bakımdan mahalde birleşme vardır.
Şayet fiilin sonu kısası gerektirmezse, fiilin başı da kısası gerektir­mez.  [17] Çünkü fiil başlangıca nazarla, her ne kadar kasden olsa da, bitişine nazarla hatâdır. İmdi bir bakımdan hatâ olmuş, bir bakımdan da olmamıştır. Şu hâlde, şübhe sebebiyle kısası gerektirmez.

Çolak .parmağın yanındaki parmak kesilmez. Çünkü, bu da zikredi­len gibi sirayet kabîlindendir. Belki, o ikisinde diyet vardır. Zira kısas düşünce, ikisinden her birinin diyetleri (erşleri) vâcib olur. Çünkü ikisi de müstakil uzuvdurlar. Ya da, yukarıdaki eklemi kesilmekle geri kalanı çolak olan parmakda da kısas yoktur. Çünkü bu da, zikredilen gibi sirayet kabîlindendir. Belki, ancak o kesilen eklemin diyeti vardır. Çünkü, §âyet geri kalanı ile faydalanılmazsa diyet şer'an mukadderdir. Eğer geri kalan ile faydalanmak mümkün ise, şer'î takdir mümkün ol­madığı için, o parmağın gen kalanında hükûmet-i adi vardır. Bu vech üzere olmasının sebebi, kesilen ile geri kalan bir tek uzuv olduğu içindir. Bunu, Zeylaî (Rh.A.) zikretmiştir.

Bir dişin yarısı kırılıp geri kalanı siyah, kırınızı veya yeşil olur yâhûd geri kalanına her hangi bir kusur gelse, yine kısas yoktur. Belki, o kınlan dişin hepsinin diyeti vâcib olur. Kâfı'de de böyle zikredilmiş­tir.

Hulâsa'da denmiştir ki; bundan sonra, şayet o dişin geri kalanı ye­şil, siyah veya kırmızı olsa: diyetin vâcib olmasına sebeb, çiğnemek menfaati yok olduğu zamandadır. Eğer çiğnemek menfaati yok olma­yıp, o diş konuşma hâlinde görünürse, birinci vechde zikredildiği gibi, diyet vâcib' olur. Eğer görünmezse, bir şey lâzım gelmez. Bu vech üzere, Kâfi sahibinin sözü mutlak olarak kalmaz.

Yansı kırılan dişin sararmasında ihtilâl edilmiştir. Muhtar olan, diyetin vâcib olmasıdır. Nitekim, diğer renklerde olduğu gibi. Hulâsa'da da böyle denmiştir.

Bir adam, bir adamın dişini s ok.s e: dişi sökülen kimse, söken kim­senin dişini çıkardıkda, eğer birinci adamın dişinin yerine diş biterse veya bir adam bir adamın dişini çıkardıkda o>çıkan dişi, sahibi yerine koyılukda, üzeıiıue et sarıp biterse, iki surette de o çıkan dişin diyeti vâcib olur. Birincinin sebebi, haksız yere aldığı anlaşıldığı içindir. Lâ­kin, şübheden- dolayı kısas vâcib olmaz. Bu durumda mal vâcib olur. Çünkü kısası gerektiren, diş biten yerin bozulmasıdır. Halbuki bozul-mayıp, dişin yerine başka bir diş bitmiştir. Böyle olunca, suç ortadan kalkmıştır. İkincinin sebebi ise; etin diş üzerine bitmesine i'tibâr ol­madığı içindir. Çünkü dişin damarları geri gelmez.

Kulak da,böyledir. Yâni bir kimsenin kulağını keser de. yerine ya-piştırırsa; etlenip bittiği takdirde, erş vâcib olur. Çünkü o kesilen ku­lak, önceki durumuna geri dönmez.

Şayet bir kimsenin dişi çıkarılıp yerine başka bir diş bitse, erş (di­yet) gerekmez. Çünkü, suç ortadan kalkmıştır. Bundan dolayı, bir kü­çük çocuğun dişini söküp yerine başka bir diş bitse, bilittifâk o kimseye bir şey lâzım gelmez. Çünkü, dişin yerinde bozukluk- yoktur, yerine baş­ka bir diş bitmiştir, binâenaleyh menfaat ve süs kaybolmamıştır.

Bir kimsenin başını yarıp, o yarık etlense ve eseri kalmayarak, kıl bitse, diyet düşer. Çünkü, diyeti (ersi) gerektiren kusur ortadan kalkmıştır. Yâhûd vurmakla yaralasa. Yâni, bir adama yüz kamçı vur­makla yaralayıp iyileştikde; o yaradan iz kalmazsa, kusur ortadan kalk­tığı için diyet düşer. Eser kalmaması kaydı, her iki surete şâmildir.
Bir çocuk, bir çocuğun dişine vurarak çıkarsa; vurulan çocuğun bu­lûğuna kadar beklenir. Eğer baliğ olup, o çıkan dişin yerinde diş bit­mezse; o vuran çocuğun âkılesi Ü2ere dişin diyeti vâcib olur. Eğer vu­ran yabancı ise, diyet malından alınması gerekir. Hulâsa'da da böyle zikredilmiştir. Yakında «Meâkil Bölümü» nde, muhtar kavlin bu oldu­ğu gelecektir.

Bir adam, bir adama çarpıp dişlerinin ba-zısını kırsa, o vurulan kimse vuranın dişinden o kadar dişe müstehık olur. «Hulâsa»'da da böy­le zikredilmiştir. Bunun yolu, vuranın dişini, vurulan kimsenin dişi gi­bi oluncaya kadar, bir törpü ile törpülemektir. Eğer sen; «Bu kasd de­ğildir, belki kasda benzer bir durumdur, kasddan aşağı olan suçlarda kısas olmadığı yukarıda geçti.» dersen, cevâb olarak ben derim ki; «Ca­na kıymaktan aşağısında, kasda benzeyenin de kasd sayıldığı dahî yu­karıda geçmişti. Gafil olma!»

Kısas, ancak yara iyileştikden sonra icra edilir. Çünkü Resûlüllah (S.A.V.) :

«Yaralarda, bir yıl beklenir.» buyurmuştur. Zira yaralarda ınu'teber olan sonucudur, ilk hâli değildir. Çünkü, cana (nefse) geçmek ve yayıl­mak ihtimâli vardır. Böylece, bunun kati olduğu anlaşılır. Şu hâlde, yara iyileşmeden durum belli olmaz.

Delinin ve küçük çocuğun kasdı hatâdır. Her ikisinin diyetini âkı-leleri Öder. Nitekim Hz. Ali' (R.A.) den rivayet edilen habere göre; Hz. AH (R.A.) delinin diyetini, âkıleşine Ödetmiş; delinin kasdı ve hatâ­sı müsavidir, demiştir.

Bir de; çocuk özür götürür. Hatâ yapan akıllı kimse dahî tahfife müstehak olup, diyet âkile sirje îcâb edince çocuk daha mazur olduğu hâlde bu tahfife evlâdır. Bu hüküm deli, yabancılardan olmadığına gö­redir. Eğer yabancıdan ise, diyet malından vâcib olur. Nitekim muhtar olan .kavlin bu olduğu yukarıda geçti.
Diyet ket fa ret siz vâcib olur. Çünkü keffârst, adı gibi örtücüdür. Deli ve çocuk için günah yoktur, ki keffâret O'nu örtsün. Çünkü deli ve çocuk, suçlan yazılmayan kimselerdendir. Mîrâsdan da mahrum ol­mazlar. Çünkü mahrum, kılmak cezadır. Halbuki çocuk ve deli, cezaya ehil değillerdir. [18]


Eser: Dürer

  • Yeni Ekle
Yorumlar (0)

Dürer

 

Son eklenen ruyalar

Sitemizde yer alan soruların cevapları özenle islami eserlerden seçilerek yazılmaktadır.
Haramiler | Bitkiler