İ

ÎÂDE: Geri gönderme, gönderilme; geri çevirme. Eski hâline getirme.

İARE: ARİYET Maddesine bakınız.

İÂNE: Yardım için toplanan para; yardım parası.

İÂNET: Yardım

İÂNÂT: İaneler

İÂNETEN: İane olarak; yardım suretiyle.

İAŞE;  Yaşatma;   geçindirme;   geçindirilme; besleme.

İBÂDET

İbâdet: (Lügatte) Kullukta bulunmak demektir. Istılahta ibâdet: Yapılmasında sevap olan ve güzel niyette mukârin bulunan, Allahu Teâlâya ta'zim için yapılan bir amel demektir. Namaz kümak, zekât ver­mek, hacca gitmek gibi... ibâdet eden yani kulluk görevini yerine getiren kimseye âbid denir. Ma'bed: İbâdet edilecek yer demektir. Abld, zâhid (yani çok ibâdet eden kimse) yerine de kullanılır.

İBİHE

Ibâbe: Mübâh kılmak, yani bir şeyin yapılmasını da' yapılmamasını da caiz görmek demektir. Bir şeyin yapılmasına izin vermek, bir ibâhedir. Selâhiyetli bir şahsın, bir kimseye, bir şeyi yemesi için izin vermesine de ibâhe denir. Mübâh"kelimesine de bakınız.

IBAHE Lügatte: Bir kimseyi, bir şeyi, alıp alma­mak hususunda muhayyer bırakmak demektir. Istılahta İBÂHE: Bir kimseye, yenilecek veya içile­cek bir şeyi ivazsız (= karşılıksız) olarak yeyip iç­mek için izin ve ruhsat vermektir.

İBÂHİYYET: Muharremâtm mübâh olduğuna kail olmak veya bazı ibâdetlerin sakıt olduğunu (= kalk­tığını, düştüğünü) iddiaya cür'et göstermek demektir.

İBÂHİYYE: Muharremâtm mübâh olduğunu ve­ya bazı ibâdetlerin sakıt olmuş bulunduğunu iddia eden taifeye verilen isim.

İBÂHÎ: İbâhiyye taifesine mensup olan şahıslar­dan her biri..

İBRA;

İBRA: Bir kimseyi, bir da'vâdan veya bir haktan berî kılmak* temize çıkartmak, aklamak; yani bir kim­seyi da'vâ etmekten veya ondan bir hak talebinde bu­lunmaktan vaz geçmek demektir.

İBRÂ-İ ÂM: Bir kimseyi, bütün da'vâlardan ibra etmek, temize çıkartmak demektir.

Yani, bir kimsenin zimmetini büün haklardan ve da'­vâlardan beri kılmaya ibrâ-i âra denir. Lügatte, bir hastayı iyi etmeye de ibrâ-i âm denil­mektedir.

IBRA-I HAS: Bir kimseyi bir çok haklardan sa­dece birinden veya bir çok da'vâdan yalnızca bir da'­vâdan berî kılmak temize çıkarmak demektir.

İBRÂ-İ İSTİFA: Bir kimsenin zimmetinde bulu­nan bir hakkın alınmış, kabzedilmiş olduğunu itiraf etmek demektir.

İbrâ-i İstifa, bir nevi ikrar demektir.

İBRA İ İSKÂTî : Bir kimsenin zimmetindeki, is-kâtı kâb.l olan bir hakkı veya bütün haklan.iskât et­mek veya böyle bir hakkın bir kısmını hat ve tenzil etmek demektir.

Yani bir kimsenin, bir başkasındaki hakkım kısmen veya tamamen terk etmesi, bağışlaması demektir.

Berâet kelimesine de bakınız.

İBZÂ: Bir kimsenin", kân tamamen kendisine ait olmak üzere, bir başka şahsa sermâye vermesi de­mektir.

Bu sermâyeye BİZÂA: bunu veren kimseye de MÜBZİ'; alan şahsa ise MÜSTEBZİ' denir. Bu du­rumda kârın tamamı, sermâye sahibinin olur. Bir şahsa, kârın tamamı kendisine ait olmak üzere sermaye vermek suretiyle yapılan bir akid ise, bir KARZ muâmelesidir.

İCÂB: Bir akdi yapmak için, ilk önce söylenilen söz, teklif demektir. Ve, akid ve tasarruf bununla is-bât olunur.

Meselâ: Bir mal sahibinin, müşteriye karşı:' 'Şu ma­lımı, şu kadar liraya sana sattım." demesi bir îcâbtır. Ki, bununla müşteri için satın almak selâhiyeti isbât edilmiş olur. Kabul Maddesine de bakınız.

İCAR: Kiralamak, kiraya vermek; kira parası gi­bi mânâlara gelir. Meselâ: Bir dükkanı, bir sene müddetle, bir başkasına, şu kadar kira karşılığında vermek bir İcar mu­âmelesidir.

İCÂRE-İ VÂHİDELİ VAKIF: VAKIF Madde­sine bakınız.

İCÂRE-İ ZEMİN: VAKIF (Mukâtaa) Maddesi­ne bakınız.

İCÂRE: Lügatte hem ücret mânâsına, hem de, hır şeyi kiraya vermek mânâsında kullanılır. Istılahta İCARE: Cins ve miktarı bilinen bir menfa­ati, belirli bir bedel (= ivaz) karşılığında satmak de­mektir, yani: Sahibinin, bir menfaati, belirli bir zaman için, başkasına temlik ve ibâha kılmasıdır. İcâredeki bedel, bir ayn olabileceği gibi, bir menfâ­at de olabilir. Ancak kiralanan menfaatin cinsinden olamaz. Bir evi, diğer bir ev karşılığında kiralamak gibi....

İCÂRE-İ SABÎHA: Zâtı ve vasfı itibariyle meşru' olan yâni in'ikad şartlarım ve sıhhat şartlarını cami' olan icâredir. Bu İcâre, şuyû-ı asilden ve ifsad edici şarttan hâlî olmak üzere, belirli bir mehfaati, belirli bir bedel karşılığında temlik etmekten ibarettir.

İCÂRE-İ MÜN'AKİDE: -Satış işleminde oldu­ğu gibi— in'ikad şartlarını tamamen cami' olan icâredir.

İCÂRE-İ GAYR-İ MÜN'AKİDE: İa'ikad şart­larının tamamını veya bir kısmını cami olmayan icâredir.

İcârenin bu nev'ine İCÂRE-İ BÂTILA da denir.
İCÂRE4 MEVKÛFE: Bir başkasının hakkı taal­lûk* onun icazeti (izni) lâhık olmadıkça (= ulaşma­dıkça, bulunmadıkça), nafiz (= geçerli) olmayan icâredir.

Fuzûlî tarafından yapılan icâre gibi...

İCÂRE-İ LÂZIME: Hıyâr-ı şart, hıyâr-ı ayb ve hıyâr-ı rü'yet gibi muhayyerliklerden ân olan, sahih bir icâredir. Mucir ve müste'cirden herhangi biri, bir özre müstemit olmadıkça bir icâreyi feshedemez.

İCÂRE-İ GAYR-İ LAZİME: Kendisinde hıyâr-ı şart, hıyâr-ı ayb, hıyâr-ı rü'yet, hıyâr-ı gabn ve hıyâr-ı vasf gibi muhayyerliklerden biri bulunan icâredir.

İCÂRE-İ FASİDE: Kendisinde, in'ikad şartlan-nı cami bulunduğu hâlde, sıhhat şartlannı tamamen veya kısmen cami' olmayan icâredir.

Bu icâre aslında meşru' olduğu hâlde, vasıf itibâriy le meşru' olmamış olur. Bunun içindir ki, böyle bir icâreyi mucir veya müstecir feshedebilir.

İCÂRE-İ MÜNECCEZE: Bir şeyi, icâre akdi ânından itibaren kiraya vermek demektir.

Akid zamanında, kiranın başlangıcı söylenerek be-lirlenmezse, bu kira bir icâre-i münecceze olarak ka­bul edilir.

İCÂRE-İ MUZÂFE: Bir şeyi, gelecek belirli bir vakitten itibaren kiraya vermek demektir. Meselâ: Bir evi, gelecek filan ayın birinden İtibaren, bir sene müddetle şu kadar liraya kiraya vermek, bir icâre-i muzâfe'dir.

Bazen, bir şeyde icâre-i münecceze ile icâre-i mu-zâfe bir araya getirilmiş olur. Meselâ: Bir dükkanı, akid zamanından itibaren, bir sene müddetle Ahmed'e; bu bir seninin tamamlan­masından itibaren de, şu kadar müddetle Mehmed'e kiraya vermek gibi...

İCÂRE-İ NAFİZE: Şartlannı cami' olan ve ken­disine başka bir şahsın hakkı taallûk etmeyen icâre demektir.

İCÂRE-İ GAYR-İ NAFİZE: İcâre-i Nâfizenin mu­kabilidir. (Zıddıdır).

İCÂRE-İ TAVÎLE: Uzun bir müddet üzerine ya­pılan icâre demektir.

Bir maslahata veya vâkıfın şartına dayanılmadıkca, vakıf bir akar bir seneden; vakıf bir arazi de üç se­neden fazla bir müddetle icâreye verilmez. Yetimlerin mallan hakkında da, hüküm böyledir.

İCÂRE-İ MÜŞÂHERE: Aylık olarak yapılan icar akdi demektir.

Birevi, bir aylığına kirayavermek gibi...

İCÂRE-İ MÜSÂNEHE: Yülık olarak yapılan icar akdi demektir.

Bir dükkanın, bir sene müddetle kiraya verilmesi gibi...

iCARE-I ZEMİN: Bir arsanın icare verilmesi kar­şılığında alınan icar bedeli demektir.

İCÂRE-İ VAHİDE: Bir şeyin menfaati karşılığında alınan belirli bir ücret, bir kira demektir. Bu icâre şekli, genellikle Vakıflarda söz konusu olur.

İCÂRE-İ AKAR: Ev ve arsa gibi şeylerin kirası.

İCÂRE-İ HAYVAN: Hayvan'kiralama

İCÂRE-İ MUACCELE: Peşin kira.

İCÂRE-İ URUZ: Belirli bir müddet için, belirli bir bedel karşılığında elbise ve menkûl eşyanın ki­ralanması demektir.

İCÂRETEYN: Bir şeyin menfaati karşılığında, bir kısmı peşin, bir kısmı muayyen zamanlarda verilmesi şart kılman kira bedeli demektir.

Bu icâre şekli genellikle vakıflarda kullanılır ve İcâ-reteyn tabiri, iki kiralı vakıf anlamına gelir.
İCMÂ1

İCMÂ': Lügatte: İttifak ve kasd anlamına gelir. Istılahta İCMÂ': Bir asırda bulunan islâm müctehid-lerinin, bir şer'î hüküm üzerinde ittifak etmeleridir. Buna İCMÂ-İ ÜMMET de denir.

Aklî bir hüküm üzerindeki veya bilinmesi yalnız sa-rîh nakle dayanan şeyler üzerindeki ittifaka icmâ de­nilmez.

Avâ-ı nâsın bir şey hakkındaki ittifaklan da icmâ' sayılmaz.

İCTİHÂD: Fer' iyyâta taalluk eden (yani ibâdet ve mâmelâtla ilgili) şer'î bir hükmü, delilinden istinbât (= çekip çıkarmak) için, bütün takati sarfetmek de­mektir.

MÜCTEHİD: Fer'î hükümleri, delillerinden is­tinbât eden zât demektir.

Ahkâm-i asliyede yani itikad mes'elelerinde ictihâd câri değildir. İtikâdî mes'eleler katiyyâttandır.

İdİHÂD-I ÖRFÎ: Hükmü örf ile sabit olan bir asi nazar-ı itibâre alınarak meydana getirilen icti-haddır.

İCTİHÂD-I ŞER'Î: İctihâd-ı Örfî'nin mukabili ya-ni zıddıdır ve bunda, hükmü şer'an sabit olan bir asi, bir esas nazar-ı dikkate alınır.

ICTİZA: Ceza Maddesine bakınız.

ICZA: Ceza Maddesine batanız.

ÎDÂ: VEDİA Maddesine bakınız.

IDANE: Deyn Maddesine bakınız.

İDARESİ MAZBUT VAKIFLAR : VAKIF Maddesine bakınız.

İDDET: Bu kelime, lügat bakımından sayı mânâ­sına gelen aded kelimesinden alınmış olup, sayma, hesap etme ve müddet anlamlarım ifâde eder. Istılahta İDDET: Bir erkeğin veya bir kadının, mü-fârekattan (= ayrıldıktan) sonra, muayyen bir müd­det, başkası ile evlenemeyip, bir müddet beklemesi demektir.

İddet:
1-) İddet-i Nisa (= Kadınların İddeti)
2-) İddet-i Rical (= Erkeklerin İddeti) olmak üzere iki kısma ayrılır.

Ancak, iddet tabiri mutlak olarak zikredilince iddet-i nisa anlamına kullanıldığı kabul edilir.

İ'TİDAD: Belirli bir süre (= iddet) beklemek de­mektir.

MU'TEDDE: İddet bekliyen kadın demektir.

İddet bekliyen kadın (= mu'tedde), boşanmış bulun­duğu talâk'ın nev'ilerine göre

a-) MU'TEDDE-İ RİÇİYYE

b-) MU'TEDDE-İ BÂİNE

İFTAR

İFTAR: Mânâ olarak imsakin zıddıdır. Yani iftar, hiç oruç tutmamak anlamına geldiği gibi; güneşin bat­masını takiben orucu açmak anlamına da gelir. Oruç tutulurken, orucu bozacak bir şeyin yapılma­sına da iftar denir. İftar eden kimseye müftir denir. Orucu bozan şeylerin her birine de müftir denil­mektedir.

Bunun çoğuluna ise-müftirâf denilmektedir ki, bu kelime "orucu bozan şeyler'' anlamına gelmektedir.

İETİKÂK: Rehin Maddesine bakınız.

İGARE; Bu malı, başkasından cebren ve alenen (zorla ve açıkça), çabukça almak demektir. Igâre, setrinim ve çapul anlamına da kullanılır.

IFKÂÜ: Bir şeyi gâib ettirmek demektir.

İFİ'İKAD: Gâib olan bir şeyi araştırma demekitr.

TEFEKKÜD da: —iftikad gibi— gâib olan bir şeyi arama araştırma demektir.

Mefkûd Maddesine de bakınız.
İFLAS: Bir kimsenin malının tükenip, muhtaç hâle gelmesi; mallarının fülüse (yani pula, mangıra, al­tın ve gümüş olmayıp, değersiz olan paraya) tehav-vül ederek, sıfni'1-yed (= elinin bog} kalması demektir.

MÜFLİS: İflâs etmiş, elinde bir şey kalmamış olan kimse.

TEFLIS: Bir şahsın iflâsına, hâkim tarafından hü­küm verilmesi demektir.

IHKAR: Bir yeri, üzerinde bina yapmak veya ağaç dikmek üzere istibkâ veçhiyle kiralamaktır. Şöyle ki: Üzerinde müste'ciri tarafından bina yapı­lacak veya ağaç dikilecek olan arazinin yüz ölçümü belirlenir ve her metrekaresi için, icar olarak bir meb­lağ takdir edilir. Müste'cir, artık bu icâreyi yenile­meye muhtaç olmadan, her sene, takdir edilmiş olan meblağı, arazi sahibine vererek, üzerindeki binala­rını veya ağaçlarını ibkâ eder. Bu muamele, bazı yerlerde kıyâsa muhalif bulunmuş ve teamül hükmünü almıştır. Bu muameleye İSTİHKAR da denir. Zemini mukâtaalı vakıflar bu kabildendir.

İHRAM

İHRAM: Bir kimsenin, kendisine; Hac veya Um­re niyyetiyle, —diğer zamanlarda helâl olan— bir kı­sım fiil ve davranışları, belirli bir süre için haram kılması demektir.

Aynca, hac ve umre sırasında, erkeklerin üzerine alıp örtündükleri nda ve izar denilen ve iki parça­dan meydana gelen örtüye de —halk arasında— İH­RAM denilmektedir.

ihram, niyyet ve telbiye üe olur.

MUHRIM: ihrama giren kimse, ihramlı bulunduğu süre içinde MUHRİM adı ile anılır.

İHRAM NAMAZI: Hac veya umreye niyyet eden kimsenin, ihrama girmeden önce, iki rek'at namaz kılması sünnettir.

Bu namazın ilk rek'atinde, Fatİhâ'dan sonra Kafi-rân, ikinci rek'âtinde ise Ihlâs Sûresinin okunması efdâldır.

İHRAM YASAKLARI: Hac veya umre myyetiyle ihrama girmiş bulunan şahsın yapması hâlinde ceza gerektiren —tırnak kesmek, elbise giymek gibi— fi­il ve davranışlardır.

İHRAZ: Alma; kazanma; ele geçirme, elde etme anlamlarına gelir;

Bu kelime için Mâl (Mütekavvim Mal) maddesi­ne de bakınız.

İHRAZ: Elde etme; alma; kazanma ve erişme an­lamlarına gelir.

Diğer bir tarif ile BİRAZ: Bir malı, hara denilen mahftız bir yere koymak demektir. Düşmandan alınan bir mal, onu alanların mahfuz olan ülkesine idhâl edilmekle (götürülüp sokulmakla) İH­RAZ edilmiş olur.

İHRAZ kelimesi, maddî veya mânevi bir şeyi kaza­nıp elde etmek anlamında da kullanılır. Meselâ: Ga­nimetlerin ihrazı veya zafer ihrazı gibi...

İHSAR: Hac veya umre için ihrama girmiş olan bir şahsın, düşmanın engel olması veya hastalık gi-bibir sebeple, hac veya umreyi tamamlayamadan ih­ramdan çıkmak zorunda kalması demektir.

İHTİBAS: Vakıf demektir.  İlgili Maddeye bakınız.

İHTİLAS: Bir malı, sahibinin elinden veya evin­den, onun gafletinden istifâde ederek, alenen ve sür'-atle kapıp almaktır.

İHTİSAB MEMURLUĞU: Bir nevi belediye za­bıtası veya ahlâk zabıtası gibi bir makam memur­luğudur.

MUHTESİB: İhtisab Memurluğu görevini yapan yani memleket dâhilinde, bir kısım nizam ve İntizam­ları temin ve muamelâta nezâret görevini yürüten şa­hıstır.

Muhtesip, bir nevî ahlâk zabıtası veya belediye za­bıtası görevini yapardı.

VELÂYET-İ HİSBE: İntisap memurluğu anla­mındadır.

IHİİTÂF: Bİr malı, sahibinin elinden veya evin­den alenen kapıp kaçmak demektir.

Lisanımızda, bu fiile kap-kaçcüik denir. İhtitaf kelimesi sür'at ifade eder.

ihtizân: Hizâne Maddesine bakınız.

İHYA: Diriltme; diriltilme; canlandırma; imar. Bir araziyi, nâmî hayat sahibi kılmak, yani bir araziyi irâate elverişli bir hâle getirmek demektir.

ÎKÂZ: Yakaza Maddesine bakınız.

IKRAR

İKRAR: Lügatte, bir şeyi saklamayıp söylemek; iti­raf etmek; bildirmek; dil ile söylemek; isbat etmek; mütezelzil olan bir şeyi yerinde durdurmak gibi an­lamlar ifâde eder.

Istılahta İKRAR: Bir kimsenin, kendisi ile alâkadar olup, başkasına ait bulunan bir hakkı haber vermek demektir.

Meselâ: Bir kimse, kendisinin veya vekilinin elinde bulunan bir malm, "filan şahsa ait olduğunu" ha­ber vermesi bir ikrar olur.

İNKAR, İKRAR'ın zıddıdır.

IKRAR-IAM: Bir takım şeylerin, hey'et-İ mecmuası hakkında vuku bulan ihbardır. "Elimde bulunan —az veya çok— her mal, filânın­dır." denilmesi gibi...

İKRAR-I HAS: Muayyen bir şey hakkında yapılan bir ikrardır.

"Bu kitap, filan zatındır." denilmesi gibi...

İKRAR Bİ'L-KİTÂBE: Yazı ile yapılan ikrar de­rnektir. Borç senetleri ve hüccetleri, yazılı ikrar ör­neklerindendir.

İKRAR-I SARÎH: Başkasına ait bir hakkı, ikrar efâ-de eden bir tâbirle İtiraf etmektir. ' 'Filan zata, hin lira borcum var.'' denilmesi gibi...

İKRAR-I ZIMNİ: Bir söz veya muamele zımmın-da, delâleten vuku bulan ikrardır. Buna DELÂLETEN İKRAR da denir. Meselâ, bir kimsenin elindeki malı satm almak iste­mek; o malm, o kimseye ait olduğunu zunmen (= dolaylı olarak; kendiliğinden; üstü kapalı olarak) ka­bul etmek demektir.

MIIKIRR: Lügatte: İkrar eden, doğru söyleyen, ku­surunu - kabahatini gizlemeyen kimse demektir.

Istılahta MUKIRR: Başkasına ait, olup, kendisi­nin alâkadar bulunduğu bir hakkı haber veren, ikrar eden kimse demektir.

MUKARRÜN LEH: Kendisine ait bulunan bir hak, başkası tarafından ikrar ve itiraf olunan hakîkî veya hükmî şahıs demektir.

Meselâ: Bir malın kendisine ait oludğu ikrar ve iti­raf olunan bir şahıs veya vakıf gibi...

MUKARRÜN BİH: Bir kimsenin alakadar olup, başkasına ait bufcınduğunu ikrar ettiği hak demekti. Meselâ: bir.şahsın borçlu olduğunu haber verdiği şu kadar lira gibi...

NEFY-İ MÜLK: Bir kimse tarafından,' 'bir malın, başkasına ait olduğunun haber verilmesi ile, kendi­sine ait olmadığının itiraf edilmesi" demektir. Meselâ: "Elimde bulunan bütün mallarım zevcemin-dir; benim, bunlarda asla alakam yoktur.'' denilme­si gibi... Bu, hibe mâhiyetinde bir İkrardır.

İKRAH: Lügatte: Bir kimseyi, istemediği bir sö­zü seylemeye veya istemediği bir işi yapmaya zorla­mak demektir.

İstılahta İKRAH: Bir kimseyi, tehdit ederek, kor­kutarak —rızâsı olmaksızın— bir sözü söylemeye ve­ya bir işi yapmaya haksız yere sevk etmek anlamına gelir.

MÜKREH: Kendisine, bir sözü söylemesi veya bir işi yapması için ikrah edilen, baskı yapılan kim­se demektir.

MÜKREHÜN ALEYH: Bir kimsenin yapması içm icbar edildiği iş demektir.

MÜKREHÜN BİH: İkrah, fiilinde, mükrehi* korkmasını gerektiren gey demektir.

MÜKRIH: ikrah eden, zorlayan kimse demektir.

MÜCBİR: İcbar eden, zorlayan, mukrih anlamı­na gelir.

İKRÂH-IMÜLCÎ: Nefsi itlaf (= öldürme), uz­vu kat' (= kesme) veya bunlardan birine müddei ola­cak, şiddetli darb (= dövme, vurma) ile yapılan ikrahtır. Ve bu ikrah, mükrehin rızâsını izâle ve ih­tiyarını ifsâd eder. Ancak, asıl ihtiyarı yine sabit bulunur.

İKRÂH-I GAYR-İ MÜLCÎ: Nefsi itlaf ve uzvu kat' 'a müeddî olmayıp, sadece gam ve elemi gerek­tirecek derecedeki darb (= dövme) ve hapsetme gi­bi şeylerle yapılan, ikrahtır. Bu ikrah mükrehin rızâsını izâle ederse de, ihtiyarım ifsâd etmeye mü­eddî (= sebep olmuş) olamaz.

IKRAH-I TAM: Kendini öldürmeye veya uzvun­dan bir yere kesmeye sebeb olacak yolda meydana gelen mecburiyet demektir.

İKRÂH-I NAKIS: Dayak ve hapis gibi, kederi ve sıkıntıyı gerektiren şeylerden meydana gelen mec­buriyet demektir.

İKRÂHEN: Zorla, zoraki. İkrah ederek; iğrene­rek, tiksinerek.

İCBAR: Cebr Maddesine bakınız.

İKSÂM; Yemin etmek demektir.

Kasâme Maddesine de bakınız.
İKTÂ': Beytü'1-mâle ait arazînin rakabesi veya menfaatini, beytü'l-mâlde istihkakı bulunan bir kim­seye, veliyyü'l-emr'in temlik ve îtâ etmesidir.
İKTÂ'AT-I MEVKÛFE: Veliyyü'1-emr tarafın­dan beytü'l-mâlde istihkakı bulunan bir şahsa tem­lik suretiyle verilmiş veya şer'î usûlleri dairesinde beytü'l-mâlden satınalmmaş yahut vehîyyû'l-emr'in müsaadesiyle mülkiyet yönünden ihya edilerek mâ­liki tarafından bir cihete vakfedilmiş bulunan arazîdir.

VAKIF Maddesine de bakınız.

İKTÂ: Memleket arazîsinden bazı parçaların (= çiftliklerin) vergilerini, veliyyü'l-emrin —beytü'l-mâlden vazife almaya müstahik olan— bazı zatlara tevcih ve tahsîs etmesi demektir.

Bu durumda, bu gibi yerlerin vergilerini toplama yet­kisi, bu zatlara ait olur.

İKRAZ: Karz Maddesine bakınız.

ILA: Lügatte: Yemin etmek anlamına gelir. Istılahta ÎLÂ: Bir kimsenin, "karısına tekarrüp et­memek (= yaklaşmamak = cinsî münâsebette bu­lunmamak üzere" yemin etmes idemektir.

İLÂ üç kısma ayrılır:
1-) ÎLÂ-İ MUVAKKAT: Dört ay, sekiz ay gibi bir müddetle mukayyet olan ilâdır.
2-) ÎLÂ-İ MÜEBBED: Bir kimsenin' 'karısına, ebe-diyyen tekarrüp etmemek üzere" yaptığı yemindir.
3-) ÎLÂ-İ MEÇHUL: Belirli bir müddetle veya mü-ebbed kaydı ile kayıtlanmadan yapılan îlâ'dir. Meselâ: Bir kimsenin, karısına: "Yemin olsun kf ben, sana yakınlık etmiyeceğim. (yani, seninle cinsî iliş­kide bulunmayacağım." demesi gibi....

İLÂDAN- FEY: Zevç (= kan) hakkında yapılan, adem-i tekarrüb (= cinsî münâsebette bulunmama) yemininden dönmek demektir İd, bu dönüş fiilen, — bazı hallerde de kavlen— vuku bulur.

İLİ

MÛLÎ: îlâ yapan koca;

MULÂ MINHA ise: îlâ olunan zevce demektir. Mİ'LÂN: Bir şeyi meydana çıkarmak; açığa vurmak; yapmak anlamlarına gelir.

İ'LÂN-I HARB: Savaş açmak.

İ'LÂN-I İFLÂS: Bir tüccarın, iflâs ettiğini açığa vurmak demektir.

İ'LÂNAT: İ'lânlar demektir.

İ'LÂNEN: İ'lân yoluyla; i'lan ederek anlamında -kullanılır.

ÎLÂM: Bir şeyi, başkalarına bildirmek demektir. Isılâhta ÎLÂM: Bir da'vânın, mahkemece nasıl bir hüküm ve karara bağlandığını bildiren, usulünce ya­zılıp imzalanmış ve mühürlenmiş resmî vesîka anla­mına gelir.

ÎLÂMÂT: İlâm kelimesinin çoğuludur ve bir da'­vânın, mahkemece nasıl bir hükme bağlandığım gös-teren vesikalar demektir.

ÎLÂMÂT-I ŞER'İYYE: (Osmanlı Devletinde) Şer'iyye mahkemelerinden verilen ilâmlar demektir.

ÎLÂMÂT-INİZÂMİYYE: (Osmanlı Devletinde) Nizâmiyye Mahkemelerinden çıkan üâmlar'demektir.
İLÂ-NİHÂYE: Nihayete kadar; sonuna kadar. ile'1-ebed

İLCA: Mecbur bırakmak; zorlamak, sevk etmek; .. zorunda bırakmak anlamlarına gelir.

İĞTİSÂB: Gasb Maddesine bakınız.

ILHAD: Hak yolundan yüz çevirip, küfür yönle­rinden birine meyletmek demektir.

MULHU): nhâd sahibi yani inkarcı, dinsiz, İmansız kimse demektir.

Bir- inkarcı, gerek küfrünü saklasın, gerek saklama­sın ve gerek evvelce ulûhiyet ve risâîeti tasdik etmiş bulunsun, gerek bulunmasıfl mühlid sayılır. Dolayi-siyle Uhâd mefhumu, nifak, irtidâd ve inkâr mefhum­larından daha şümullüdür.

İLLET-İ KIYÂS: KIYÂS Maddesine bakınız.

İLMÜ'L-MEVÂRİS:   FERÂİZ  Maddesine bakınız.

ILSAK: Bitiştirme, bitiştirilme; kavuşturma, ka­vuşturulma.

IILTKAD: Bir çocuğu, atılmış olduğu yerden alıp kaldırmaktır.

LÂKTT ve MÜLTEKTT Maddelerine de bakınız.

İLZAM: Hâkimin, bir hususa hüküm vermesi de­mektir.

Da'vâlının ikrarı üzerine, aleyhine verilen hükme İL­ZAM denilmesi de yaygındır. Çünkü, bununla da'vâh mahkûmun aleyh (= aleyhinde hüküm verilmiş şa­hıs) olur.

İMÂN

ÎMÂN: inanç; inanmak; itikad etmek; İslâm Di­ninde kat'î bir şekilde sabit olup, zarûriyyât-ı cfi-nîyye denilen esasları ve hükümleri kalb ile tasdik ve iz'ân (= kavrayıp itaat) etmek demektir:

MÜ'MÎN: İslâm Dinine gerektiği gibi inanan, zarûriyyât-ı dînîyyeyi kalbi ile tasdik eden kimse de­mektir.

ÎMÂN-I MAKBUL: İnsanların îmânı

ÎMÂN-I MA'SÛM: Peygamberlerin imâm.

ÎMÂN-I MATBU: Meleklerin imâm.

ÎMÂN-I MERDÛD: Münâfiklann îmânı.

İMÂM:

İmâm:
1-) Namazda kendisine uyulan kimse.
2-) Önder; önde bulunan, önayak olan kimse.
3-) Devletin başıoda bulunan kimse; halife
4-) Bir mezhep kuran müctehid zât. İmamet: imamlık, önderlik. İmâm-ı A'zam: Hanefî mezhebinin kurucusu olan Hz. Ebû Hanîfe Nu'man bjn Sâbit'İn unvanı. Imâm-ı A'zam, "en büyük imâm" demektir. Eimme: imâm kelimesinin çoğuludur ve imamlar demektir.

Eimme-i erbaa: Ehl-i sünnetin amelî mezheplerin­den meşhur ve hak olan dört mezhebin kurucuları bu­lunan imam Ebû Hanîfe, imâm Mâlik bk Enes, imâm Muhammed İbni İdris eş-Sâfi ve imâm Ahmed İbni Muhammed İbni Hanbel'İn dördüne birden eimme-i erbaa (= dört imâm) denir. Eimme-i seiâse: Diğer üç mezhebin imamlarına eimme-i seiâse (= üç imam) denir. Ennme-i sdase: (Hanefî mezhebinde) imâm Ebû Ha­nîfe, imâm Ebû Yûsuf ve imâm Muhammed'e de eimme-i seiâse (= üç imâm) denir. Usûl-ü Fıkıhta eimme-i seiâse: Ebû Zeyd ed-Deb bû-sî, Fahra'l-İslâm Pezdevî ve Şemsü'l-Emimme Se-' rahsîdir.

Imârnü'l-Haremeyn: (= Mekke ve Medînenin imâ­mı) Ebû'l-Muzaffer Yusuf bin İbrahim Cürcânî bu unvanı taşır.
İmâmeyn: İmâm Ebû Yûsuf la imâm Muhammed, İmâmeyn (= iki imâm) diye anılır. Bu iki imâma sâhıbeyn (= iki arkadaş) da denir). Ebû Hanîfe ile imâm Muhammed'e tarafeyn denir. Şemsü'!-eimme: (= İmamların güneşi) Bu unvan Ebdü'1-aziz Halvânî, Muhammed Serahsî, Muham­med bin Abdü's-settâr el-Kerderî ve Mahmud Öz-kendî gibi âlimler için kullanılır. Şemsü'l-Eimme unvanı yalnız başına kullanılınca İmâm Serahsî anlaşılır.

İmâm kelimesi mutlak olarak söylenince, âkıhta Ebû Hanîfe, tefsir ve kelâmda Fahreddin Râzî, nahiv'de ise Sibeveyh kasdolunur.

İmâmü'l-müslimîiı: Müslümanların imâmı, başka­nı demektir.

İMARET: Beylik, komutanlık.

İMARET ALE'L-CİHÂD: Harb için komutan tâ­yin edilmesi anlamına gelen bu kelime, savaş komu­tanlığı mânâsına da kullanılır.

imaret ale'l-cihâd iki kısımdır:
1-) İMÂRET-İ HASSA: Sadece orduyu idareye ve harb işlerini yürütmeye mahsus-komutanlık.
2-) İMÂRET-İ ÂMME: Savaşı yönetme, ganimet mallarını taksim, sulh akdi yapma gibi, bütün'savaş işlerine şâmil olan komutanlıktır.

İMÂRET-İ VAKIF: VAKIF Maddesine bakınız.

IMDAD: Meded Maddesine bakınız.
IMZÂ-İ KAZA: Bir hakim tarafından, verilen bir hükmün bi'1-fiil infaz ve icra edilmesi demektir.

İMSAK

İmsak: Tutmak demektir. Istılahta İmsak: Şer'an müftirât denilen şeylerden nef­si hakikaten veya hükmen men etmek demektir. Sehven ve unutularak bir şey yenilip içildiği takdir­de hükmen imsak mevcut bulunacağından oruç bo­zulmuş olmaz.

INTİHAB: Bu kelime nehb kökünden alınmıştır. Ve yuvarlak he ile yazılır.

Mânâsı: Yağma ile mal alma; kapışma; talanlama de­mektir.

Diğer bir tarife göre İNTİHÂB: Bir şehirde veya bir köyde bulunan bir şeyi kahren ve alenen almak de­mektir.

NEHB kelimesi de bu anlama gelir. Bununla birlikte, dileyenin kapıp aldığı ganimet ma­lına da nehb denir. Ve ganimet malını dileyenin kapıp alması ise INTİHAB'tır.

İNTİSÂB: Neseb Maddesine bakınız.

İRBÂH: Rıbh Maddesine bakınız.

İRDA': Çocuğa süt vermek, emzirmek demektir. . * İRHÂN: Rehin Maddesine bakınız.

İRTİHAN : Rehin Maddesine bakınız.

İRTİŞA: RÜŞVET Maddesine bakınız.

İRS: MİRAS Maddesine bakınız.

İRTİDÂD

İRTİDÂD: Lügatte: Dönmek, rücû' etmek analmina gelir.

Istılahta İRTİDÂD: İslâm Dininden, -Kabul ettik­ten sonra— dönmek demektir. Yani: Aslında müslüman olan veya daha sonra İs­lâm dinini kabul etmiş bulunan bir şahsın, daha son­ra dönüp, başka bir dîne intisap etmesi veya hiç bir dine bağlanmayıp, sadece inkâra sapması demektir. İrtidâd hâline RİDDET de denir ve riddet: Hakkı yerine getirmekten kaçınmak mânâsına gelir.

MÜRTED: İrtidad eden yani İslâm Dininden çı­kan, bu yüce dini terk edip, ondan dönen kimse de­mektir.

ÎSÂ: Vasiyet mânâsına gelen bu kelime, aynı za­manda vasî seçmek ve tâyin etmek anlamında da kul­lanılır.

ÎSA kelimesi TAVSİYE yerine de kullandır ki: "Bir şeyin yapılmasını, bir şahsa ısmarlamak, sipariş etmek" demektir.

VASİYET Maddesine de bakınız.

I'SAR: Usur kökünden alınmış olan bu kelime if-tikâr, fakirlik anlamına gelir.

U'SİR: Fakir demektir.

İSKAN: Süknâ Maddesine bakınız.

İSKÂT-I CENİN: Henüz annesinin rahmide bu­lunan bir çocuğun düşürülmesidir.

SIKT (= DÜŞÜK): Anasının rahminden vakitsiz düşen çocuk demektir.

İSLÂM DÎNÎ: DİN Maddesine bakınız.

İBNİYYE: Bir kimsenin oğlunun öz kızı (yani, bir kimsenin oğlundan, öz kız torunu) demektir.

İSMET: Lügatte: Men etmek; korumak; mâlın ve canın dokunulmazlığını gerektiren özel bir vasıf an­lamına geldiği gibi', masiyetlerden maattemekkün ka­çınmak melekesi anlamına da gelir.

Bir başka tarif ile İSMET: Günahsızlık, masumluk; günâhlardan kaçınma melekesi. Suçsuzluk. Dokunul­mazlık, anlamlarını ifâde eder.

İSMET: Bütün peygamberlerin müşterek vasıfların­dan da biridir ve bu durumda:' 'Peygambelerin, hiç bir zaman, gizli veya aşikar, herhangi bir mâsiyete yaklaşmamaları, günâh ve şaibelerden uzak olmaları" demektir.

İSMET-İ MUKAVVİME: Şahsî bir masuniyet ya­ni dokunulmazlık demektir ki, buna tecâvüz edilmesi kısası veya mâlî tazminatı gerektirir.

İSMET-İ MÜESSİME: Bu da, şahsî mâsûniyye-tin (= kişisel dokunulmazlığın) bir çeşididir ki, bu­na tecâvüz de bulunmak da günâhı müstelzim olur. Yani ismet-i müessîme'ye tecâvüz eden şahıs günâh İşlemiş bulunur.

İSTİRDÂD: Verilen bir şeyi geri almak istemek ve başkasının eline geçen bir malı veya bir yeri geri almak demektir.

İSTIRKAK: Bir şahsın, köle veya câriye olması­nı istemek, bir kimseyi rakîk (= köle) ittihaz etmek demektir.

İSRAF: Bir şeyi, harcanması uygun olan bir yer­de, manâsip olan miktardan fazla sarfetmek demektir.

MÜSRİF: Bir şeyi, harcanması uygun olan bir ye­re, münâsip olan miktardan fazla harcayan kimse de­mektir.

İSTİARE: ARİYET Maddesine bakınız.

İSTİBDÂL-İ  VAKIF:. VAKIF  Maddesine bakınız.

İSTİ'CAR: Kira ile tutmak demektir. Meselâ: Bir evi, içinde bir sene oturmak veya bir şah­sı, bir ay çalıştırmak üzere kiralamak, bir isti'car mu-âmelesidir.

İSTİDA: VEDÎA Maddesine bakınız.

İSTİDÂNE: Deyn Maddesine bakınız.

İSTİDLAL: Delile bakma. Bir delile dayanarak, bir şeyden, bir netice çıkarma. Delil ile inanma. Zih­nin, eserden müessire veya müessirden esere, inti­kâl etmesine de istidlal denir. Güneşin, yer yüzündeki ışığını görüp, bundan güneşin doğmuş olduğunu an­lamak gibi...

İSTİDLAL Bİ-ADEMİ'L-MEDÂRİK: Varlığı­na delil bulunmayan herhangi bir şeyi nefy ve inkâr etmektir ki, bu doğru bir istidlal tarzı değildir. Çün­kü, delilin yokluğundan, medlulün yokluğu lâzım gelmez.

İSTİHÂZE: Kadınlardan, bir hastalık sebebiyle zu­hur eden ve rahimden başka bir yerden gelip, tenasül uzvu yoluyla akan bir kandır.

Bulûğ çağından evvel ve iyas (= analık hâli görme) yaşından sonra gelen kanlarda istihâze'den sayılır. Kendisinden böyle bir kan gelen kadına da, Müstehâze denir.

İSTİHSÂN

İSTİHSÂN: Lügatte: Güzel bulma, güzel sayılma; beğenme, beğenilme demektir. Fıkıh usûlcülerinin ıstılahında İSTİHSÂN: Kıyâs-ı hafî demektir. Müctehidlerin anlayışları, fehimleri bu kıyâsın illetine, tarîkine çabukça nüfuz edemez ve bu hususta tetkik ve ta'mîka (= araştırma ve de­rinleşmeye) muhtaç olurlar. Fıkıh ıstılahına göre İSTİHSÂN: Kıyâs-ı celiye mu­kabil ve muâriz olan, herhangi bir delildir. Ve bu, kıyâs-ı hafî'den dah ageniş ve daha umûmidir. Meselâ: Fıkıhta bazı hükümler kıyâsı celîye muhâ-Uf görüldüğü hâlde, hadîs veya icma' gibibir delil ile sabit olur da: "Bu hüküm, istihsânen sabittir." denilir.

İSTİLA; Lügatte: Galebe çalmak; üstün gelmek anlamındadır.

Istılahta İSTİLÂ: Bir yeri küvet kullanarak ele ge­çirme; yayılma; kaplama demektir. Diğer bir tarife göre İSTİLÂ: Bir kavmin ülkesini veya mallarını, diğer bir kavmin —galebe ile— elde etmesi demektir.

İSTİLAM; (Hac ıstılahında): Hacer-i Esved'i se­lâmlamak demektir.

Tavafa başlarken ve tavaf esnasında her şartı tamam­layıp, hizasına geldikçe ve sa'ye başlanacağı zaman, Hacer-i Esved'i istilâm sünnettir. Bunun için, Hacer-i Esved'e dönüp; namaza durur gibi tekbir ve tehlil edilerek eller kulak hizasına kal­dırılır. "Bismillahi Allahu Ekber" denilerek, Hacer-i Esved'in üzerine konulur ve eller arasından Hacer-i Esved öpülür.

izdiham sebebiyle Hacer-i Esved'e yaklaşılmazsa; avuçların içi Ka'be'ye çevrilerek, eller yukanda söy­lendiği şekilde kaldinlır ve üzerine konuluyormuş gi­bi, karşıdan işaret edilir ve Hacer-i Esved selâmlanır; sonra da sağ elin içi öpülür.

İSTÎLÂD: Bir cariyeyi ümm-ü veled kılmak de­mektir.

Şöyle ki: Bir efendi, cariyesinin kendi fîrâşından do­ğurduğunu söyler veya hâmil bulunduğu çocuk hak­kında: "Bu, bendendir." diye ikrar ve itirafta bulunursa, istîlad'da bulunmuş olur. Ve böylece efendi, o çocuğu kendi nesebine ilhak et­miş olur.

İSTİLHÂK: Bir cariyeden doğan çocuğun nese­bini iddia etmek demektir.

Şöyle ki: Bir efendi, İstifraş etmiş bulunduğu cari­yesinin doğurduğu çocuk hakkında: "Bu, benden­dir." diye ikrar ederse, istilhâkta bulunmuş yani o çocuğu kendi nesebine ilhak etmiş olur.

İSTİ'MÂN: EMAN Maddesine bakınız.

İSTİMDAD: Meded Maddesine bakınız.

İSTİMTA': Temettü' edinme, faydalanma. İstif­raş etmek (= yatağa alma; beraber yatma) anlamın­da da kullanılır.

İSTİNAF: Lügatte: Yeniden başlama; sözün baş­langıcı, söz başı gibi anlamlan ifâde eder.' Hukuk ıstılahında İSTİNAF: Bidayet mahkemesin­den verilen bir hükmün, bir üst mahkemeye müra­caat ederek feshini istemek demektir.

İSTÎNÂFEN: İstinaf suretiyle, istinaf yolu ile.

İSTINZAL: Muhazrip bir düşmandan teslim ol­masını ve hakkında verilecek herhangi bir hükme mu­vafakat etmesini istemek demektir.

Buna inzal de denir.

Bizzat savaşılan düşmanın, kendi hakkında böyle bir muamele yapılmasını istemesine de İSTİNZÂL de­nilmektedir.
İST7'RAZÜ'L-CEYŞ: Komutanın, orduyu görmek ve teftiş etmek istemiş; resm-i geçit yaptırması de­mektir.

İSTİRŞÂ: RÜŞVET: Maddesine bakınız.

İSM: Bir memlûkun (= köle veya cariyenin) çalışıp kazanç temin etmesini isteyerek, onu çalış­tırmak demektir.

Kendisi ile kitabet akdi yapılan veya kısmen azâd edi­len bir köle veya cariyenin kitabet bedelini yahut azâd olunmamış bulunan kısmına ait bedeli ödeyebilmek için, ücretle, bir işte çalıştırılması bir İSTİS'Âdır.

Kölesinin say' etmesini (= kazanç sahasına atılma­sını) isteyen kimseye MÜSTES'I denir.

MÜSTESA: Çalışması istenilen köle demektir.

MÜSTES'AT: Çalışması istenilen câriye demektir.

I&rİSHAB; Mâzîde sabit olan bir şeyin, —tebeddül ettiği (= değiştiği) bilinmedikçe— hâlen de sabit ve bakî olduğuna kail olmaktan ibarettir. Mesciâ: On sene önce hayatta olduğunu bildiğinmiz bir kimsenin, vefatı hakkında bir bilgi bulunmayın­ca, bu gün de hayatta bulunduğuna kail oluruz ve bu, bir istishâb mes'elesidir.

Lügatte İSTİSHÂB: Yanına alma, yatana alınma; beraber götürme gibi anlamlan ifâde eder.

Bir kısım şeylerin hükumü İçine girmek­ten, bazı şeyleri illa (= ancak) gibi bir edat ile hâriç bırakmaktır.

MÜSTESNA: İstisna edilen şey demektir,

MÜSTESNA MİNH: Kendisinden, bazı şeylerin istisna edildiği şey demektir.

Meselâ: "Mecnunlardan ve çocuklardan başka her insan mükelleftir." cümlesinde "her insan" sözü müstesna minh; "mecnunlar ve çocuklar" sözü müstesnâ'dır. illâ (= ... dan başka) lafzı ise, istisna edatıdır.

İstisna, beyân-ı tağyir kabilindendir. İstisna iki kısma ayrılır:
1-) İSTİSNÂ-İ MUTTASIL: Müstesna olan şeyle­rin, müstesna minh olan şeylerle aynı cinsten oldu­ğu istisnâ'du.

Meselâ: "Her hibe caizdir; kâsirlann hibesi, müs­tesna." cümlesinde olduğu gibi....
2-) İSTİSNÂ-IMÜNKATÎ': Müstesna olan şeylerle, müstesna minh olan şeylerin aynı cinsten olmama-lan demektir. Yani, bu istisnada, sadr-i kelâm, on­dan istisna edilen şeylere mütenâvil bulunmuş olmaz."

Meselâ: "Her hibe caizdir; gasb müstesna" ibare­sinde olduğu gibi.. Burada müstesna minh olan hi­be; müstesna olan gasba aslında şâmil değildir.

İŞTİRA: Satın almak demektir.

İŞTİRAK: Ortaklık demektir.

Şirket Maddesine de bakınız.

IİTHÂM: Bir kimseye töhmet ilkâ ve isaâd etmek. Birine, bir kabahat yüklemek; suçlandırmak demettir.

İTTİHAM da, İtham anlamında kullanılır.

MÜTHEM ve MÜTTEHEM ise: İtham edilen; töhmetli; kendisine bir suç veya kabahat isnâd ede-lin şahıs anlamına gelir.

Töhmet Maddesine de bakınız.

İ'TİDAL: ADL Maddesin ebakımz.

İ'TİMAN: Te'min Maddesine bakınız.

İTİSAF: ZULÜM Maddesine bakınız.

İTTİDA: Divet Maddesine bakınız.

İYÂL: Bir kimsenin bakmakla yükümlü bulundu­ğu kimseler demektir. Bu kimselerin bakmakla mü­kellef bulunan şahsın evinde olup olmamaları arasında bir fark yoktur.

HAŞEM de, İYÂL anlamında bulandır.

İZAR: Hac veya umre sırasında, ihrama giren erkeklerin bellerinden aşağıya doladıklan, peştemal gibi ve dikişsiz olan örtüye İZAR denilmektedir.

İZDİVAÇ: Evlenmek; kan - koca olmak.

İZİN: Lügatte: İÜâk (= salıvermek) anlamına gelir.

İbâhaye, müsâade etmeye, ilâma ve fekk-i hacre (= hacir hâlini kaldırmaya) da İZİN denilir.

külahta İZİN: Bir şahıs hakkındaki hacri fekketmek (= ortadan kaldırmak), tasarruflarda bulunmasına müsaade vermek demektir.

ME'ZÛN: Kendisine izin verilmiş, hacr hâli kal­dırılmış, tasarruflarda bulunmasına müsâade edilmiş kimse demektir.

ME'ZÛNÜN LEH de, me'zun anlamındadır.

Bu izin, İmâm Züfer ve İmâm Şafiî'ye göre tevkîl (= vekâlet verme) ve inâbedir.

Hacr Maddesine de bakınız
İZZİLAM: ZULÜM Maddesine bakınız. [9]


Eser: Fetvayı Hindiye

  • Yeni Ekle
Yorumlar (0)

Fetvayı Hindiye

 

Son eklenen ruyalar

Sitemizde yer alan soruların cevapları özenle islami eserlerden seçilerek yazılmaktadır.
Haramiler | Bitkiler