Şahadetin   Kabul   Edilip   Edilmemesi   Babı


Şahadet, [45] ehl-i ehvâdan; yânî nefsî isteklerine ve tutkuianna meyli olan kimselerden kabul edilir.
Bilmiş oi ki; ehl-i enva; İlm-i Kelâm kitablannda zikredildigine göre; inançları EhH Sünnet'in inançlanna uymayan Ehl-i Kıbie'dir. Onlar: Cebriyyc, Kaderiyye, Râfızîler, Hâriciler, IVîuattile ve Müşebbihe fırkalarıdır. [46]Bunların her biri, onikişer fırkadır. Hepsi yetmişiki fırka olur. Bize göre; bunların şahadetleri kabul edilir. İmâm Şafiî (Rh. A.), ayrı görüştedir. Ancak Hattâbiyye fırkasının şahadetleri kabul edil­mez. Bunlar Rafıziierin gulâtı (aşın gidenleri) dir, ki onlara göre; haklı olduğuna yemin eden her kimse için şahadet caizdir. Onun şaha­detinin caiz olduğuna inanırlar ve «Müslüman yalan yere yemin et­mez.;) derler.                           .    .

Ulemâdan ba'zılan demiştir ki: Bunlar, kendi cemâatlerinden oîanlar için şahadeti vâcib görürler. Şu hâlde, onların şahadetinde ştibhe hâsıl oîur.

Her ne kadar ayrı dînden olsalar da. Yahudiler ve Hıristiyanlar gibi zimmîlerin kendi gibi zimmi üzerine şahadeti knbûl edilir,
Yine zimmînin, müste'men [47] üzerine şahadeti kabul edilir. Çün­kü zimmî, hâl yönünden müste'menüen daha yüksektir. Zîrâ bizim ülkemizin halkmdandır. Bundan dolayı Müslüman, zimmîye karşılık Öldürülür; müste'mene karşılık öldürülmez. Aksi yoktur. Yânî müste'-menin, zimmî üzerine şahadeti kabul edilmez. Çünkü müste'menin, zim­mi üzerine velayeti eksiktir ve müste'menin hâli zimmîden daha aşa-. ğıdır.
Amma ikisinin ülkesi bir olursa, müste'menin müste'men'e şaha­deti kabul edilir. Eğer ülkeleri bir olmayıp, her biri başka ülkeden olur­sa — Rûm ve Türk gibi— birbirleri üzerine şahadetleri kabul edil­mez. Çünkü aralarında olari velayet iki menea[48] nın ayrı olmasiyle kesilmiş blur. Bundan dolayı aralarında tevarüs (birbirine vâris olmak) câri olmaz.

Bîn sebebiyle düşman olanın ş?.hâdeti de kabul edilir. Çünkü dînî düşmanlık, dînin kuvvetine ve adaletine delâlet eder. Dünyevî düş­manlık, bunun hilâfmadır. Zîrâ,, haramdır. Şu hâlde, bir kimse dün­yevî düşmanlığı irtikâbetse, onun sözünden emin olunmaz.

Eğer büyük günâhlardan kaçınırsa; küçük günâh işleyen Müslü-manın da o günâhda ısrar etmemesi şartiyle şahadeti kabul edilir.

Sünnets'z olan kimsenin şahadeti de kabul edilir. Çünkü naslar hıtân (sünnet derisi) ile takyîdsiz mutlak vârid olmuştur. Bir de Sün-netsizlik adaleti ihlâl etmez. Bu hüküm; sünnetsiz kimse sünneti, yaşlı olmasından dolayı özr ile veya helak ohnakdan korktuğu için terk et­tiğine göredir. Fakat dîni hafîf-e aldığı (yânî önem vermediği) için terk etmiş ise, şahadeti kabul edilmez. Çünkü o kimse âdil olamaz.

İmâm A'zam (Rh.A.); sünnet (hıtân) için vakit takdir etmemiştir. Çünkü bu husûsda Kitâb, Sünnet ve icmâ' vârid olmamıştır. Mikdârlar ise, re'y ile bilinmez. Müteahhirün (sonraki ulemâ); vakit takdir etmiş. lerdir. Ba'zısı; «Cedi'den on yaşma kadar.» Ba'zıları da, «Doğduğunun yedinci gününde.» Yâhûd, «Yedi günden sonra çocuğun sünnet olma­ya tehammülü olup sünnet ile helak olmayacak vakite kadardır.» de­mişlerdir.
Hadimden, [49] veled-i zinadan [50] ve hünsâ'dan [51] —eğer bun­lar âdil kimseler ise— şahadet kabul edilir. Çünkü uzvun kesilmesi ve veled-i zina için, ana-babasının suç işlemiş olması adalette ta'n gerektirmez. Hz. Ömer (R.A.), Alkame (R.A.) hadım iken şahadetini kabul etmiştir.

Hünsâ, ya erkek veya kadındır, ikisinin de şahadeti makbuldür.
Sonra eğer şâhid müşkil hünsâ [52] değilse, mes'elede işkâl (güçlük) yoktur. Eğer müşkil hünsâ olursa, şahadet hakkında ihtiyaten kadın sayılır.

Âzâdli kölenin efendisi hakkında ve efendinin âzâdlısı hakkında
şahadetleri, töhmet olmadığı için kabul edilir. Kanber (R.A.) in; [53] Hz. Ali (R.A.) için kâdî Şurayh (R.A.)'m huzurunda şahadet eylediği sabit olmuştur. Şurayh (R.A.) Hazretleri Kanber (R.A.)'in şahadetini kabul etmiştir. Halbuki Kanber (R.A.), Hz. Ali (R.A.)'nin âzâdlı'köle­si idi.

Ummâlin; yânı sultânın me'mûrlarımn şahadetleri de Ulemânın çoğuna göre, kabul edilir. Çünkü amelin kendisi, fısk değildir. Anoak, eğer onlar zulm ederlerse, kabul edilmezler.

Fukahâ demişlerdir ki; bu, onların zamanlarında idi. Çünkü on­larda salâh gâlibdi. Bizim zamanımızda olan âmillerin ise, zulümleri gâlib olduğu için şahadetleri kabul.edilmez. Kâfî'de de böyle denmiş­tir.
Kardeşin; kardeş ve amcasına; radâ' [54] veya musâharet [55] bakımından haram olan kimseye şahadeti kabul edilir. Musâhareten haram olanlar; karısının anası, karısının başka kocadan olan kızı ve jazınm kocası, babasının kansı ve oğlu gibi kimselerdir. Çünkü bun­ların arasında emlâk ayrıdır ve zi'1-yedlikler başka başkadır. Birbir­lerinin malında tasarrufa hakları yoktur. Şu hâlde, töhmet meydana gelmez. Doğum yönünden karabete şahadetle kan - kocadan birinin, diğeri için şahadeti zikredilenin hilâfınadır. Yânı, şahadetleri makbul değildir.
Kâfirin, efendisi Müslüman oîan bir kâfir kb'îe, veya müvekkili Müslüman olan bir hür kâfir üzerine şahadeti kabul edilir. Yânı bir kâfirin, efendisi (mâliki) Müslüman olan bir kâfir köle üzerine şaha­deti ve yine bir kâfirin müvekkili Müslüman olan hür ve kâfir bir ve-ûrîl üzerine şâhidlik etmesi caiz olur. Aksi caiz değildir. Yânî mâliki kâfir olan Müslüman köle üzerine, kâfirin şahadeti ve müvekkili kâfir elan Müslüman vekîi üzerine kâfirin şahadeti kabul edilmez. Çünkü Müslüman efendinin kölesi, şâyed kâfir olup, ona alış - veriş için izin verdi ve iki kâfir şâhid, o me'zûn kâfir kölenin üzerine satın aldı ve­ya sattı diye şahadet etseler, aleyhine şahadetleri caiz. olur. Çünkü bu şahadet, bir kâfirin şahadetidir, ki kasden kâfir üzerine bir şeyin isbâtı için kâim olmuştur. Ve1 o isbâttan efendisi olan Müslüman üze­rine zımnen hüküm lâzım gelmiştir. Şâyed mâlik, yânî efendi kâfir olup me'zûn köle Müslüman olsa, onun aleyhine kâfirin şahadeti ka­bul edilmez. Çünkü bu şahadet, bir kâfirin şahadetidir ki, kasden Müs­lüman aleyhine bir işin isbâtı için kâim olmuştur. Eğer bir Müslüman, alış - veriş için bir kâfiri vekil etse, vekîl olan kâfir üzerine iki kâfir alış - veriş şâhidliği yapsalar, aleyhine şâhidlikleri caiz oiur. Çünkü bu şahadet, kâfir üzerine bir şeyin isbâtı için kâim olmuştur. Şâyed müvekkil kâfir olup, bir Müslümam satmak ve satın almak için vekîl etse, o vekîl olan Müslüman üzerine, şâhidlikleri kabul edilmez. Çün­kü bu, bir kâfirin şahadetidir, ki Müslüman üzerine kasden bir şeyin isbâtı için kâim olmuştur. Câmiu'l-Kebîr'in Telhisi için Mes'ûdî (Rh. A) 'nin yaptığı şerhde böyle zikredilmiştir.

Kâfirin, Müslüman aleyhine şahadeti kabul edilmez. Ancak vesa­yette ve nesebde, vasi, ölünün tarafından, hâzır olan hasım üzerine hak iddia ederse, kabul edilir. Yânî kâfir olan da'vâcı, bir Nasrânînin vasisi olduğunu iddia edip ve da'vâsmı isbât etmek için Müslüman ha­sım üzerine iki Nasrânî şâhid ikâme etse, veya «Fülân oğlu füîân Nas-rânî ölüp, ben onun vârisiyim.» diye iddia etse ve üzerinde ölünün ala­cağı olan bir Müsîümanı getirip; ölünün nesebini isbât etmek için iki Nasrânî şâhid ikâme etse, kabul edilir. Bu şahadetin kabulü, istihsân-âır. Kıyâs, kabul edilmemekdir.

İstihsâlim vechi şudur: Müslümanlar, Hıristiyanların ölümüne gel­mezler. Vasiyyet ise, çok kere ölürken yapılır. Nes&bin sübûtunun sebebi nikâhdır.  Halbuki Müslümanlar, onların nikâhlarına gelmezle Eğer binası ölüm üzere olan vesayet isbâtmda Müslüman üzerine kszâ binası nikâh üzere olan neseb isbâtmda Nasrâninin, Müslüman ürerine  şahadet;  kabul   edilmese,   vasiyyete  müteallik  oian  hakların zayi' olmasına yol açar. Şu hâlde,  bu şahadet biz'zarûre  tstihsânen kabul edilir. Nitekim ebenin, zaruretten dolayı şahadeti kabul edilir Körün şahadeti de kabul edilmez. Çünkü şahadeti edâ, iki hasmı ayırd edebilmeye muhtâcdır. Şahadet edilen şey (meşhûd-un bih) men­kûl ise, kör ancak ses ile ayırd eder. Bu ayırd etmede ise şübhe vardır. Şâhidîer, cinsiyle o şübheden kaçınmak mümkün olmaz.
Mürtedin [56] şahadeti de kabul edilmez. Çünkü şahadet, velayet bâbmdar.dır. Mürtedin ise, bir kimse üzere velayet yetkisi yoktur. Şu hâlde, kâfir üzerine de olsa, mürtedin şahadeti kabui edilmez.

Kölenin ve küçük çocuğun da şahadetleri kabul edilmez. Çünkü bunların, kendileri üzerine velayetleri yoktur. Başkaları üzerine olma­ması evleviyyette kalır. Ancak köle. köleliği hâlinde ve sabi, küçüklük hâlinde şahadeti yüklenip; köle hürriyete kavuştukdan ve küçük çocuk bulûğa erdikden sonra edâ ederlerse, kabul edilir. Çünkü şahadeti yük­lenmeleri, gözle görmek veya işitmek yoluyla hâsıl olmuştur. Bu iki­si, onları şahadetten alıkoymazlar. Edâ sırasında ise; köle ile küçük çocuk şahadet ehlindendirler.
Kazf [57] sebebiyle cezalandırılmış olan kimsenin de şahadeti ka-bûl edilmez. Velev ki, tevbe etmiş olsun. Çünkü Allah Teâlâ  (C.C.) :
«Ebediyyen onların şâhidüğini kabul etmeyin...» [58]buyurmuş­tur.

Ancak kâfir İken kazf haddi ile cezalandınlıp, ondan sonra Müs­lüman olmuş ise, kabul edilir. Çünkü kâfir, kazf haddi ile cezalandırıl­mış olsa, onun ehl-i zimmet üzere şahadeti kabul edilmez. Çünkü kâfir kendi cinsine şahadet yetkisi vardır. Şu hâlde cezasını tamamla­mak için şahadeti red edilir. O kâfir, küfrü hâlinde kazf haddi ile ce- . iandmlmis olup, sonra Müslüman olursa, kâfirler ve Müslümanlar ürerine şahadeti kabul edilir. Çünkü bu şahadeti o. İslâm ile elde et­miştir. Eu şahadete, red mülhak olmaz. O da, ehl-i İsiâm üzerine şa­hadettir. Çünkü bu şahadet, red ve hadd zamanında sabit değildir. Ehl-i İslâm üzerine şahadeti caiz olunca, biz'zarûre kâfir üzerine şa­hadeti de caiz olur. Kâfir köle, bunun hilâfmadır. O, kazf haddi ile cezalandırılıp, sonra âzâd edilirse, şahadeti reddedilir. Çünkü köle için köleliği hâlinde asla şahadet yetkisi yoktur. Şu hâlde red, şahadetin hudûsuna tevakkuf eder. Red hadis olursa, onun şahadetinin reddi âzâddan sonra haddinin tamâmından olur.

Zindanda meydana gelen olaya mahîmsun (tutuklunun) şâhidlik etmesi de kabul edilmez. Yâni zindanda, tutuklular arasında bir olay meydana geldikde, tutukluların ba'zısı o olaya şâhidlik etmek iste­seler, kabul edilmez. Çünkü hepsi itham altındadırlar (müttehimdir-ler). Câmi'ul-Kebîr'de Köyle zikredilmiştir.

Bir kimsenin aslına, fer'ine; kocanın, karısına ve karının, koca­sına;  efendinin, kölesine ve mükâtebine  şâh^dliği  de kabul edilmez.

Bunda asıl olan, Resûlüllah  (S.A.V.)'m:                                .

«Çocuğun, babası için, babanın çocuğu için, kadının, kocası için ve kocanın, karısı için, kölenin efendisi için ve efendinin kölesi için; ki­ralanmış işçinin (ecîrin) kiralayan kimse (müste'cir) için şahadeti ka­bul edilmez.» kavl-i şerifidir.

Meşâyih'in kavline göre; ecîr ile murâd, ustasının zararını kendi zarân ve  yararını kendi yaran saydığı  husûsî çırağıdır.  Resûlüllah (S.A.V.)'ın:

«Aileye hizmet eden hizmetkârın (veya İşçinin) onlar için şaha­deti makbul değildir.» kavl-i şerifinin ma'nâsı budur.

Ulemâdan ba'zıları; «Ecîr ile murâd, yılhk veya ayhk tutulan üc­retli çırakdır.» demiştir. Çünkü ücretli işçi (ecîr) menfaatleri ile üc­reti gerekli kılar. Şâyed ecîr, kiralama müddeti içinde müste'cir için şâ-hidlik ederse, sanki o müste'cir, işçiyi o şâhidlik için kiralamış gibi olur.

İki ortağın, ortak oldukları şeyde birbirleri için şâhidliği de ka­bul edilmez. Çünkü, bir bakımdan kendisi için şahadettir. Eğer ortak olmadığı şeyde şâhidlik ederse, töhmet bulunmadığı için bu şâhidlik kabul edilir.
Fısk üzerine ısrar ettiği için me'bûn'un [59] şâhidliği de kabul edilmez. Fakat sözünde müiâyemet olup a'zâsmda tekessür (kırıtma) olsa, ve ef al-i reddiyye'den (çirkin işlerden) bir şeyle tanınmış olmasa, şâhidliği reddedilmez.

Ölü için ağlayıverip ağıt yakan kadının ve şarkıcının şâhidliği; mala tama' ederek haram işledikleri için, kabul edilmez. Ağıt yakan kadın (nâyiha) dan murâd; başkasının başına gelen musibete ağlayı­verip ondan kazanç sağlayan kadındır.

Eğlence (lehv) için tegannî ise, bütün dînlerde haramdır. Özellik­le, bu işi kadm yaparsa. Çünkü kadının şarkı jsöyleraesi şöyle dursun, sesini yükseltmesi bile haramdır. Onun için burada; «İnsanlar için şarkı söyleyen.» diye kâydlanmamıştır. Musannif, ilerde bu kaydı ko­yacaktır.
Haram olan içkilere mübtelâ olan kimsenin şâhîdliği de kabul edilmez. Çünkü haram olan içkilerden başkasına mübtelâ olmak, müskir olmadıkça şahadeti ıskat eylemez. İçmeye mübtelâ olmakda, eğlen­ce ve zevk için mübtelâ olmak şarttır. Mübtelâ olmayı şart. koşması, bunun meydana çıkması içindir. Çünkü bir kimse gizlice şarâb içip meydana çıkarmasa, her ne kadar şarâb içmek büyük günâh olsa da; âdil olmakdan çıkmaz ve onun adaleti 5âkit olmaz. Ancak, 'açığa çıka­rırsa veya sarhoş olarak dışarı çıkar da çocuklar kendisiyle . oynarsa, âdil olmakdan çıkar. Çünkü böyle yapan kimsede şeref (onur) olmaz ve âdeten yalandan kaçınmaz. Kâfî'de de böyle denmiştir.

Dünyalık için düşmanlık eden kimsenin de şahadeti kabul edilmez. Muhît'de denmiştir ki: Bîr adamın bir adama, dünyâ işlerinden bir şey­de düşmanlığı olsa, şahadeti caiz olmaz.

Zâhidî (Rh.A.) demiştir ki: Muhît'de zikredilen kavi, müteahhi-rînin ihtiyarıdır. Mensûs olan rivayet ise, bunun hilâfmadır. Çünkü o kimse, eğer âdil olursa, şahadeti kabul edilir. Zâhidî (Rh.A.); «Sa­hih olan budur, İ'timâd da bunadır.» demiştir.
Kuşlarla oynayan kimsenin şahadeti de kabul edilmez. [60] Çün­kü onun gafleti ve bir nev'î oyuna ısrarı şiddetlidir. Zîrâ çok kere dam üzerlerinden ve başka yerlerden kadınlara bakar. Bu ise, iıskdır. Fa­kat bir kimse, güvercini ünsiyet (alışkanlık) için besler, uçurup oy­namazsa, onun adaleti yok olmaz. Çünkü güvercinin evlerde alıkon-ması mubâhdır.

Tanbur çalan veya insanlara şarkı söyleyen kimsenin de şahadeti kabul edilmez. Çünkü tanbur zevk ve eğlencedir. Zîrâ, fısk çeşidindendir ve insanları büyük günâh işlemek için toplar. Böyle kimse âdeten mü-câzefeden (yâni ölçüsüz ve düşüncesiz konuşmakdan) ve yalandan çe­kinmez. Eğer başkasına duyurnıayıp, belki yalnızlığım gidermek için kendisine çalıp söylerse şahadetine dokunmaz.

Hadd (şer'î ceza) lâzım gelecek suç işleyeni kimsenin de şahadeti kabul edilmez. Yâni hangi çeşit olursa olsun — haksız yere adam öl­dürmek, zina ve hırsızlık etmek gibi— haddi gerektiren büyük gü­nâhlardan birini işleyen kimsenin de şahadeti kabul edilmez. Çünkü o, inancının aksine bir iş yapmıştır. Bu da, onun dindarlığının (diya­netinin) azlığına delildir. Onun, yalan yere şahadete cür'et edebile­ceği de umulur. Kâfî'de de böyte denmiştir.
Ben derim ki; bunun zahiri, gizlice içki içmek hakkında Kâfiden naklettiğimiz söze- aykırıdır. Lâkin, ikisi arasında uygunluk şudur: Hadd gerektiren şeyi işlemekle murâd, cezalandırılmak sânından olan şeyi işlemek değildir. Belki, onunla cezalandırılan şeyi bi'1-fiil yapmak­tır. Bu ise ancak, izhâr ile ve şâhidlerin onun üzerine muttali' olma-siyle olur.

Peştamalsız hamama giren kimsenin de şahadeti kabul edilmez.

Çünkü avret yerini açmak haramdır. Bununla beraber avret yerini aç­mak, harama aldırış etmemeye delâlet eder.

Ribâ (faiz) yiyen kimsenin de şahadeti kabul edilmez. Çünkü ri­bâ yiyen kimse fâsıktır. Mebsüt'da; ribâ yemek ile tanınmış olmak şart kılınmıştır. Çünkü tacirler, akdi ifsâd eden sebeblerden çok az kurtulurlar. Bunların hepsi, ribâdır. Öyle ise (sahiciliği kabul edilme­mesi için)  ribâ yemekle tanınmış olması gerekir.
Yâhûd tavla [61] veya satrançla kumar oynarsa yâhûd satrançla oyalanıp namazı terk ederse, şâhidliği kabul edilmez. Çünkü bunla­rın her biri aşağılığa delâlet eden büyük günâhlardandır. Fakat ku-marsız ve namazı terk etmeksizin sâdece satranç oynamnk, her ne kadar bize göre mekruh ise de; şahadete engel olan fisk değildir. Çünkü İmâm Şafiî (Rh.A.)'ye göre; satranç mubah olmakla, onda içtihada mesâğ (ruhsat) vardır. [62] Fakat, tavla oynayan kimsenin mutlaka şahadeti merdûddur.

Yolda bevleden (küçük abdestini yapan) veya yolda yemek yiyen kimsenin de şâhidliği kabul edilmez. Selefe açıkça küfreden kimsenin de şâhidliği kabul edilmez. Selef; Sahâbe-i Güzin ve müctehid âlimler­dir. Allah (C.C.) hepsinden razı olsun. Çünkü bu işler, onun aklının ve mürüvvetinin (haysiyetinin) kusurunu gösterir. Bundan kaçınmayan bir kimse, yalandan da kaçınmaz. Zikredilen şeyleri yapmayan kimse, bunların hilâfınadir. Yânı şahadeti, merdûd değildir.

Ölen kimsenin iki oğlu, babalarının şu şahsı vasî kıldığına şahadet etseler ve o da vasî olduğunu iddia etse, iki kardeşin şahadetleri İstih-sânen sahih olur. Eğer vasî, bunu inkâr ederse, onların şahadeti ka­bul edilmez. Kıyâs, vasî iddia etse de kabul edilmemesi idi. Nitekim ölen kimsenin iki alacaklısının şahadetleri; ölen kimseye borçlan olan iki borçlunun şahadetleri; Ölünün, kendileri için vasiyyet ettiği iki kim­senin şahadetleri ve ölenin iki vasisinin vasi ta'yîni üzerine şahadeti kabul   edilir.  Kıyâs, zikredilenlerin   şahadetlerinin   kabul   edilmemesi idi. Çünkü o iki şâhid, şahadetleri ile kendilerine menfaat sağlarlar. Öyle ise, bu red olunur. Çünkü iki vâris, onlar için, ölenin malından tasarruf eden ve haklarının ihyâsına kâim olan kimsenin nasbim kasd etmektedirler. İki alacaklı ise, haklarını alan veya onlara haklarını .vermekle ibra eden kimsenin nasbim kasd etmektedirler. İki vasî öle­nin malında tasarruf üzere onlara yardımcı bir kimsenin nasbini kasd etmektedir. Kendilerine vasiyyet edilen iki kimse (mûsâ leh) ise, hak­larım kendilerine veren kimsenin nasbim murâd etmektedir.

tstihsânm vechi şudur: Bu şahadetler, hakîkaten şahadet değildir. Çünkü hakîkaten şahadet, kâdî üzerine bir şey îcâb eder ki, kâdî o şa­hadet olmaksızın onu icraya kadir olamaz. Bu ş?hâdet ise, böyle de­ğildir. Zîrâ vasî, razı olsa ve mûsinin ölümü de bilinse, kâdî insanların mallarım zayi' olmakclan korumak için vasi ta'yinine kadir olur. Lâ­kin kâdînm, nasb eylediği kimsenin yetkisini ve ehliyetini araştır­ması gerekir. Zikredilen şâhidler, şahadetleri ile kâdîye ta'yîn külfeti bırakmazlar. Onla,r, şahadet ile bir şey de iabât etmezler. Binâenaleyh şahadetin hüccet olmaması hususunda kur'â gibi olur. Belki kâdînm ta'yin külfetini defeder.

Eğ-sr iki kardeş; bunların gâibde olan babalan, hâzırda olan bir kimseyi alacağını teslim alması için vekil etti, diye şahadet etseler; gerek o vekü vekâleti iddia etsin, gerekse etmesin, o şahadet red edilir. Çünkü onların şahadetlerinde şübhe hâsıl olmuştur. Zîrâ iki kardeş, babalan için şahadet,etmektedirler. Bu şahadetin bâtıl olduğu ise, daha önce geçti.

Mücerred cerh üzere şahadet de red edilir. Mücerred cerh, şahidin kendisiyle £âsık sayıldığı şeydir. Amma. fâsık sayılan şâhid üzerine, şeriatın veya kulun hakkını îcâb eylemez. Bu şahadet, kabul edilmez. Meselâ; fâsık veya ribâ yiyen kimse gibi, yâhûd da'vâcı onları isticar eyledi, diye şahadet etmek ve benzerleri gibi. Nitekim, yakında anla­tılacaktır. Çünkü şahadet ancak hüküm altına giren şeyde kabul edi­lir. Ve o şeyin Uzamı kâdînm yetkisindedir. Fısk ise, böyle değildir. Çünkü şâhid, uslu tevbe ile savar; isticar, her ne kadar cerh üzerine zâid bir iş ise de, lâkin isbâtmda hasım yoktur. Çünkü onun ücrete tealîuku yoktur. Hattâ da'vâlı; «Da'vâcı, şâhidleri şu kadar şeye kira ile tuttu!« yâhûd; «Ücreti, benim onun indinde olan malımdan verdi!» diye bu iddiasına beyyine gösterse, kabul edilir. Nitekim, yalanda açık­laması gelecektir. Çünkü bu surette, da'vâlı hasımdır.

Sadr'uş-Şerîa (RIı.A.) demiştir ki: Da'vâcı adalet üzere beyyine ge­tirse; hasım da cerh üzere beyyine getirse; eğer cerh, mücerret! olur­sa, cerhin beyyinesi kabul edilmez. Benim, mes'elenin suretini böyle zikretmeme sebeb; çünkü da'vâcı eğer adalet üzerine beyyine getir­mez ve bir muhbir; «Şâhidler fâsıkdır veya ribâ yiyicidir!» diye haber verirse, adaletin sübûtundan önce hüküm caiz olmaz. Bilhassa iki muh­bir; «Şâhidler, fâsıkdir!» diye haber verirse; hiç caiz olmaz.

Ben derim ki: Bunun hakikati şudur; şahidin ta'düden önce cerhi, şahadeti sübûtundan önce defetmektir ve bu diyanet Mbmdandır. Bun­dan dolayı cerhde, haber-i vâhid kabul edilir. Nitekim bu mes'ele daha önce «Kerahet ve İstihsân Bölümü» nde geçmiştir.

Ta'dîlden sdira cerh, şahadetin süfcûtundîm sonra ref etmekdir.

Hattâ mücerred cerh bulunmazsa, ta'dîlden sc-nra kâdînin o şahadet ile amel etmesi vâcib olur.

Mukarrer kaidelerdendir ki; def, ref'den esheldir.  (Yânı savmak, ortadan kaldırmakdan daha kolaydır). Ta'dîlden önce mücerred cerhin velev ki bir kişi tarafından olsun makbul olması, ta'dîlden sonra, mak­bul olmamasının sırrı budur. Belki şeriatın veya kulun hakkını isbât-ta şahadet nisâbına muhtâc olur. Bu tahkik ile Sadr'uş-Şerîa (Rh.A.) üzerine, ba'zı kendini  beğenmişlerin, kailin murâdını anlamadan, yap­tığı şuursuz ftirâzı yıkılmış olur. Bununla beraber; bu zât, kaideler­den zâhil ve gafil olduğu hâlde şöyîe demiştir: «Ben derim ki, bu söz götürür.  Çünkü bu gibi şahadet, g-erek ta'dîlden önce, gerekse sonra olsun, mu'teber olmaz. Öyle ise, zikrettiği kaydh surete hacet yoktur.» Bundan dolayı ben; «Mücerred ceı*h üzere şahadet, ta'dîlden sonra ka­bul edilmez. Ta'dîîden Önce kabul edilir.» dedim. Meselâ; da'vâcının şâ-hidleri fâsıktıriar veya zânîdirîer veya ribâ yiyicidirler yâhûd içki içi­cidirler veya şâhidler bu şahadette yalancı olduklarını ikrar etmişler­dir veya ücretle tutulduklarını ikrar etmişlerdir,  diye ikrar eyledik­lerine şahadet etseler veya da'vâcmın bu da'vâda mubtıî olduğunu ik­rar ettiklerine şahadet etseler yâhûd bu olayda da'vâlı üzere onların şahadeti yoktur, ,diye şahadet etseler, bu şahadetler, ta'dîlden sonra kabul edilmez. Çünkü  adalet,  sabit  oldukdan  sonra,  ancak şeriatın veya kulun hakkını isbâttan sonra, ortadan kalkar. Nitekim, sen bunu bilirsin! Halbuki bu, zikredilen şeylerde şeriatın veya kulun hakkından birisinin isbâtı yoktur. Şu şey, bunun hilâfmadir ki; eğer şahadet ta'dilden önce bulunursa,  def hususunda kâfidir.  Nitekim, daha Önce geçti.

Da'vâcmın, şâhidlerinin fâsık veya yalancı şâhid olduklarım yâ^ hûd bu şahadet için kira ile tuttuğunu; ikrar ettiğine şahadet ederlerse, da'vâhnm şâhidlerinin şahadetleri kabul edilir. Çünkü bu, da'vâ-cınm da'vâsmda haklı olmadığını ikrardır. Ya da, o şâhidler köledirler veya kazf sebebiyle cezalandırılmışlardır yâhûd bunlar zina ettiler veya zina ile vasf olundular yâhûd benden şöyle bir şey çaldılar veya içki iç­tiler, diye şahadetleri de kabûî edilir. Şu kadar var ki; içki (hamr) içil­mesinde koku yok olmayacak kadar ve geri kalanlarında bir ay kadar za­man geçmiş olmamalıdır. Çünkü zaman geçmiş ise, onunla hakkı isbât etmek mümkün olmadığı için kabul edilmez. Zlrâ zamanı geçmiş olan hadde şahadet etmek merdûddur.

Yâhûd şâhidler da'vâcmın ortaklarıdır ve müddeâ, hepsinin ortak oldukları bir maldır. Veya şâhidler, zina iftirasında bulunmuşlardır.

Makzûf (kazf edilen) de bunu iddia etmektedir. Yâhûd da'vâcı şâhid-leri şu kadar parayla kiralayıp benim onda olan malımdan ücretlerini vermiştir veya ben o şâhidler ile şu kadar paraya, benim üzerime ya­lan yere şahadet etmemeleri için anlaştım ve anlaşma bedelini onlara verdim. Onlar ise, yalan yere şahadet ettiler, şu hâlde ben, onlara verdiğim parayı istiyorum, diye iddiasına beyyine gösterse, şahadet kabul edilir. Bu suretlerde şahadetin kabul edilmesi; ba'zısında Allah Teâlâ (C.C.)'mn hakkı, ba'zısında ise, kulun hakkı olduğu içindir. Bu hakların ihyâsına ihtiyâç vardır.

Bir olayda kâdîmn reddetmiş olduğu; yânî kabul etmediği şahi­di, o olayda başka kadının kabul etmesi caiz değildir. Çünkü zahir şu­dur ki; birinci kâdî o şahidi şer'î bir sebeble reddetmiştir. Şu hâlde ikinci kâdîmn, ona muhalefet etmesi caiz olmaz.
Şahadetleri eksik olan şâhidlerin şahadetini onlardan başkası ta­mam etse, kabul edilir. Şöyle ki, iki şâhid bir hâne için, hasmın yed'inde olduğunu zikretmeksizin şahadet etseler ve hasmm yed'inde olduğu­na diğer iki şâhid şahadet etseler, kabul edilir. Çünkü da'vâcıya mülkü isbâtta hasım cisun diye, da'vâlmm zi'1-yedliğini isbât için şahadete ihtiyâç vardır. Bunda iki hükmün, bir fırkanın şahâdetiyîe. sabit ol­ması ve iki fırkanın şahadetle sabit olması arasında fark yoktur. On­dan sonra iki şâhid, hâne da'vâlmm zi'1-yedliğihdedir, diye şahadet et­seler, kâdî onlara; «Siz, hanenin da'vâlı elinde olduğuna, duyup işit­mekle mi, yoksa gözle görmek suretiyle mi şahadet ediyorsunuz?» di­ye sorar. Çünkü olabilir ki; o kimsenin hâne elinde olduğu ikrarını işitmişler de; bu husûsda mutlak şâhidlik yapılabilir sanmışlardır. tmâdiyye'de de böyle denmiştir.

İki kimse mahdûddun mülküne; diğer iki kimse de hududun mül­küne şahadet etseler, zikredilen sebebden dolayı kabul edilir.

Şâhidler, bir adamın ismine, nesebine şahadet edip, o adamı ay­nen ta'rif etmeseler; diğer iki şâhid de o isimle adlandırılan bu adamdır, diye şahadet etseler; şahadetleri kabul edilir. Yakında bunun ben* zeri gelecektir.

Âdil bir kimse şahadet edip; ((Ben, şahadetin bir kısmım açıklama­dım! » derse, şahadete zarar vermez. Yâni şâhid şahadet ettikden son­ra, şahadetinde terk ettiği bir sözü hatırlayıp, onu zikretse, eğer söz­de çelişme yoksa, şahadeti kabul edilir.

Câmiu's Sağîr'de ve Muhît'de mutlak olarak zikredilmiştir ki, eğer o adam yerinden ayrılmadan Önce bu sözü söyledi ve şâhid âdil olup çelişkiye düşmemeyi şart kılmadı ise —ki bu güzel bir şarttır— şa­hadet caiz olur. Bunu Zâhidî (Rh.A.) zikretmiştir.

Yaradan öldüğüne dâir getirilen beyyine, yara iyileştikden sonra öldüğüne dâir getirilen beyyineden evlâdır. Yâni bir adam, bir insanı yaralayıp, yaralı öldükde müteveffanın velîleri «O yara sebebiyle öl­dü!)) diye beyyine getirseler; yaralayan kimse de; «Benim açtığım ya­radan sıhhat bulup, on gün sonra öldü i» diye beyyine getirse, maktu­lün velilerinin beyyineleri evlâdır.

Gabin (aldatan)'in beyyinesi, kıymet semenin misli olduğuna dâir getirilen beyyineden evlâdır. Yânî bîr vasî, küçük çocuğun bağını sa­tıp; sabi baliğ oldukda aldanma (gabn) bulunduğunu iddia edip bey­yine getirse; müşteri de o vakitte semenin misline satm aldığına dâir beyyine getirse, gabinin beyyinesî kabul edilir. Çünkü aldanmaya dâir olan beyyine, zâid bir şeyi isbât etmektedir. Bir de; fesâd beyyinesi, sıhhat beyyinesine tercih edilir.

Mutasarrıfın âkil olmasına dâir beyyine, aklı bozuk veya mecnûn olmasına dâir beyyineden evlâdır. Yânî bir câriye, efendisi âkil oldu­ğu hâlde kendisini ölüm hastalığında (maraz-ı mevtte) müdebber ey­lediğine dâir beyyine getirse; efendinin vârisleri de aklı bozuk idi, diye beyyine getirseler, cariyenin beyyinesi evlâdır.

Keza bir kimse, karısını ınuhâlaa ettikden sonra, hul' vaktinde mecnûn olduğuna dâir beyyine getirse; kadın da hul' vaktinde koca­sının akıllı olduğuna dâir beyyine getirse yâhûd koca husûmet vak­tinde mecnûn olup, velîsi onun mecnûn olduğuna dâir beyyine getirse; kadın da akıllı olduğuna dâir beyyine getirse, iki fasılda da kadının beyyinesi evlâdır.
İkrahın   [63]   beyyinesi, tav'ın  [64]   beyyinesinden evlâdır.  Yânî daVâcı, bir insanın bir şeyi kendi.isteği ile ikrar ettiğini isbât etse; da'va-lı da; «Ben, o ikrara mecbur edildim!» diye beyyine getirse, mecburiyet beyyinesi evlâdır. Çünkü, zahirin' hilafını isbât etmektedir. [65]


Eser: Dürer

  • Yeni Ekle
Yorumlar (0)

Dürer

 

Son eklenen ruyalar

Sitemizde yer alan soruların cevapları özenle islami eserlerden seçilerek yazılmaktadır.
Haramiler | Bitkiler