Husûmete   (Da'vâya  Çıkmaya)   Ve   Kabza (Teslîm   Almaya)   Vekâlet   Bâbî


Bilmiş ol ki, husûmete vekil olan kimse, üç İmamımıza göre;  [87] kabza (teslim almaya) vekildir. İmâm Züfer (Eh.A.)  ayrı görüştedir.

Şuna binâen ki, O'na göre kabz, husûmetten başkadır. O kimse, husû­mete kabzsız razı olmuştur.

Üç İmamımızın delili şudur: Bir şeye mâlik olan kimse o şeyin itmamına da mâlikdir. Husûmetin tamâmı ve bitmesi ise kabzladır.'

Fukahâ demişlerdir ki: Bugün fetva, zamanın insanları bozufc ol­duğu için, İmâm Züfer' (Rh.A.) in sözü üzeredir. Bundan dolayı, ben dedim ki: Husûmete ve alacağı almaya (tekâzîye) vekîl olan kimse, kabza mâlik, olmaz. Vekillerde hıyanet görüldüğü için fetva bununla verilir. Ea'zan vekil, husûmet için güvenilir olur da, mal için güvenilir olmaz. Keza teslim alman şeylere vekîl olan kimse, rivayetin aslına göre de, teslim almaya mâlik olur. Çünkü lügat yönünden kabz mafnâsmdadır.   denilir. Yânî, «Ben, hakkımı kabz ettim!»

demektir. Çünkü bu kelime, kaza mutavaatıdır, yânî lâzımdır. Lâkin örf, bunun aksinedir. Örf, lügat üzerine hâkim ve gaalibdir. Fakat fetva, örfe göre de; tekâzîye vekîl olan kimsenin kabza mâlik olmama­sına göredir.

İmâm A'zam'  (Rh.A.)  a göre;  borcu almaya vekil olan, husûmete mâlik  olur. Hattâ müddeâ aleyh   (da'vâîı)   beyyine  getirip;   alacaklı, borcu ondan tamamen  aldı veya  zimmeti  ibra etti, diye  isbât etse, beyyinesi kabul edilir.
Ayn'ı teslim almaya vekîl olan kimse, husûmete mâlik olamaz. E-ğer zi'l-yed [88], köleyi teslim almaya vekîl olan kimse üzerine beyyi­ne getirip; «Müvekkil, bu köleyi sattı!» dese, gâib gelinceye kadar mes'ele bekletilir (enir tevkif olunur). Bunun sureti şudur: Bir adam, bir kimseyi, kölesini teslim almaya vekîl etse ve âmir gâib olsa; zi'l-yed bu köleyi, teslim almaya vekîl eden kimseden satın aldığına dâir bey­yine ikâme etse, zi'1-yedin, satın almayı isbât hususundaki beyyinesi kabul edilmez. Amnıâ husûmeti savmak için kabul edilip, müvekkil hâzır oluncaya kadar bekletilir (tevkif olunur), ve beyyineyi iade eder, yânî tekrar getirir.

Boşamak ve âzâd etmek de zikredilen gibidir. Yânı kadın, boşan­dığına dâir beyyine getirse, köle veya câriye de âzâd edildiklerine dâir, onların bir yerden bir yere nakillerine vekîl edilen kimseye beyyine getirseler, bı beyyine, âzâdı ve boşamayı isbât için kabul edilmez. Gâib olan vekîl, gelinceye kadar vekilin kasr-ı yed'i (icrâatını kısmak) için kabul edilir.

Husûmete vekîl olan kimse, husûmetten kaçınsa, husûmet etme­si için O'na zor kullanılmaz. Çünkü husûmete vekil olan kimse bir şey garanti etmemiş, belki teberru'da bulunacağını va'd etmiştir. Kefîl, bumm aksinedir. Kefîl, husûmet üzere zorlanır. Çünkü kefîl, zararı öder. Nitekim daha önce geçti.

Bir kimse, bir adamı da'vâlan ve insanlardan haklarını almak için vekîl eder de; müvekkil aleyhine iddia edilen şeylerde vekil olmama­sını şart koşarsa, caizdir. Şâyed bu vekîl, hasını üzere malı isbât ettik-den sonra hasım savmak istese, vekîl üzere istimâ' olunmaz (sözü din­lenmez) . Fetâvâ-yi Suğrâ'da da böyle denmiştir.

Husûmete vekîl olan kimsenin ikrarı sahilidir. Yânî husûmete ve­kîl olan kimsenin vekâleti sabit olur da; müvekkili aleyhine ikrarda bulunursa, ister müvekkili da'vâcı olup hakkını aldığını ikrar etsin, ister da'vâlı olup üzerinde hakkın sübûtunu ikrar etsin; eğer bu ikrar kâdî huzurunda ise, sahîh olur. Başkasının huzurunda ise, sahih olmaz. Yânî vekilin ikrarı kadıdan başkasının huzurunda olup iki şâ-hid onun ikrarına kâdî huzurunda şehâdet etseler, sahîh olmaz. Ve­lev ki vekil bununla azledilmiş olsun. Hattâ o mal vekile verilmez.: Şâyed vekîl bu ikrarından sonra vekâleti iddia edip beyyine getirse, dinlenmez. Çünkü vekîl, müvekkilin da'vâsmda mubtil olduğunu san­maktadır.

Keza müvekkil, vekilin, kendi hakkında İkrarını istisna etse; yânî müvekkil; «Ben, seni ikrârm caiz olmayacak şekilde vekîl ettim!» diye istisna yapsa; ve kâdî huzurunda ikrarda bulunsa, sahîh olmaz. Vekîl de kâdî huzurunda ikrarda bulunsa, istisna sahîh olduğu için, ikrân sahîh olmaz. Lâkin vekâletten çıkar ve husûmeti de dinlenmez.

Mala kefîl olan kimseyi, kefîl olduğu malı tesiîm almaya vekîl et­mek sahîh olmaz. Bunun sureti şudur: Bir adamın malına kefîl olan kimseyi mal sahibi o malı alacaklısından teslim almaya vekîl etse, sa­hîh olmaz. Çünkü vekîl, başkası için amel eden kimsedir. Bu yapılan sahîh olsa, zimmetini ibra için kendisi nâmma amel etmiş olur. Bu sûretîe, rükün yok olur. Elçi, ganimetleri satmak için İmâmın (Devlet Başkanının) vekili ve evlendirmeye vekîl olan kimse bunun aksinedir. Bunların semeni ve mehri garanti etmeleri sahîh olur. Çünkü her bi­ri elçi ve muabbirdir. Bunu, Zeylaî (Rh.A.) zikretmiştir.
Deyni [89] teslim almaya vekil olan kimse, borçluya kefîl olsa, sa­hîh olur ve vekâlet bâtıl olur. Çünkü kefalet, vekâletten daha kuvvet­lidir. Kefalet lâzım [90] olduğu için vekâleti nesh etmeye yarar. Aksi, bunun hilâfmadır. (Yânî, vekâlet, kefaleti neshedemez). Satışa vekîl olan kimse satıcı İçin müşteri nâmma semeni garanti etse, caiz olmaz. Çünkü kendisi için âmil olur. Nitekim daha önce geçti.

Şâyed kefîl, garantinin (zemânm) hükmünü edâ etse, bâtıl oldu­ğu için müvekkile rücû' eder; yânî müvekkilden alır. Garanti hükmü olmaksızın verirse, teberru' olduğu için rücû' edemez.
Kabza ttevkîli tasdik edilmiş olan kimse; eğer borçlu olursa, bor cu vekile vermesi emredilir. Yâni bir kimse, gâib olan fülânın borcu­nu teslim almaya vekil olduğunu iddia ettikde; borçlu onu tasdik et­se, borcu o vekile vermesi emr edilir. Çünkü borçlunun ikrarı, ken disi aleyhine ikrardır. Zîrâ onun verdiği, sırf kendi hakkıdır. Çünkü borçlar emsâliyle ödenir. Hattâ o borcu, alacaklı kimseye verdiğini iddia etse, tasdik edilmez. Zîrâ onun ikrarıyle borcu vekile vermesi lâzım geldi ve îfâ sâdece onun da'vâsıyle sabit olmadı. Eğer gâib ge­lir, vekâleti tasdik ederse, mes'ele tamâm olur. Eğer gâib, onu yalan­larsa; borçlu ğâlbe ikinci defa onu verir. Çünkft onun vekâleti ikrâ-rıyle, borcu almadığı (istifa) [91] sabit olmamıştır. Burada söz, yemi­niyle onun sözüdür. Şu hâlde edâ fâsid olur.

Eğer elinde bulunuyorsa, borçlu verdiği borcu vekilden alır. Çün­kü borçlunun vermekden maksadı, zimmetinin borçdan kurtulması-dır. Kurtulma (>berâet) ise hâsıl olmamıştır. Şu hâlde borçlunun, ve­kilin kabzını bozmak hakkı vardır. Eğer teslim alman şey zayi' olduy­sa; borçlu vekile rücû' edemez. Çünkü borçlu, vekili tasdik etmekle teslim almada yetkili olduğunu i'tirâf etmiştir. Bu alma işinde, o kim-i se mazlumdur, mazlum olan başkasına zulm edemez. Ancak borçlu, iddia edilen iborcu vekile verirken, vekâlet İddia eden kimseye Ödeme­yi şart koşarsa Veya borçlu tevkil da'vâsını doğrulamamı? olur ve gâi-bin razı olacağını ümîd ederek verirse, vekile rücû' edebilir. Gaibin vereceğinden ümidi kesilirse, verdiğini gâibden a'îır.

Ya da, borçlu o vekâlet iddia eden kimseyi da'vâsında yalanlaya­rak verirse, geri alabilir (yâni rucû' eder).

Eğer o vekâleti tasdik eden kimse borçlu olmayıp, belki kendisi­ne emânet konulan kimse (mûda') ise; emâneti ver, diye emr olun­maz. Çünkü emânet konulan kimsenin tasdiki, başkasının malını ik­rar etmektir. Borç, bunun aksinedir. Çünkü borç, misli ile ödenir. Ni­tekim yukarda geçti.

Keza; vekâleti tasdik eden feimse satın almayı iddia eder, ema­netçi de onu tasdik ederse, hüküm yine böyledir. Yânı, vekâleti tas­dik eden, eğer emâneti sahibinden satın aldığını iddia edip emânet konulan kimse tasdik etse, emânetin verilmesi emredilmez. Çünkü onun başkası üzerine ikrarı makbul değildir. Eğer müddeî (da'vâcı); '«Emânetin (<vedîa'nm) sahibi, emâneti miras olduğunu söyleyerek bıraktı.» deyip, emânet konulan kimse de onu doğruiasa, emâneti ver­mesi emredilir.  Çünkü emânet  sahibinin  ölmesiyle mülkü  ortadan kalkmıştır. Müddeî ve müddeâ aleyh o malın vârisin malı olduğunda ittifak etmişlerdir. Şu hâlde, ona verir.

Bir adam, bir malı teslim almak için vekil kıhnsa ve borçlu kim­se, alacaklısının teslim aldığını iddia etse, borçlu o vekile borcu verir.
Yâni borçlu, vekile borcu vermesi için zorlanır. Çünkü onun vekâleti, borçlunun, «Mal sahibi aldı.» demesiyle sabit olmuştur. Çünkü borç­lu, vekâleti inkâr etmeyip ifâ ettiğini iddia etmiştir. Da'vâsmm [92] zımnında borcun ve vekâletin ikrarı vardır. İmdi ikrar sabit olunca, onun zannınca vekâlet sabit olur ve mücerred da'vâsiyle ödediği sabit . olmaz. Şu hâlde borcu, vekile vermesi emredilir.

Alacaklı; borçlusundan, malı teslim almadığına dâir yemin ister.

Çünkü malı teslim alması zimmetinin berâetini îcâb eder. Beyyine getiremeyince, ona yemin ettirir. Yoksa vekile, müvekkilin teslim al­dığını bilmediğine dâir yemin verdirilmez. Çünkü yeminde niyabet câri olmaz.
Bir kimse, bir adamı ayb ve kusuru sebebiyle mebî'i geri verme­ye vekil etse ve satıcı; müşterinin o kusura razı olduğunu iddia [93] etse, satıcı müşteriye yemin verdirmedikce, vekil mebî'i satıcıya geri veremez.

Borç mes'elesi bunun aksinedir. Çünkü yeminden kaçındığı anda hatâ zahir olsa, vekilin kabz ettiği şeyi geri almakla burada tedârik mümkündür. Bu, kusurlu malda mümkün olmaz. Çünkü fesh hükmü zahiren ve bâtmen, İmâm A'zam' (Rh.A.) a göre; geçerlidir. Şu hâlde hüküm sahîhdir. Ondan sonra müşteriye yemin ettirilmez. Çünkü ye-nün ettirmek tayda vermez. Zîrâ hükmü fesh etmek caiz değildir. Halbuki borç mes'elesinde hüküm yoktur. Belki teslim ile emir var­dır. Şâyed onda hatâ zahir olursa, hükmü bozmaksızın ondan alıp, alacaklıya verilmesi mümkün olur.
Bir kimse, ailesine (ehline) infâk [94] etmesi için bir adama on akça verdikde: o da onlara başka on akça infâk etse, o fazla olan on akça dahi istihsâlleri onun ailesine infâk edilmiş olur. Kıyâs, teberru' olması idi.  Çünkü emrine muhalefet etmiştir.  İmdi pirinci  on akça müvekkile geri veriîir.

İstihsânın vechi şudur: İnîâka vekil olan kimse satın almaya kildir. Çünkü infâk, satın almaksızın olmaz. Şu hâlde infâka tevkil, satın almaya tevkil olur. Satın almaya vekîl olan kimse ise, kendi ma­lından akd yapmaya mâlik olup ondan sonra âmire rücû' eder, (Yâni harcadığını âmirden alır).
Mücerred vekâlet, hüküm altına girmez. Fetâvâ-yı Suğrâ'da zik­redilmiştir ki: Borcu teslim almaya vekil olan kimse, hasmı getirir de, hasım tevkili ikrar ve borcu inkâr ederse, vekâlet sabit olmaz. Hattâ vekîl, borç üzerine beyyine getirmek istese, beyyine kabul edilmez. "Fülân, o müddeîyi, kendisinin Kûfe'deki [95] bütün hakkını isteme­ye ve teslim almaya ve o husûsda da'vâya vekil etti.» diye iddia etse ve vekâlet üzerine beyyine getirse, müvekkili de gâib olsa; vekil, mü­vekkil için, «Müvekkil tarafı haklıdır!» diyen bir kimse getirmemiş olsa, kâdî, onun vekâletini inkâr veya ikrar eden bir kimse getirme­dikçe, onun şâhidlerini dinlemez. Bu şart bulunduğu takdirde şâhid­lerini dinler ve vekâletini kabul eder. Bundan sonra, bir borçlu geti­rip orıun üzerine müvekkil için bir hak da'vâ ederse, beyyineyi tekrar getirmeye ihtiyaç kalmaz. Eğer muayyen bir insanda olan bütün hak­larını istemeye vekîl ettiğini iddia ederse, o muayyen kimsenin geti­rilmesi şart olur. Eğer o muayyen kimsenin huzurunda vekâleti isbât eder de, ondan sonra başka bir hasım getirir ve ondan hak da'vâ ederse, vekâlet için bir kere daha beyyine getirir. [96]


Eser: Dürer

  • Yeni Ekle
Yorumlar (0)

Dürer

 

Son eklenen ruyalar

Sitemizde yer alan soruların cevapları özenle islami eserlerden seçilerek yazılmaktadır.
Haramiler | Bitkiler