11- YOL ÜZERİNE DUVAR, HELA VE BENZERİ ŞEYLER YAPILMASINDAN DOLAYI MEYDANA GELEN CİNAYETLER

Bir kimse, önceden, yıkılacağını bilerek bir duvar yapar ve o duvar, bir şahsın üzerine yıkılarak onu öldürür veya bir malın telef olmasına sebep olursa; bu durumda, duvar sahibi, onu tazmin eder. Kendisinin, o duvarı yıkmaya gelip gelmemesi arasında da bir fark yoktur.

Duvar, yıkılacak şekilde eğri yapılmadığı hâlde zaman geçtikçe yıkılmaya meyleder; sonra da bir adamın üzerine yıkılır, veya bir malın üzerine düşer ve onu telef ederse; bu duvarın sahibi, onu tazmin eder mi?

Şayet, kendisi yıkmaya daha gelmeden önce yıkılırsa, duvar sahi­bine üç imamımıza göre de tazminat gerekmez.

Fakat, onu yıkmaya geldiği hâlde yıkmazsa; kıyâsda yine tazminat gerekmezse de istihsanda, gerekir. (Zehıyre'de de böyledir.)

Bundan sonra, o yüzden nefisler telef olursa, ölen içn âkilesine, kalandan tazminatta bulunur. Tebyîn'de de böyledir.

Bir adama,' 'yıkılmaya meyletmiş olan duvarını yıkması" söylenir ve o gelmeden bu duvar, birinin üzerine yıkılıp, onu öldürürse; bu duvar sahibinin diyet ödemesi gerekir.

Bu, İmâm Muhammed (R.A.)'in kavlidir.

Emâlî sahihleri şöyle buyurmuşlar:

İmâm Ebü Yûsuf (R.A.)'a göre, bu duvar sahibine tazminat gerekmez.

Sahih olanı, İmâm Muhammed (R.A.)'in görüşüdür. Zehıyre'de de böyledir.

Bir duvar, bir adamın üzerine yıkılarak onu öldürür veya bir adam, onu yıkmak için ona dayanınca, duvar yıkılmadan o adam ölü-verir; sonra da bir başka şahıs, o duvarı ölenin üzerine iterek yıkarsa; bu durumlarda duvar sahibinin âkilesinin üzerine tazminat gerekmez. Muhiyt'te de böyledir.

Hükümdar veya bir başkası tarafından duvar sahibine tekaddüm sahihdir.

Tekaddüm: Duvar sahibine: Kendisi yıkılıp bir şeyin telef olma­masını sağlamasından önce "Duvarın, yıkılmak üzre meyletmiştir. Yıkılacağından korkuluyor. Onu yık" demekdir. Muhıyt'te de böyledir.

Şayet, bir adama: "Duvarın yıkılmaya yüz tutmuş; onu yıksan uygun olur." denilirse; bu, bir talep değil, meşveret olur. Fetâvâyi Kâdî-hân'da da böyledir.

Duvarın yıkılmasını talep etmek ve bu hususta şahit tutmak, tekaddüm için şart değildir.

Hatta, bir adam, duvar sahibinden, -şahit edinmeden- fariğ olmasını diler; o da imkânı olduğu hâlde fariğ olmaz ve duvar yıkılıp, o yüzden bir şey telef olur; o adam da dileğini ikrar ederse; telef olan şeyi, duvar sahibi tazmin eder.

Ancak şahit edinmenin faydası vardır. Şahit edinmekle duvar sahi­binin inkârını red ve kendi talebini isbat imkânı olur. Kâfl'de de böyledir.

Bir adamın talebine iki erkek şahit; veya bir erkek, iki kadın şahit bulunursa; mutâlebe (= talep etmiş olma) sabit olur.

Keza bir hâkimin, diğer hâkime yazması da bir isbattir.

İki köle veya iki kâfir, yahut iki sabî, bir duvarın yıkılacağı hususunda şâhid olurlar, sonra da o iki köle azâd edilir veya o iki kâfir, müs-lüman olur, yahut iki çocuk bulûğa erişirler; bundan sonra da eğrilmiş olan duvar yıkılarak bir insana isabet eder ve onu öldürürse; onu, duvar sahibi tazmin eder.

Keza, eğrilmiş bir duvar köleler azâd olmadan veya kâfirler, müs-lüman olmadan, yahut sabiler, bulûğa erişmeden Önce yıkılır, bunlar da sonra şahitlik yaparlarsa; bu şahitlikleri caiz olur. Çünkü bunlar da edâ ehlidirler. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Talebin sıhhatından şartlarından biri de tefriğ (= orayı yıkıp boşaltma) velayetine sahip olana söylemektir.

Hatta bir adam, bir evde kira ile veya ödünç olarak oturana söyler ve o da evi yıkmaz, bu ev de bir şahsın üzerine yıkılarak ölümüne sebep olursa; icarcıya veya icâreciye tazminat gerekmez. Zefuyre'de de böyledir.

Yıkım zamanına kadar da, velayetin, sahih olması için o yerin, sahibinin elinde kalması şarttır.

Hatta, sahibi satışla mülkünden çıksa ve şâhidler de buna şehâdet etseler; bu durumda satan şahsa tazminat gerekmez. Tebytn'de de böyledir.

Bu durumda, eğer, satın almadam önce yıkıldığını isbat ederse, müşteriye de tazminat gerekmez.

Şayet, "müşteri satın aldıktan sonra yıkıldı." derlerse; o zaman, tazminat gerekir. Kâfi'de de böyledir.

Şayet, şahit edindikten sonra, tecennün eder veya irtidat ederek dâr-i harbe gider ve onun dâr-i harbe girdiğine hükmedilir; sonra da deliliğe geçer veya mürtetlikden, tekrar müslümanlığa döner; bilâhere de duvarı yıkılır ve birşey telef olursa; o, heder olmuş olur.

Keza üzerine şâhid edindikten sonra evi satar; sonra da, bir kusuru sebebiyle veya görme yahut şart muhayyerliği ile, bu ev geri verilir;  bilâhare de duvarı  yıkılarak  bir  şey telef olursa tazminat gerekmez.

Ancak geri aldıktan sonra şahit edinilirse, o müstesnadır.

Bir duvarın yıkılacağı, onu satın alacak müşteriye söylendiği hâlde, o, bu duvarı üç günlük muhayye'rlikle satın alır, sonra da onu geri verir'se; bu durumda şahit tutmak bâtıl blur.

Şayet satış devam ederse; o zaman jşâhid edinmek bâtıl olmaz.

Şayet satıcı için şahit tutulursa; bu durumda, müşteriye tazminat gerekmez.

Muhayyerlik hakkı satıcıda olur ve ona ''duvarı yıkması'' söylenir; bu satış da bozulursa; sehâdet sahih olur!,

Bu durumda müşteriye söylenirse; o söyleme bâtıl olur. Mebsût'ta da böyledir.                                           

Hak sahibinden, duvarım yıkmasiî talep edildiğinde; bu duvar ammenin yolu üzerinde olursa; o umumdan bir kişinin talebi kâfi gelir. Zehıyre'de de böyledir.                           

Bu talebin, bir müslüman veya bir; zimmî tarafından yapılması arasında bir fark yoktur.                           

Tahâvî Şerhi'nde şöyle zikredilmiştir:

Şayet duvar, umumun yolu üzerine meyi etmiş ise, bu durumda dava etmek, her insan için bir haktır. İster müslüman olsun, isterse zimmî olsun... Hür, baliğ, izinli sabî, efendisi izin vermiş köle... cümlesi dava edebilirler. Kifâye'de de böyledir.

"Bu duvar, bir mahallede ise, o mahalleden bir kişinin talebi kâfi gelir.

Bu duvar bir evde ise, o evde oturanın talebi kâfi gelir. Zehıyre'de de böyledir.

Cami' kitabında şöyle denilmiştir: Duvar mes'elesi hakkında bir adamın aleyhine şahit tutulur ve bir adam,  "yıkılmak üzere olan duvarını, yıkmasını" duvar sahibine söylemiş olur; duvar sahibi de iki gün müddetle ertelenmesini ister; hâkim de, iki veya üç gün te'cil eder; sonra da bu duvar yıkılıp bir şey telef olursa; sahibine tazminat vacip olur. Muhıyt'te de böyledir.

Yer sahibi te'cil eder (= geri bırakır) veya vaz geçer; yahut buna benzer bir şey yapar ve duvar da yıkılarak telefiyata sebep olursa; o evde oturana tazminat gerekmez. Kâfî'de de böyledir.

Yıkılması için verilen müddet geçtikten sonra, duvar yıkılırsa; onun vereceği zarar tazmin edilir. Muhıyt'te de böyledir.

Bir yol üzerinde bulunan, yıkılmaya yüztutmuş bir duvarın yıkımını hâkimin te'cil etmesi bâtıl olur.  Hızânetü'l-Müftîn'de de böyledir.

Keza, hâkim tehir etmez de, üzerine şahitlik yapılan zat te'hir ederse; bu kendi nefsi için de, başkası için de sahih olmaz. Muhıyt'te de böyledir.

Duvar rehin olur ve rehin alana da haber verilmiş olursa; rehin alan da, veren de tazminatta bulunmaz.

Eğer rehin verene söylendi ise, o, yıkılan duvarın zararını tazmin eder. Mebsût Şerhi'nde de böyledir.

Müntekâ'da şöyle zikredilmiştir:

Bir adam, "diğerinin elinde bulunan bir evin, kendisine ait olduğunu" iddia ettiğinde, o evde de yıkılacak bir duvar bulunur ve onun yıkılacağına dair şahitler şehâdette bulunurlar; bu duvarı da hakkı olmayan şahıs yıkarsa; onu tazmin eder. Muhıyt'te de böyledir.

Şayet ev, bir küçüğün olur ve onun babası veya vasisi, duvarın yıkılmasına şahit olurlarsa; bu şehâdetleri sahih olur. Şayet, bu duvar yıkılırsa; tazminat küçüğe ait olur. Fetâvâyi Kâdlhân'da da böyledir.

Bir cariyeye karşı şehâdet de böylece sahih olur. Kâfî'de de böyledir.

Şayet duvar yıkılmaz da, sonradan, sabî bulûğa eriştikten sonra yıkılır ve bir adam ölürse; onun kanı heder olur.

Keza, bir baba, veya vasî ölüp, küçük çocuk kalır; duvar da bir insanın üzerine yıkılarak, onun ölümüne sebep olursa; diyetini, âkile-sinin ödemesi lâzım olur. Muhıyt'te de böyledir.

Bir mescidin duvarı yıkılmaya yüz tutarsa; ve onu yaptırana karşı "duvarı onarması için" şahit tutulur. Muhıyt'te de böyledir.

Müntekâ'da şöyle zikredilmiştir:

Bir adam, bir yerini fakirlere vakfederek, onu bir vekile verip, "gelirini, fakirlere vermesini" söyler; vekil de o yerin duvarının yıkılacağına şâhidler edinir ve bu duvar, bir insanın üzerine yıkılarak onun Ölümüne sebep olursa; onun diyeti, onu vakfedenin üzerine olur. Kendilerine vakfedilenlere tazminat gerekmez. Muhıyt'te de böyledir.

Yıkılacak bir duvarın yıkılması işi bir köleye havale edilir ve o yıkmaz; bu duvar da yıkılıp, bir adamın ölümüne sebep olursa, onun diyeti, bu kölenin efendisinin âkilesi üzerine olur. Köle, ister borçlu olsun, isterse borçlu olmasın farketmez.

Şayet bu duvar, bir mala zarar verirse, mal ziyanı köleye âit olur ve o yüzden köle satılır. Efendisine karşı yapılan şahitlik de sahilidir. Feta-vâyı Kâdîhân'da da böyledir.

Bir kısım vârisler, "yıkılmaya yüz tutmuş bir duvarın yıkılmak üzere  olduğunu  haber  verip,  yıktırılmasını  isteseler; kıyâsa  göre, onlardan hiç birine tazminat gerekmez. Fakat biz, kendilerine haber verilenlerin hisselerinden, tazminat ödemelerini güzel görüyoruz. Meb-sût'ta da böyledir.

Beş kişinin, müştereken ortak oldukları bir duvar, yıkılmaya yüz tutar ve durum, o ortaklardan birine verilir; o duvar da yıkılır ve bir adam ölürse; haberi olan ortak, duvarın beşte birinin hissesine karşılık, diyetin beşte birini tazmin eder ve onu âkilesi öder.

Uç kişinin yurdunda, bunlardan birinin kuyusu olur veya oraya birisi bir bina yapar; diğerlerinin de bundan haberleri olmaz ve o yüzden bir adam Ölürse; diyetinin üçte ikisini; o tazmin eder.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.): "Her iki mes'elede de yarım diyet gereldr." buyurmuşlardır. Hüsâmüddîn'in Câmiu's-Sağîr Şerhi'nde böyledir.

Eğer kuyu ve bina, diğerlerinin de izni ile yapıldı İse, bu bir cinayet olmaz. Sirâcü'l-Vehhâc'da da böyledir.

Müntekâ'da şöyle zikredilmiştir:

Bir adam ölür ve bir oğlu ile bir de evi kalır; kendisi de borçlu olur; yol üzerinde de yıkılmaya yüz tutmuş bir duvarı bulunur; o oğlundan başka da hiç bir vârisi olmaz ve o duvarı yıkması da oğula haber verildiği hâlde, onun imkânı olmaz ve bu haberden sonra, o duvar yıkılırsa; diyet, oğuhın âkilesine değil de, babasının âkilesine âit olur. Muhıyt'te de böyledir.

tmftm Muhammed (R.A.) şöyle buyurmuştur:

Bir mükâteb'e, "yıkılmaya yüz tutmuş duvarı" haber verilir ve bu duvar, eğer kitabet bedelini ödemeden ve o duvara tam sahip olmadan yıkılırsa; tazminat gerekmez.

Şayet, duvara sahip olduktan sonra, o yıkılırsa; tazminat gerekir.

Bu, istihsandır. Bu durumda mükâtep, ölenin velîsine, diyetten kıymetinin azmi öder.

Şayet, bu duvar, mükâtep azâd edildikten sonra yıkılırsa; kendisi aciz ise, âkilesi diyet Öderler.

Şayet bu mükâtep tekrar köleliğe dönerse; kendisine de, efendisine de tazminat gerekmez.

Keza, sahibi duvarı sattıktan sonra o duvar yıkılırsa; tazminat gerekmez.

Şayet satmamış olur ve duvar yıkılıp, bir adam ölürse; efendisi muhayyerdir: İsterse, diyet yerine onu verir; isterse, fidyesini verir.

Şayet, o duvarı, ölenin Üzerine bir başkası yıkmış olursa; duvar sahibine tazminat gerekmez. Attabî'nin Ziyâdât Şerhi'nde de böyledir.

Bir mükâlep, bir hela veya benzeri bir şey yapar ve kendisi de kitabet bedelini Ödeyemeyip, tekrar köleliğe avdet eder; yaptığı şey de yıkılıp birisini öldürürse; efendisi muhayyerdir: Dilerse, kendisini diyet olarak verir; dilerse, fidyesini verir.

Şayet, o helayı bir başkası yıkarsa; bu durumda tazminat, yıkana aittir. KfifPde de böyledir.

Bir adamın anası, bir başka şahsın azadlısı; babası da köle olur ve ona karşı, "yıkılmak üzere olan bir duvar hakkında" şehâdette bulu­nurlar; o da, onu, babası azâd olana kadar yıkmazsa sonra da babası azâd edilir; bundan sonra da, o duvar yıkılır ve bir adam ölürse; onun diyeti, babasının âkilesine âit olur.

Eğer babası azâd olmadan Önce yıkılırsa; diyet, anasının âkilesi üzerine olur.

Meselâ: Bir kimse, bir hela yapmaya başladıktan sonra, babası azâd edilir; daha sonra da bu hela yıkılarak bir adamın ölümüne sebep olursa; diyet anasının âkilesine âit olur. Çünkü, onun hela azâd edilmiş anasının yanında bir cinayettir, Muhıyt'te de böyledir.

Bir adam, yıkılmaya mahkûm olan veya yıkılmaya yüz tutmamış bulunan bir duvarın üzerinde iken, bu duvar, o yüzden ve onun, kendi sun'u olmaksızın yıkılırsa; yıkılmaya mahkum duvarın öldürdüğünü duvar sahibi tazmin eder.

Eğer, daha önce duvar sahibine, o duvarın yıkılacağı haber verildi ise bu böyledir. Böyle bir haber verilmedi ise, tazmin eylemez.

Bir kimsenin üzerinde bulunduğu duvar yıkılmadan, kendisi düşer ve bir adamın ölümüne sebep olursa; onu tazmin eder.

Eğer düşen şahıs birine çarparak ölürse; o takdirde, duruma u ak il ir: pğer yol, bu duvarın altından gidiyor; adam da yürüyorsa, tazminat gerekmez.

Şayet orada ayakta duruyor veya oturuyor yahut uyuyorsa, İşte o zaman, üzerine düştüğü kimsenin diyetini öder.

Eğer, bu duvarın altı kendi mülkü ise, ödeme yapmaz.

Keza, gafletinden dolayı veya uyur da dönerken düşerse; aşağıda olanın diyetini öder. Bu durumda keffaret de gerekir.

Keza, bir kimse, dağdan bir adamın üzerine atlasa ve .o adam da ölse; tazminat gerekir; ister o yer kendi mülki olsun, isterse başkasının mülkü olsun fark etmez.

Keza, bir kimse, kendi mülkünde kazılan bir kuyuya, içinde insan var iken düşüp onu Öldürse, diyetini tazmin eder.

Şayet kuyu yolda ise tazminat kuyu sahibine aittir. Düşenin de üze­rine düşülenin de tazminatı, kuyu sahibinin üzerinedir. Mebsût'ta da böyledir.

Bir adam, duvarın Üzerine bir cerre (= toprak kap, saksı, kiremit) bırakır; o da aşağı düşüp, bir adamı telef ederse; tazminat gerekmez. Çünkü, onu, duvarın   üzerine   bırakmakla, kendi fiilinin te'siri kesilmiştir.

Ancak,   bu   koyu§,   telefe   sebep   olmak   için   olmamalıdır.

Fâsfilü'l-İmâdiyye'de de böyledir.

Bir adam, duvarın üzerine bir şey koyduğunda; o şey bir insanın üzerine düşerek, onun ölümüne sebeb olursa; şayet onu uzunlamasına koymuşsa, tazminat gerekmez.

Fakat enine koymuş ve onun bir tarafını yolun üzerine çıkarmişsa ve o şeyin çıkmış tarafı düşerek, birine isabet etmişse; tazminat gerekir. Şayet, diğer tarafı isabet etmişse; tazminat gerekmez.

Eğer duvar yıkılmak üzere olur ve onun üzerine uzunlamasına bir ağaç bırakır ve onun hiç bir yeri, yol tarafına çıkmamış olur; sonra da o ağaç düşerek, bir adamı öldürürse; ağaç sahibi tazminatta bulunmaz.

Bu hususta âlimlerimizden ba'zıları: "Bu duvarın meylinin çok az olduğu zaman böyledir. Fakat, fazla eğilmiş hâlde ise her ne kadar, ona "o  ağacı  kaldırması" söylenmese  bile   tazminat  gerekir." buyurmuşlardır.

Bazı âlimlerimiz de, İmâm Muhammed (R.A.)'in ded ği gibi: "Duvarın yıkılması, söylenilmeden önce olursa, her iki hâlde de taz­minat gerekmez. Fakat, duvarın yıkılacağı söylenildikten sonra koydu ve o da bininin üzerine düşüp, onun ölümüne sebep oldu ise, tazminatta bulunur.'* demişlerdir. Zehiyre'de de böyledir.

Yıkılacak bir duvarın üzerine, sahibi veya bir başkası tarafından bir testi konulunca, bu duvar yıkılır ve o testi birine isabet edip, öldü­rürse, tazminat, duvar sahibine aittir.

Şayet o testiyi bir başakası iter veya duvarı bir başkası uçrur da testi bir diğerinin ölümüne sebep olur ve o testi de duvar sahibinin olmazsa onu, tazmin etmez.

Eğer, testi duvar sahibinin ise, tazminat ona aittir. Kâfî'de de böyledir.

Müntekâ'da, İmâm Muhammed (R.A.)'in şöyle buyurduğu nak­ledilmiştir:

Yıkılacak bir duvarın durumu sahibine haber verildiği hâlde, sahibi onu yıkmaz ve o rüzgârla yıkılıp bir başkasının Ölümüne sebep olursa; o takdirde duvar sahibine tazminat gerekir. Muhıyt'te de böyledir.

Bir adamın duvarının yıkılacağı hususunda şahitler olduğu hâlde, o adam, bu duvarını yıkmaz; bu duvar da bir adamın üzerine düşerek onun Ölümüne sebep olur; duvar sahibinin âkilesi de "o duvarın, o adama âit olduğunu" inkar ederler, veya: "Biz bu duvarın kime ait olduğunu bilmiyoruz." derlerse; onlara bir şey gerekmez.

Hatta, o evde bulunan bir şahıs, beyyine ibraz ederek "o duvarın, evin sahibine âit olduğunu" söylerse; yine, kıyâsen tazminat gerekmez. Istihsanen ise, tazminat şahitlerin akrabalarının üzerine âit olur.

Bir adama âit olan bir duvarın yıkılacağı, sahibine haber verildiği hâlde;   o,   duvarını  yıkmaz  ve  bu  duvar  kendiliğinden  yıkılarak, komşusuna zarar verirse;  komşusunun yjkılan duvarını veya diğer zararını, duvarın sahibi tazmin eder. Komşu ise muhayyerdir: Dilerse, duvarının kıymetini alır; dilerse, noksanım tazmin ettirir.

Duvarını yaptırması hususunda zorlamaya hakkı yoktur.

Eğer bir adam gelir de önceki duvarı yıkarsa; tazminatı, önce duvarın yıkılmasını söyleyene aittir.

Bu, İmâra Muhammed (R.A.)'in kavlidir.

Şayet, duvar sahibi tamiratı yapmadan bir adam gelir de o duvarı yıkarsa; hiç birine tazminat gerekmez. Muhıyt'te de böyledir.

îkinci duvarın sahibi, duvarını, birinci duvar sahibinin mülküne yapmışsa, o takdirde tazminat ikinci yıkan şahsa âit olur .Fetâvâyi Kftdı-hân'da da böyledir.

Duvarların ikisi de yıkılmaya yüz tutmuş olurlar ve bu hususta ikisinin üzerine de şahitler bulunur ve birincisi, ikincinin üzerine yıkılır; ikisinin yıkılmasından dolayı da bir kimse ölürse; duvarı önce yıkılana tazminat gerekir; ikincinin sebebiyle Ölen heder olmuştur. Kâfi'de de böyledir.

Birinci duvarın yeri, yolun kenarında olur ve daha önce, kendisine duvarını yıkmasını söyledikleri yıkılmaya yüz tutmuş duvar, o duvarın üzerine yıkılır; o duvar da bir adamın üzerine yıkılarak onu öldürür veya onu bir başkası yıkarsa; bunların tazminatı, yolun üzerine duvar yapana aittir. Mnhıyt'te de böyledir.

Bir adamın duvarının bir kısmı yola doğru; bir kısmı da bir toplumun yerine doğru meylettiğinde; o hususta o yer halkı, duvar sahibine, durumu izah ederler; yani duvarını yıkmasını haber verirler ve bu duvarın yola meyleden tarafı yıkılırsa; bu durumda duvar sahibi tazminatta bulunur.

Keza, önce yol ehli haber vermiş olsalar ve duvar da o topluluğun yerine yıkılsaydı; duvar sahibi tazminat yapardı. Mebsût'ta da böyledir.

Uzun bir duvarın bir kısmı yıkılmaya yüz tutmuş olur, bir kısmı ise sağlam bulunur ve o çürük kısım, bir adamın üzerine yıkılarak, onun ölümüne sebep olursa; o yerin (o kısmın) sahibine tazminat gerekir. Diğer kısmın sahibine tazminat gerekmez.

Şayet duvar, kısa olursa; tamamına tazminat gerekir. Zahîriyye'de de böyledir.

Bir  adamın  duvarı  meyillenir ve  hâkim,  ona,   "bu  duvarı yıkmasını" söylerse; bu durumda, duvar kendi tarafına eğilmi, bulunan şahsın, onu izinli veya izinsiz yıkması caiz olur. Muhıyt'te de böyledir.

"Bir adamın duvarının yıkılmak üzre olduğunu" iki kişi görür, bu duvar, onlardan birinin veya onun babasının yahut kölesinin veya mü-kâtebinin üzerine yıkılır ve duvar sahibine karşı, onlardan başka da şahit olmazsa; bu durumlarda kendi menfaatine şahitlik yapanın şehâdeti caiz olmaz. Mebsût'ta da böyledir.

Bir adama,  "duvarının yıkılmak üzere olduğu" haber verildiğinde, o şahıs, bu duvarın yol tarafına yıkılacağından korkmaz, fakat sağlam olan duvarının yıkılacağından korkar; o sağlam duvar da yola yıkılırsa; -eğilmiş olan yer yıkılmamış olunca- yıkılan yer, bir adamın ölümüne sebep olursa; onun kam heder olur.

Buluntu bir adamın, yıkılmaya yüz tutmuş bir duvarı olur ve o duvar bir adamın üzerine yıkılarak, onu öldürürse; bu durumda ölenin diyeti beytü'l-mâlden ödenir. Bir kâfir müslüman olduğunda onun bir mevâlisi bulunmazsa; o da buluntu adam gibidir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir duvarın, üst tarafı bir adamın; alt tarafı da başka bir adamın olur ve bu duvarın yıkılmak üzere olduğu" onlardan birisine haber veri­lirse; bu duvarın tamamı yıkılınca, kendisine haber verilen şahıs, yarı diyet öder.

Bu duvarın üst tarafı yıkılır; bu yer de kendisine haber verilen şahsın olursa; bu durumda diyetin tamamım o öder.

Aşağı kısmın sahibine bir şey gerekmez. Serahsî'nin Muhiyti'nde de böyledir.

Bir adam, bir topluluğu, bir duvarı yıktırmak için icarlar; onların duvar yıkmasından dolayı da bir adam ölürse; bu, ister çalışanlardan birisi olsun, isterse bir başkası olsun; tazminat yıkanlara aittir, Keffâret de onlara aittir; duvar sahibine ait değildir. Mebsui'ta da böyledir.

Bir adamın duvarı, şahitlerin yıkılacağını söylemelerinden önce yıkilıverir;   sonra   da   kendisine   söylendiği   hâlde,   duvarını   yıkıp kaldırmadığı ve o duvarı bir adamın veya bir hayvanın iterek yıktığı ve bu sebeple bir adamın Öldüğü meydana çıkarsa; bu duvarın sahibi, onu tazmin eder. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Müntekâ'da şöyle zikredilmiştir:

Bir adam, helasının duvarını yola doğru çıkarır; oda yıkılıp, bir adamı öldürürse; tazminat gerekir. Muhıyt'te de böyledir.

Bir adama, "ana cadde üzerinde bulunan duvarının yıkılacağı" haber verildiğinde; o adam da onu satmaya mübaşeret eder ve bu duvar yıkılırsa; tazminat satıcıya aittir. Mebsût'ta da böyledir.

Bir duvarın  alt tarafı,  bir adamın;  üst tarafı da diğerinin olduğunda; ikisi de yıkılacağından korkarlar ve ikisine de yıkılacağı haber verildiği hâlde; ikisi de yıkmazlar ve bu duvarın alt tarafı bir adamın üzerine yıkılıp, ölümüne sebep olursa; onun diyeti, duvarın alt tarafına sahip olanın âkilesine âit olur.

Eğer, bu duvarı bir başkası yıktıysa, diyeti o öder.

Keza, bu duvarın yukarı kısmını, birisi itip yıkarsa; bu durumda, ikisine de tazminat gerekmez. Muhıyt'te de böyledir.

Bir duvarın alt tarafı bir şahsın, üst tarafı da başka bir şahsın olduğunda; ikisine karşı da şahit bulunur; sonra da üst taraf yıkılır ve bir adam ölürse; tazminat üst tarafın sahibine aittir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Cimta's-Sagir'de şöyle zikredilmiştir:

Bir adam, helasını veya oluğunu yola çıkarır yahut yol üzerine bir dükkan veya çardak yaparsa; bunların tamamı» insanların haklarına tecâvüz olduğundan dolayı, -imâmdan izinsiz yapmış olması hâlinde-hatka zararlı olsa da, olmasa da yıktırılır. Bu hakta, müslüman veya kâfir; erkek veya kadın müsavidir.

Yalnız, kölenin yol üzerine yapılmış olan şeyi yıkma hakkı yoktur. Hottu'da da böyledir.

Bunlar, önceden yapılmış iseler; kimsenin kaldırma hakkı yoktur. Şayet ne zaman yapıldığı bilinmiyor ise, onu kaldırmak, ancak, imâmın hakkıdır.

Bu durum; umuma âit bir yolun üzerine, şahsfbina yaptığı zaman böyledir.

Şayet, ammenin faydasına, -mescit veya benzeri şeyler gibi bir bina yaptırır ve o da halka zarar vermezse; o yıkılmaz.

İmftm Mnhammed (R.A.)'de böyle buyurmuştur. Nihâye'de de böyledir.

Bir kimse, herkesin gelip geçmediği, özel bir yol üzerine, şahsî bir bina yaptırır ve orası bir çıkmaz sokak olur ve mahalle halkı onun altından geçecek bulunursa; onların bu binayı yıkıp kaldırma haklan vardır.

Onun altından geçmeyenlerin, bu hakkı bulunmaz.

Şayet, bu bina eskiden yapılmış ise, kimsenin onu kaldırma hakkı olmaz.

Ne zaman yapıldığı bilinmiyorsa yine böyledir.  Muhtyt'te de böyledir.

Bir adam, ammenin yolu üzerine, kimseye zarar vermeyecek, bir gölgelik yapmak isterse; sahih olan, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kav­line göre, onu her müslümanın men ve tarh etme (= yîkma) hakkı vardır.

Bir kimse çıkmaz sokağı bulunan bir mahallede, bir gölgelik yaptırmak isterse; onun zarar verip vermediğine bakılmaz; sokak ehlinin izninin bulunup bulunmadığına itibar edilir.

Umûmun yolu üzerine gölgelik yaptırmak mübâh mıdır? Tahâvî şöyle buyurmuştur:

Kimse dava açmamışsa, bu mübâh olur; bir günâhı yoktur. Ancak da'vâ varsa, mübâh olmaz. Ancak, yaptıran günahkâr olur ve onu terketmesi uygun olur. Füsûlü'l-İmâdâyye'de de böyledir.

Çıkmaz bir sokakta, bir kimsenin, diğerlerinin yolu üzerine hela yaptırması ve oluklarını uzatması doğru olmaz.

Ancak, bütün sokak ehli izin vermişlerse, o zaman yapabilir.

el-Asi'da, İmâm Muhammed (R.A.) şöyle buyurmuştur:

Bir adam, yol üzerine bir taş kor veya oraya bina yapar ve onun ağacını yolun üzerine çıkarır; yahut heîâ yapmak ister veya oluğunu uzatır yahut gölgelik yapmak ister veya yol üzerine bir ağaç uzatır ve bunlar vasıtasıyla bir telefiyata sebep olursa; onu tazmin etmesi gerekir.

Şayet, telef olan insan olursa; onun âkilesine diyet öder.

Eğer, bir insanın yaralanmasına sebep olmuş bulunur ve o yara da bir erş miktarı olursa; onu da âkilesine tazmin eder. Erş miktarından az ise malından bir şey vermesi gerekir. Fakat keffâret gerekmez.

Şayet, bu durumda Ölen, murisi ise, onun mirasından mahrum olmaz.

Şayet, bir mala isabet eder ve onu telef ederse; onu, kendi malından tazmin eder. Bu mes'eie, el-Asi'da tafsilatlı olarak yazılmıştır.

Eğer, onu imâmın (= devlet başkanının) izni olmaksızın yapmış ise, tazminat gerekir; izni ile yapmışsa, tazminat gerekmez.

Âlimlerimiz şöyle buyurmuşlardır:

imâmın izin vermesi -şayet ammeye zararı yoksa- caizdir.

Şöyle ki: Yol gayet geniş olduğu hâlde, ammeye -yolun dar olması gibi- zarar veriyorsa; o takdirde izin vermesi mubah olmaz.

el-Asl'da şöyle cevap verilmiştir:

Şayet büyük bir yol üzerine veya gelinip geçilen bir sokak üzerine yapıyorsa mubah değildir.

Fakat, böyle bir şeyi, dar bir yola yapmış ve o da bir insanın ölü­müne sebeb olmuşsa, o takdirde, duruma bakılır: Orda oturanların his­sesi kadarını tazmin eder; kendi hissesine düşen kadarı tazminattan hariç kalır.

Bu, kıyâsda böyledir,

tstihsânda ise bir tazminatta bulunmaz. Zehıyre'de de böyledir.

Mümekâ'da şöyle zikredilmiştir:

Borçlu veya borçsuz olan bir tüccar, kendi yerine bir hela yaptır­maya başlar; o yüzden de birisi ölürse; onun bir köle azâd etmesi gerkir.

Bu, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un kavli ve İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kıyasıdır. Eğer, bunu, efendisinin izniyle, köle yapmışsa tazminat efendisinin âkilesine aittir.

Şayet kendi kendine yapmışsa, tazminat o köleye aittir.

Bir köle, efendisinin izniyle veya ondan izinsiz efendisinin yur­duna, bir kuyu kazar ve bir bina yapar ve o yüzden de bir adam ölürse; bir şey gerekmez. Efendisi, köleden habersiz yaparsa; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kıyasında, tazminat gerekmez.

İmâm Ebû Yusuf (R.A.) ise: "Tazminat gerekir." buyurmuştur. Fakat, ben de tazminat yaptırmam. Rehin veren bir kimse de, rehin verdiği yere, -rehin alanın izni olmadan- bir kuyu kazar veya bir bina yaparsa; yine bir şey tazmin eylemez. Muhıyt'te de böyledir.

Bir ev sahibi, ücretle bir şahıs çalıştırıp, yol üzerine bir şey çıkartır; işçiler işten ayrılmadan da bir, zayiat yaparlarsa; onlar, onu tazmin ederler. Ev sahibi karışmaz ve onlara diyet gerektiği gibi, keffâret de gerekir. Mirastan mahrumiyet de vardır.

Bu zayiat, onlar işi bırakıp gittikten sonra olursa; tazminat ev sahi­bine âit olur.

Bu, istihsânda böyledir.

Kıyâs    ise    öncekidir.     Mebsût'ta,     Sirâcü'l-Vehhâc'da    ve Cevheretü'n-Neyyire'de böyledir.

Şayet, ücretle çalışanların elinden bir tuğla veya bir taş, yahut bir ağaç düşer ve bir adama dokunup, onu öldürürse; elinden düşenin âki-lesinin   diyet   vermeleri   gerekir.   Kendisine   de   keffâret   gerekir. Sirâcü'l-Vehhâc'da da böyledir.

Bir adamın, yola doğru uzatmış olduğu oluk, yola düşerek, bir adama isabet edip onu öldürdüğünde; duvardan tarafta olan kısmın dokunmasıyla ölmüş olduğu bilinirse; o takdirde, adama tazminat gerekmez.

Şayet yola doğru uzanmış olan tarafının dokunmasıyla ölmüşse; tazminat gerekir.

Eğer tamamının dokunmasıyla ölmüş işe, yarı diyet gerekir; yansı heder olur.

Eğer  neresinin  dokunduğu  bilinmiyorsa,  istihsânen  yarı  diyet gerekir ve yarısı heder olur. Muhıyt'te de böyledir.

Bir adam, yola açılan bir kapı kanadı yapar ve o yüzden de bir adam ölür; veya yola bir ağaç koyduktan sonra, o ağacı satar; müşteri de onu orda bırakır ve o yüzden de bir adam ölürse; tazminat satıcıya âit olur; müşteriye bir şey gerekmez. Kâfî'de de böyledir.

Bir kimse, yol üzerine bir odun koyduğunda; başka bir adam da ona takılıp Ölse; bu durumda o odunun sahibi tazminatta bulunur.

Yoldan geçen bir şahıs oduna basıp düşer ve ölürse; yine odunu koyan şahsa tazminat gerekir. İmâm: "Bu, odun büyük olduğu zaman böyledir. Eğer, odun küçük ise, onu koyana tazminat gerekmez." buyurmuştur. Mebsût'ta da böyledir.

Bir adam, yolu süpürüp, o süprüntüyü yola yığar; bir başkası da, ona takılır ve yıkılıp ölürse; yolu süpüren şahsa tazminat gerekmez.

Fakat, çok fazla yığıntı yaparsa; o zaman tazminat gerekir. Zehıyre'de de böyledir.

Bir adam, yola su serper veya yolda abdest alırsa; tazminat gerekir.

Âlimlerimiz: Su, gece serpilir veya geçen adam kör olur ve ayağı kayarak, o yüzden Ölürse; tazminat gerekir. Fakat, oradan geçen, oraya su döküldüğünü bilirse; tazminat gerekmez." buyurmuşlardır.

Keza, yoldan geçen şahıs, kasden taşın veya odunun üzerinden geçip, yıkılır ve ölürse; o şeyi koyan şahsa tazminat gerekmez.

Bazı âlimlerimiz de: "Yolun tamamına su döküldüğü veya odun konulduğu zaman tazminat gerekir; değilse gerekmez." buyurmuşlardır. Serahsî'nin Muhıyti'nde de böyledir.

Böyle bir yola bir hayvan uğrar ve helak olursa; o şeyleri koyan şahıs her hâlde o hayvanı tazmin eder. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir kimse» dükkan sahibinin izniyle, bir dükkana su serper; bir adamın ayağı kayarak, yıkılıp ölürse, kıyâsda, tazminat, suyu serpene aittir.

îstihsânda  ise,   sulamasını  emreden  dükkan  sahibi  tazminatta bulunur. Muhıyt'te de böyledir.

Bir adam yola su döker; başka bir adam da birini eli ile çektiği, diğeri de onun arkasından gelmekte olan iki eşeği ile gelir ve arkadan gelen eşeğin ayağı kayıp, kırıîırsa; eğer eşek sahibi onları sürüyor ise, ikisine de tazminat yoktur. Eğer sürmüyor idiyse, su serpene tazminat gerekir. Serahsî'nin Muhıyti'nde de böyledir.

İmâm Muhammed (R. A.)'e sorulmuş:

—  Bir adam yola su döker ve o buz tutar; bir adam da oradan kayarak yıkılırsa ne gerekir? İmâm şöyle buyurmuş:

— Su dökene tazminat gerekir.

Bundan sonra, o buz erir ve yine bir insanın ayağı kayarsa; taz­minat gerekir.

Keza, bir kimse yola buz atınca, o erişe su olsa hüküm aynıdır.

İmâm Ebû Hanîfe (R. A.) şöyle buyurmuştur:

Gayri nafiz olan bir yola, herkes odun koyar ve ona hayvanını bağlar: orda abdestini alır ve bir adam, orada o yüzden ölürse; tazminat gerekmez.

O yolun içine bina yapılır veya kuyu kazılır ve o yüzden de birisi ölürse; tazminat gerekir.

Her yer sahibinin, evinin çevresinde, çamurunu atacak, odununu koyacak, hayvanını bağlayacak dükkanını yapacak fırınını koyacak selâmet bir yer edinme hakkı vardır. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Şayet, birinin kar atması sebebiyle, bir kimse veya bir hayvan k,ayarsa; îmânı Muhammed (R.A.): "Duruma bakılır, eğer cinayete sebep olan sokak, çıkmaz bir sokaksa; kar'ı atana tazminat yokdur.

Eğer bu sokak normal bir sokaksa, kar'ı atanın tazminatta bulun­ması gerekir.

Fakıyn übu'l-Leys: "Bu, kıyâsın cevabıdır. Biz de: "Onlara taz­minat gerekir." deriz." buyurmuştur.

Biz de, bunu güzel görür ve: "Bu sokak ister normal sokak, isterse çıkmaz sokak olsun, onların üzerine tazminat gerekmez." deriz.

Uyun kitabında da selâmet şart koşulmuştur.

Zamanımızın bazı bilir kişileri şöyle demişlerdir:

Eğer, bu işleri imâmın emriyle veya sokak halkının isteğiyle yapmış ve kar atmak, buz atmak umûmi bir şey ise, Ebû'I-Leys'in cevabı doğrudur; değilse, cevab, -söylediğimiz gibi- İmâm Muhammed (R.A.)'in cevabıdır.

Fakıyh Ebû'I-Kasim'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: Belde halkından   sorup   Öğrendiğime  göre,   onların   hepsi, çoğu zaman, çamuruna evinin fınastna (-yakınma) atmışlardır ve o yüzden insan­ların düştüğü de olmuştur.

Bunu, İmâmdan izin alarak yapmak iyi olur. Şayet izinsiz olursa, kıyâsa göre, tazminat gerekir. Zehıyre'de de böyledir.

Bir adam, koyduğu bir taşın üzerine bir taş daha koysa; o da düşerek bir adamı öldürse; tazminat gerekir. Mebsût'ta da böyledir.

Bir adamın yola koyduğu bir şeye, başka birisi dolaşır ve diğer bir şahsın üzerine yıkılarak, onun ölümüne sebep olursa; bu durumda taz­minat, -düşüp öldürene değil de- yola o şeyi koyana aittir.

Bir adamın yola koyduğu şeyi, bir başka *ahıs alıp, diğer bir yere kor ve o şeye birisi dolaşarak, yıkılıp ölürse; tazminat, ikinci adama gerekir; birinciye gerekmez. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir adam, kılıcım yola koyduğunda; bir başkası da ona dolaşarak ölür ve kılıç da, kırılırsa; bu durumda ölenin diyetini kılıç sahibi öder. Dolaşanın âkilesi de kılıcın bedelini öder.

Önce kılıca dolaştığı hâlde, kılıç sonradan kırılsa; bu durumda Ölenin diyetini, kılıcı yola bırakan şahıs öder. Fakat kılıç sahibi ödemez. Hızânetü'l-Mnftîn'de de böyledir.

Bir kimse, yırtıcı bir hayvanı, yola bırakmış ve o da bir adamı öldürmüşse; tazminat onu bırakana aittir.

Eğer, o hayvan bağlı olur ve bu bağı çözülmeden bir adamı Öldü­rürse, bu böyledir.

Şayet   bağı   çözülmüş,   hayvan   yerinden   ayrılmışsa;   tazminat gerekmez.

Keza bir kimse vahşî bir hayvanı yola bırakır veya kuduz bir köpeği yola salar ve o bir adamı öldürürse; tazminat gerekir. Serahsî'nin Muluytı'nde de böyledir.

Bir adam, yola bir ateş parçası kor ve o yüzden de yangın çıkıp, bir şey yanarsa; tazminat ateşi koyana aittir.

Şayet, o ateşi rüzgar alıp, bir başka yere götürür ve orda bir şey yakarsa bu durumda ateşi koyana tazminat yoktur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bazı âlimlerimiz, şöyle buyurdular:

Bu, ateşi yerinden hareket ettirip götürdüğü zaman böyledir. Fakat, ateşi değil de, alevini götürür ve o yüzden bir şey yanarsa; tazminat, ateşi koyana ait olur

Şeyhül-Eimme Seransî, şöyle buyurmuştur:

Eğer rüzgarlı havada böyle yapmışsa, tazminat gerekir. Şeyhü'î-Eimme el-Halvânî de: "Bu durum hakkında, tafsilatsız bir şey söylenmez." demiştir. Zemyre'de de böyledir.

nir demirci, demirini körükten çıkarıp, örsün üzerine koymuş ve çekicine vururken, ammenin yoluna ateş sıçrayıp bir adamı öldürür veya gözünü çıkarırsa; onun diyeti, demircinin âkilesinin üzerinedir.

Eğer elbisesini yaktı ise, kıymetini kendi malından tazmin eder.

Şayet, çekiçle vurmadığı hâlde, rüzgar ateşi savurdu ve o, birine isabet etti ise, artık o heder olmuştur; demirciye tazminat gerekmez. Hulâsada da böyledir.

Şayet,  demirci,  dükkanının yoldan tarafına,  çıngıları yola saçılacak şekilde ateş koymuş ve yangına sebep olmuşsa tazminat gerekir. Zchıyre'de de böyledir.

Bir  adam,   kendi  mülkünden  veya  başkasının  mülkünden geçerken, ateş taşıyor olsa; bu ateşten bir parça düşerek, bir adamın elbisesini yaksa; Nevâdir'de "Tazmin etmesi gerekir." denilmiştir.

Şayet, o ateşten bir parçayı rüzgar savurmuş ve o bir adamın elbise­sine isabet etmişse, tazminat gerekmez. Fetâvâyi Kftdtbân'da da böyledir.

Bazı âlimlerimiz şöyle buyurmuşlardır:

Eğer, bir adam, kendisinin geçme hakkı bulunan yerden geçiyordu da, ateş, başka bir adamın mülküne düştü veya onu rüzgâr attı ise, taz­minat gerekmez.

Fakat, hakkı olmayan bir yerden giderken, böyle oldu ve ateş elinden düştü ise, tazminat gerekir.

Ancak, bu durumda da rüzgâr atarsa, tazminat gerekmez. En açık fetva budur. Hızânetü't-Müftîn'de de böyledir.

Bir adam, satış yapmak için yolun üzerine oturduğunda; eğer oraya, izinle oturtmuşsa, ona dolaşıp yıkılan kimse için tazminatta bulunması gerekmez; değilse gerekir. Siracü'l-Vehhfic'da da böyledir.

Bir adam, uyuyan birine uğradığında; ayağı ona dolaşıp, üzerine yıkılır ve o adamın gözünü çıkarır; sonra da düşen adam ölürse; bu şahıs onun gözünün diyetini Öder; uyuyan da düşüp ölenin diyetini öder.

Şayet her ikisi de ölürlerse; uyuyana, düşenin tam diyeti; düşene de uyuyanın yarı diyeti gerekir. Hızftnetü'l Maftîn'de de böyledir.

Bakkâff'de şöyle zikredilmiştir:

Yolda yatan bir şahsa, yürüyen bir adam dolaştığında; hem kendinin, hem de uyuyanın parmağı kırılır; sonra da ikisi de ölürlerse; her birinin âkilesi, diğerine isabet eden diyeti öderler.

Şayet, birisi ölürse; sağ kalanın âkilesi, onun diyetini Öder.

Yürüyen adam, uyuyana takılıp, onun yüzünün Üzerine düşer ve başı onun başına dokunur; ikisinin de başı yarılıp, birer parmakları da kınhrsa; uyuyan şahıs, diğerinin hem be, yangım, hem parmak kırığını öder. Yıkılan ise, yalnız parmak kırığını öder; baş yarığını ödemez.

Şayet, her ikisi de Ölürlerse; uyuyanın âkilesi, tam diyet öder; düşenin âkilesi ise, uyuyanın yarı diyetini öder. Zataîriyye'de de böyledir.

Şayet, bir adam yolda giderken, cinâyetsiz olarak düşüp ölür ve bu yüzden bir başkası da Ölürse; ölene de ölüye de tazminat gerekmez. Yâni, bunların âkileleri diyet ödemezler. Zehıyre'de de böyledir.

Yolda yürüyen bir adam, hastalanıp baygın olarak yola düşer veya zayıfladığı için yürüme imkânı kalmaz ve bir insanın üzerine düşerek, onu öldürür, veya o adam, yere sağ olarak düştükten sonra ölür; daha sonra da, ona birisi dokunursa; âkilesine diyet vacip olur.

Eğer birinin üzerine düşer ve onu öldürürse; keffâret gerekir. Eğer ölen muris ise, öldüren ona vâris olamaz.

Şayet, yere düşer ve başka birisi; ona ayağı takılarak düşerse; o düşene keffâret gerekmez. Mirasdan da mahrum olmaz.

Bu, tmâmeyn'in kavlidir. Muhıyt'te de böyledir.

Bir köle, yola oturur veya orda uyur ve o hâlde iken de azâd edilir; ona bir adam dolaşır ve köle onun ölümüne sebep olursa; bu durumda kölenin âkilesi, ölenin diyetini verirler.

Eğer, o adamın ayağı kırılıp yürüyemez hâle gelir; sonra da o köleyi efendisi azâd ederse; bilâhare de bu köleye birisi takılır ve köle ölürse; onun kıymetini efendisi öder.

Keza, köle hayvanı ile birlikte yolda durur; sonra da efendisi onu azâd eder; bundan sonra da ona biri dolaşır ve bu köle ölürse, onun kıymetini efendisi öder. Kâft'de de böyledir.

Bir adam, diğer birinin kölesinin elini ayağım bağlayıp, onu yola attıktan sonra, o köleyi efendisi azâd eder; sonra da buvköleye birisi dolaşarak yıkılıp ölürse; diyeti, onu bağlayıp yola atana ait olur.

Şayet o bağ ile, kölenin gitme imkanı olduğu hâlde, o gitmese ve sonra da onu efendisi azâd eylese idi, ona dolaşıp Ölenin diyeti, o kölenin efendisine ait olurdu.

Şayet köleyi bağlamadan yola oturttuktan sonra, onu efendisi daha o yerinden kalkmadan önce azâd etmiş olsa ve ona birisi doku­narak bir zarar görse idi; onun diyeti efendisine ait olurdu. Muhıyt'te de böyledir.

Yolda yük taşıyan bir adamın yükü, bir başkasının üzerine düşüp, onu öldürürse; yük sahibi onu tazmin eder.

Düşen bu yüke birisi takılıp da bir zarar görürse; onun diyeti de, yük sahibine ait olur. Fetâvâyi Kâdîhânda da böyledir.

Bir adam, üzerinde herkesin üzerine giydiği bir şeyle yolda giderken o yüzden birini öldürür; veya bir adamın üzerine düşer, yahut adamın kendisi yola düşer bir başkasıda ona dokununca yıkılıp ölürse; bu durumlarda, o adama bir tazminat gerekmez.

Şayet başkalarının giydiğinin hâricinde bir şey giyer; -üzerinde yük taşıyan kimse gibi- ve o yüzden ölen olursa; tazminat gerekir.

Yolda hayvan süren veya hayvan çeken yahut, bir hayvanın üze­rine binmiş olan bir kimsenin hayvanının eğer, gem veya benzeri bir şey düşerek bir adamı öldürür; yahut, hayvan veya ba'zı eşyaları yola düşer de ona biri takılıp ölürse; süren, çeken veya binen şahıs onu tazmin eder. Muhıyt'te de böyledir.

Bir adam, yola bir cerre (= testi) koyduğunda; başka bir adam da, oraya bir cerre kor ve bunlardan biri yuvarlanıp diğerini kırarsa; cerresi yuvarlanıp, diğerinin cerresini kıran şahsa, bir şey gerekmez.

Şayet yuvarlanan cerre kırıhrsa, diğeri onu tazmin eder.

Keza bir adam hayvanım yolda durdurur; diğer bir adam da aynısını yapar ve hayvanlardan birisi kaçıp, diğerine dokunarak onu öldürürse; kaçan hayvanın sahibi, Öteni tazmin eylemez. Şayet kaçan hayvanı, diğer hayvan öldürürse; duranın sahibi tazminatta bulunur. FetâYâyi Kâdîhânda da böyledir.

Bir adam, içinde zeytinyağı bulunan veya boş olan destisini yola bırakır, keza bir başkası da kendi testisini, o yola kor ve onlardan birisi yuvarlanıp, diğerine dokununca, ikisi de kırıhrsa; tmâm: Duran cerrenin (= testinin) sahibi, yuvarlanan testinin içindeki zeytin yağını da öder.

Fakat, testisi yuvarlanan bir şey ödemez.

Şayet ikisi de yuvarlanır veya onlardan birisi eğiterek, -sahibinin koyduğu yerden ayrılmadan- diğerine değerse; yuvarlanmalarından veya o meyileden, diğeri kırılır veya yerinde duran kırılsa; onlardan her biri, diğerinin testisini öder. Muhıyf te de böyledir.

Bir adam, testisini büyük bir havuzdan doldurup onu, o havuzun kenarına koyduktan sonra, başka bir adam gelerek, o da aynı şeyi yapar ve bu ikinci testi yuvarlanarak, birinciye dokunur ve onu kırdığı gibi kendisi de kırıhrsa; bu durumda ikinci testinin sahibi, birincinin testi­sinin kıymetini öder.

Bazı âlimler de: "Her biri, diğerininkini öder." demişlerdir. Hızânetü'I-Müftîn'de de böyledir.

"Bir kısım âlimler de: "Her hâlinde, testisi yerinde duran şahıs ödemeyapar." buyurmuşlardır. Zemyre'de de böyledir.

Bir adam, yol üzerine bir şey koyduğunda; bir hayvan, ondan ürker,ve sahibi düşüp ölürse; o şeyi oraya koyan şahsa eğer o şey dokunmadı ise-tazminat gerekmez.

Keza, yıkılmaya yüz tutmuş bir duvarın sahibine, bu durum haber verilir ve o duvar da yola yıkılır; bir hayvan da ondan ürkerek kaçarken, kendi   sahibini   öldürürse;   bu   durumda   duvar   sahibine   tazminat

gerekmez.

Ancak, duvarı yola yıkılan veya yola bir şey koyan şahsm bir şeyi isabet eder ve onu Öldürürse; o zaman tazminat gerekir. Muhıyt'te de böyledir.

el-Asi'da, tmâm Muhammed (R. A.) şöyle buyurmuştur: Mescid ehli, mescidin içinde bir su kuyusu açarlar, veya mescide kandiller koyarlar, yahut, içine, küpler koyarak onlara su doldursalar veya hasır koysalar yahut kamışdan yapılmış sergi serseler;bu sebep­lerden ölene karşı, hiç birinin tazminatta bulunması gerekmez.

Fakat, bunları, o mahallenin haricindeki insanlar yaparlar ve o yüzden de birisi Ölürse; eğer bunları mahalle halkının izniyle yapmışlarsa; yine tazminat gerekmez.

Şayet mahalle halkından izinsiz yapmışlarsa; (Meselâ: Bir bina yaparlar veya kuyu kazarlar ve onun içinde de birisi ölürse) bil-icmâ onlar hep birlikte tazminatta bulunurlar.

Fakat, suyu içilsin diye küp koyarlar veya hasır sererler yahut kandil asarlar ve bunları da mahalle halkının izni olmadan yaparlar; bunlar sebebiyle de birisi ölürse; (Meselâ: Kandil düşerek, birinin elbi­sesini yakar veya onu fesada verirse) İmâm EbÛ Hanîfe (R.A.)*ye göre, onlar, onu tazmin ederler.

İmameyn'e göre ise, tazminat gerekmez.

Şemsü'l-Eimme Halvânî ve ekseri âlimler, İmameyn'in kavlini almışlardır.

Fetva da bunun üzerinedir. Zehıyre'de de böyledir.

Bir kimse, mescidde otururken, başka bir adam da ona dolaşarak düşüp ölse; eğer namazda değil ise, tazminat gerekir.

Eğer namazda ise tazminat gerekmez. Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kavlidir. İmâmeyn ise: Her halinde tazminat gerekmez." buyurmuşlardır. Kâfî'de de böyledir.

Sadru'l-lslâm şöyle buyurmuştur: En açığı, İmameyn'in kavlidir.

Bir adam namaz vaktini beklemek üzere, veya ders okumak için yahut fıkıh Öğrenmek için veya itikâf için otursa veyahut Allahu Teâlâ'yı zikretmek için, veya*teşbih çekmek için yahut Kur'an okumak için mes­cidde otururken; başka bir adam ona takılıp ölürse; tazminat gerekir mi?

İmâm-i A'zâm Ebû Hanîfe (R.A.)'den bu hususta bir rivayet'yoktur. Müteahhirîn âlimleri de bu hususta ihtilaf eylemişlerdir: Bir kısmı: "İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre tazminat gerekir." demişlerdir. Ebû Bekir er-Râzi bu görüştedir. Bazıları da: "Tazminat gerekmez." buyurmuşlardır.

Ebû Abdullah el-Cürcânî de bu görüşe katılmıştır. Muhıytte de böyledir.

Şemsü'l-Eimme: "Sahih olan, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kav­lidir. Namazın vaktini beklemek için oturan tazminatta bulunmaz. İhtilaf   mescide,   tahsis   edilmeyen   ibâdetler   hakkındadır.   Kur'an okumak, fıkıh ve hadis dersi okumak gibi..." buyurmuştur.

Fakıyh   Ebû   Cafer,   Keşfü'l-Gavâmiz   isimli   kitabda   şöyle buyurmuştur:
Ben, Fakıyh Ebû Bekir'in şöyle söylediğini duydum: Şayet, Kur'an okumak veya i'tikaf için oturmuşsa, bi'1-icma taz­minat gerekmez.
Fahru'l-tslam Sadru'ş-Şehîd'de şöyle buyurmuştur: Eğer   konuşmak   için   oturmuşsa,   bi'1-icma   tazminat  gerekir. Tebytn'de de böyledir.

Bir adam, mescidin içinde yürürken, bir adama basar; (tepeler) veya mescidde uyurken, başka birinin üzerine dönerse; ona tazminatın gerektiğinde ihtilaf yoktur. Mebsût Şerhi'ndede böyledir.

İmâm Muhammet! (R. A.), Câmiu's-Sağîr'de şöyle buyun   ıştur: Bir adam, imâmdan izin almadan, bir nehrin üzerine bir köprü yapar; başka bir adam da ordan geçerken düşüp ölürse, tazminat gerekmez. Burdames'eleler vardır.

Bu mes'elede iki durum vardır:

Eğer, kanal, adamın şahsî malı ise, tazminat gerekmez.

Eğer kendi malı değilse ve bu kanal bir topluluğun malı ise ve onun üzerinden geçmek âdet ise, yine tazminat gerekmez.

Eğer âdet değilse, o zaman tazminat gerekir.

Su dökme mes'elesine kıyasla uygun olanı, geçmek için başka yol bulamazsa veya kanalsız yerden giden bir yol yoksa ve onun üzerinden kasden geçti ise tazminat gerekir.

Eğer kanal, bütün müslümanlara âit olduğu hâlde, o şahıs imâmdan izinsiz olarak köprü yaptı ise, cevap husûsi olan kanal üzerine yapılanın köprüdeki cevabın aynısıdır.

Zâhirü'r-rivâyede de böyle söylenmiştir. Muhiyt'te de böyledir.

Bir adam, yola bir kuyu kazar; başka bir adam da gelerek, kendi isteğiyle, o kuyuya kendisini atarsa; bu durumda o kuyuyu kazan şahsa tazminat gerekmez. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.
Bir adam, müsiümanlarm yoluna kenarına değil- bir kuyu kazar; başka bir adam da o kuyuya düşerek ölürse; bi'1-icma, kuyuyu kazanın âkilesi üzerine diyet gerekir. Keffâret gerekmez.

Bize göre, mîrasdan da mahrum kalmaz.

Bir kimse, iki evin arasına kuyu kazar ve bu kuyu, diğer yer sahi­binin mülkünde olursa; tazminat gerekir.

Şayet kendi mülkünde kazmışsa veya önceden kazma hakkı varsa, tazminat gerekmez.

Kendi mülkü olmaz; fakat, müslümanîarın mülkü olursa veya ortaklaşa bir mülk olursa (çıkmaz, bir sokak gibi) işte bu takdirde de tazminat gerekir. Muhıyt'te de böyledir.

Bir adam, yola bir kuyu kazdığında başka bir adam da gelerek bu kuyunun içine düşüp açlıktan veya susuzluktan yahut kederinden ölürse; o kuyuyu kazan şahsa, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre tazminat gerekmez. Zahîriyye'de de böyledir.

Bir adam, bir yabana, (yol olmayan, gelip geçilmeyen boş bir yere)

imamdan izin almadan bir kuyu kazar ve tesadüfen bir adam düşüp ölürse; bu kuyuyu kazan şahsa tazminat gerekmez.

Keza, bir adam tenha bir yere oturur veya oraya bir çadır kurar; birisi de gelerek ona dolaşıp yıkılır ve ölürse; oturan veya çadır kurana tazminat gerekmez.

Şayet bu bir yolda olursa; o takdirde tazminat gerekir. Fetâvâyi Kâdihân'da da böyledir.

Bir adam, yola bir kuyu kazdıktan sonra; onun alt tarafına da bir başkası bir kuyu kazar ve ona bir adam düşerek ölürse; önceki kuyuyu kazan tazminatta bulunur.

İmâm Muhammed (R.A.) böyle buyurmuştur. Biz, bunu kabul ederiz. Serahsî'nin Muhıyti'nde de böyledir.

Şayet bir adam gelerek, kazılmış bir kuyunun ağzını genişletir ve onun içine bir adam düşerek ölürse; tazminat yarı yarıya olur.

Fakiyh Ebû Ca'fer el-Hindüvânî, şöyle buyurmuştur: Ben, bu cevabı, şöyle tafsilatlandırırım:

Eğer ikinci adam, bir ayak boyu genişletmişse; yarı yarıya tazmi­natta bulunurlar.

Fakat, belli olmayacak kadar, az bir şey genişletmişse; tazminat birinci adama aittir; ikinciye tazminat yoktur.

Şayet ikinci, genişletmiş olmasaydı, birincinin kazdığına düşül­meyecek durumda idiyse; tazminatın tamamı, ikinciye ait olur.
Şayet, her ikisinin kazdığıda düşülecek genişlikte ise, her ikisi ortak tazminatta bulunurlar. Şeyhû'1-İmâm Ahmed et-Tavasî şöyle buyurmuştur:

Şayet ikinci adam, bir ayak basacak kadar genişletmedi ise bir adam da gelerek, ayağını o kuyunun ortasına koyup düşerse; gerçekten taz­minat birinci adama aittir.

Eğer ayağını kuyunun kenarına korsa, tazminat ikisine âit ol.

Eğer ikinci adam, bir ayak basacak kadar genişletmiş, sc radan gelen de, ayağını kuyunun ortasına koymuşsa, tazminat öncekine aittir.

Ayağını kuyunun yanına koymuşsa, tazminat -hasseten- ikinciye aittir.

Şayet, kimin ne kadar kazdığı bilinmiyor ise, tazminata ortaktırlar. Muhıyt'te de böyledir.

Bir adam, yolda bir kuyu kazdıktan sonra, onu, yer cinsinden olan toprak, kireç ve benzeri şeylerle geri doldurur; sonra da birisi gelip tekrar onlan boşaltır; daha sonra da o kuyuya bir adam düşüp ölürse; bu durumda, ikinci adam tazminatta bulunur.

Şayet kuyuyu önce kazan adam, o kuyuyu, yemekle ve yer cin­sinden olmayan bir şeyle doldurur; sonra da birisi gelip, onu boşaltır; bundan sonra da bir adam ona düşerek ölürse; önceki adam tazminatta bulunur.

Yine böyle, yola bir kuyu kazsa ağzımda kapatsa, sonrada bir adam gelip ağzını açsada, sonrada bir adam düşüp ölse yine önceki tazmin eyler. (Fetâvâyi Kadthan'da da böyledir.

Bir adam, bir taşa takılarak kuyuya düşse; kuyuyu kazan değil de, o taşı oraya koyan tazminatta bulunur.

Şayet taşı oraya kimse koymamışsa; o zaman kuyu sahibi tazmi­natta bulunur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Bir adam, kuyunun içine taş veya demir kor; bu kuyuya düsen şahıs da, o taş veya demir sebebiyle ölürse; bu durumda tazminat, kuyuyu kazana ait olur. Mebsût'ta da böyledir.

Bir adam, yolun kenarına kuyu kazar; bir. adam da gelip; başka birinin yola serptiği sudan ayağı kayarak, o kuyuya düşerse; tazminat, o suyu oraya serpene aittir.

Şayet yer, yağmur suyu ile ıslanmış ve adamın ayağı ondan kayıp düşmüşse, tazminat, kuyu sahibine aittir. Zehiyre'de de böyledir.

Bir adam, diğer bir adama, kendi mülkünde veya bir yolda olan kuyuyu verirse; tazminat kuyuyu verene aittir. Mebsût'ta da böyledir.

Bir adam, yolda olan bir kuyuya düşüp öldüğünde, o kuyuyu kazan  şahıs:   "Kuyuya  düşen,  kendi  kendini  attı.  Bana tazminat gerekmez.'* der; düşen adamın vârisleri de:  "O, kuyuya kendisini atmadı. Kendi kasdi olmaksızın düştü: Sana tazminat gerekir." derlerse; İmâm Ebû Yûsuf (R.A.): "Bu durumda, kuyuya düşenin vârislerinin sözü geçerli olur ve kuyuyu kazan tazminatım Öder. Bu, bir kıyâstır." buyurmuştur.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) sonradan bu kavlinden vaz geçip: "Kuyu sahibinin sözü geçerlidir. Ve tazminat gerekmez. Bu istihsandır." buyurmuştur. Muhıyt'te de böyledir.

Bir adam, yolun kenarına bir kuyu kazdığında; ona bîr adam düşer fakat sapasağlam olur ve oradan çıkarmak için bir ipe asılır; yan­sına kadar gelince tekrar düşer ve ölürse; bu durumda tazminat yoktur.

Hatta kuyunun içinde gezerken, ayağı bir taşa takılsada düşüp ölse, yine tazminat yoktur.

Eğer kuyu sahibi, bu kuyunun bir yanından sökmeye çalışırken, kuyunun kenarı çöker ve adam ölürse; tazminat kuyu sahibine aittir. Mebsût'ta da böyledir.

Bir adam, başka birinin mülküne kuyu kazdığında; bu kuyuya bir adam düşer; o yerin sahibi de: "Kuyunun kazılmasını ben söylemiştim." dediği hâlde, yakınları bunu inkâr ederse; kıyâsa göre yer sahibi tasdik

edilmez.

îstihsânda ise o tasdik edilir. Zehıyrede de böyledir.

Bir adam, yolda kazılmış bir kuyuya düşer; başka bir adam da, "o kuyuyu, kendisinin kazdığını*' ikrar eder; fakat bunu âkileleri kabul etmezlerse; bu durumda diyet, üç sene içinde, kendisinin malından Ödenir. Zemyre'de de böyledir.

Bir adam, yola bir kuyu kazar veya o yolda durur, yahut bir ev yapar  veya bunları  hükümdarın izniyle  çarşıda yaparsa;  tazminat gerekmez. Serahsî'nin Muhıyü'nde de böyledir.

Bir adam, kendi mülküne bir kuyu kazdıktan sonra, onun içine düşer veya bir adam veya bir hayvan o kuyunun içinde olduğu hâlde düşen şahıs, öncekim Öldürürse; onu tazmin eder.

Eğer kuyu yolda olmuş olsaydı, kuyuyu kazana tazminat gerekirdi. Ve, öleni de öldüreni de o öderdi. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

İmâm Muhammed (R.A.), şöyle buyurmuştur: Sahibinin izni olmaksızın, bir adam, menfaat temini için, birinin yerinde bir kuyu kazar ve bu kuyuya bir eşek düşüp Ölürse; tazminat, kuyuyu kazana aittir. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Bir adam, yola bir kuyu kazar ve onun içine bir adam düşerek kolu kırılır; sonra da ordan çıkınca, iki kişi başını yarar ve bu adam has­talanıp ölürse; diyeti üçe bölünür. Kuyu sahibi ile başını yaralayan iki kişi diyetini öderler. Mebsût'ta da böyledir.

Bir kuyuya^üç kişi düşüp biri birine taalluk etseler ve düşmeleri sebebiyle de ölseler; birbirinede dokunmuş olmasalar; birinci düşenin diyeti, kuyuyu kazana aittir.

İkincinin diyeti, önce düşene aittir. Üçüncünün diyeti ise, ikinciye aittir.

Düşmeleri sebebiyle ölürler ve bir kısmı diğerinin üzerine düşmüş olursa; onların sağ çıkarılmaları mümkün olsa da, bir birinin hâlinden haber verseler ve sonra ölseler; önceki Ölen, şu yedi durumdan hâli değildir.
1) Başka değil- sırf düşmesi sebebiyle ölmüş olabilir. Bu durumda diyeti, kuyuyu kazana aittir.
2) İkinci düşen adamın sebebiyle ölmüş olabilir. Bu durumda kanı heder olmuştur.
3) Üçüncü adamın, onun üzerine düşmesiyle ölmüş olabilir. Bu durumda, diyeti ikinci adama aittir.
4) Bu şahıs kendisi ikinci adamın Üzerine düşmüş olması sebebiyle ölmüş olabilir.

Bu durumda diyetinin yarısı kuyuyu kazana aittir. Diğer yarısı ise heder olmuştur.
5) Bu şahsın kendisi üçüncü adamın üzerine düşmesi sebebiyle ölmüş olabilir.

Bu durumda, diyetinin yarısı kuyuyu kazana; yarısı da ikinci düşene aittir.
6) Kendisinin düşmesinden dolayı, üzerine ikincinin ve üçüncünün düşmesi sebebiyle ölmüş olabilir.  Bu durumda, diyetinin üçte biri kuyuyu kazana, üçte biri de ikinci düşene aittir. Diyetinin üçte biri ise heder olmuştur.
7) İkinci adamın üzerine düşmesiyle ve üçüncü adamın üzerine düşmesiyle ölmüşse; diyetinin yarısı ikinci adama aittir. Yansı da heder olmuştur.

İkinci düşen adam için şu üç durum söz konusu olabilir:
1) Eğer düşmesi sebebiyle Ölmüşse, diyeti birinci düşene aittir.
2) Üçüncü adamın, kendi üzerine düşmesi sebebiyle ölmüşse, kanı heder olmuştur.
3) Şayet kendi düşmesiyle ve üzerine üçüncü adamın düşmesiyle ölmüşse, diyetinin yarısı Önceki adama aittir. Yarısı ise heder olmuştur.

Üçüncü düşene gelince, onun için sadece bir durum vardır: O da, fidyesinin ikinci düşen şahsa ait olmasıdır.

ölüm halleri bilinmiyor ise, kıyasa göre, önceki düşenin diyeti, kuyuyu kazana aittir.

İkinci düşenin diyeti de, birinci düşene aittir.

Üçüncü düşenin diyeti ise, ikinci düşene aittir.

Yâni bunların âkilelerine aittir.

Bu, İmâm Muhammed (R.A.)'in kavlidir.

Istihsana göre ise, birinci düşenin diyetinin Üçte biri kuyu sahibine; üçte biri de ikinci düşene aittir. Diyetinin üçte biri ise heder olmuştur.

İkincinin diyetinin yarısı heder olmuştur. Yarısı ise, önceki düşene aittir.

Üçüncü düşenin diyeti ise, ikinci düşene aittir.

İmim Muhammed (R.A.), ist ihsana göre bir açıklamada bulun­mamıştır. Âlimlerimiz: "Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)*un kavlidir." buyurmuşlardır. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Bir adam, kuyu kazmak için adam icarlar; o da kazar ve bu kuyunun içine bir adam düşüp Ölürse; ammenin bildiği, gelip geçtiği bir yola kazmışsa; her birine birer diyet gerekir. İcarlayan ister bildirsin, isterse bildirmesin farketmez.

Keza, bir kimse, meşhur olmayan bir yol üzerine kuyu kazar; müste'cir de "bu yolun bütün müslümaniara âit olduğunu" bildirirse; ikisinin de diyet ödemesi gerekir.

Fakat, bu durumu bildirmez ise, tazminat yalnız emredene âit olur.

Bu, şunun hilâfınadır: Bir adam, bir koyun kesmek için, bir adamı icarlasa, adam da koyunu kestikten sonra, o koyunun başkasına âit olduğunu öğrenirse; bu durumda, eğer müste'cir "koyunun başkasına âit olduğunu'* bildirmişse; o takdirde tazminat, onu boğazlayana aittir.

Eğer kuyu kazılan yer, müste'cire âit olur ve ücretle çalışan şahsa: "Bu yer benimdir. Tâ öteden beri benim hakkımdır. Benim evimin har imidir." derse; istihsânda tazminat müste'cire aittir. Muhıyt'te de böyledir.

Bir kimse, dört kişiyi icarlayarak, "kendisine bir kuyu kazma­larını" emreder; onlar da kazarken, bu kuyu yıkılır ve biri ölür; diğerleri sağ kalırlarsa; çalışanlardan her birinin dörtte bir diyet ödemesi gerekir ve diyetin dörtte biri de sakıt olur.

Bunlar, birbirlerine yardımlaşmadan çalışıyorlarsa, birisinin, kuyu kazarken, üzerine toprak yıkılarak ölmesi hâlinde kanı heder olur. Mebsût'ta da böyledir.

Bir adam, kölesine "yolda bir kuyu kazmasını" emrettiğinde; eğer o yotun kenarı (boş yeri) var da bu kuyu orda ise, tazminat, efendinin âkilesine aittir.

Şayet yolun kenarı yoksa, tazminat köleye aittir. Köle, bunu bilsin veya bilmesin böyledir. Tecrîd'de de böyledir.

Bir adam, kendi mülküne bir kanal kazdırır ve ona bir insan veya hayvan   düşerse;   tazminat   yoktur.   Mülkünün   haricine   bir   kanal kazdırırsa; bu kuyu gibidir ve tazminatı gerektirir. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir adam, başkasının mülkünde bir kanal açar; bu kanal da çatlar ve o yeri su basar veya yanını su altında bırakırsa;


Eser: Fetvayı Hindiye

  • Yeni Ekle
Yorumlar (0)

Fetvayı Hindiye

 

Son eklenen ruyalar

Sitemizde yer alan soruların cevapları özenle islami eserlerden seçilerek yazılmaktadır.
Haramiler | Bitkiler