Z

ZABITA: Kaide mânâsına gelir. Bir şeyin zabt ve rabüna memur veya hadim olan şeye de ZABITA denir, Zâbıta'mn çoğulu ZEVABIT'tır.

ZABT; Anlama, kavrama. Sıkı tutma. İdaresi al­tına alma; kendine mâletme. Bir yeri, silâh kuvveti ile alma. Kaydetme; bir şeyin özetini yazma.

ZAFER: Düşmana karşı galip gelmek demektir. Aslında zafer kelimesi, bir şeye pençe atmak, tır­nak geçirmek demektir.

ZAFER: Fevz ve necat; korktuğundan kurtulup, um­duğuna ve maksadına nâli olmak anlamına da gelir.

ZÂJSB: Bir fikir veya zanna uyan, kapılan. Gidi-&, giden.
Z4JBD; Dîn! emirlere sıkı bağlı olan kimse.

ZÂHJR: Açık, belli, meydanda, görünen, gö-rûnücü.

ZAHİREN: Görünüşe göre; görünüşte; aşikare; meydanda olarak.

ZAHİR: Mücerred ibaresi îşitilmekle mânası bili­nen; yani: Söyleyenin maksadı, düşünmeden anlaşı­lan söz demektir.

Meselâ: "Alış-veriş helâldir." sözü zahirdir.

ZAHİRÎ MALLAR: Emvâl-ı Zahire Maddesi­ne bakınız.

ZAHR: Arka, sırt. Bir şeyin arka tararı, gerisi

ZAMAN: Kefil olma; kefillik. Bir şeyin mislini veya değerini vermek üzere, zarara karşı kefil olma; garanti demektir.

Bir başka tarife göre ZAMAN: Başkasının üzerinde bulunan vacip bir hakkı İltizam etmek; bir şeyin, ~ misliyyât'tan ise— mislini, kıyemiyât'lan ise kıyme­tini ödemektir.

MAZMUN: Ödenmesi lâzım gelen şey demektir..

ZÂMİN: Kefil anlamında kullanılan bir kelime dir. Bu kelimenin yerineZAMÎN kelimesi de kul­lanılır.

Kefalet ve TEZMİN Maddesine de bakınız.

ZAMÂN-I AMEL: Üzerine alma; deruhte eünej iltizam
ZAMANI DEREK: Bi'1-istihkak zabtedilen me+ bun (= satın alınan şeyin) semenini (= bedelini), ka­fi! bi'd-derek olan kimsenin müşteriye geri vermesi demektir.

ZAMÂN-IGARÛR: Muvazaa akdi zımminda bir kimsenin, bir şahsı aldatmış olması ve zararım zâ-min obuası demektir.

ZAMÂN-I MEBÎ': Henüz teslim edilmeden zayi olan mebî'in (= satılan şeyin) semeni ile mazmun obuası demektir. Yani: Satılan bir şey henüz müşte­riye teslim edilmeden, satan şahsın elinde telef olsa; bu sabci, semeni (kabzetmişse), müşteriye iade eder ki, ZAMÂN-I MEBÎ budur.

ZAMÂN-I MENFAAT: Gasb yoluyla, yani sahil-binin izni olmaksızın, kullanılan malın menfaatimi ödeme; yani o mal ile intifa etmesi karşılığında ecrij-misil ödeme demektir.

ZAMÂN-I RÜCÛ: Cayma, dönme tazminatı.

ZAMÂNÜ'L-MÜKÂTEB: Kitabete bağlanmış olan kölenin birisi hakkında kefil bi'l-mâl veya kefil bi'n-nefs olması, demektir ki, bu caiz değildir. Gei-rek velîsinin izni ve mekfûlün anh'ın emriyle olsun ve gerek olmasın farketmez.

ZÂT-ILEBEN: Süt sahibi olan yani memesinde süt bulunan kadın demektir.

ZEKÂT

Zekât: (Lügâtte^Temizlik, bereket, artma-çoğalma, güzel zikîr gibi mânâlara gelir. Istılahta zekât: Bir malın, muayyen bir miktarım, mu­ayyen bir zaman geçtikten sonra, hak sahibi olan bir kısım müslûmanlara, Allah rızâsı için tamamen temlik etmek demektir.

Zekât'a sadaka da denir. Bununla beraber sadaka ta­biri daha umumîdir ve vaciplerle nafileleri de içine alır.

Tezkiye: Zekât vermek demektir. Müzekkî: Zekât veren şahıs mânâsına gelir. Şahit­lerin temiz ve dürüst kişiler olduğunu bildirmeye de tezkiye denilir.

ZEMZEM: Ka'benin doğusunda, Allahu Teâlâ'-nın Hz. Hâcer ile oğlu Hz. İsmail'e ihsan ettiği su­yun yerinde kazılan mübarek kuyunun suyudur, Zemzem, yeryüzündeki suların efdalidir. Zemzem, bol bol içilir; abdest ve gusülde de kul­lanılır.

Fahr-i Âlem (S.A.V.) Efenuımiz: "Zemzem hangi maksatla içilirse, o maksat içindir." buyurmuştur. Bu sebeple, "kıyamette, hesap gününde susuzluk çekilmemesi" dilek ve niyeti ile içilmesi uygun olur.

ZEVDEKA.: Allah'ın varlığını inkâr eden; Cenâbı-Hakkk şirk koşan; haşri ve Hikmet-i Üâhiyyeyi tas­dik etmemek mânâlarına kullanılan bir kelimedir.

ZINDIK: İnkarcı ve müşrik demektir.

ZENÂDIK ve ZENÂDIKA: Zınddc kelimesinin ço­ğuludur yanı Zındıklar demektir.

Bazı zevata göre ZINDIK: Hem dinsiz olan ve hem de dehrin (= âlemin, dünyânın) baki olduğuna ve mallarla, zevcelerin müşterek (= ortak mal) oldu-

ğuna kail olan, buna inanan şahıstır.

ZERİ : MÜZÂREA Maddesine bakınız.

ZERİ': Müzrûât Maddesine bakınız.

ZERİYYÂT: Mezrûat Maddesine bakınız.

ZEVC; Koca; bir kadının nikâhına sahip olan er­kek demektir.

EZVÂC: Zevcîer (= kocalar) demektir.

ZEVCE: Kan; bir erkeğin nikâhı altında bulunan kadın.

ZEVCÂT: Zevceler (= kanlar, hanımlar) demektir.

ZİHÂR

ZİHÂR: Lügatte: İki şey arasında, bir mutabakat ve mümâselet meydana getirmek anlamındadır. Ve ZİHÂR, arka anlamına gelen zahr kelimesinden türemiştir.
Nikâh ıstılahında ZİHÂR: Bir kocanın, karısını, ne­sep, süt emme veya müsâharet yönünden müebbe-' den mahremi olan bir kadının, kendisi tarafından bakılması caiz olmayan arkası, karnı, uyluğu gibi bir uzvuna teşbih etmesi, benzetmesidir. Bir kocanın, karısının rakabesini veya nısıf (= 1/2), sülüs {= 1/3) gibi, şayi bir cüz'ünü, mezkûr uzuv­lardan birine benzetmek de bu kabildendir. Zihâr, helâli harama teşbih etmek demek olduğun­dan mezmûmdur.

Bu teşbihe zahâr denilmesi, genellikle bunun zahr'e (= arkaya, sula) izafetle yapılması ve zahr'ler ara­sıda, diğer uzuvlardan daha çok benzerlik bulunma­sı yönündendir.

Zahr kelimesi, çoğu kere —edep gereği— batın (= kaim) ve tenasül uzvu yerinde kullanılmıştır.

Zihâr; Cahiliye Devrinde, araplar arasında carî bir işlem idi ve talâk (= boşama, boşanma) nevilerin­den biri oîarak kabul edilirdi. Şeriat-i İslâmiye tara-findan bu nevi talâk yasaklanmış ve zevci için zıbâi eden kimseye keffâret vaz' olunmuştur.

MÜZAHİR: Zihâr yapan, yani zevcesini; kendi­sine müebbeden mahrem olan bir kadının sırtı veys karnı gibi, —bakması haram olan— bîr uzvuna ben­zeten koca demektir.

Hakkında bu şekilde teşbih yapılan zevceye MÜ-ZÂHERÜN MİNHÂ denilir.

Zihâr için kullanılan tâbirlerden her birine ise MÜ-ZÂHERÜN BİHÂ denilir.

ZIMN: Tazmin Maddesine bakınız.

ZİKARABET

ZÎKARABET: Bir kimseye babası veya anası ta-rafindan —İslama yetişmiş bulunan ilk büyük ced­dine kadar— mensubiyeti olan her hangi bir şahıs demektir.

Bu tarifte mahrem olanlarla olmayanlar; erkeklerle kadınlar ve yakınlarla uzaklar müsavidir. Ana-baba ile evlâda karabet nâmı verilmez

Zİ ERHAM: Bu tabir de ZÎ KARABET anlamı­na gelir.
Zİ-RAHM: Lügatte: Mutlak olarak karabet sahi­bi (= yakın, akraba) demektir. Istılahta ZÎ-RAHM: Terikeden sülüs (= 1/3) ve rubû (= 1/4) gibi belirli bir sehmi olmayan ve terikeyi, asabeden olmak sıfatıyle ihraz etmeyen, herhangi bir Jcarîb (= yakın, akraba) demektir.

ZEVİ'L-ERHÂM: Zİ-RAHM'ın çoğuludur.

Zİ ENSAB: Bu tâbir de ZÎ ERHAM ve Zİ KA­RABET mânâlarında kullanılır.

ZÎ-ÖYMET: Kıymet Maddesine bakınız.

Zİ'L-YED: Lügatte: El sahibi demektir. Isülâhta ZTL-YED: Bir malı, bir gayr-i menkûlü (ya­ni bir aynı) elinde bulunduran ve bu malı, —sahibi kendisi olsun veya olmasın— kullanmakta olan (kim­se) demektir.
Zi'1-yed'in mukabili (f= zıddı, karşılığı, karşılı) HÂ-•RİC'tir.

ZİMMET

ZİMMET: insanda bulunan manevî bir vasıftır ve insan, lehine *eya aleyhine olan şeylere, ancak bu vasıfla ehil olur; yani insanda ehliyet-i vücûp, bu zim­met sayesinde meydana gelir.

ZİMMET: And ve borç anlamında da kullanılır.

ZİMMET: Lügatte: And, emân, tazmin ve hak mâ­nâlarını ifade eder.

Ahdi bozmak zemmi gerektiren bir davranış olduğu İçin, ahd'e zimmet denilmiştir.

ZİMEM: Zimmet'in çoğuludur.

EHL-İ ZİMMET: İslâm zimmetini yani ahd ve emânını hâiz bulunan gayri- müslimlere (İslam tabi-iyyetiride bulunan, ancak müslüman olmamış bulu­nan fertlere ve bu fertlerden meydana gelen topluluğa)

EHL-İ ZİMMET denilmektedir.

ZİMMI: Ehl-i zimmetten olan erkeklerden her biri

ZİMMİYYE: Zimmet ehlinden olan kadınlardan her biri.

AKP-İ ZİMMET: Harbî bulunan bir şahsın veya bir topluluğun, İslâm ahd ve emanını yani İslâm ta­biiyetini kabul etmesi demektir.

ZÎ-MENEA: Mena Maddesine balanız.

ZİNA: Şer'î bir akde dayanmadan, istek ile yapı­lan haram bir cinsî ilişkidir. (= .... mücâmeattır.) Bu şekilde cinsî ilişkide bulunan erkeğe ZANI kadı­na ise ZÂNİYE denir.

Böyle bir haram cinsî münâsebeti kendi isteği ile yap-mıyan erkeğe MEZNİYYÜN BİH kadına ise MEZNİYYE ve MEZNİYYÜN BİHÂ denilir.

ZİRÂAT: Müzârea Maddesine bakınız.

ZİYÂRET: Lügatte: Görmeye ve görüşmeye git­mek demektir.

Hac ıstılahında ZİYARET: İhramh olarak tavaf, sa'y ve vakfe gibi hac menâsikini usûlüne uygun olarak yapmak demektir.

Ziyaret, belirli zamanda ve Arafat vakfesi ile bir­likte olursa HAC^her hangi bir zamanda ve vakfe-siz olursa UMRE adını alır.

ZİYARET TAVAFI: HAC / TAVAF / TA-VAF'IN NEVİLERİ Maddesine bakınız.   '

ZOR: Yalan. Hakikate uymayan ve aykırı olan şey. Mâsivâullah (= Allah'tan başka bütün varlıklar).

ŞÂHİR-İ ZOR: Yalancı şâhid. Yalan yere şehâ-det eden kimse.

ZULÜM

ZULÜM: Lügatte: Zulmet kelimesinden alınmış­tır ve bu kelime asıl itibariyle, "bir şeyi, kendisine mahsus mahalden başka bir yere koymakla mânâsı­na gelir.

Istılahta ZULÜM: Bir kimsenin meşru bir hakkı­na tamamen veya kısmen tecâvüzde bulunmak de­mektir.

Meselâ: Bir kimsenin bir malını gasbetmek veya bir alacağım noksan ödemek yahut vaktinde ödemekten kaçınmak birer zulümdür.

ZILAM: Bir kimseye zulmetmek-demektir.

MUZÂLEME: Zılâm yani bir kimseye zulmetmek anlamındadır.

ZÂLİM: Zulmeden kimse demektir.

ZELÛM: Bir kelime de zâlim anlamındadır.

MAZLUM: Kendisine zulm edilen, zulme uğra­yan, zulüm gören kimse demektir.

MAZLİME: Zâlimin, mazluma karşı yaptığı zu­lüm ve haksızlık fiili demektir.

Buna ZULÂME de denir.

IZZİLAM: Bir kimsein zulmüne istiyerek veya bir mecburiyet ile boyıın eğmek demektir. İNZİLAM kelimesi de, izzüâm mânâsında kullanılır.

TEZALLÜM: Bir kimseye zulmetmek; bir kim­senin, bir zulmü, kendi nefsine isnâd etmesi ve bir zâlimin bu zulmünden şikâyet etmek anlamlarına gelir.

TAZLİM: Bir kimseyi zulme nisbet etmek de­mektir.

İTİSAF: Zulüm anlamında kullanılır.

ZÜHD

Zöhd (Lügatte) bir şeye rağbet etmemek; bir ştden kaçınmak demektir.

Istılahta zühd: Dünyaya meyletmeyip, ibâdet ve aile fazla meşgul olmak anlamına gelir.

Zfihid: Dünyaya "meyletmeyen ve fazlaca ibâdet tâatle meşgul olan kimse.

Zâhid'in çoğulu Zühhâd'dır.

ZÜHUK: Helak olmak. Bâtıl ve müzmahil olm Ruhun, bedenden alâkasını kesmesi. Ok'un nişan rinden geçmesi.

ZÜRRİYET: Bir kimsenin çocukları ve torun veya nesli demektir.

ZURRIYET: Bir kimsenin hanımları ye çocun demektir.
Çoğulu, ZERÂRÎ ve ZÜRRİYÂT şekillerinde g Zürriyet lafzı, lügatte nesil'e, oğula ve kıza, m zen de babaya ıtlak olunur. [24]
[1] İsmail Karakaya, Feteva-i Hindiyye   (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 16/173-181.
[2] İsmail Karakaya, Feteva-i Hindiyye   (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 16/182-187.
[3] İsmail Karakaya, Feteva-i Hindiyye   (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 16/188-192.
[4] İsmail Karakaya, Feteva-i Hindiyye   (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 16/193-197.
[5] İsmail Karakaya, Feteva-i Hindiyye   (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 16/198-205.
[6] İsmail Karakaya, Feteva-i Hindiyye   (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 16/206-207.
[7] İsmail Karakaya, Feteva-i Hindiyye   (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 16/208-222.
[8] İsmail Karakaya, Feteva-i Hindiyye   (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 16/223-226.
[9] İsmail Karakaya, Feteva-i Hindiyye   (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 16/227-237.
[10] İsmail Karakaya, Feteva-i Hindiyye   (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 16/238-250.
[11] İsmail Karakaya, Feteva-i Hindiyye   (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 16/251-253.
[12] İsmail Karakaya, Feteva-i Hindiyye   (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 16/254-275.
[13] İsmail Karakaya, Feteva-i Hindiyye   (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 16/276-281.
[14] İsmail Karakaya, Feteva-i Hindiyye   (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 16/282.
[15] İsmail Karakaya, Feteva-i Hindiyye   (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 16/283.
[16] İsmail Karakaya, Feteva-i Hindiyye   (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 16/284.
[17] İsmail Karakaya, Feteva-i Hindiyye   (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 16/285-289.
[18] İsmail Karakaya, Feteva-i Hindiyye   (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 16/290-296.
[19] İsmail Karakaya, Feteva-i Hindiyye   (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 16/297-304.
[20] İsmail Karakaya, Feteva-i Hindiyye   (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 16/305-314.
[21] İsmail Karakaya, Feteva-i Hindiyye   (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 16/315-316.
[22] İsmail Karakaya, Feteva-i Hindiyye   (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 16/317-325.
[23] İsmail Karakaya, Feteva-i Hindiyye   (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 16/326-327.
[24] İsmail Karakaya, Feteva-i Hindiyye  (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 16/328-331.

Anasayfaya dön Kapak Sayfası
Sadakat.Net © İslami web hizmetleri


Eser: Fetvayı Hindiye

  • Yeni Ekle
Yorumlar (0)

Fetvayı Hindiye

 

Son eklenen ruyalar

Sitemizde yer alan soruların cevapları özenle islami eserlerden seçilerek yazılmaktadır.
Haramiler | Bitkiler