R

RABITA: İkİ şeyi birbirine bağlayan şey; bağ. Mü­nâsebet; ilgi; alâka. Bağlılık; mensup olma.

RÂCİL: (Askerlikte) yaya, piyade demektir. Ganimetlerden hisse almak hususunda, deve, katır, eşek gibi  —düşmanı  korkutmayan  ve dehşete düşürmeyen— hayvanlara binmiş bulunanlar da râ-cil (= yaya -= piyade) sayılırlar.

RADA'

RADA': Lügatte; Meme emmek demektir.

RAD RADAA, İRTİDA' kelimeleri de meme emmek anlamına gelir.

IRDA': Meme emzirmek demektir.

MÜRADAA ve RIDA' kelimeleri, iki çocuğun bir memeden süt emmesi anlamına gelir. Bu durumda, emen çocuklardan her biri, diğerini RÂDİ-İ olmuş olur.

Istılahta RADA': En az dokuz yaşında bulunan ve­ya daha yaşlı olan bir kadının sütünün, belirli vak­tinde, bir çocuğun midesine girmesi demektir.

RADÎ': Süt emen çocuk ve bir memeden süt emen çocuklardan her biri anlamlarına kullanılır.

Bu anlamda RÂDİ' ve MÜRTEDİ' kelimeleri de kullanılmaktadır.

RÂHİLE: Erkek olsun, dişi olsun, binek hayvanı

olarak kullanılan deve demektir. RâhOe kelimesi, —mutlak olarak— binek hayvanı an­lamında da kullanılır.

RAHİP: Hıristiyanlar arasında âbid ve zâhid kim­se demektir.

Rehb: Korku, haşyet anlamına gelir. Rahibin çoğulu: REHÂBİB'tir.

RAKABE: Köle ve câriye demektir.

RİKAB, RAKABÂT ve RUKÛB kelimeleri RA­KABE kelimesinin çoğuludur. Yani bu kelimelerden her biri köleler, cariyeler anlamına gelir.

RAKABE kelimesi aslında boyun ve boyun kökü anlamındadır. Esirlerin boyunlarına kement takılma­sından dolayı, köle ve cariyeye kinaye olarak bu isim verilmiştir.

Bununla beraber, her şeyin aslına zâtına da RAKA­BE denilmesi yaygındır. Rakabe-i Vakf gibi...

FEKK-İ RAKABE: Köle veya cariyeyi azâd et­mek; memlûkün boynundaki esaret halkasını çözüp, serbest bırakmak demektir.

RAKABE ETMEK: VAKIF Maddesine batanız.
RAVZA-İ MVTAHHARA: Mescid-i Nebî'nin Fahr-i Âlem (S.A.V.) Efendimizin Kabr-i Seadetle-ri ile Minber-i Şerif arasında kalan kısmıdır. Burası, 10 metre genişliğinde ve 20 metre uzunluğunda (yani 200 metrekarelik) pek mübarek bir yerdir.

Fahr-i Âlem (S.A.V.) Efendimiz biriıadîs-i şerif­lerde şöyle buyurmuşlardır:

—"Evimle minberim arası, cennet bahçelerinden bir bahçedir:"

Halk arasında, Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimi­zin Kabr-i Seâdetlerine de RAVZA-İ MÜTAHHA-RE denilmektedir.
Sahih-i Buhârî Muhtasan Tecrîd-i Sarîh Terce-mesi; elit: 4; sayfa: 268; Hadis No: 607

RAYB: Şek, şüphe ve hacet anlamlarına gelir.

RÜYÛB: Reybler demektir.

RIBE: Şek ve töhmet anlamında kullanılır.

RAYBÜ'L-MENÛN: Dünya hâdiseleri demektir.

REYB—Ü GÜMÂN: Şüphe ve zan demektir.

BİLÂ REYB: Şüphesiz demektir.

RAZH: Savaşta hizmetleri görülen kadınlarla, ço­cuklara, kölelere ve zımnîlere ganimet mallarından verilen bir miktar mal demektir.

Razh'ın miktarı fiilen savaşanlara verilen hisselerdan az olur.
Razh'ın miktarını belirleme yetkisi veliyyü'1-emre aittir.

RAZH kelimesi, lügatte; Az bir şey vermek ve az bir miktarda verilen şey anlamlarını ifâde eder.

Kendileri mükâtil ve mücâhidlerden sayılmadıkla-n hâlde, savaşta bazı hizmetleri görüldüğü için ga-nîmet mallarından razh namı ile mal alan kimselere EHLİ RAZH denir.

REBBÜ'L-HAZANE: Hizâne hakkına mâlik bu­lunan kimse demektir.

Buna  HÂZİN,   HÂZİNE,  MEN  LEHÜ'L-HAZENE de denir.

MAZÛN, MAHZÛNE: Hızâneye tâbi çocuk de­mektir.

RECM: Lügatte: Kati, şetm, tard, terk, bühtan, tel'in, efrîn, sadık ve nedîm mânâlarına gelir. Atılaniaşa da RECM denir.

RÜCÛM: Recm'in çoğuludur. Istılahta RECM: Muhsan olan zânî ile muhsana bu­lunan zâniyeyi vech-i mahsus üzere taşlayarak öldür­mek demektir.

RED

RED: Ashâb-ı ferâiz hisselerini aldıktan sonra, te-rikeden kalan kısmı (= bakîyi), nisbî senim sahip­lerinin sehimleri nisbetinde, kendilerine dağıtmak demektir.

REDDİYYE: Hisselerin (= payların) toplamınm, mahreçten (= ortak paydan) eksik çıktığı miras mes'-elesidir.

REHN-tügâne: Sabit, dâim ve payidar anlamına gelen bu kelime, aynı zamanda herhangi bir sebep­ten dolayı, bir şeyi mahbus ve mevkuf kılmak anla­mını da ifâde eder.

Fıkıh ıstılahında REHN: Bir malı; kendisinden ta­mamen veya kısmen istifa edilmesi (= alınması, öde-tihnesi) mümkün olan mâlîbir hak mukabilinde, o hak sahibinin veya bir başka şahsın elinde, rızâ ile mahbûs ve mevkuf kılmak demektir.

MERHUN: Bir başkasının elinde mahbüs ve mev­kuf bırakılan yani rehin verilen mal demektir. REHİN kelimesi, MERHÛN anlamında da kul­lanılır.

Rehin'in çoğulu: RÜHÛN ve RİHAN gelir.

REHİN = REHİNE: Bir şeyi rehin etmek, rehin bırakmak mânâsına gelir; yani bu kelimeler MER­HÛN mânâsında da kullanılır.

REHÎNE'nin çoğulu REHÂYİN'dir.

IRHÂN: Rehin bırakmak anlamında kullanılır.

RÂHİN: Rehin veren; yani: Hakîkaten veya hük­men medyun (= borçlu) olup; —bunun karşılığın­da, bir şeyi— rehin bırakan kimse demektir.

MÜRTEHİN: Hak sahibi saatiyle rehin alan kimse demektir.

MÜRTEHEN: Bir şey mukabilinde rehin olarak ahkonan şey anlamındadır.

İRTİHÂN: Bir hakkın istifasını (= geri alınması­nı) temin için, rehin almak demektir.

REHN-İ SAHİH: Sıhhat şartlarım cami olan; di­ğer bir deyişle: Asıl ve vasıf itibariyle sahih bulu­nan rehin akdi demektir.

REHN-İ FÂSİD: Asıl itibariyle sahih olup, vasıf İtibariyle sahih olmayan, yani: Aslında mün'akid ol­duğu hâlde, bazı haricî vasıfları itibariyle gayr-i meşru . bulunan rehindir.

Müşa'ı (= hisseleri ayrılmamış, ortak bir malı) ve­ya meşgul bir şeyi rehin vermek gibi...

REHN-İ BÂTIL: Aslen sahih olmayan rehindir. Mal olmayan bir şeyi rehin vermek ve binefsihî maz* mun (= ödenmesi gerekli) olmayan bir şey mukabi­linde rehin almak gibi...

TERHİN: Bir mali, bir hak karşılığında rehin ver­mek, mahpus bulundurmak demektir.

FEKK-İ REHN; Rehn izâle etmek (= ortadan kal­dırmak); borcu ödeyip, merhûnu rehiniyetten tahlîs etmek (= kurtarmak); rehni çözmek demektir.

FÜKÛK: Rehni kurtarmak anlamındadır.

İFTİKÂK da: Rehni kurtarmak anlamına gelir.

REHAVET; Tembellik, gevşeklik, pörsüklük, ih­malkârlık

REDİ': Kendisi için süt anne tutulan çocuk de­mektir. Rıdaâ Maddesine de bakınız.

Rek'at: Namazın bölümlerinden her biri demek­tir. Bir namazda, birbirini takip eden kıyam, rükû ye iki secdeden meydana gelen bölüme rek'ât denir.

REMY-İ CİMÂR: (= ŞEYTAN TAŞLAMAK): Mina'da, Cemre adı verilen taş kümelerine ufacık taşlar atmak demektir.

Hac sırasında, bayram günlerinde, Mina'da, Akabe Cemresi, Orta Cemre ve Küçük Cemre adı verlilen üç Cemreye usûlüne göre taş atmak vaciptir.

CEMRE MaddesİRe de bakınız.

REMEL: (Hac'da) erkeklerin, tavafın ilk üç şav-, tında, kısa adımlarla koşarak ve omuzlan silkerek, çalımlı ve sür'atli bir şekilde yürümektir.

Kendisinden sonra sa'y yapılacak olan tavaflarda re­mel yapmak sünnettir.

Sonunda sa'y yapılmayacak olan tavaflarda remel yapmak gerekmez.

RE'SÜ'L-MÂL: Sermaye. Bir ticaret veya bir şir­ket için kullanılan asıl mal demektir.

RE'SÜ'L-MÂL: Ana para, sermâye kapital.

MAL: MAL Maddesine de bakınız.

RIK: Lügatte: Kulluk (= ubudiyet) anlamına gelir. Istılahta RIK: Varlığı ile insanı temellüke (= mülk

olmaya) mahal kılan hükmî bir vasıftır, Diğer bir tarife göre RIK: Esir edilen harbî hakkın­da sabit olan manevî bir sıfattır ki, o esir, bu yüzden hürriyetini kaybetmiş olur.

RAKİK: Köle, câriye demektir.

Bu kelime bir köle ve câriye için kullanıldığı gibi, birden çok köle veya câriye için de kullanılabilir.

ERİKKÂ: Rakikler demektir.

Esir olan kimselere düştükleri zaraf ve rikkatten dolayı RAKK denilmiştir. Dâr-ı harbten alınan esir­ler, rakik sayılmakla birlikte; bunlar dâr-i islâma ge­tirilip, el altına alınmadıkça memlûkiyet (= sölelik) sıfatı ile sıfatlanmış olmazlar. Görüldüğü gibi, bu esir­lerde nk, memlûkiyyetten ayrılmış oluyor.

RÎBÂ; Lügatte: Fazlalık, ziyâde dernektir. Istılahta RÎBÂ: Veznî veya keylî (= tartılan veya Ölçekle ölçülen) bîr malı, aynı cinsten ve daha fazla miktardaki bir mal ile, —bu fazlalığın bir karşılığı olmaksızın— değişmek demektir. Veya RİBA: Cinsleri muhtelif (= ayrı ayrı) olduğu hâlde, veznî, keylî, zira'î veya adedî olma yönün­den aynı olan İki şeyden birini, diğeri karşılığında veresiye olarak değişmektir. Meselâ: On cumhuriyet altını, on bir cumhuriyet al­tım ile değiştirilse; fazla olan bir altın, —bir ivaz mu­kabilinde olmadığından— riba (= faiz) o'»r. Riba'iki kısımdır:
1-) RİBÂ-İ FAZL: Mevzûnat ve mekîlat (= Terazi ile tartılan ve ölçekle ölçülen) cinslerinden olan şey­leri, kendi cinsleriyle, peşin olarak, biri fazla olmak üzere değişmek demektir. Meselâ: On gram gümüşü, On bir gram gümüş ile,. derhal değişmek gibi..
2-) RİBÂ-İ NESÎ-E: Bir cinsten olan iki şeyden biri­ni, diğeri kadılığında veresiye olarak satmak veya başka başka cinslerden oldukları hâlde veznî, keylî, zira'î veya adedî olmak hususunda aynı sınıfta bulu­nan iki şeyden birini, diğeri karşılığında veresiye ola­rak değişmektir İd, bu durumda bu şeylerin miktarları eşit olsa bile, bu değişim (ahş-veriş) yine de caiz olmaz.

EMVÂL-İ RİBEVİYE: Kendisinde ribâ câri olan mallar demektir. Arpa, buğday ve nakidler gibi...

RIBAT: Serhadde (= hudud boyunda) düşmanın hücum etme ihtimali bulunan bir yerde, sadece İs­lâm yurdunu muhafaza ve müdâfaa (= koruma ve savunma) maksadiyle ikâmet etmek mânâsım ifade eden bir tâbirdir.

Aslında RİBAT: Müdâvemet (= devamlılık, bir iş­te devamlı çalışmak) demektir.

RİBAT: Herhangi bir şeyi iyice bağlamak için kul­lanılan ip, bağ ve at sürüsü anlamlarında da kullanılır.

RİBÂTÜ'L-HAYL: Hudutta bağlı bulunan süva­ri atlan anlamına gelir.

İmâret-hânelere, tekkelere ve kervansaraylara da RİBAT denilmektedir.

İslâmı kuvvetlendirmek ve müslümanlan düşman­ların şerrinden korumak maksadiyle, serhatte ikâmet' etme hâline MÜRÂBITA denilir.

MÜRABIİÎN: İslâmı kuvvetlendirmek ve müs­lümanlan düşmanların şerrinden korumak için, de­vamlı  olarak  hudutta  ikâmet eden  mücâhidler demektir.

RİBH: Faİde ve kâr anlamlarına gelir. Meselâ; Bin liraya alınan bir mal, bin yüz liraya sa­tılsa; bu yüz lira bir RİBH olmuş bulunur.

ERBÂH: Ribh'in çoğuludur.

İBRAH ise: Bir maldan kâr temin etmek demektir.

RİDÂ: Belden yukarıya örtülen, havlu veya ben­zeri şeylerden yapılan örtü. (Hıramın üst kısmı).

RİDDET: İslâm Dini«Jen dör>mek; küfre düşmek demektir.

İtidâd: Maddesine de bakınız.

RİKAZ: Lügatte: Tesbit mânâsına gelen rekz kö­künden gelen ve merküz(= rekzolunmuş, dikilmiş, saplanmış) anlamına kullanılan bir kelimedir. Istılahta RHCAZ: Yer altında tabiî olarak bulunan mâ­denler ve defineler demektir.

RİSÂLET

RİSÂLET: Sefaret; elçilik; bir kimsenin, tasarrufta mezuniyet ve dahli olmaksızın, bir şahsın sözünü, başkasına tebliğ etmesidir.

RESUL: E'çi. Peygamber.

RISALET: Bir şahsı, bir görevle, bîr yere gön­dermek. Elçilik. Peygamberlik.
MÜRS1L: (Elçi) gönderen, yollayan.

MÜRSELÜN İLEYH: Kendisine (elçi) gönderil­miş olan ve söz kendisine tebliğ olunan kimse de­mektir.

MÜRSEL: Gönderilmiş, yollanmış (elçi); Pey­gamber.

RİVAYET: Bir sözü veya bir olayı başkasına nak­letmek demektir.

"Filan şöyle dedi." veya".... demiş." yahut, "Şöyle bir vak'a oldu." veya "... olmuş." tâbirleri birer rivayettir.

RAVI: Bir sözü veya bir olayı rivayet eden şahıs demektir.

RÜVAT: Râvî'nin çoğuludur; yânî râvîler de­mektir.

Nâkil de, râvî anlamındadır. Hadîs ıstılahında RÂVÎ: Bir hadîs-i şerifi, senetleri­ni zikrederek nakleden kimse demektir.

RUHSAT: Kulların özürlerinden dolayı, kendile­rine bir suhulet (= kolaylık) ve müsaade olmak üzere, ikinci derecede meşru kılınan bir şeydir. Meselâ: Se­fer (= yolculuk) hâlinde ramazan-ı şerif orucunun tutulmaması gibi...

Meydana gelen bir ikrah (= zor kullanma, tehdit, baskı) neticesinde, bir başkasının malını itlaf da bu kabildendir ve bu durumda, bu itlaf hakkında şer'î bir ruhsat bulunmuş olur. Bîr hâdisede azimet ile ruhsat bir araya gelince, azi­met yolunu İltizam etmek, bir takva nişanesi sayılır.

Rükû: (Lügatte) eğilmek demektir.

Istılahta rükû: Namaz kılan bir kimsenin, kırâaten sona eğilerek, başı ile arkasını düz bir vaziyete ge­tirmesidir.

RÜKN-İ HÂCER-İ ESVED: KA'BE / KA'BE-NİN KISIMLARI Maddesine bakınız.

RÜKN-IIRÂKÎ: KA'BE / KA'BENİN KISIM­LARI Maddesine bakınız.

RÜKN-İ ŞÂMÎ: KA'BE / KA'BE'NİN KISIM­LARI Maddesine bakınız.

RÜKÜN: Bir şeyin en sağlam tarafı, temel direği, ayakta durmasını sağlayan dayanağı anlamına gelir. Başka bir tarif ile RÜKÜN: Bir şeyin mâhiyetini teş­kil ve takvim (= tertip, tanzim) eden herhangi bir şeydir.

Rükün, bazen basit, bazen de mürekkep olur.

Meselâ: Bey' (= satış) akdinin rüknü, îcâb ve kabûl'dür. Bunlar bulunmayınca, bey' (= saüş işlemi) de bulunmaz.

Rükiin'ler iki kısma ayrılır:
1-) RÜKNÜ ASLÎ: Kendisi bulunmayınca diğer bir şey ve hüküm muteber olmayan rükündür.

Meselâ: İmânda, kalb ile tasdik, aslî bir rükündür.

Bu kalbi tasdik bulunmayınca îmân da bulunmaz.
2-) RÜKNÜ ZÂİD: Kendisinin bulunmamasından

dolayı, bir şeyin veya bir hükmün gayr-i muteber olması lâzım gelmeyen rükündür.

Meselâ: îmânda, dil ile ikrar bir zâid rükündür ve bunun bulunmamasından dolayı, îmânın bulunmaması

RÜKN-İ YEMÂNÎ: KA'BE / KA'BE'NİN KI­SIMLARI Maddesine bakınız.

RÜŞD: Din ve dünya salâhı; dine ve dünyaya za­rar verip vermiyecek şeyleri bilmek; doğru yolu bu­lup gitmek; doğru yolda gitmek anlamlannı İfâde eder.

Hakka ve Kur'ân'a da RÜŞD denir.

REŞED: Hayır, rahmet ve hidâyet demektir.

REŞÂD: Kuvvetli akıl sahibi olmak demektir.

REŞÎD: Malını korumak hususunda lekayyüd ede­rek sefahatten ve israftan kaçman kimse anlamına gelir.

İşlerim güzelce idare etmeye gücü yeten ve bulûğa ermiş kimseye de REŞID denilir.

RÂŞİD: Akıllı, doğru yola giden; hak yol üzere bulunan kimse demektir.

RÂŞİDÎN: Râşid kelimesinin çoğuludur. Yâni: Akıllılar; doğru yolu bulunlar; hak yolunu tutmuş olanlar demektir.

HÜLEFÂ-İ RÂŞİDÎN: Peygamber (S.A.V.) Efen­dimizin, ilk dört halifesi demektir.

RÜŞVET

RÜŞVET: Lügatte: Bir şahsa yaptığı bir iş karşı­lığında verilen ücret; ayak kirası demektir. Örf de RÜŞVET: Bir hacete ve bir maksada, bir us­talık suretiyle kavuşmak için verilen mal veya yapı­lan herhangi bir muamele demektir. Rüşvet, reşâ kelimesinden türetilmiştir. Reşa ise: Kendisi ile kuyudan su çıkanlan ip demektir. Rüş­vet de, bir maksadın meydana gelmesine sebep ol­duğu için bu adı almıştır.

Rüşvet, bir hakkı ibtâle veya bir bâtılı terviç veya teşmiyete âlet olduğu için haramdır. Ve rüşvet, en büük günâhlardan sayılmıştır.

Rüşvet fiilini irtikap edenler lanetlenmiştir. Nitekim, Peygamber (S.A.V.) Efendimiz şöyle buyurmuştur: —"Bir hüküm hususunda, rüşvet verene de, rüş­vet alana da Allahu Teâlâ lanet etsin." Fakat, bir hakka kavuşmak veya bir zulmü defetmek için verilen rüşvet; bunu vermeye mecbur kalan hak sahibi için bir rüşvet-i menhiyye sayılmaz. Bunun mes'ûliyeti, bu rüşveti haksız yere alan şahsa râcîdir,

REŞV: Rüşvet demektir.

RÂŞÎ: Rüşvet veren.

MÜRTEŞÎ: Rüşvet alan.

MÜSTERŞÎ: Rüşvet isteyen.

İRTİŞA: Rüşvet almak.

İSTİRŞÂ: Rüşvet istemek

MÜRÂŞAT: Bir şahsa, -serini def için- biraz mal vermek.

MÜRÂŞAT: Müsâade ve müsamaha anlamlannı da İfâde eder.

MUSÂNAA: Rüşvet anlamında kullanılan bir ke­limedir.
'MİNHATİtr-HÜKKÂM: Hâkimlere verlıen bir kısım hadiyeler demektir ki, bunlar da maksada bir nevi tasannu (= kurnazlık) yoluyla kavuşmaya se­bep olduğundan rüşvet hükmündedir. [17]


Eser: Fetvayı Hindiye

  • Yeni Ekle
Yorumlar (0)

Fetvayı Hindiye

 

Son eklenen ruyalar

Sitemizde yer alan soruların cevapları özenle islami eserlerden seçilerek yazılmaktadır.
Haramiler | Bitkiler