Şahadet   Üzerine   Şahadet   Babı


Bilmi.ş oî ki, bu şahadetin cevazı istihsândır. Kıyâs, cevazı gerek­tirmez. Çünkü şahadetin edası, asıl şahide lâzım gelmiş bedenî bir ibâdettir. Zorlama bulunmadığından dolayı meşhûd-un leh [67] için hak değildir. İnâbet,[68] bedenî ibâdetlerde câri olmaz. Lâkin fakîhler, t"i şahadetin cevazım, ona şiddetle ihtiyâç duyulduğu için, şübhe ile sakıt olmayan her hakda müstahsen görmüşlerdir. Çünkü asıl şâhid; ölmesi, yolcu olması ve buna benzer sebeble şahadeti edâ etmekden ba'zan âciz olur. Eğer bu şahadet caiz görülmezse, hukûkdan çok şe­yin zayi' olmasına yol açar. Bundan dolayı, her ne kadar fürû'un şa­hadeti üzere şahadet çok olsa da, buna cevaz verilmiştir. Lâkin onda bedeliyyet şübhesi vardır. Çünkü bedele, ancak asldan âciz kalmdıkda başvurulup amel edilir. Bu da, onun gibidir. Bundan dolayı, şübheler-le sakıt olan şeyde, bu şahadet kabul edilmez. Kadınların erkekler ile beraber şahadeti böyledir.
Bu şahadet, şübhe ile sakıt olmayan şeyde şâhid-i asim bulunması imkânsız olmak şartiyîe kabul edilir. Yânı asıl şahidin Mahkemeye gelmesi imkânsız olmasiyle kabul edilir. Meselâ, asıl şahidin ölüm ve­ya hastalık sebebiyle Mahkemeye gelememesi böyledir. Yâni asıl şâhid, hasta olup, hastalık nedeniyle kadının meclisine gelemese veya üç günlük ya da daha uzak bir yola gitmekle kadının meclisinde buluna­masa, şahadet Ü2ere şahadet kabul edilir. Şu hâlde, bu şahadetin caiz olması, ihtiyacdan dolayıdır. Bu ihtiyâç, ancak asıl şâhid âciz olursa kendini gösterir. Bu (hastalık ve yolculuk gibi) şeyler ile acz, şübhesiz meydana gelir.
İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.)'dan bir rivayete göre: Asıl şâhid, eğer o şahadetin edası için sabahleyin gider de, aks?.m geri dönüp ailesi ile evinde yatmaya kadir olamayacak bir yerde olursa, insanların hakla­rını ihya etmek için İşhâd (yânı, başkasını şâhid tutmak) sahih olur. tFakîhîer, birinci söz daha güzel (ahsen) dir. İkinci söz ise, daha uy­gun (erfak) dur, demişlerdir. Fakîh Ebû'1-Leys (Rh.A.), bu kavli al-, mıştır.

Şahadet üzere şahadet, her asıl olan şâhidden müteaddid şâhidler şahadet etmek şartiyîe kabul edilir. Çünkü Hz. Âli (R.A.); «Bir erke­ğin şahadeti üzere şahadet, ancak iki erkeğin şahadeti ile caiz olur.» demiştir.  Velev ki,  asıl  şahidin  iki ferleri  değişik olmasınlar. Yânî iki asıl şahidin her biri için iki ayrı şâhid olması vâcib olmaz. Belki iki fer'î şâhid, her asıl şahide kâfidir.
Bundan sonra musannif, şahadet üzere şahadetin keyfiyetini şu sözü ile açıklamıştır: Asıl şâhid, fer'a hitâb edip; «Benim şu şekilde şahadet ettiğime şahadet eyle!» der. Meselâ; «Fülân oğlu fülân fülân, benim yanımda şöyle ikrar eyledi!» der. Fer' dahî; «Ben şahadet ede­rim ki, fülân kimse beni şahadeti üzerine şu şekilde işhâd eyledi ve benim bu şekilde şahadetime şahadet eyle, dedi i» der. Çünkü fer'in şahadeti ile, asim şahadetini ve tahammülü zikretmek mutlaka lâzım­dır. Metinde zikredilen ibare şahadetin hepsine yeter. Bu mezkûr iba­re, ibarelerin orta hâllisidir. Edâ vaktinde fer'in şahadeti için bundan daha uzun ibareler vardır. Meselâ kâdînm huzurunda fer'in; «Ben şa­hadet ederim ki, fülân kimse benim yanımda; fülân kimsenin fülân üzerinde şu kadar malı vardır diye şahadet eyledi ve bu şahadeti üze­rine beni işhâd eyledi ve bana şahadeti üzerine şahadet etmeyi emretti. Ben, onun şahadeti üzerine o şekilde şimdi şahadet ederim!» deme-sidir. Bu şahadette sekiz şahadet «Şın» ı vardır. îîk zikredilende beş «Şm» vardır. Beş «Şın» ile olan şahadetten daha kısası da vardır. Me­selâ kâdînm yanında-fer'in; «Ben, fülân kimsenin şu şekilde şahade­tine şahadet ederim!» demesidir. Bunda, iki «Şm» vardır ve bir şey eklemeye de ihtiyâç yoktur. Bu, fakîh Ebû'1-Leys (Rh.A.)'in ihtiyar ettiği (yânî beğenip seçtiği) dir. Üstadı Ebû Ca'fer (Rh.Â.)'in ihtiyar ettiği de budur. înâye'de de böyle denmiştir.

Asıl olan şâhid için fer* olan şahidin ta'dîli sahîhdir. Çünkü fer' olan şâhid eğer âdil olursa, tezkiyeye yarar. Eğer âdil olmazsa, şahade­te yaramaz. Denilemez ki: «Fer' olan şâhid müttehemdir. Çünkü ken­disinin şahadeti, ancak aslın ta'dîli ile sahih olur.» Zîrâ biz deriz ki, âdil kimse, misli ile müttehem olamaz. Nitekim, sözü makbul olması için şahadet etmesi ihtimâliyle beraber, kendi şahadetinde müttehem değildir. Nitekim iki şâhidden birinin, diğeri için ta'dîli sahîhdir. Bizim zikrettiğimiz sebebden dolayı, ki o da «Eğer âdil olursa yarar...» sözü­dür.

Şâyed fer" olan şâhid, asi olan şahidin ta'dîli hakkında bir şey söylemezse, nakli sahîh olur. Yânı hâli mestur (gizli) bile olsa, aslın şahadetini nakl etmesi sahîh olur. Muhît'de de böyle denmiştir.

Şâhidler ta'dîl olunurlar. Yâni fürû' olan şâhidlerin şahadetlerini dinleyen kâdî, tezkiyeye ehil olan kimseden usûlün adaletini araştırıp öğrenir. Nitekim, asıl şâhidler hâzır olup şahadet etmiş olsalar, ta'dîl olunurlardı. Eğer onların adaletleri sabit olursa, kâdî hüküm verir. Aksi takdirde, hüküm vermez.

Eğer asıl şâhid, şahadetini inkâr ederse, fer'in şahadeti bâtıl olur. Kâfî'de denmiştir ki; «Bu mes'elenin ma'nâsı şudur: Asi olan şâhid­ler, bizim için bu olay üzere şahadet yoktur, deyip Ölseler veya kaybol-salar, ondan sonra fürû' gelip bu olayda onların şahadetleri üzere şa-.hâdet etseler, şahadetleri bâtıl olur, demektir. Usûlün hâzır olmasiyle beraber fürû'un şahadetlerine iltifat edilmez. Velev ki, inkâr etme­sinler. Çünkü şahadeti yüklemek şarttır. Halbuki iki haberin arasında, yâni asim haberi ile fer'in haberi arasında zıdlık bulunduğu için, yük­leme yoktur.»
Zeylaî (Rh.A.) demiştir ki: «Bunun ma'nâsı, şâyed asıl olan şâhid­ler; «Biz, şahadetimiz üzere onları işhâd eylemedik (şâhid tutmadık).» deyip ölseler veya kaybolsalar, ondan sonra fürû' olan şâhidler gelip, kadının huzurunda şahadet etseler, şahadetleri kabul edilmez. Çünkü şahadeti yüklemek şarttır. Halbuki aslın haberi ile fer1 olan şahidin haberi arasında çelişme olduğu için yükleme sabit olmamıştır. Çünkü asıl olan şâhidlerin doğru söylemiş olmaları muhtemeldir. Şu hâlde ihtimâl ile beraber şahadeti yüklemek sabit olamaz.»

Ben derim ki; Hidâye'de ve şerhlerinde ve diğer mu'teber kitab-larda ibare şöyledir: «Eğer asıl şâhidler şahadeti inkâr ederse...» şek­linde Kâfî'de olan ibareye uygun olduğu hâlde vâkîdir. İsnadın, şa­hadete aykırı olduğu hiç kimseye gizli değildir. Öyle ise, Zeylaî (Rh. A.)'nin şahadeti bununla açıklaması nasıl sahîh olur? Belki de Zeylaî (Rh.A.)'nin yanılmasının kaynağı, Hidâye'nin ve şerhlerinin; «Çünkü tahmil, çelişmeden dolayı sabit olmamıştır.» demeleridir. Çünkü tah­milin ma'nâsı işhâddır.

Zeylaî (Rh.A.)'ye şu nokta gizli kalmıştır ki; şahadetin aslını inkâr eylediği zaman dahî tahmil sabit olmaz. Belki şahadetin aslını inkâr, işhâdı inkâr etmekden beliğdir. Çünkü şahadetin aslını inkâr, kinayedir. Halbuki kinaye, tasrîhden beliğdir.

Fer' olan iki şâhid, iki asıl kimsenin; «Fülân kadın, fülân kabile­ye mensûb olan fulanın kızıdır.» diye şahadet ettiklerine, şahadet edip; «O iki asıl kimse, fülâneyi bildiren şeyleri bize haber verdiler!» dese­ler ve da'vâcı bir kadın getirip, fer' olan şâhidler, o olduğunu bilemese-ler, da'vâcıya; «Bu kadının, o kadın olduğuna iki şâhid getir.» denilir. Çünkü nisbetle ta'rîf, onlann şahadetleri ile tehakkuk etmiştir.

Da'vâcı; «O nisbet, bu hâzır kadın içindir.» diye iddia eder. O nis-betin, hâzır olan kadından başkası için olması muhtemeldir. Şu hâlde, nisbetin o hâzır kadın için olduğunu isbât etmek lâzımdır. Bu şahadet, daha önce geçen kasır (kısa) şahadetin başkası ile tamâm olması ka-bîlindendir.

Hükmî mektûb da zikredilen gibidir. Yânı kâdî, başka bir kâdîye mektûb yazıp; «Fülân ve füîân, benim yanımda, fülân kabileye men­sûb olan fülânın kızı fülâne üzerinde şu kadar mal olduğuna şahadet ettiler.» diye bildirse ve da'vâcı; mektûb yazılan kâdînın huzuruna, bir kadın getirse; fakat kadın o nisbet ile nisbet edildiğini inkâr etse; o kadının, o mezkûr nisbet ile nisbet edildiğine şahadet edecek başka iki şâhid getirmek mutlaka lâzımdır.
Eğer o iki şâhid, zikredilen iki mes'elede nisbeti beyân etmek için; «O kadın Temîmiyyedir.» deseler, onu kabîle-yi' mahsûsasına (fah-zma) [69] nisbet eylemedikce caiz olmaz. Veya zikredilen iki mes'elede kadının dedesine (ceddine) nisbet etmedikçe caiz olmaz. Çünkü ta'rîf lâzımdır. Ta'rîf ise, genel nisbet ile hâsıl olmaz. Benî Temime nisbet etmek ise, umûmîdir. Çünkü onlann adedleri sayılamıyacak kadar çok­tur. Fakat fahz (kol) 'a nisbet etmek bunun hilâfmadır. Çünkü bu nis­bet özeldir (hâssdır). Hattâ şâhid bu nisbet-i hâssayı zikretse, dedesini zikretmek yerine geçer. Çünkü fahz, en yukarıda oian dedesinin adı olup, en aşağıda olan dedesinin yerine kâim olmuştur.

Asıl olan şâhid, şahadeti üzerine bir kimseyi İşhâd ettîkden son­ra, o fer'i şahadetten nehy etse (menetse), nehyi sahîh olmaz. İki kâfir, iki Müslümanın, bir kâfirin kâfir üzerine şahadetine şa­hadet etseler, kabul edilmez. Keza, iki kâfirin bir kâfir için bir kâfir üzerine hükmedildiğine şahadetleri kabul edilmez.

Bir adamın babasının şahadeti üzerine şahadeti ve babasının öde­diğine şahadeti, sahîh kavide kabul edilir. Bu zikredilen dört mes'ele «Haniye» adlı kitabdan alınmıştır.

Bir kimsenin, yalan yere şahadet ettiği kendi ikrarı île anlaşılsa, veya bir kimse bir adamın Öldürüldüğüne yâhûd öldüğüne şahadet et-tikden sonra o adam sağ olarak gelse veya bir kimse Ramazan hilâlini gördüğüne şahadet edip otuz gün geçdikden sonra, gökde hilâlin görül­mesine engel yok ikeri görülmese ve bunların benzerinde yalanı orta­ya çıksa, o kimse teşhir edilmekle ta'zîr olunur. Yâni herkesin önünde azarlanır.

Kâfî'de şöyle denmiştir: Bilmiş ol ki; yalan yere sahicilik eden kim­senin şahâdetiyle hüküm verilsin veya verilmesin, yalancı sahicilik eden kimse icmâen ta'zir olunur. Çünkü o kimse, Müslümanlara zararı do­kunan büyük bir günâh işlemiştir. Yalancı şâhidliği hususunda belli bir sınır yoktur. Binâenaleyh o kimse, bir daha yapmasın diye ta'zîr olunur.

Ancak fukahâ ta'zîrin nasıl olacağında ihtilâf etmişlerdir. İmâm Ebû Hanîfe (Rh.A.) demiştir ki: Onun ta'zîri ancak teşhiridir İmâmeyn (Rh. Aleyhimâ); «O kimse, dövülür ve habs-edilir.» demişlerdir. îmâm Şafiî (Rh.A.)'nin kavli de budur. Çünkü Hz. Ömer (R.A.)'in yalan ye­re şâhidlik eden kimseye kırk kamçı vurduğu ve yüzüne çömlek; karası sürdüğü rivayet edilmiştir.
îmâm A'zam (Rh.A.)'ın delili şudur: Kâdî Şüreyh (Rh.A.), yalancı  şahidi teşhir eder, fakat dövmezmiş. Eğer yalancı şâhid pazarcılardan-sa, pazar yerine; değil ise, ikindiden sonra kavminin toplandığı yere gönderirdi ve; «Biz, bu adamı yalancı şâhid bulduk, siz de ondan sa­kının!» derdi. Şüreyh (Rh.A.), Sahabe zamanında kâdî idi. Bu gibi teşhir cezan Sahabe (R.' Anhüm) 'ye gizli kalamaz. Sahabe (R. An-hüm)'den hiç kimse bunu inkâr etmemiştir. Binâenaleyh Sahabe (R. Anhüm)'nin bunu görüp de inkâr etmemesi icmâ sayılır. [70]


Eser: Dürer

  • Yeni Ekle
Yorumlar (0)

Dürer

 

Son eklenen ruyalar

Sitemizde yer alan soruların cevapları özenle islami eserlerden seçilerek yazılmaktadır.
Haramiler | Bitkiler