C

CÂBÖ VAKIF : VAKIF Maddesine bakınız.          

CAM': Cem eden; derleyen, toplayan; içine alan.

ICAİFE: Cevfe (= boşluğa) kadar nüfuz eden ya­ra demektir. Göğüste, arkada ve karında açılıp, cevfe kadar giden yaralar gibi...

GAYR-İ CÂİFE: Cevf (= boşluğa) nüfuz etmeyen her hangi bir yara demektir. Elde, ayakta, boyunda meydana gelen yaralar gibi...,

CÂİZ

CAİZ: Yapılması şer'an memnu (= yasak) bulunma­yan şey demektir.

Caiz kelimesi, bazen sahih yerinde, bazen de mübâh yerinde kullanılır.

Bazı muameleler, dünya ahkâmı bakımından sahih olduğu hâlde, âhiret ahkâmı bakımından caiz olmaz. Meselâ Cum'a namazı ile mükellef bir kimsenin, cum'a ezanı okunurken yaptığı alış-satış muamelesi gibi.. Bu muamele sahihtir ve geçerlidir. Ancak, ma­nevî mes'ûliyeti gerektirdiği için caiz değildir.

CALİB: Celbeden, kendine çeken, çekici

CÂLİB-İ DİKKAT: Dikkat çeken.

CÂMEKİYYE: Bir vakfın gallesiden vazife sa­hiplerine verilmesi mürettep olan aylık atiyyelerdir. Bu bir vecihten ücret, bir vecihten de sıla mahiye­tindedir. Elbise ücreti nâmiyle verilen paralar bu ka­bildendir.

Câmekiyye, vazifenin aylık kısmmdandir. Bunun senelik kısmına ise ATÂ denilir.

VAKIF ve VAZİFE Maddelerine de bakınız.
CAMI4: İçinde namaz kılman ibâdet yeri; içinde cum'a namazı kılınan mescid.

CÂMİ'A: Topluluk

CANI: Cinayet işleyen, kendisinden cinayet sadır olan şahıs demektir.

MECNİYYÜN ALEYH: Kendisine karşı cinayet işlenilmiş bulunulan şahıs.

MEN ALEYHTL-CİNÂYE tâbiri de, mecniyyün aleyh-yani kendisi üzerine cinayet vuku' bulan kim­se demektir.

CİNAYET Maddesine de bakınız.

CÂR-I MÜLÂSIK: Şüf a Maddesine bakınız.

CARİH: Cerh eden, yaralayan; bîr kimsenin ba­şından ve yüzünden başka herhangi bir uzvunda ce­riha (= yara) meydana getiren şahıs demektir.

MECRUH: Yaralanan kimse demektir.

CERIH de: Yaralanan kimse anlamındadır.

CURHA: Cerîhin çoğuludur, yani: Yaralanan kim­seler demektir.

CARİYE: Bir kimsenin memlûkesi olan, genç veya yaşlı kadındır.

Câriye'nin çoğulu CEVÂRÎ'dir.

CEBBAR: Kahir, gâlib ve mütekebbir kimse de­mektir.

CEBEL-İ  RAHME:  ARAFAT  Maddesine bakınız.

CEBR = İCBAR: İkrah (= zorlama) demektir.

MÜCBİR: İcbar eden (= cebreden), bir şeyi zor­la yaptıran demektir.

VELİYYİ MÜCBİR: Velayeti altıdaki kimseler hakkıda, —onlar, isteseler de, istemeseler de— ta­sarrufu geçerli olan velî demektir.

CEBR kelimesi, ıslâh ve telâfi manasına da gelir. Cebr'in zıddı, ihtiyar; kaerahatm zıddı ise, nzâ'dır.

CEDD: Dede, büyük baba.
CEDD-İ SAHİH: Bir kimseye (miras konusunda ölen şahsa) nisbetinde, kadınlar dâhil olmayan dede de­mektir. Babanın, babası, babanın babasının babası... gibi. (= ebü'l-eb, ebü'1-ebi'I-eb...) (Miras hukukun­da cedd-i sahîh, ashâb-i ferâizdendir.
CEDD-İ FASİD: Bir kimseye (miras hukukunda ölen şahsın) nisbetinde anne dâhil dede demektir. Ananın babası, babanın annesinin babası gibi.,. (Ebü'l-üm, ebü'Mimmi'1-eb...) (Bunlar, miras hukukunda, zevi'l-erham'dandır.)
CEDDE-İ SAHİIIA: Bir kimseye (mîras hukukun­da ölen şahsa) nisbetinde, cedd-İ fâsid dâhil olma­yan büyük annedir. Ölen şahsa nisbetin gerek kadınlar,-gerek erkekler ve gerekse hem kadınlar hem de erkekler vâsıtası ile alması arasında bir fark yoktur. Ananın anası (= ümmü'î-um), babanın anası (= üınmü'1-eb), babanın babasının anası (= ümmü'l-ebi'l-eb) gibi... Bunlar da ashâb-ı ferâizdendir.

ICEDEL: Sadece hasmı ıskat ve ilzam için cere­yan eden sert münâkaşa, tartışma demektir.

DELIL-İ İKVAI: Cedel esnasında ortaya konan delil demektir.

DELÎL-İ İLZAMI de Deffl-i İnâî anlamındadır.

MÜCÂDİL: Cidâl'de, Sert tartışmada bulunan ta­raflardan her biri.

CEFA: Eziyet, incitme; cevr, ezâ.

CELD: Lügatte: Deri üzerine vurmak demektir.

CELDE: Deri üzerine bir defa vurmak anlamına gelir.

Bu kelime, deriden yapılmış kamçı gibi bir şeyle vur­mak mânâsında da kullanılır. Fflah İstılahında CELD: Muhsan olmayan, mükellef bir zânî veya zâniyenin, belirli uzuvlarına, vech-i mahsus üzere değnek veya kamçı ile vurmaktır. Bu ceza, mucrihim (= suçlunun) cildi (= derisi) üze­rine tatbik edildiği için CELDE adım almıştır.

CELSE: (Namazda:) İki secde arasında —bir defa "Sübhâne Rabbiyelazîm" diyecek kadar— otur­maktır.

CEM-İMÜNEKKER: Üç ve üçten daha çok şey­leri İfâde etmek üzere konulmuş, çokluk ifade eden lafızdır. Rical (= kimseler, erkekler) ve nisa (= ka­dınlar) gibi....

CEM-İ TAKDİM: -İkincisinin vakti henüz gir­mediği hâlde,— İki vakit namazı, —birincisinin vaktinde— birlikte kılmak demektir.
Hac'da Arafe (9 Zilhicce) günü, Arafat'ta öğle ile ikindi namazlarını, öğle namazının vaktinde birlikte kılmak sünnettir.

CEM-I TEHİR: -Birincisinin vakti çıktıktan sonra— iki vaktin namazını birlikte kılmak demektir. Hac esnasında, bayram gecesinde, akşam ve yatsı na­mazlarım, Müzdelife'de, yatsı namazının vakti gir­dikten sonra, birlikte kılmak vaciptir.

CEMRELER

CEMRE: Mina'da birbirine birer ok atımı mesa­fede bulunan üç taş kümesinden her birine CEMRE denilir.
1-) AKABE CEMRESİ: (= CEMRE-İ AKABE) Buna, halk arasında Büyük Şeytan denir.
2-) ORTA CEMRE (= CEMRE-İ VÜSTÂ) Buna.da, halk arasında Orta Şeytan denir.
3-) KÜÇÜK CEMRE (= CEMRE-İ ÛLÂ) Halk arasında, buna da Küçük Şeytan denir.

REMY-İ CİMÂR: (Yani: ŞEYTAN TAŞLAMA) bu üç cemreye yapılır.

CENÎN: Henüz anasının rahminde bulunan ço­cuktur'.

Cenîn lafzı, aslında setr ve ihfa (= Örtme ve gizle­me) mânâsına da gelen cen ve icnân maddelerinden alınmıştır. Bundan dolayı, henüz annesinin rahmin­de bulunan çocuğa cenîn denilmiştir. Ceninler, hilkatlerinin muhtelif safhalarına göre şu kısımlara ayrılmıştır.

CENÎN-İ MÜSTEBÎNİ'L-HİLKA: Yaratılışı tebey-yün etmiş yâni âzası belirmiş olan cenindir.

CENÎN-İ GAYR-İ MÜSTEBÎNİ'L-HİLKA: Azası henüz belirmemiş (veya kısmen belirmiş) olan cenin­dir. Bu cenîn, aleka ve kan parçası mesâbesidedir.

CENÎN-İ TÂMMİ'L-HİLKA: Âzası tamamen te­şekkül etmiş olan cenindir.

CENÎN-İ GAYR-İ TÂMMİ'L-HİLKA: Âzası, kıs­men teşekkül etmiş olan cenîn demektir.

CENÎN-İ ZÎ-HAYÂT: Anasının rahminde canlan­mış olan cenindir.

CENÎN-İ GAYR-İ ZÎ-HAYAT: Henüz, kendisine ruh üflenmemiş olan cenîn demektir.

CENÎN-İ KÂZIB: Gerçek olmayan gebelik de­mektir.

CENÎN-İ SAKIT: Düşük, düşen çocuk.

ISKÂT-I CENÎN: Çocuk düşürmek demektir.

CERH: Bu kelime aslında bir şeyi kusurlandırma, ayıplandırma ve değerini noksanlaştırma demektir. CERH kelimesi.bir kimseye sövmek, kötüsöz söy­lemek, bühtan ve ta'n etmek ve bir hâkimin, şahid-lerinin şahitliklerini red ve iskat etmesi gibi mânâlara da gelir.

CERH: Bir şahidin şâhidliğini reddetmeye sebep ola­cak bir kusurunu meydana çıkarma anlamına da gelir. CERH: Yaralamak anlamına da kullanılır. Çünkü, yara da insanda bir ayıb, bir noksanlık teşkil et­mektedir.

CERH: Yaralanmaak anlamına da kullanılır. Fıkıh  ıstılahında

CERH:  —Başın  ve  yüzün hâricinde— vücudun herhangi bir uzvunu yaralamak demektir.
CERH- İ NÜSHIN: Mecruh olan (= yaralanmış bulunan) bir şahsın, bir gün veya bir günden daha az bir süre yaşaması umulamıyacak bir şekilde "1 mış olduğu yara anlamındadır.

CERH-İ MÜHLİK: Mecruhun (= yaralanan şah­sın) helakine müeddî (= sebep) olan yaradır.

CÜRH = CİRÂHE: -Baş ve yüzün hâricindeki-uzuvlardan birinde meydana gelen yara demektir.

CÜRÜH, CİRÂH, CİRÂHAT kelimeleri, Cürh ke­limesinin çoğuludur.

CEVARİB: Yırtıcı kuşlar, vahşi hayvanlar ve in­sanların elleri ile ayaklan anlamına gelir.

CARİHE: Cevârih kelimesinin müfredidir. (= te­kilidir.) Bu kelime, hem erkek için ve hem de dişi için kullanılır.  

CEVÂB-ICEDELÎ: BAHİS Maddesine bakınız.

CEVÂB-I TAHKÎKÎ:  BAHİS  Maddesine bakınız.

CEYŞ: En az, dört yüz nefer süvari ve piyadeden meydana gelen, askerî bir kıt'a demektir.
CÜYÛŞ, Ceyş'in çoğuludur. Bu miktardaki akser, gerek veliyyü'1-emr tarafından meydana getirilmiş olsun, gerekse gönüllü gazilerden müteşekkil bulunsun CEYŞ adını alır.

CEYŞ-İ AZÎM: En az, on iki bin kişilik askerî bir­lik demektir.

ASKER-İ AZÎM: On iki bin veya daha fazla asker­den maydana gelen birlik demektir.

CEZA

CEZA: Bu kelime mücâzat, mükâfat, yapılan bir şeye, ona eşit bir şeyle karşılık verme; itaatin seva­bı, ma'siyetin azabı ve ikâbı gibi anlamlan ifâde et­mektedir.

CEZA tabiri, lisanımızda, daha çok ukubet mânâ­sında kullanılmaktadır. Bu da suç İşleyenlere, bu suç­larından dolayı tatbik edilecek şey (= ukubet = ceza) demektir.

Bu mânâda ceza, hapsetmek, dövmek veya hareket serbestliğine mâni olmak şekillerinde uygulanır.

İCTİZA: Bir kimseden ceza (yani mükâfat) iste­mek demektir.

İCZÂ: Bir geyin, başka bir şey yerine, mümkün mertebe kâim olmasıdır.

TECZİYE: Bir şeyi parçalamak, cüzlere ayırmak demektir.

Varlığı veya yokluğu bir şarta rabt ve ta'lik edi­len şeye de CEZA denir. Bir kimse istikâmette bu­lunursa, tefeyyüz eder." denilmesinde, tefeyyüz etmek, istikâmet şartına bağlı bir cezadır.

CİBÂYET: Vergilerin ve başka devlet gelirleri­nin tahsil edilmesi. Câbilik. Cibâyet'in çoğulu CİBÂYÂT'tır. CÂBÎ de.vergi tahsildan anlamında kulanılır.

CİBÂYET: VAKIF Maddesine bakınız.

CİBİLLİYET CİBİLLET: Huy, yaratdış, fıt­rat anlamına gelir.

CİBİLLÎ: Yaratılışta bulunan; tabiî.

CİHÂD

CİHÂD: Lügatte: Bütün vüs'u (- güç ve kuvve­ti) vetâkati bezietmektîr. (= sonuna.kadar harca­maktır).

CİHÂD: kelimesi: Cehd (= çalışma, çabalama); bir işde mübalağa gösterme; her hangi bir hususta ziya­desiyle çalışma mânâlanna da gelir.

Istılahta CİHAD: Hak yolunda vuku bulacak savaş­larda gerek nefs ile, gerek mal ve lisan ile ve gerek­se diğer vâsıtalarla çalışarak bütün güç ve takati sarfetmek demektir.

MÜCÂHEDE: Çalışmak ve savaşmak anlamına gelir.

MÜCÂHİD: Nefsi İle veya harbîlerle mücâhede ve muharebede bulunan müslüman demektir.

CİHÂT: VAKTE Maddesine bakınız.

CİHÂT-I ASLİYE: VAKIF Maddesine bakınız.

CİHÂT-I BEDENİYYE: VAKTE Maddesine bakınız.

CİHÂT-I  FER'İYYE:   VAKTE  Maddesine bakınız.

CİHÂT-I  İLMİYYE:  VAKIF  Maddesine bakınız.

CİHÂT-I GAYR-İ ZARÛRİYYE: VAKIF Mad­desine bakınız.

CİHET: VAKIF Maddesine bakınız.

CİHÂT-I ZARÛRİYYE: VAKIF Maddesine balınız.

CİNAYET: Hac esnasında, yapılması hâlinde ce­zayı gerektiren fiil ve davranışlara da CİNAYET denir.

CİNAYET

CİNAYET kelimesi aslında ağaçtan meyveyi dü­şürmek anlamına gelir.

İCTİNÂ kelimesi de bu anlamdadır.

CİNAYET: İnsanlann işledikleri heıhangi bir kö­tülük ve şer mânâsına kullanılmaktadır.

Bundan dolayı

CİNAYET: Muâhazeyi gerektiren herhangi bir cürümce suç demek olur. Yani, insanlann nefislerine, uzuvlanna, kuvvetleri­ne, mallarına, ırzlarına, karşı yasaklanmış herhangi bir fiil işlemek bir CİNÂYET'tir. Ancak, —canlı veya cansız— mallara karşı işlenen cinayetler GABS, NEHB, SİRKAT, İTLAF gibi isimlerle anılırlar.

Fıkıh ıstılahında CİNAYET: Bir insanın nefsine veya âzâ vekuvvetlerinden herhangi birine tealluk eden memnu' (= yasaklanmış bir fiilden ibarettir. Başka bir tarif ile CİNAYET: Kısas veya tazminatı gerektirecek bir şekilde, bir insanın nefsi veya be­deni hakkında vâki olan teeddî (= düşmanlık) de­mektir.

CİNAYET Bİ'N-NEFS: Bir insanın nefsine teal­luk eden yani İnsanın hayattan mahrum olması neti­cesini doğuran cinayettir. Bu da, haksız yere vuku bulan bir KATL (= öldürme) hadisesinden ibarettir.

KATL: Maddesine de bakınız.

CİNAYET MÂ DÛNE'N-NEFS: Bir insanın uzuvlarından veya hassalarından ve kuvvetlerinden birine kanş işlenen cinayettir. Ve bu cinayet cerh (= yaralama), kat' (= kesme), havas ve kuvâyı (= his ve kuvvetleri) tatil etme şekillerinden meydana ge­tirilir.

Buna, CİNAYET FÎ'L-ETRAF da denir.

CİNAYET ALE'R-REKİK: Bir köle veya cari­yeye vuku bulan cinayettir.

CİNAYET ALE'L-BEHÎME: Bir hayvan hakkın­da, gasb veya telef etme suretiyle vuku bulan cina­yettir.

CİNAYET ALE'L-BEHÂİM: Hayvanlara karşı iş­lenen cinayet demektir.

CİNÂYET-İ BEHÎME: Bir hayvanın basmasıy­la, sadmesiyle, sıçramasıyla, ön ayağını vurması veya arka ayağını tepmesiyle yahut kuyruğunu çarpmasiyİe meydana gelen cinayettir.

Bunun çoğulu da CİNÂYÂTÜ'L-BEHÂİM'dir.

CİNÂYET-İ RÂKİB: Bir kimsenin, binmiş olduğu hayvan vâsıtasiyle vücûda getirdiği cinayettir.

CİNÂYET-İNÂHİS: Bir şahsın bir hayvana vur-inak veya dürtmek suretiyle meydana gelmesine se­bebiyet verdiği cinayettir.

CİNÂYET-İ HÂİT: Bir duvarın yıkılıp, bir insa­nın telef olmasına sebebiyyet vermesi demektir.

CİNÂYÂT-I MÜNFERİDE: Bir şahsın işlemiş ol­duğu, başka başka cinayetler demektir.

CİNÂYÂT-I MÜŞTEREKE: İki veya daha çok kimsenin, bir şahıs hakkında, beraberce işlemiş ol-duklan cinayetlerdir.

CİNÂYÂT-IMÜCTEMİA: Bir şahsın, bir anda, aynı fiille meydana getirmiş olduğu birden çok ci­nayetlerdir. Atılan bir kurşun ile, bir kaç kişinin Öl­dürülmesi gibi...

CİNAYETLERİN TEDAHÜLÜ: Müteaddid ci­nayetlerin, yalnız bir cinâyetmiş gibi sayılıp, bun­lardan yalnızca birinin —kısas gibi, diyet gibi— cezâsıyle iktifa edilmesi hâlidir.

CİNNET: Mecnûn Maddesine bakınız.

CİNS: Lügatte: Eşyadan bir sınıf, bir kısım de­mektir.

Cins kelimesi, nev' kelimesinden daha umûmî ve da­ha geniş kapsamlıdır.

Meselâ: At kısmı, hayvanlardan bir cinstir. Arap atı ise, at cinsinden bir nevidir. Fıkıh ıstılahında CİNS: Şamil olduğu fertleri arasında garaz (- Niyet, gaye, kasıt) bakımından büyük fark­lılıklar bulunmayan şey demektir. Meselâ: İnsan gibi... İnsan'm nevileri kadın ile er­kektir ve bunların aralarında da fazla bir tefâvüt (= ayrılık, farklılık, zıtlık) yoktur. İnsanlık mahiyetin­de tamamen müşterektirler. İnsan, at, deve koyun ve hayat sahibi diğer mahlûk­lar arasında, garaz itibariyle fahiş tefâvüt bulundu­ğundan, bunlar başka başka cinslerdir. Mantıkta ise, bunların hepsi bir cins sayılır. Ve bun­lardan her biri canlılar cinsinin bir nev'i olarak ka­bul edilir.

CİZYE: Gayr-i müslimerin mükellef olan erkek­lerinden, senede bi defa alınan şahsî bir vergidir.

HARCÜ'R-RÜÛS: Baş vergisi anlamına gelen bu tâbir de cizye yerinde kullanılmaktadır.

Aslında cizye, ıvez ve kifâyen anlamına gelir. Müs­lümanların zimmetine, ahd ve emânma nail olan ve müslümanlarm lehinde ve aleyhindeki bir çok huku­ka iştirak eden gayr-i müslim tebaadan olunan cüz'î bir vergi, nail oldukları nimet ve selâhiyete bir nevi ivez (= karşılık) olmak üzere kâfi görüldüğünden ciz­ye nâmını almıştır.

Bununla birlikte cizye kelimesi, ceza mânâsına da ge­lir. Ceza ise, hem mükâfat hem de ukubet (= mücâ-zat) anlamına gelir,

CVÜL: Hizmet mukabilinde verilen ücret demektir. Abık'ı (= Efendisinden kaçmış bulunan bir köleyi)
efendisine (= sahibine, mâlikine) geri vermek üze­re, bi'1-işhâd (= şahid edinerek; şâhid göstererek) yakalayan kimsenin, bu hizmeti mukabilinde nıüs-tahik olduğu (= olmaya hak kazandığı) ücrete de CU-UL denir.

CUUL ALE'L-CİHÂD: Gazada bulunmak yani savaşa katılmak üzere alınan veya verilen ücret de­mektir.

Cihâda yardımcı olmak üzere, mücâhidlere verilen atiyyeye de CUUL denilmiştir.

CUUL kelimesi, sulh mukâbiinde verilen bir nevi taz­minat mânâsına da kullanılır.

CEÎLE ve CİÂLE kelimeleri de CUUL anlamında kullanılmaktadır.  .

CÜBAR: Heder olmak; tazmini lâzım gelmeksi­zin telef olmak anlamındadır.

CÜRM

CURM: Günâh. Yapılması yasak olan şey. Suç.

CERİME, de cürm anlamındadır..

CERAİM: Cürm'ün çoğuludur ve cürümler, suç­lar demektir.

ÜCRİM: Cürüm sayılan herhangi bir fiili irti-kab eden, suc işleyen kimse demektir.

CÜRM-Ü MEŞHÛD: Göz önünde işlenen suç. Suçüstü.

CÜND: Asker, çeri; yardımcı mânâlarına gelir.

CÜNDÎ: Bir asker demektir,

Cünd'ün çoğulu, CÜNÛD ve ECNÂD olarak kul- . Ianlır.

CÜNHA: Ma'siyet. Cinayetten aşağı mertebede bir kabahat. + CUNUN: Mecnûn Maddesine bakınız.
CÜZÂF(= MÜCÂZEFE): Götürü pazarlık; ya­ni: Bir şeyi Ölçmeden, tartmadan, tahmin üzerine sat­mak ve satın almak demektir. Bİr yığın buğdayı, şu kadar liraya almak veya sayıl­madan gösterilen bir avuç para ile şu kadar arpayı satın almak gibi... Bu işleme MACÂZEFE de denilir. [3]


Eser: Fetvayı Hindiye

  • Yeni Ekle
Yorumlar (0)

Fetvayı Hindiye

 

Son eklenen ruyalar

Sitemizde yer alan soruların cevapları özenle islami eserlerden seçilerek yazılmaktadır.
Haramiler | Bitkiler