V

VACİP

Vacip: Yapılması, şer'an kat'î bir delille sabit olma­makla birlikte, herhalde pek kuvvetli bir delille sa­bit olan bir vazifedir, Vitir namazı ve bayram namazları gibi... Vacibin hükmü: Vaciplerin yapılmasında sevap; terk edilmesinde ise azap vardır. Vacibin inkâr edilmesi bid'at ve mâsiyettir. Vecîbe tabiri, bazan farz, bazan da vacip yerine kul­landır. Vacibin çoğulu vecâib'dir.

VACİP OLAN HAC: HAC Maddesine batanız.

VAHÎM: Sonu tehlikeli, çok korkulu.

VAHŞET: Vahşilik, yabanilik, ıssızlık, tenhalık; korku, ürküntü.

VAHŞİ; Yabanî, insandan kaçan. Ürkek, korkak. Duygusuz, merhametsiz.

VAKFE (= VUKUF)

VAKFE (= VUKUF): Lügatte: Belirli bir yerde, bir süre kalmak demektir.

Hac sırasında, Arafat ve Müzdeüfe denilen mev­kilerde vakfe vardır.

Arafat vakfesi farz ve haccın rüknüdür. Bu vakfe, arafe günü yapılmazsa, hacca yetişilmemiş ve hac fevt olmuş olur ki, böyle bir haccın, gelecek yıllarda ka­za edilmesi gerekir.

Mûzdelife vakfesi ise vaciptir. Bu vakfe, mazeret­siz olarak terk edilirse, ceza kurbanı kesmek gerekir.

VASİYET

VASİYET: Lügatte: Emir, bir işi, bir başka şah­sa ısmarlama demektir.

VESÂYA: Vasiyet'in çoğuludur.

Istılahta VASİYET Bir malı veya bir menfaati, ölümden sonraya izafe ederek, bir şahsa veya bir ha­yır cihetine teberru yoluyla (yani: Meccânen) tem­lik etmektir.

Vasiyet:

Bu tarifteki "ölümden sonra" kaydıyle; hibe gibi fil-hâl vâki olan teberrûlardan; "teberru yoli'vla" kay-diyle de, bir malı satmak veya kiraya vf • ;k gibi, bir karşılığı (= bedeli, ücreti) olan işlemn.;den ay­rılmıştır.

MÛSÂBİH: Kendisiyle vasiyet olunan (yani: Ölümden soraya izafe edilerek, teberru yoluyla temlik edilen) mal veya menfaattir.

MÛSÂLEH: Kendisinde vasiyette bulunulan şa­hıs veya bir hayır cihetidir.

VASİYYİ MUHTAR: Bir kimse tarafından, ve­fatından sonra, terikesinde veya diğer işlerinde ta­sarrufta-bulunmak üzere tâyin olunan vasidir. Buna VASİYYÜ'L-MEYYİT de denir. Vasiyyi   Muhtar,   vârislerin   hallerine  göre,

VASİYYÜ'L-EB, VASİYYÜ'L-AH veya VASİY­Yİ ZEVİ'L-ERHAM da denilir.

VASİYYİ MANSUB: Hâkim tarafından, bir kim­senin her hangi bir işi için nasb ve tâyin olunan vasidir.

Buna, VASİYYÜ'L-KÂDÎ da denir.

NAZIR: Vasî'nin yapacağı tasarruflara nezarette bulunmak üzere, mûsî veya hâkim tarafindan tâyin olunan zattır.

Buna MÜSRİF de denir.
VASİYET-İ MÜRSELE: Mûsâ bibin (= vasiyet edilen şeyin) miktarı belirli olan ve sülüs (= 1/3) ve subû (= I /4) gibi bir kesirle mukayyed bulunmayan bir vasiyettir.

Meselâ: Bir şahsa, yüz bin lira vasiyet edilmesi gibi.
VASİYET-İ GAYR-İ MÜRSELE Mûsâ bihin (= vasiyet edilen şeyin) miktarı malum olmayıp, sülüs (= 1/3), rubû (= 1/4) ve südüs {= 1/6) gibi bir ke­sir ile mukayyed olan vasiyettir.

Meselâ: Bir kimsenin, terikesinin üçte birini, bir şahsa vasiyet etmesi gibi...

VASİYET-İ MUTLAKA: Muayyen bir hâdise ile veya bir vakit yahut mekân İle takyid edilmeyen va­siyettir.

Meselâ: Bir şahsın: "Malının dörtte birini, şu cihe­te vasiyet ettim." demesi gibi...

VASİYET-İ MUKAYYEDE: Belirli bir hâdise ve­ya belirli bir vakit yahut mekân ile takyid edilen va­siyettir,

Meselâ: Bir kimsenin: "Şu yolculuğunda veya şu bel­dede ölürsem, terikenin üçte biri şu cihete vasiyet ol­sun." demesi gibi..

da Vasiyet-i Mukayyetle kabilindendir. Meselâ: Bir kimsenin: "Şu hastalığımda., ölürsem, şu malım, filana vasiyet olsun." demesi gibi...

MÜSÎ: Vasiyet eden (yani: Bir malı veya bir men­faati, vefatından sonraya izafe ederek, bir şahsa ya­hut bir hayır cihetine, teberru yoluyla tahsis ve tendik eden kimse) demektir.

VASİ: Bir kimsenin mallarında veya çocuklarının işlerinde tasarrufta bulunmak üzere nasbedilen kimsedir.

Vasî'ye MÛSÂ İLEYH de denir.

VESAYET: Vasilik, vasînin hâiz olduğu sıfat de­mektir.

VÂRİS: MİRAS Maddesine bakınız.

VEDA TAVAFI: HAC / TAVAF / TAFAVIN NEVİLERİ Maddelerine bakınız.

VEDİA: Lügatte: Metruk (= terkedilmiş şey) an­lamındadır.

Istılahta VEDÎA: Koruması, saklaması, hıfzetmesi İçin bir veya birden çok kimseye emânet bırakılmış olan mal demektir.

IDÂ: Bir malın muhafaza edilmesini, sarahaten ve­ya delâleten, bir başkasına ihale etmek yani bir mali' emânet bırakmak demektir.

Buna İSTİDA' da denilir.

MUDİ: Bir malın muhafazama, bir başkasına ihale eden yani bir malı emânet bırakan kimse demektir. Buna MÜSTEVDİ de denilir.

MÛDA: Bir malın, kendisine havale edilen muha­fazasını yani emâneti kabul eden şahıs demektir. Buna VEDİ de denir.

VEFK: NİSEB-İ A'DAT Maddesine bakınız.

VAKIF: Bir mülkün menfaatini halka tahsis edip, aynını —Allahu Teâlâ'nın mülkü hükmünde olmak üzere— temlik ve temellükten ebediyyen men etmek demektir.
Bu tarif, Imâmeyn'e göredir. İmâm-i A'zam Ebû Hanife (R.A.)'ye göre VAKD7: Bir mülkün —aynı sahibinin mülkü hükmünde kal­mak üzere— menfaatinin bir cihete tasadduk edilmesi demektir.

VÂKIF: Bir şeyi vakfeden şahıs

MEVKUF: Vakfedilen şey

MAHALL-İ VAKIF de: Mevkuf yani vakfedilen şey demettir.

MEVKUFUN ALEYH: Bir ayn'in menfâati ken­disine vakf ve tahsis edilen şahıs veya mahal de­mektir.

MEŞRUTUN LEH: Mevkufun Aleyh anlamın­da kullanılır.

AVÂİD-İ VAKIF: Vakfın neması ve vakıfla ilgili gelirler demektir.

Avaldi Vakıf iki kısma ayrılır:
1-) AVÂİD-İ ŞER'İYYE: Bir vakfın, meşru suret­te meydana gelen gailesinden ibarettir. Bu, vakfın serî masraflarına sarfedilir.
2-) AVÂİD-İ ÖRFİYYE: Bu da, bir vakıfla ilgili olan şahısların, bu vakfa verdikleri atiyye ve saire-den ibarettir.
Şöyle ki: Bir, vakfın arazisini ekip biçenlerin, bu vakıf için, bir şey atiyye vermeleri, eskidenberi mûtad bir şey ise, bu atiyye alınıp vakfın umuruna sarfedilir. Fakat bunların, mütevelli nâmına yağ, yumurta gibi bir §ey vermeleri rüşvet olacağından, caiz olmaz. Ancak, vakıf arazinin hâsilâtindan bir miktarının (me­selâ: Onda birinin) mütevelliye verilmesi ötedenbe-ri bilinen bir şey ise, mütevelli bunu alabilir. Ve bu, 3 mütevelli hakkında avâid-i örfiyyeden sayılır.

MESÂRİF-İ VAKIF: Bu kelime de Mevkufun aleyh ve Meşrutun Leh yani: Bir ayn'in menfaati kendisine vakf ve tahsis edilen şahıs veya mahal de­mektir.

MÜRTEZİKA: Bu da Mevkufun Aleyh anlamı­na gelir.

EHLİ VEZÂİF: Bu kelime de Mevkufun Aleyh­in ifâde ettiği mânâları ifâde etmektedir.

VAKIF: tabiri, zaman zaman MEVKUF (= Vak­fedilen şey) anlamında da kullanılır.

EVKAF: Vakfın çoğuludur; yani: Vakıflar de­rnektir.

VUKUF kelimesi de Vakıf kelimesinin çoğulu ola­rak kullanılır.

İKTİBAS: Vakıf anlamında kullanılır.

TAHBÎS: Vakıf anlamında kullanılır.

TESBÎL: Vakıf anlamında kullanılır.

VAKF-I LÂZIM: Vâkıf veya hâkim tarafından fes­hedilmesi caiz olmayan vakıftır. Usûlüne göre, lü­zumuna hükmedilen her vakıf lâzım bir vakıftır.

VAKF-İ GAYR-İ LÂZIM: Vâkıf, hâkim veya vâ­kıfın vârisi tarafından fesh ve ibtâl edilmesi sahih olan vakıftır.

Vakf-ı Fuzûlî gibi...

VAKF-I MÜNECCEZ: Filhâl yapılan (yani: Bir şarta bağlı, istikbâle muzaf ve bir vakit ile mukay­yet bulunmayan) vakıftır.

VAKF-I MUALLAK: Bir şarta bağlı olarak ya­pılan vakıftır ki bu vakıf sahih değildir.

"Filan işim görülürse, şu mülküm vakıf olsun." de­nilmesi gibi..

VAKF-I MUZAF: Gelecekteki bir zamana izafe edilmek suretiyle yapılan vakıftır ki, bu da sahih de­ğildir.

Ancak, ölümden soraya muzaf olarak yapılan bir va­kıf, vasiyet hükmündedir ve sahihtir.

VAKF-I MUVAKKAT: Bir vakit ile kayıtlanan yani belirli bir vakit için kurulan vakıftır ki, bu da sahih değildir.

"Şu akarım, bir ay (veya biryıl) vakıf olsun." de­nilmesi gibi...

VAKF-I MÜŞÂ: Bir kimsenin, başka birisiyle müştereken mâlik olduğu bir yerdeki şayi hissesini vakfetmesidir. Bu vakıf, şartlan dâhilinde sahihtir.

VARF-I MÜŞTEREK: İki veya daha çok şahsın, ortaklaşa mâlik oldukları bir malı vakfetmeleridir. Bu vakıf da usûlü dâresinde sahih olur.

VAKF-I MARÎZ: Bir kimsenin, maraz-i mevtin­de (= ölüm hastalığında) yapmış olduğu vakıftır. Bu vakıf, vasiyet hükmünde olup, terikesinin üçte bi­rinden muteber olur.

VAKF-I FUZÛLÎ: Bir şahsın, mâlik olmadığı bir şeyi, sahibinin iznini almadan, bir cihete vakf etme-sidir..Ki bu vakıf, sahibinin icazetine mevkuf olur. Bunun zıddı VAKF-I GAYR-İ FUZÛLÎ'dir.
VAKF-I İRSÂDÎ: Beytü'1-mâle ait olan bir mül­kün, —rakabesi yine beytü'1-mâle ait olmak üzere—menfaatinin veliyyü'l-«mr tarafından veya onun mü­saadesiyle başka bir şahıs tarafından; bir kimseye ya­hut bir cihete tahsis edilmesi demektir.
Buna, TAHSÎSAT KABİLİNDEN VAKD7 da denir. Bu vakıf, İki nev e ayrılır:
1-) İRSÂD-I SAHİH: Beytü'1-mâle ait bir mülkün menfaatini, veliyyü'l-emrin veya onun müsaadesiy­le başka bir şahsın, beytü'l-mâl'den istifâdeye hak sahibi olan kimselere tayin ve tahsis etmiş olması­dır. Camilere, medreselere ve müslümanlann diğer mesâlihine tahsis edilmesi gibi..
2-) İRSÂD-I GAYR-İ SAHİH: Beytü'1-mâle ait bir mülkün, veliyyü'1-emr tarafından veya onun müsâdesiyle, başka bir şahıs tarafindan, beytü'1-mâle is­tihkakı olmayan bir kimseye tahsis edilmesidir.

Arâzî-i millîyeden bir parçanın vergisini, her hangi bir şahsa vakıf ve tahsis etmek gibi.. Bunun ibtâli caizdir.

VAKF-IEHIİ: Mahsur bir kavme ait olan vakıftır.

KAVM-İ MAHSUR: Sayısı yüzden aşağı olan ce­mâat demektir.

KAVM-İ GAYR-İ MAHSUR: Sayısı yüz ve yüz­den fazal olan topluluk demektir. Bu kavil, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'undur ve Me-celle'de de bu kavil kabul edilmiştir. KÂBİL-İ İHSÂ ve GAYR-İ KÂBİL-İ İHSÂ tâbir­leri de Kavm-i Mahsur ve Kavm-i Gayr-i Mahsur tâbirleri yerine kullanılır.

MÜSTEGALLÂT-I VAKFİYYE: Müessesât-ı hayriyyenin idaresi için gereken vâridât-ı temin et­mek üzere vakfedilmiş olan şeylerdir.

Bunlar, akar olabileceği gibi, bağ, bahçe ve nükûd da olabilir.

Vakıf gedikler de bu kabilindendir. Bunun müfredi MÜSTEGAL'dir.

Bir vakfi gallelendinnek, faidelendirmek. Meselâ: Bir akan kiraya verip, kira bedelini almak anlamında da

istiglâl kelimesi kullanılır.

MÜSEKKAFÂT-I VAKFİYYE: Tavanlı binâ-lan ihtiva eden vakıf müstegâllat demektir. Han, ev, mağaza gibi..

Bunun müfredi MÜSAKKAFtır.

İMÂRET-İ VAKIF: VakfedUen bir şeyin, vakfe-dildiği sıradaki hâli üzere bulundurulması veya meşrut bir hâle getirilmesi için gereken tamiratın yapılması demektir.

NIKZ-IVAKF: Asü vakfin taş, kereste, kireç gi­bi döküntüleri demektir. Bunlar da vaktin rakabe-sinden.

TESCÎL-İ VAKIF: Bir vakfin lüzumuna, selâhi-yetli bir hâkimin şer'î usûlü dâiresinde hükmetmesi demektir.

TESCİL: Lügatte: Bir ilâmı, sicile yazmak demektir.

VAKFİYYE: Bir vakfa dâir, vâkıfin takririni ve şartlarım ihtiva eden vesikadır.

VAKFİYE-İ MÜSECCELE: Bir hâkim trafindan tescil edilmiş bulunan vakfiye demektir.

İSTİBDÂL-İ VAKIF: Bir vakfi, bir mülk ile veya nakid ile mübadele etmek (yani: Değişmek) de­mektir. Ki bu, şartlan dâiresinde caizdir.

TESCÎL-İ İSTİBDÂL: Bir istibdâlin (= vakfin değiştirilmesinin), bozulması kabil olmamak üzere sıhhat hâlinde bulunduğuna bir hâkim tarafından hü­küm verilmesidir ki, artık bu istibdâl muamelesi fes­hedilmez.

GALLE-İ VAKIF: Vakfin varidatı, gelirleri, mah­sulatı demektir.

Buna REY-İ VAKIF da denir. Vakıf bahçelerin meyveleri; vakıf akarların kirala­rı; vakıf paralann ribihleri bu kabildendir.

TULÛÜ GALLE: Vakfin gailesinin zuhura, mey­dana gelmesi demektir. Bu, vakfina göre değişir. Şöy­le ki: Mezrûattan olan gailenin tuîûu; eklerin yetişip, tane bağlaması veya mütekavvim bir hâle gelmesiy­le olur.

Meyvelerden ibaret olan bir gailenin tulûu ise; mey­velerin yetişip, âfetten emin bir hâle gelmesile olur. Kira bedellerinden ibaret bulunan bir gailenin tulûu da, bu bedellere ait taksit zamanlarının girmesiyle olur.

RAKABE ETMEK: Bir vakfir. gailesini aslına il­hak etmek demektir.

Şöyle ki: Bir vakfin nakidlerden bir kısmı, kasıt ve düşmanlık olmadan zayi olsa; bu noksanlık, o vak­fin gailesinden hâkimin hükmü ile ikmâl edilmedik­çe, mürtezikasına birşey verilmeyebilir. Bu duruma fetva lisânında MÜRTEZİKA'NIN VA­ZİFELERİ RAKABE ETMEK denir.

MÜTEVELLİ: Vakfin işlerini ve mesâlihini, şer'î hükümler ve vakıf şartlan dâiresinde idare etmek üze­re tayip olunan kimsedir.

Mütevelli iki kısma ayrılır:
1-) Meşrûtiyet vechi ile mütevelli: Bu durumda, bir şahsın mütevelli olması vâkıfin şartı gereğidir.
2-) Meşrûtiyet vechi ile olmayan mütevelli: Müte-vellüiği münhal bulunan bir vakfa, —meşrutun leh'i bulunmadığı için— hâkim tarafindan tayin edilen mü­tevellidir.

MÜTEKELLİM ALE'L-VAKF tâbiri de MÜTE­VELLİ anlamında kullanılır.

KAYYIM-I VAKIF: Mtttevellî demektir.

KUVVÂM: Kayyım'ın çoğuludur.

KAYYIM: Kendisine, vakfin korunması, cem'i ve tefriki vazifesi verilmiş bulunan kimse demektir. Bu tarife göre kayyım, vakfin, mütevellisinin idare­si altında bulunmuş olur. Mütevellinin daha geniş yetkileri vardır. Çünkü, mütevelliye vakıfta tasarrufta bulunma vazifesi de verilmiş olur.

NÂZIR-I VAKIF: Mütevellinin vakıf hakkındaki tasarruflarına nezâret etmek ve mütevelli için vakıf işlerinde danışma mercii olmak üzere nasb olunan kimsedir.

Bazı yerlerde nazır kelimesi, mütevelli yerinde kul­lanılır. Böyle yerlerde nâzın bulunan bir vakfa, ay-nca bir mütevelli nasb olunmaz.

MÜŞRİF-İ VAKIF: Bir vakfa, mütevellisinin ta­sarruflarını mürâkebe altında bulundurmak üzere tâ­yin olunan kimsedir. Buna, NÂZIR-I VAKIF da denir.

Müsrifin vazife ve yetkileri, bulunduğu yerin örf ve âdetine göre değişir.

Bir vakfin malını muhafaza eden veznedar ve anbar memura gibi kimselere de MÜSRİF denir.

ŞADD-I VAKIF: Bir vakfin umur ve hususunu mu­rakabe eden (meselâ: Mescidlerin açılıp açılmadığı­nı;   temizliklerine  dikkat  edilip  edilmediğini araştırmak üzere, mescidlere devam) eden kimse de­mektir.

Bunlara, zamanımızda VAKIF MÜFETTİŞLERİ. VAKIF MURÂKIBLARI denir.

Namaz vakitlerini Sân eden (mesela: Namaz vak­ti girince "es-Salât!" diye yüksek sesle nidada bu­lunan) kimseye de ŞADD-I VAKIF denilir.

KÂİMİ MAKÂM-I MÜTEVELLİ: Bir vakıfta bazı hususlarda, mütevelli yerine kâim olmak, mü­tevelliye ait işleri yürütmek üzere, hâkim tarafindan nasb edilen kimsedir.

Bir vakfin gailesini korumak için, —gâib olan mü­tevellisinin yerine— muvakkaten tâyin olunan kay­yım da, kâim-i makâm-ı mütevelli kabilindendir.

CÂBÜ VAKIF: Bir vakfin gailesini toplamaya me­mur edilen kimsedir.

Câbii Vakıf: Vakfin tahsildan sayılır.

CİBÂYET: Vakfin gelirlerini toplamak demektir. CİBÂYÂT, cibâyet'in çoğuludur.

HADEME-İ EVKAF: Vabflanırfcizmetlerini yü-

rüten kimseler denmekdir. İmamlar, müezzinler, mü­derrisler ve mütevelliler bu cümledendir.

ŞERÂİR-İ VAKIF: Mevcut bulunmamaları vak­fin muattal olmalarım gerektiren kimseler ile vakıf için lâzım olan diğer şeylerdir.

Mescidlere göre; imamlar, hatipler, müezzinler, ten­virat, tefrişat ve abdest muslukları gibi şeyler şerâir-i vakıf sayılır.

Medrese müderrislerine, imamlara, hatiplere ve mü­ezzinlere ERBÂB-I ŞERÂİR denir.

NÜZUL ANİ'L-VEZÂİF: Bir vakıfta; mütevel­li, nazır ve câbî gibi cihât sahiplerinin, uhtelerinde-ki görevlerden, bu görev başkalarına verilmek üzere istifa etmeleri demektir.

Bir ciheti başka birine ferağ (= terk) etmek de nü­zulden sayılır

CİHÂT: Vakıf müesseselerine ait, imamlık, mü­ezzinlik, kayyımlık, müderrislik, vaizlik, hâfiz-i kü-tüplük gibi ait hizmetlerdir.

CİHET: Cihât'm tekilidir.

Cihetler iki kısma ayrılır:
1-) CÎHÂT-I ZARÛRİYYE: Bir vakıf müessesesi­nin başlıca mesâlihinden plan, (başka bir deyişle, bir vakıf müessesinin başlıca gayesini temin eden) cihet­lerdir.

Meselâ: Vakıf mescitlere göre, imamlık, hatiplik ve müezzinlik hizmetleri gibi...
2-) CİHÂT-I GAYR-İ ZARÛRİYYE: Bir vakıf mü­essesesinin tâli derecedeki mesâlihinden olan cihet­lerdir.

Meselâ: Cibâyet ve hâzin-i kütüplük hizmetleri gibi... Bir vakfin zarurî olmayan imaretleri de bu kabil­dendir.

Bir vakfin gailesi müsaid olmadığı takdirde, cihât-ı zarûriyye sahipleg, diğer cihet sahiplerinin önüne ge­çerler.

VÜCÛH-İ VAKF: Bir vakfin meşrutun lehi olan cihetlerdir.

Vücûh-i Vakf üç tasma ayrılır:
1-) Sadece fakirler.
2-) Önce zenginler; sonra fakirler.

Meselâ: Önce vâkıfın evlâdına; bunlardan sonra da fakirlere meşrut vakıflarda olduğu gibi...
3-) Önce fakirlere, sonra zenginlere.

Meselâ: Mescidler, kütüphaneler, köprüler, kabristanlar bu kabil vakıflardandır ve bu gibi vakıflardan fakirler de, zenginler de istifâde ederler.

VAZİFE
VAZD7E: Bir insana, her gün için takdir edilen yi­yecek veya erzak demektir.

Vakıf ıstılahında VAZİFE: Bir vakfin gailesinden ve­rilen maaş ve tayinâttan ibarettir.

MÜRTEZİKA: Bir vakıftan maaş ve tayinât alan kimseler demektir.

EHL-Π VEZÂİF:   Bu  kelime  de,   -vakıf ıstılahında— mürtezika anlamında kullanılır.

VAZİFE: Yapılması lâzım olan her- hangi bir hiz­met mânâsına da gelir ve bu mânâda kullanılması daha yaygındır.

VEZÂİF Vazifeler demektir.

VAKIF MÜSAKKEFÂT ve MÜSTEGALLÂ-TINDA FERAĞ Bİ'L-VEFA: FERAĞ Maddesi­ne bakınız.

VEZÂİF-İ ŞÂGİRE: Boş kalan yani inhilâl eden veya muattal bırakılan vazifeler demektir.

MÜRETTEBÂT-I VAKFİYYE: Bir vakfın gai­lesinden, bir kimseye ilmi, salâhı veya fakirliğinden dolayı, —bir hizmet mukabili olmadan— verilen şeydir.

Buna, Örfde ZEVÂİD derler.

Bundan dolayı, meselâ, fakirlere meşrut olan bir gaile müretteb zevâid kabilinden olmuş olur.

VAZİFELERDE TA'LÎKÜ'T-TARİK veya TA'LİKÜ'T- TEVCİH: Vezâif-i vakfiyye hakkın­daki tevcihlerin hâkim tarafından yapılması demek­tir ki, bu sahih olur.

Meselâ: Hâkimin, bir şahsa hitap ederek: "Şu vazi­fenin sahibi ölürse (veya şöyle bir vazife inhilâl eder­se), onu, sana tevcih ettim." demesi gibi..

MEN LEHÛ'L-İSTİĞLÂL: Vakıf bir yerin gai­lesi kendisine şart kılınmış olan kimse demektir.

MEN LEHÛS'S-SÜKNÂ: Vakıf bir akann için­de oturmaya hak sahibi olan ldmse demektir. Süknâ için mi, istiğlâl için mi vakfedildiği bilinme­yen bir akar, istiğlâl için vakfedilmiş sayılır,

CİHÂTıI AStÎYYE:   Bir vakfin başlıca gayesi , olan hizmetlerdir.

imamet, hitabet, müezzinlik, kayyımlık gibi...,

CİHÂT-IFER'İYYE: Bir vakfın ikinci derecede gayesi olan veya vakfiyeti ikinci derecede görülen hizmetlerdir.

Bir camide okunması şart koşulmuş bulunan tefsir, hadis, fıkıh veya şifâ-i şerîf, delâilü'l-hayrât vazife­leri gibi...

Bu tabirler, son zamanlarda Türkiyemizdekulla-nılan tabirlerdendir. Ve cihât-ı fer'iyye lağvedilmiştir.

CİHATrI İLMİYYE: Bir vakıfta, vazifelerin ye­rine getirilmesi, ilim tahsiline bağlı bulunan cihet­lerdir.

Müderrislik, hatiplik, imamlık, hâfiz-ı kütüplük, mü-tevellüik ve câbîük gibi...

CİHÂlfl BEDENİYYE:   Bir vakıfta, yapılma­ları sadece çalışma ve san'ata bağlı olup, ilim tahsi­line ihtiyaç görülmeyen cihetlerdir. Kayyımlık, faraşlık, türbedarlık gibi...

ME'ZÛNİYET-İ DÂİMEYE SEVK: Bir vakıf­ta, imamlık ve müezzinlik gibi bir cihet sahibini, — fazla İhtiyarlığı veya görülen dâimi bir mazereti sebebiyle— aylık ücretinin bir miktarı ile, bu hizmeti yürütmekten affetmektir. Bu, bir nevi emekliye sevk demektir.

NİZAMLI MEVKUF GEDİKLERİ: Sultan ikinci Mahmud'un vakıflarıyla, Harameyn-i Muhteremeyn vakıflarından olan gediklerdir.

Diğer vakıflardan olan gediklere ADÎ GEDİKLER denilmektedir.
Hicrî 1277 yılından itibaren, yemden gedik uygula­ması yapılması yasaklanmıştır.

İCARETEYNIİ VAHFLAR: İcâreteyn ile (ya­ni: İcâre-i Muaccele ve icâre-i Müeccele ile) kiraya verilen vakıflardır.

İcâre-i Muaccele: Peşin alınan kira bedeli demektir. İcâre-i Müeccele ise: Seneden seneye veya aydan aya alınan kira bedeli demektir.

Bİ'L-İCÂRETEYN MUTASARRIF: İcâreteynli bir vakfin müste'ciri demektir.

Bu mutasarrıf, bu vakfı, kendi nâmına bir başkasına kiraya verirse, bu durumda, kendisine de, —meşhur mânâsınca— MUCİR denir.

îcâreteynli vakıflarda ferağ, intikal ve başkalarına kiraya verme muameleleri carîdir.

MAZBUT VAKIFLAR: Doğrudan doğruya Ev­kaf Nezâretince (günümüzde Vakıflar Gnele Müdür­lüğünce) idare edilen vakıflardır.

Mazbut vakıflar Üd tasma aynür:
1-) Osmanlı Hükümdarları ve bunların müteaUikâtı-na ait vakıflar.

Bunların yönetiminin, hükümdar bulunan zat tarafın­dan yürütülmesi meşrut olup; bu hususa Evkaf Na­zırları tevkil edilirdi. (= vekil kılınırdı)
2-) Vâkıfların zürriyetlerinden ve müteallikâündan olup, mütevelli olmaları meşrut bulunan kimselerin inkiraz bulmaları (= soylarının kesilip, kimsenin kal­maması) dolayısiyle, Evkaf idareleri tarafından zabt ve idare olunan vakıflardır.

İDARESİ MAZBUT VAKIFLAR: Vakfiyeleri gereğince, meşrutun leh mütevellileri bulunduğu hâl­de, kendilerine belirli miktarlarda maaşlar tahsis edi­lerek, Evkaf Daireleri tarafından, —bu şahıslara müdâhele ettirilmeden— yönetilen vakıflardır. Köprülü, ve Şehid Mehmet Paşa Vakıfları gibi...

MÜSTESNA VAÖFLAR: Evkaf idârelerinis ne­zâret ve müdâheleleri olmadan, yalnız mütevellileri tarafından idare edilen vakıflardır.

Eskiden, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Hacı Bayrâm-ı Velî ve Evranos Bey Vakıfları bu şekildeki vakıf­lardandı.

AVARIZ VAKIFLARI: Gaileleri (= gelirleri) bir köy veya mahalle halkının ihtiyaçlarına sarfedilmek üzere kurulmuş olan vakıflardır.

Bir köy veya mahalledeki fakir kimselerin teçhiz ve tekfinine, hastaların tedavisine, fakir kızların çeyi­zine, su yollarının tamirine sarfedilmek üzere vak­fedilmiş olan paralar ve vakıf yerler bu cümledendir.

İCÂRE-İ VÂHİDELİ VAKIF: Mütevellileri ve­ya evkaf idareleri tarafından, (bir ay veya bir yıl gi­bi) birer kısa müddet belirtilerek, muvakkaten kiraya yerilen vakıf müsakkafât ve müstegallâttır. İcâre-i Vâhideli Vakıflar'da ferağ ve intikâl câri de­ğildir.

MÜLHAK VAKIFLAR: Evkaf idarelerinin ne­zâreti altında olmak üzere husûsî mütevellileri tara­fından yönetilen vakıflardır.

Vaktiyle, bir takım vakıfların, Sadr-ı Âzamlık, Şeyhü'l-îslâmlık, Fetva Eminliği ve Vilâyet Kadılığı gibi makamlar tarafından idare edilmesi, bu va­kıftan tesis eden zevat tarafından şart koşulmuştur. Daha sonra, bu gibi vakflann yönetimi de Evkaf Ne­zaretine, bilâhere de Vakıflar Genel Müdürlüğüne tevdi edilmiştir.

Bu şekildeki meşrutun leh'Ieri mevcut bulunan va­kıflardan, evkaf idârderinin tasarruflarının meşru ola­bilmesi için, bu meşrutun leh'lerden vekâlet almaları icâbeder. Çünkü, tevliyet ve nezârette vekâlet câridir.

MUKÂTAALI VAKIF: Asası mukâtaah olan vakıf ile binâlan veya ağaçlan mülk veya vakıf olan mü­sakkafât ve müstegallât demektir.

MUKÂTAA: Üzerinde mülk bina veya ağaçlar meydana getirilmiş bulunan vakıf bir arsa için tâyin edilmiş olan yıllık ücrettir. Buna İCÂRE-İ ZEMİN ve BEDELİ HARK da denir.

HARK: Mukâtaa için yapılan mukavele demektir.

VEKÂLET

VEKÂLET: Lügatte: Koruma, zamanın yeterli­ği; İtimad, riâyet etme, saklama, teslim ve tefviz gi­bi mânâlara gelir.

Istılahta VEKALET; Bir kimsenin, muamelât cin­sinden olan ve kendisinin de yapabileceği bir işini, bir başkasına tefviz (= havale) etmesi ve onu kendi yerine ikâme etmesi demektir.

VEKİL: Kendisine, bir başka şahıs tarafından, bir iş tefvîz (- havale) edilen şahıs demektir.

MÜVEKKİL: Muamelât cinsinden

VEKÂLET-İ AMME: Umumu bildiren bir tâbir ile yapılan ve bir çok muamelâta şamil olan bir ve­kâlettir.

UMÛMÎ VEKÂLET'e, VEKÂLET-İ MÜFAVVAZE de denir.

Bir kimsenin, diğerine: "Seni, bütün işlerime bak­mak üzere tevkil ettim." diyerek yaptığı vekâlet gibi,..

VEKALET-İ DEVRİYYE: Vekilin her azledili-Şİnde yenilenen vekâlettir.

Bir kimsenin, diğerine:' 'Seni, ne vakit azledersem vekilim olman üzere, şu işime tevkil ettim." diye­rek yaptığı vekâlet gibi....

VAHA: Çöl ortasında bulunup, suyu ve yeşilliği olan yer.

VAHAMET; Tehlikeli vaziyet; korkulacak hâl. Güçlük, ağırlık.

VAKAR: Ağır başlılık, temkinlilik.

VAKUR: Ağırbaşlı, temkinli kimse olan ve ken­disinin de yapabileceği bir İşini, bir başkasına hava­le (= tefviz) eden kimse demektir.

MÜVEKKELÜN BİH: Müvekkil'in, vekil'e ha-vâle ettiği iş demektir.

MÜVEKKELÜN FÎH: Bu da, müvekkilin vekile havale ettiği iş anlamına gelir.

TEVKİL: Vekil (ayin etme demektir.

VÜKELÂ: Vekiller demektir. Ancak, vekil keli­mesi erkek, kadın, mûfred ve cemiler için de kul­lanılır.

VEKİL-İ MUSAHHAR: Mahkemeye gelmekten ve vekil göndermekten kaçman; celp ve ihzân da kâbİI olmayan bir da'vâli namına, onun haklarını koruması için, hâkim tarafından nasbedilen vekildir. Bu da'-vâya, bu vekilin huzurunda bakılır ve hükme bağlanır.

VEKÂLET-İ MUTLAKA: Bir şarta bağlı ve bir kayıtla kayıtlı olmayan vekâlettir. Bir kimsenin, diğerine: "Seni, şu hususa tevkil etim." diye yaptığı vekâlet gibi... Buna, VEKÂLET-İ MÜRSELE de denir.

VEKÂLET-İ MUALLAKA: Bir şarta rabt ve tâlİk olunan vekâlettir.

Bir kimsenin, diğerine: "Filan şahıs,- aleyhime da'-vâ açarsa, onunla müdâfaada kıhinmaya vekilimsin.'' diyerek meydana getirdiği vekâlet gibi...

VEKÂLET-İ MUZÂFE: Muayyen bir vakitten iti­baren başlaması şart koşulan vekâlettir.

Bir kimsenin, diğerine: "Gelecek filan aym başın­dan itibaren, seni, şu hususa vekil ettim." diyerek verdiği vekâlet gibi...

VEKÂLET-İ MUKAYYEDE: Bir şarta bağlı ve bir vakit ile kayıtlı olan vekâlettir.

VEKÂLET-İ HASSA {= HUSÛSÎ VEKÂLET): Husus İfade eden bir söz ile yapılan ve mahdud ve belirli bir hususa ait olan vekâlettir.

Muayyen bir malın satılması için verilen vekâlet gibi...

VELÂ: Bir hükmî yakınlık demektir. Ve bu hük­mî karabet, irse (= mirasa) sebep olmaya sâlih bulunur.

Aslında VELÂ: Tasarruf, muavenet (= yardımlaş­ma) ve muhabbet demektir ve bu kelime kurb (= yakınlık) anlamına gelen VELY kelimesinden alın­mıştır.

Istılahta VELÂ: Bir efendinin, azâd etmiş bulundu­ğu köle veya cariyesi ile olan münâsebeti ve tarafla­rın birbirleri ile olan karşılıklı haklan demektir.

VELÂ-İ NAFİZ: Mu'tDri ma'lûm olan memlûk (= azâd edicisi belli olan köle veya câriye) hakkındaki velâ.

VELÂ-İ MEVKUF: Mu'tiki teayyün etmeyen memluk hakkındaki velâdır.

Meselâ: Bir kimse, satın aldığı bir kölenin, evvelki mevlâsı tarafından azâd edilmiş olduğunu iddia ve ikrar; mevlâ ise bunu inkâr eylese; vâki olan ikrara binâen köle azâd olursa, da, velâsi bu iki mevlâ-dan hiç birine ait olmayıp, mevkuf bulunur.

VELA-IATAKA: Mevlâ ile memlükü (= efendi ile köle veya cariyesi) arasında, ıtk {= azâdetme) ne­ticesinde meydana gelmiş olan bir velâdan ibarettir ki, mu'tak (= azâd edilen) bir cinayet işlediği hal­de, ve cinayetin diyetini mevlâsı (= efendisi) verir. Ve bu mu'tak vefat edip, derecesi mukadem (= mu'-taka daha yakın) bir vâris bırakmazsa; bu durumda da mirasına, mevîâsı nail olur,

Velâ-i ataka, memlukün hürriyet nimetine nail olmasından dolayı meydana geldiği için, buna VELÂ-İ Nİ'MET de denir.

Mellûkünü  azâd  eden  kimseye MEVLA'L-ATAKA veya MEVLÂ'L-ATİK adı verilir.

VELÂ-İ MÜVÂLÂT: Nesebi meçhul olan (^ ba­bası belli olmayan) bir şahsın, şeraiti dâhilinde, başka bir şahıs ile akdetmiş olduğu bir velâdan, bir tenâ-sur rabıtasından (= yardımlaşma bağlantısından) iba­rettir.

Bu velâya talip olan nesebi meçhul şahsa MEVLA-İ ESFEL; bunu kabul eden kimseye de MEVLÂ-İ ÂLÂ veya MEVLÂ'L-MÜVÂLAT adı verilir. MÜVÂLÂT tâbiri, aslmda velâyet'ten alınmış olup, muvasala, müsâdeka ve tenâsur mânâlarını ifâde eder.

VELÂYET-İ HİSBE: İhtisab Memurluğu Mad­desine batanız.

VELÂYET-İNİKÂH: Bir şahsın evlenmesi hu­susunda, diğer bir şahsın hâiz olduğu velayet ve se-lâhiyet demektir ta, îki tasma ayrılır: ,
1-) VELÂYET-İ İCBAR: Velayet altında bulunan bir şahsın, evlenmesi hususunda razı olsada, olmasa da, velayeti hâiz olan diğer bir şahsın sözünü tenfiz edebilmek selâhiyetidir. Çocuklar, mecnunlar, bu­naklar bu velayet altında bulunurlar.
2-) VELÂYET-İ NEDB: Mücerred kendisini hicab-dan vikaye ve kötü ahlâka nisbet olunmaktan muha­faza İçin, nikâh işini velisine tefvîz eden bulûğa ermiş ve akıllı bir kız hakkında vekâlettir. Buna, VEKÂLET-İ İSTİHBAB da denir.

VEKÂLET Fİ'D-DEM: Kısas da'vâlannda da'-vâcı veya da'vâîı tarafından, bir kimsenin vekil ta­yin edilmesi demektir.

VELÂYET-İ CERÂİM: Halk arasında meydana gelen cürümler, yolsuz hareketler hakkında idâri ve siyasî bir takım tedbirler almaya mezuniyet ve selâ-hiyet demektir.

Buna, VELÂYET-İ MEZÂLİM dedenir

Bu görevi üzerine alan kimseye de VALİ-İ CERAİM veya VÂLİ-İ MEZÂLİM unvanı verilir.

VELÂYET-İ KISAS: Kısas ettirme hakkına mâ­lik olmak demektir.

Bu hakka mâlik olan kimseye VELİYYİ KISAS, MEN LEHÜ'L-KISÂS, VELİYYİ KATİL ve VE­LİYYİ CİNÂYE denir.

VELEV-Î MÜLİANE: Bir karı - kocanın usûlü­ne göre yaptıktan mülâane (= lânetleşme)'den son­ra, nesebinin kocadan nefyine hukmolunan çocuk demektir.

VELED-İ ZİNA: Aralarında -sahih, fâsid, bâtü-hiç bir nikâh bağı bulunmayan erkek ile kadının cin­sî münâsebetlerinden doğan çocuk demektir.

VELİYYİ MÜCBİR: CEBR Maddesine batanız.

VELÎME: Evlenme merasimi dolayısıyle verilen ziyafet; düğün yemeği demektir.

Verâ: Harama düşmek korkusu ile, şübhelî şey­lerden lrayıhmak demektir.

Verâ sahibine müteverri denilir.

Takva ve İttikâ kelimeleri de verâ mânâsına gelir.

VERASET: MİRAS Maddesine bakınız.

VERESE: MİRAS Maddesine batanız.

VESİKA: Bir hususu isbat ve îlâm için tanzim edil­miş olan, sağlam delil, belge. Ahde ve muhkem şeye de vesika denir.

VESAİK: Vesîka'nın çoğuludur. (Yani vesikalar demektir.)

TEVSİK: Bir şeyi takviye, tebyîn ve takrir etmek; belgelemek; bir şeyin bir hâdisenin doğruluğunu ve­sika ile isbat etmek demektir.

VEZNİYYÂT: Vezni olan yani terazi ile tartılan şeyler demektir.

MEVZUN kelimesi de, veznî anlamında kullanılır.

VEZİN: Hem tartmak, hem de tartacak şey anla­mında kullanılır.

EVZÂN: Vezin kelimesinin çoğuludur.

Veznî'nin çoğulu VEZNİYYÂT; mevzûn'un ço­ğulu ise MEVZÛNÂT'tır.

VÜCÛB

VÜCÛB: Bir şeyin seran zimmete terettüp etme­si; bir şeyin vacip ve lüzumlu olması demektir.

VÜCÛB-İ EDÂ: Sebebin vücûdünden sonra, mu­ayyen bir zamanda, bir fiili yapmanın veya bir malı ödemenin lüzumudur.

Meselâ: Mükellef bir insan için, her namaz vaktin­de namaz kılmak lâzımdır. Keza, servet sahibi olan her mükellef için, her on ita ay tamamlanmasından itibaren zekât vermek lâzimdır.

Bunlar, vücûb-i âdâdan ibarettir. Vâdesi dolmuş bir borç hakkında da bu vücûp tahak­kuk eder.

NEFSİ VÜCUB: Sebebinin vücûbundan sonra, herhangi bir vakitte bir fiili yapmanın veya bir malı edanın lüzumudur.
Meselâ: Mükellef olan her insan için, namaz kılmak, zekât vermek esasen lâzımdır. Ve bu, nefsi vücûbtan ibarettir ki, daha edâ zamanı gelmeden de sabittir. [22]


Eser: Fetvayı Hindiye

  • Yeni Ekle
Yorumlar (0)

Fetvayı Hindiye

 

Son eklenen ruyalar

Sitemizde yer alan soruların cevapları özenle islami eserlerden seçilerek yazılmaktadır.
Haramiler | Bitkiler