Ecîr-i Müşterekin Hükmü:

Müşterek ecîrin hükmü ise: Bir şey kendi sun'u olmayarak zayi olursa, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kavline göre, onu tazmin etmesi ge­rekmez. Bu kavil, aynı zamanda, İmâm Züfer ve Hasan bin Ziyad'm da kavilleridir.

Kıyâs da budur. İster, kaçınılması mümkün olan bir iş olsun... (Hır­sızlık, gasb gibi..) îsterse, kaçınılması mümkün olması... (Ateşin yak­ması, suyun garketmesi gibi...),

İmameyn'e gelince: "Eğer kaçınılması mümkün, bir iş ise, işte o za­man, onu tazmin eder. (= öder.)

Şayet; kaçınılmasına imkan yoksa, o zaman, onu tazmin etmez. (-ödemez.) Muhıyt'te de böyledir.

Bazı âlimler bu iki kavil ile de amel etmeye fetva vermişlerdir. Şehy İmâm Zahîrü'd-dîn el-Miirgînaftî, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nın kavlîyle fetva verdi.

Iddet kitabının sahibi şöyle buyurmuştur:

Ben, bir gün ona "Onlardan birisi sulh ile fetva verildi; dese hasmı —şayet onunla amel-etmeden kaçınırsa— cebredilir mi?"

İmâm şöyle buyurdu:

Ben, önce sulh ile fetva vermiştim. Sonra dönüş yaptım. Kâdî İmâm Fahru'dın el-Kâdîhân da, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kavli üzerine fetva vermiştir. Füsnlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.
İbâne isimli kitapta şöyle zikredilmiştir: Fakiyh Ebû'1-Leys: Bu mes'-elede, Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kavli ileTetvâ veririm." buyurmuştur. Ta-tarhâniyye'de de böyledir.

İmameyn'in kavillerine gelince» bu kavil, bu hususta, halkın ah­vali değişik olduğundan dolayı, onların mallarını siyânet (= korumak) olur. Tebyîn'de de böyledir.

İmâmeyn'e göre, tazmin edilecek amel, icarlanan şeyin kendisin­de bir iş yapılmış olması hâlinde söz konusu olur.

Fakat, bir adam, diğerine bir mushaf vererek, "Ona bir kılıf yap."
veya bir kılıç vererek! "buna, bir km yap." yahut bir bıçak vererek, "buna, bir kap yap." demiş ve bu mushaf, kılıç veya bıçak zayi olmuş­sa, o zaman bi'1-icma tazminat gerekmez. Sirâcü'l-Vehhâc'de de böyledir. • Müntekâ'da,   İmâm   Ebû   Ynsf   (R.A.)'un   şöyle   buyurduğu nakledilmiştir:

Bir adam, diğerine ücretle noktalandırması için, bir mushaf verdi­ğinde onun kılıfı zayi olursa, tazminat gerekmez.

Keza, bir adam diğerine yamamak üzere bir elbise verdiğinde, bu yama zayi olursa, zazminat gerekmez.

Keza, bir kimse, terazinin gözlerim tamir için, başka birine verdi­ğinde, bu terazinin bir parçası zayi olursa tazminat gerekmez. Muhıyt'te de böyledir.

Hülâsatü'l-Hâniye'de şöyle zikredilmiştir:

Şayet akid yaparken tazminatı şart koşar ve bu şart, ölüm gibi, ka­çınılması mümkün olmayan bir şart.olursa, âlimlerin kavillerine göre, bu icâre fesada gider. Şart, hırsızlık ve benzerleri gibi ihtirazı (= kaçı­nılması) mümkün olan bir şartsa, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre yine bu icâre fâsid olur.

İmâmeyn'e ise, sahih olur. Tatarhâniyye'de de böyledir.

İmâmeyn'e göre, müşterek ecirde tazminat gerekir.

Şayet işi yapmadan önce zayi ederse, kıymetini öder ve ona ücret verilmez.

Şayet işi yaptıktan sonra zayi ederse, iş sahibi muhayyerdir: İsterse yapılmış olarak kıymetini tazmin ettirip, ücretini öder. İsterse, yapıl­mamış halindeki kıymetini ödetir ve ücret ödemez. Sirâcü'l — Vehhâc'de da böyledir.

Temizlikçi gibi... temizlikçinin, temizlediği şey yanında zayi olur (meselâ: Elbiseye vurmuş ve o da yırtılmış veya onu yatmış olur yahut bir hamalın ayağı kaymışsa) bunlara tazminat gerekir.

Bu, âlimlerimizin üçüne göre de böyledir. Muhıyt'te de böyledir.

Muhalefet etsin veya etmesin farketmez. Yenâbi'de de böyledir.

Müşterek ecîr ise, onun yanındaki kaybolduğu zaman, o şeyin sahibi muhayyerdir. İsterse önceki hâlinin kıymetini ödetip, ücret ver­mez; isterse, yapılmış halinin kıymetini ödetir ve ecîrin ücretini ecr-i misil olarak öder.

Bu, İmamlarımızın üçüne göre de böyledir. Zehıyre'de de böyledir.

Tecrîd'de şöyle zikredilmiştir: Ecîrin evi, lambası dolayısıyle ya-narsa, tazminat gerekir. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Bir adam, elbisesini dikmek üzere bir terzi icarlar veya elbisesi­ni, bir temizlikçiye verir; onu da teslim alır ve kendi fi'li olmaksızın te­lef ederse, tazminat gerekmez. Hızânetü'l-Müftm'de de böyledir.

Müşerek ecîr, umuma mahsus çoban ise, (sığır çobanı, koyun ço­banı ve emsali gibi...) âdetin hilafına sürmesi ve vurması sebebiyle telef olan hayvanları öder.

Şayet hayvanları köprüden izdihamlı bir halde geçirir ve onlardan bazıları da suya düşüp telef olurlarsa, onları da tazmin eder. Yenâbî'de de böyledir.

Müşterek ecirin yanında bulunan bir şey zayi olur ve sonra da ona bir hak sahibi çıkar ve kıymetini ödetirse, müste'cirin müracaat ede­ceği bir yer yoktur.

Ariyet de böyledir. Gınye'de de böyledir.

Müşterek ecir, hayvanları sevkederken, bu hayvanlar karşılıklı birbirlerini süsseler (= başlarıyla birbirine vursalar) veya birbirlerini te-peleseler, onu tazmin eder.

Şayet ecir vahde = özel = tek adamın ücretlisi olursa; ona tazmi­nat gerekmez.

Şayet erkek hayvan, dişinin üstüne atlar ve ona cima eder, o da ölür­se müşterek ecir, onu ödemez. Sîrâdyye'de de böyledir.

Bir handan bir şey çalınırsa, onu korumak için icarlanan kimse­ye tazminat gerekmez. Çünkü, o adam kapı bekçisidir; mallar ise, sa­hiplerinin yanındadır.

Bekçi de böyledir; geceleyin çalınan şeyi tazmin etmez. Mültekıt'ta da böyledir.

Nâsırî'de şöyle zikredilmiştir:

Ücretle tutulan bir çiftçi, öküzü, otlasın diye bırakınca çalınırsa, onu ödemez. Fetâvâyi Kâdîhân ve Tatarhâniyye'de de böyledir.

İmâm Mohammed (R.A.), Câmni's-Sağîr'de şöyle buyurmuştur: Bir adam, bir küp yükü Fırat'ın yanından, belirli bir ücretle, belir­li bir yere taşıması için icarlar ve bu hamal, o yükü, yolun bir kısmına kadar taşıyıp bırakır ve o küp kınlırsa, küp sahibi isterse, o küpün, ha­malın yüklediği yerdeki kıymetini ödetir ve hamala ücret ödemez; ister­se, kırıldığı yerdeki kıymetini ödetir ve ona getirdiği yer kadar ücret verir. Bu, bizim üç İmamımıza göre de böyledir. Bu, küp yolda kırıldığı zaman böyledir.

Amma, küp, hamalın başından düşer veya hamalın ayağı kayar ve küp bu yüzden şart koşulan yere geldikten sonra kınlırsa, ona, ücreti tam verilir; tazminat da gerekmez.

Kâdî Sâhid Nîsâbnrî'nin de böyle dediği nakledilmiştir. Bunu, Kâdî Sâid, İmâm Muhammed (R.A.)'in kavline göre söylemiş­tir. Bu İmâm Muhammed (R.A.) kavlidir.

O'nun Önceki kaviliyle, İmam Ebû Yûsuf (R.A.)'m kavli —cinayeti kendi yaptığı için— bu durumda da küpü tazmin eder.
Fakat cinayet, kendi tarafından olmaz ise (kaçınılması mümkün ol­mayan bir hal gibi...) bi'1-icma tazminat gerekmez ve "ücretini tam alır. Eğer kaçınılması imkanı olan bir işden dolayı kırılsaydı, İmâm Ebû Hamfe (R.A.)'ye göre, yine tazminat gerekmezdi. Ve ona yol hesabınca, ecir verilirdi. İmâmeyn'e göre, tazminat gerekir. Ve mal sahibi, —cinayet kendi tarafından hasıl olmuş ise— muhhayyredir. Zehıyre'de de böyledir.
Mal sahibi hamalın yanında iken, yükü hamalın başından çalar­larsa; bi'1-icma tazminat gerekmez.

— Her ne kadar, müşterek ecire tazminat gerekmekte ise de-bu böyledir.

Şayet mal sahibi hamalın yanında yoksa, hamal o malın aslını taz­min eder.

Keza mekkârînin deveye bağladığı yükün ipi kımlıp, taşıdığı yük zayi olduğunda, ipin kırılmasına deveci sebeb olmuş ise, onu tazmin eder.

Değil de, hayvanın ayağı kayıp düşmüş ve ip kırılıp, taşıdığı zayi olmuş ise, tazminat gerekmez. Sirâcü'l-Vehhâc'da da böyledir.

Şayet hamal, yükü yük sahibinin ipi ile taşırken, ip kırılırsa, bu durumda to^îv-: Ğerekmez. Gıyâsiyye'de de böyledir.

Bir adam, bir tulum yağ taşıması için bir hamal icarlayıp, yağı birlikte kaldırarak hamalın sırtına koflarken tulum yırtılırsa, bu durumda hamala tazminat gerekmez. Mültekâ'da şöyle zikredilmiştir:

Şayet.hamal, yolda onu yere bırakır ve sonra da kaldırmak isteye­rek, tulum sahibinin yardımı ile yüklenir ve beraber giderler; tekrar ye­re korlar ve kaldırırlarken, tulum yırtılırsa; bu durumda hamal, onu taz­min eder. Çünkü o, onun zimanında idi.

Eğer sahibinin evine varır ve sahibiyle beraber onu yere indirirken, ellerinden düşerse, yine hamal, onu tazmin eder.

Kıyâsen, hamal, onun yarısını tazmin etmesi gerekir.

Âlimlerin pek çoğu, bununla fetva vermişlerdir. Kerderi'nin Vecizi'-nde de böyledir.

Şayet, mal sahibi: "Şunlardan hangisini istersen, tanesini bir dir­heme; diğerini ise, yarım dirheme taşı." der; hamal da, ikisini birden taşırsa, ücretin yarısını alır.

Eğer, bu durumda ikisi de zayi olursa, ikisini de tazmin eder. Fa­kat önce birini taşır; sonra da diğerini taşırsa önceki nafile olur. Çün­kü, onu izinsiz taşımıştır. Şayet o zayi olursa, onu öder.

Bir adam, başka birini, lâşe taşıyıp derisini debbağlamasi için icar-ladığında, o lâşe zâyı veya telef olursa, bu durumda ücret verilmesi ge­rekmediği gibi tazminat da gerekmez. Çünkü lâşe mal değildir.

Bir adam, diğerini "Şu dirhemleri götür ve filan adama ver." diye icarlar; o adam da, o dirhemleri yolda harcadıktan sonra, onların mislini o adama verirse ona ücret verilmez. Zira o, tazminat sahibi ol­muştur. Tatartıâniyye'de de böyledir.

Bir adam, iki hamal icarlayıp, yükün tamamını onlardan birisi­ne yüklediğinde, eğer bu hamallar ortak iseler, ücretin tamamını, ikisi­ne verir.

Şayet ortak değillerse, taşıyan hamala ücretin yarısı verilir. Çün­kü, o, yarısını nafile olarak.taşımış olur. Şart koşulan yere varınca yük sahibi, o yükü taşıyan hamala: "Yük yanında dursun." der; o aa ya­nında tutar ve mal zayi olursa; tazminat gerekmez; ücretini öder.

Eğer sahibi, malım isteyince, hamal bu maldan faydalanmak için, onu vermezse, zayi olunca, onu tazmin etmesi gerekir.

İmâm Ebû "Yûsuf (R.A.) şöyle b^'nurmuştur:

Hamalın, yükü taşımadan ücret talep etme hakkı yoktur. Yükü ken­disini icarlayan şahsın evine kadar taşır; eve girince da ayağı kayıp dü­şerse, veya yükünü indirmek isterken o düşer ve zayi olursa, tazminat gerekir. Bir başka şahıs, hamalın taşıdığı yükü kırarsa, tazminat gerek­mez ve hamalın ücreti verilir. Gıyâsiyye'de de böyledir.

Ebû'l-Leys'in Fetvâlan'nda şöyle zikredilmiştir:
Bir adam, heybesini taşıması için bir hamal icarladığında, bu hey­be kendiliğinden yırtılıp içindeki dök'ülürse; İmâm Ebû Bekir: "tpi kopan hamalın, yükünü tazmin ettiği gibi, bu şahıs da, yükü tazmin eder." demiş; Ebû'1-Leys ise; "İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kıyâsında tazminat yok­tur." buyurmuştur.

Fahrii'd-Din de: "Fetva, bunun üzerinedir; biz bunu alırız" demiş­tir. Kûbrâ'da da böyledir.

Müntekâ'da şöyle zikredilmiştir:

Belirli bir hamal, omuzunda yükü taşırken, ayağı kayar ve yükünü dökerse, mal sahibi yanında olsa bile, hamal onu tazmin eder.

Şayet, insanlar o mala omuz vurarak kırarlarsa, tazminat gerekmez.
Bu bi'1-icma böyledir.

Şayet kendisi omuzunu insanlara vurarak, onu kırarsa, o zaman, onu öder. Sahibimuhayyerdir: İsterse kırıldığı zamandaki kıymetini Öde­tip, taşıdığı yere kadar ücret verir; isterse, yükü verdiği yerdeki kıyme­tini ödetir.

Bir mekkâreci, (= hayvanla yük taşıyan kimse) bir köyden şehi-re, pekmez götürürken, yolda inip uyur ve pekmezin tulumu yırtılıp, pekmez dökülürse, oturduğu yerde uyumuş olması hâlinde tazminat ge­rekmez. Gınye'de de böyledir.

Yitim e'de zikredildiğine göre, Ebû Hamid'den sorulmuş:

—Bir adam, bir kimseyi "Şu pekmezi, Mevr'den, Betti şehrine gö­tür. diye, icarladığında, yolun ortasında, bir köprü, bu köprüde de bir taş olur; deveyi ordan geçirmek isterken de, bu devenin ayağı takı­lıp düşer ve pekmez telef olur; o köprü de, o taşa rağmen geçilebilen bir köprü olursa, develeriyle yük taşıyan adamın tazminat ödemesi ge­rekir mi, gerekmez mi? İmâm şu cevabı vermiştir:

—O işi yapan kişinin tazminat ödemesi gerekir.

Bu mes'ele, Yûsuf bin Ahraed'c soruldu; o da, aynı cevabı verdi. Ta-tarhâniyye'de de böyledir.

Hayvan ürker ve eşya düşerse, tazminat gerekmez.

Eşya sahibinin sürmesi veya onu çekmesi sırasında hayvanın ayağı kayarsa, mekkâreciye tazminat gerekmez.

Keza beraber sürerler ve eşya sahibi, bir hayvanın üzerinde; eşya­ları da başka bir hayvanın üzerinde olur ve mekkâreci ile beraber olur­larsa, yine tazminat gerekmez.

Bu, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un kavlidir.

Şayet eşya sahibi, eşyasını hayvana yükletir; üzerine de kendisi bi­ner ve yine hayvanın ayağı tökezler, eşya düşerse, tazminat gerekmez.

Eğer hayvana binmemiş, fakat birlikte gidiyor olurlarsa, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Muhammet) (R.A.)'a göre, tazminat gerekir. Gıyâ-siyye'de de böyledir.

Güneş veya yağmur dokunduğunda pekmez bozulursa, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ya göre tazminat gerekmez.

Imâmeyn'e göre, tazminat gerekir.

Keza, pekmez hayvanın sırtından çalmsa, yine tazminat gerekir.

Hayvanın üzerinde köle bulunur; hayvan sahibi de hayvanı sürmekte iken, hayvan tökezleyip, köle ölürse, yine tazminat gerekmez.

Bu, eşyanın hilafınadır. Çünkü hayvan, kölenin kendi elindedir. Kerderî'nin Vecîzi'nde de böyledir.

Sahih olan kavle göre bu durumda köle de hür gibidir. Timurtâ-şî'de de böyledir.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) şöyle buyurmuştur:

Şayet, eşya sahibinin küçük yaşlı kölesi, eşya taşıyan hayvanın üze­rine binmiş ve hayvan yıkılıp, köle ölmüş ve eşya zayi olmuş olursa, o zaman, hayvan sahibi köleyi tazmin eylemez; eşyayı tazmin eder. Eğer cinayet (suç) o kölenin elinden ileri gelmiş ve o kölenin eşyayı hıfza gü­cü yetmemesi hâlinde bu böyledir.

Şayet köle eşyayı korumaya gücü yeten biri olmuş olsaydı, o şahıs eşyayı da tazmin eylemezdi. Muhıyt'te de böyledir.

Ebû'l-Kâsım'dan sorulmuş:

—Bir adam, üzüm şırasını taşıtmak, İçin bir şahsın hayvanını icar­lar; o yükü indirmek istediği zaman yükün birini tutup, diğerinin üzeri­ne atar ve o yarılıp şıra dökülürse, hem dökülen şırayı, hem de yırtılan tulumun noksanlığının bedelini öder. Hâvî'de de böyledir.

El-FadE'nin Fetvâlan'nda şöyle zikredilmiştir:

Bir adam, yükünü, filan yere götürmek üzere, bir hamala vererek, onu gece götürmesini şart koşar, yük sahibi de hamalla beraber bulu­nur, birlikte giderler, yük taşıyan hayvan ise, yükü ile birlikte kaybolur ve mekkârî, hayvanın muhafazasını terk ettiği için böyle olmuş bulu­nursa, —hilafsız olarak— taşıdığı yükün bedelini öder.

Şayet deve zayi olmaz da yük zayi olursa, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, tazminat gerekmez.

İmâmeyn, bunu muhaliftir.

Uygun olanı, —eşya sahibi, birlikte gidiyorlarsa— tazminatta bulunmamasıdır.

El-Mürgînânî'nin zahir rivayetlerine göre, bu cins mes'elelerde, bi'l-icma tazminat gerekmektedir. Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.

Dalga çarpması veya rüzgar vurması sonucu geminin batması hâ­linde zayi olan eşyayı, gemici ödemez. Şayet geminin batmasına (onu tamir etmek isterken gemiyi batırması gibi...) gemici sebep olmuşsa, bu durumda gemici, taşıdığı icar malını tazmin eder.

Şayet eşya sahibi veya vekili gemide ise, gemici tazminatta bulun­maz, çünkü eşya, sahibinin veya vekilinin elindedir.

İki gemi bulunur ve bunlardan birinde eşyalar yüklü olur; diğerirçe de sahipleri binmiş bulunurlarsa, gemiciye tazminat gerekmez. An­cak, —iki hayvan gibi bu gemiler birbirlerine çarparlarsa, o zaman taz­minat gerekir.

Keza, eşya sahibi, farz olan namazı kılmak için veya bir ihtiyacı­nı def için çıkar ve gemi, gözünden kaybolmazsa, tazminat gerekmez. Tecâvüz müstesnadır.

Şayet gemi, arzu edilen yere vardıktan sonra, rüzgâr veya dalga onu geri çevirir; veya bir hayvan, başka yola giderse; eşya sahibinin bu ge­mide veya hayvanda olması hâlinde ücret vermesi îcâbeder ve onu aynı yere gitmeye zorlayamaz. Ancak, yeniden ücret vermek şartıyle götürebilir.

Şayet eşya sahibi veya vekili orda bulunmuyorlarsa, gemici onla­rın eşyalarını, önceki yere götürmeye mecburdur. Gıyâsiyye'de de böyledir.

Eğer gemi, ateşten yanar ve o ateşi de, gemici ihtiyaca binâen içeriye koymuş olursa, —gemide eşya sahipleri bulunmasa bile— taz­minat gerekmez. Timurtâşî'de de böyledir.

Bir adam, eşyalarını taşıtmak için, kusurlu bir gemi icarlar; ge­mici de, o gemiye müste'cirin rızası olmadan, başkasının eşyalarını da yükler ve gemi, onları taşıma gücüne sahip bulunduğu hâlde, müste'cir gemide iken bu gemi batarsa, bu durumda gemiciye tazminat gerekmez. Gınye'de de böyledir.

Ali bin Ahmed'den sorulmuş:

—Yük gemisine, binmiş olan şahısla, o geminin batmasından kor­kup, gemilerini karaya çekerek, o şahıslardan bir kısmı çıkıp, başka bir gemi icarlayarak, yüklerinin bir kısmını ona koyarlar ve bunu, bir defa daha yaparak gemiyi hafifletirler ve buna hepsi de razı olurlarsa, bu mas­rafı, önceki gemiyi icarlayanların Tamamı mı ödeyecek, yoksa bu işe mübaşeret edenler mi ödeyecek?

İmâm, şu cevabı vermiş:

—Önceki akdi yapmış olanların tamamının ödemesi muvafık ve evlâ olur. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Müntekâ'da şöyle zikredilmiştir:

Bir eşya sahibi veya onun vekili, icarlanan çok sayıdaki gemiler­den birine, —yükün zayi olması hâlinde— eşya sahibinin veya vekilinin bindiği geminin sahibinin tazminatta bulunması gerekmez.

Diğerlerinin tazminatta bulunmaları gerekir.

Bu, İmâmeyn'in kavlidir. Muhıyt'te de böyledir.

Gemi, insanların eşyaları ile dolu olur ve geceleyin sahile yakın bağ­lanır ve bu gemide bir delik açılarak, ona su dolar ve gemi eşyalarla bir­likte batarsa; -—sahile bağlanması âdet olması hâlinde tazminat gerekmez.

Şayet eşya sahibi, gemiciye: "Gemiyi şuraya bağla." der; o da bağ-Iamayıp yoluna devam eder ve bu sırada gemi, dalgadan dolayı suya gömülğrse, işte o zaman, tazminat gerekir. Gınye'de de böyledir.

Bir dokumacı, tezgahı ile bir yerde durmakta iken, bir ev kirala­yıp oraya taşınır ve ipliğini oraya koyar; o da zayi olursa, ipliği yeni icarladığı eve nakletmemiş ve onu ayrıldığı yere emânet bırakmış olma­sı hâlinde, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) göre tazminat gerekmez.

İmâmeyn'e göre ise, her haliyle tazminat gerekir. Kiibrâ'da da böyledir.

NevâziFde şöyle zikredilmiştir:

Bir adam, bir dokumacıya, bez dokuması için iplik verdiğinde, bu dokumacı onu başka bir dokumacıya verir ve bu iplik, onun yanında çahnırsa, ikinci dokumacı, birincinin ücretlisi olması hâlinde, bunlar­dan hiç biri tazmintta bulunamazlar.

Şayet ikinci dokumacı yabancı biri ise, birinci dokumacı, onu taz­min eder; ikinci tazmin etmez.

Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ya göre böyledir.

İmâmeyn'e göre ise, önceki durumda, mutlaka birinci dokumacı taz­minatta bulunur.

Yabancıya gelince, iplik sahibi isterse, birinciye; isterse, ikinciye öde­tir. Hulâsa" da da böyledir.

Câmiö'l-Fetâvâ'da şöyle zikredilmiştir:

Bir san'atkar, kendi gibi diğer şahsa devredince, hep böyle olur. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Bir adam, bez dokumak için, birinin ipliğini alıp onu ustasının evine bırakır ve bu iplik kaybolursa, tazminat gerekir. Cevâlürü'l-Fetâvâ'da da böyledir.

Bir dokumacı, bezini nakkaşa verdiğinde, bu bez orda çalımrsa, —nakkaşın evinin sağlam ve böyle eşyaların konulabildiği bir ev olması hâlinde— tazminat gerekmez.

Şayet bu durumda olmaz ve bez sahibi de bu duruma razı olmuş bulunursa, yine tazminat gerekmez.

Fakat bu duruma razı olmamışsa, tazminat gerekir. Nakışçı (bas­macı) o evde yatmıyor ve geceleyin kapısını kitleyip gidiyorsa, tazminat gerekmez.

O evden bir veya iki defa çalınma hadisesi olmuş olsa bile, ö ev sağlam olma vasfını yetirmiş olmaz.

Fakat, buradan çok sayıda hırsızlık olmuş olması hâli müstes­nadır. Hulâsa'da da böyledir.

Dokumacı, bezi çalıştığı dükkanda bırakır, geceleyin de kapısını kitleyip evine gider ve hırsızlar gelip, o bezi çalarsa, —dokumacı, her zaman öyle yapıyor   olması hâlinde— tazminat gerekmez. Yok eğer, yalnız o gün öyle yaptı ise, tazmin eder. (— öder.)

Bir dokumacı, bezini dokuyup, evine kor ve onu sahibine ver­mek istemez ve bu bezi hırsız çalarsa, dokumacı onu öder mi?

Müşterek ecir için, onu vermekte, zorluk (zahmet - ağırlık) yoksa, tazminat gerekir.

Şayet verme imkânı olduğu hâlde vermemişse, bu böyledir. Bunun aksi ise, tazminat yoktur. Fusûlü'l-İmâdîyye'de de böyledir.

Dokumacı, bezini dokur ve muhatabına: "Bezini tezgahtan çı­kardım; gel al." der; o da: "Yarına kadar yanında kalsın. Yarın gelip alırım." der; o gece de hırsız o bezi çalarsa, bu durumda dokumacı, onu tazmin etmez. (= ödemez.)                   .                        

Böyle söylemediği hâlde, hırsız çalarsa, o takdirde tazmin eder. "Bezi verme imkânı olduğu hâlde vermemişse tazmin eder." denilmiştir.

Şayet ücretini almak için, yanında alıkoymuşsa, uygun olanı, onu tazmin etmemektir. Çünkü o zaman, teslim etme mecburiyeti yoktur. Hızânetii'l-Müftîn'de de böyledir.

Bir aaam, bir kısmı dokunmuş bir kısmıda dokunacak olan be­zini, dokumacının yanına bıraktığında, bu bezi —dokumacfnın yanın­da iken— hırsız çalarsa Neyâzil'de: "Müşterek ecîr öder, diyenlere göre, dokunan da, dokumayan da birbirine ittisal hükmünde olduğundan, taz­minatta bulunur. Geride kalan ipliği dokur ve onun ücretini alır. Müş­terek olan ecîr, bu durumların tamamında tazmin etme zorunluğunda-dır. Bunlar İmamey'nin kavlidir." denilmiştir.

Fetva da böyle verilir.

"Bir adam, terziye kumaşını verir; o da, bu kumaşı gömlek di­ker ve bu kumaştan bir parça artar; o da çalımrsa, tazminat lâzım olur." buyurmuştur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir adam, dokumacıya bir kısmı dokunmuş, bir kısmı ise dokun­mamış olan, bezini —dokunmamışı, dokuması için verir ve o bez, terzi­nin yanında çalımrsa, İmâm Ebu Hanîfe (R.A.)'ye göre, bir şey ödemez.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'ya göre ise, dokunmamış ©lanı tazmin eder; dokunmuşu tazmin etmez. Çünkü o, emaneten bırakılmıştır.

İmâm Muhammed (R.A.)'ye göre, her ikisini de öder. Gıyâsiyye'de de böyledir.

İplikci, ipliğini dokumacıya verip, onu iki günde dokumasını da Şart koşar; sonra da o zayi olursa, Şeyhu'l-İslâm Evzecendî'ye göre, tazmin eder.

Temizlikçi de böyledir. Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.

Bir adam, ecîr-i vahde (= ecîr-i hâs) olan bir kimseye, bir ayda dikmesi şartıyla, bir elbise verdikten £onra, o ayın bir gününde bir elbi­se daha dikmesi için, o şahsı icarlarsa, işte bu caiz olur ve ona, o bir dirhem ücret verilmez. Çünkü, onun bir aylığını icarlamıştı. Gıyâsiyye'­de de böyledir.

Bir terzi, diktiği elbiseyi, sahibine getirince sahibi çekerek o elbi­seyi yırtarsa, bu durumda terziye tazminat gerekmez. Birlikte çekerek: yırtarlarsa terziye yarı tazminat gerekir. Yani, bu durumda yırtılan ye­rin noksanlığının yarısını terzi öder. Kerdeif nin Vecîzi'nde de böyledir.

Ebû'l-Kâsım'dan sorulmuş:

—Bir temizlikçi, yıkadığı elbiseyi, dükkanının içindeki bir ağacın üzerine, kurusun diye serdi; kız kardeşinin oğlunu da onları muhafaza etsin diye dükkana bıraktı ve kendisi gitti, yeğeni de dükkanın alt katı­na girdi ve bu elbise zayi oldu; durum ne olur?

İmâm  şu cevabı verdi:

Eğer yeğinin girdiği yerden o elbise görünmüyor ise, o elbiseyi, onun babası veya anası; bunlar yoksa, dayısı tazmin eder

Eğer o yer-görüne» bir yerse, temizlikçi tazmin eder. Şayet, sabî tazmin eylemişse, kimseye tazminat gerekmez, değilse, temizlikçi taz­min eder. Hâvî'de de böyledir.

Temizlikçi, halkın elbiselerini ücretlisine onları kurutup, koru­ması için, teslim eder; ücretli de uyur; sonra da temizlikçi gelip o elbise­lerden beşinin zayi olduğunu görür, fakat nasıl zayi olduğunu ve ne za­man zâyı olduğunu-bilemezse, Ebû Ca'fer: "Eğer temizlikçi, o ücretli uyur­ken zayi olduğunu bilemezse, tazminat temizlikçiye âit olur; ücretliye ait olmaz. Şayet, o uyurken zâyî olmuş olduğunu bilirse, işte o zaman, —üzerine vâcib olan korumayı yapmadığı için— ücretli tazmin eder. El­bise sahibi dilerse, her iki hâlde de temizlikçiye ödetir." demiştir.

Ebû'l Leys'de şöyle demiştir:

O temizlikçi, müşterek ecîr olduğundan, kendisi öder.

Bu, İmâmeyn'in kavlidir.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.): "Temizlikçinin tazmin etmesi gerekmez." buyurmuştur.

Biz de, bu görüşü alırız.

Üstadlarımizda: "Fetva buna göredir." buyurmuşlardır. Kûbrâ'da da böyledir.

İki temizlikçi, insanların elbiselerini temizlemek için aldıkların­da, bu işi, birisi, diğerine terk ederek elbiseleri ona yerip kendisi gider ve bu elbiselerden bazısı zayi olursa, bu durumda, elbiseleri diğerine verip giden şahsa tazminat gerekmez.

İkisi ortak olmaları hâlinde birinin alması, diğerinin alması gibi olur ve tazminata da ortak olurlar. Hızânetü'I-Müftîn'de de böyledir.

Bir temizlikçi, borcunun yerine, temizlediği elbiseyi, bir adamın yanına rehin olarak bıraktıktan sonra, onu kurtarır bu elbiseye rehin bırakılan yerde bir pislik isabet olur ve elbesi sahibi, onu görünce, te­mizlikçiye onu tamizlemesinî söyler, temizlikçi ise bundan kaçınır, elbi­se sahibi de, o elbiseyi orda bırakıp gider ve elbise temizlikçinin yanın­da zayi olursa âlimler: "Şayet isabet eden pislik, elbisenin kıymetine bir noksanlık getirmiyorsa, temizlikçiye bir şey gerekmez. Şayet getiriyor­sa temizlikçi o noksanlık nisbetinde tazminatta bulunur. Çünkü, bu du­rumda elbise, emanet olarak zayi olmuş olur." demişlerdir. Fetâvâyi Kâ-dîhân'da da, böyledir.

Fetâvâyi Dinârî'nin Tazminat Katabi'da şöyle zikredilmiştir:

Bir adam, bir temizlikçiye, çok ince bir elbise verir ve bu elbisenin inceliğini, söylemez, temizlikçi de onu çamaşır kazanma koyar ve o orada yanarsa, temizlikçi onun yanacağını bilmese bile, onu tazmin eder. Çün­kü, elbise onun fiiliyle yanmıştır. Cehalet özür değildir. Fiisûlü'Hmâdiyye'de de böyledir.

Bir temizlikçi, yıkadığı elbiseleri, kurutmak üzere güneşletir ve bu sebeple elbiseler yanarsa, onları tazmin eder. Koyu, elbiseyi fazla sık­mak suretiyle yırtarsa, tazmin eder.

Keza, elbiseyi fazla sıkmak suretiyle yırtarsa temin eder.

Eğer, bu işi temizlikçinin ücretlisi yapar ve onu bozmak niyeti bu­lunmazsa, ücretliye tazminat gerekmez; onu, ustası tazmin eder (- öder.) Hızânetü'l-Miiftîn'de de böyledir.

İmâm Muhammed (R.A.)'in şöyle buyurduğu nakledilmiştir: Bir te­mizlikçi, kendi sun'u olmaksızın, dükkanına lamba kor ve o yüzden de elbiseler yanarsa, o elbiseleri tazmin eder. Çünkü ondan ihtiraz edebi­lirdi. Yâni onu söndürebilirdi.

Şayet ateş fazla olur ve söndürme imkanı bulunmazsa, İmâmmeyn'e göre, tazminat gerekmez. İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre kendi sun'u olmadıkça, tazminat gerekmez. Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.

Bir temizlikçinin çırağı veya ücretle çalıştırdığı bir kişi, dükkana ışık yakmak için, ustalarının emri ile, ateş alır ve bir çıngı sıçrayarak, elbiselerin birini yakarsa, onu temizlikçi öder. Talebe veya ücretli olan şahıs ödemez. Çünkü onlar, o ateşi, onun emriyle getirmişlerdir. Ve yap­tıkları, ustalarının yaptığı şey gibi olmuştur. Bu işi, temizlikçinin ken­disi yapmış olsa da aynıdır. Ve tazminatta bulunur. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Müşterek ecîrin çırağı, elinden ışığı düşürse ve elbise yansa, taz­minat usatsına aittir.

Eğer, dükkanda yıkanmış elbise yoksa, bu dükkanı yakan ücretli, onu (dükkanı) tazmin eder. Huiâsa'da da böyledir.

Dükkandaki ışık söndürülür, fakat lamba dükkanda kalır ve dük­kan yanarsa, tazminat gerekmez.

Fetva da bununla verilir. Kerderi'nin Vecîzi'nde de böyledir.

Tecrîd de şöyle zikredilmiştir:

Temizlikçinin çırağının diğer san'atkarların ve onların ücretlileri­nin tazminat ödemeleri gerekmez.

Ancak, bunlar haddi tecâvüz ederlerse, o müstesnadır. Onların za­rarını, ustaları öder ve bunlara müracaat edemezler. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Temizlikçinin ücretlisi o temizlikçinin evinde, elbiseyi yıkarken o elbiseyi ayakları ile tepeler ve elbise yırtılırsa, bu cins elbisenin öyle temizleniyor olması hâlinde tazminat gerekmez. Durum böyle değilse, (meselâ: Elbise ince ise), bu elbise ister, temizlikçinin kendi elbisesi ol­sun, isterse, başkasının olsun tazminat gerekir. Sugrâ'da da böyledir.
Müşterek ecîre, bir şey zayi olunca, onu tazmin edeceği şart ko-şulursa, bir şeyin zayi olması hâlinde, onu bi'1-icma tazmin edmesi ge­rekir. Kerderi'nin Vecizi'nde de böyledir.

Bir çırak, çalıştıkları yerde ustasının emriyle, bir şey taşırken, o şey elbisenin üzerine düşüp onu yırtarsa, —o elbisenin temizlikçinin kendi elbisesi olması hâlinde— tazminat gerekmez.

Eğer yıkanılan elbise, başkaısının elbisesi ise, onu ücretlinin taz­min etmesi gerekir. Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.

Bir ücretli, efendisinin hizmetinde bir şey taşırken, ovşey düşer ve -bozulursa, tazmin eylemez.

Eğer emanet olan şey düşerse, onu tazmin eder.

Bu ücretli ayağı kayıp düşerse, üzerine düşülen şeyin sergi veya ariyet alınmış bir yastık olması hâlinde, tazminat gerekmez. Bu, ev sa­hibi için de, ücretli için de böyledir. Mebsûl'ta da böyledir.

Bir temizlikçinin, kendi fiili ile zayi ettiği bir elbiseyi, bu elbise­nin sahibi; isterse, temizleme ücretini vererek temizlenmiş haldeki kıy­metini tazmin ettirir, isterse, ücret vermez ve önceki haldeki kıymetini tazmin ettirir.

Bir temizlikçi, elbise sehibine: "Bu elbise, vurmaya tahammül edemez." der; veya bir adam, camcıya: "Bu camı kıracağım." der; karşı taraftaki zat da, o şeyi teslim eder; elbise yırtılır veya cam kırıhrsa, taz­minat gerekmez. Çünkü, sahibi buna razı olmuştur. Gıyâsiyye'de de böyledir.

Velvâlüciyye'de şöyle zikrelidimiştir:

Ücretli bir şahıs, bir insana dokunarak, onu öldürse, tazminat usa-tına değil, kendisine ait olur. Bu, kitab'da (el - Asl'da) da böylece yazılmıştır.

Hâher-Zâde de:   "Cevap  böyledir."  demiştir.  Tatarhâniyye'de  de böyledir.

Bir çırağın fiili ile ustasının bir şeyi kırıldığında, bu çırak ister vursun, isterse vurmasın, onu tazmin etmesi gerekmez.

Eğer kırdığı eşya, iş yapmakta kullanılmayan bir şey ise, o takdir­de tazmin eder. Ftisûlü'l-Imâdiyye ve Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir adam, bir topluluğu evine da'vet ettiğinde, onlar sergisinin üzerinde yürürler ve sergi yırtılır veya minderine otururlar ve o yırtılır yahut misafir, ev sahibinin asılı kılıcını kınından çıkarırken, kılıç kırı­hrsa, bu durumlarda tazminat gerekmez.

Şayet aynasının üzerine basar veya kaplarını tepelerse, onu tazmin eder.

Bir temizlikçi, elbiseleri ipe serip kuruturken, bir hamule gelip onlardan bir kısmını yırtarsa, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, tazminat gerekmez.

İmameyn'e göre ise, tazminat gerekir. Zehıyre'de de böyledir.

Bir temizlikçi, elbise sahibinden yardım isteyip, elbiseye birlikte tokaç vururlar ve bu elbise hangisinin vurduğundan yırtıldığı belli ol­madan —yırtılırsa, İmam Ebû Yûsuf (R.A.)'ya göre, yarı yarıya tazmin ederler.

Sahih olan da budur. Gıyâsiyye'de -de böyledir.

KâdîFahnTd-Dîn: "O«lbisenin, ancak yarısı tazmin edilir." demiştir. Kübrâ'da da böyledir.

Bu elbise yirtılmazsa mal sahibinin çalışmasına karşılık, ücret­ten bir miktar düşülür mü?

Muhıyt Sahibi'nin Fevâid isimli kitabında: "Çalıştığı nisbette, ücret­ten düşülür." diye yazılmıştır.

Keza, elbesi sahibi gelip, terzinin elinde bulunan elbisenin bir kıs­mını kendisi diker veya dokumacının dokuyacağı bezin bir kısmını bez sahibi dokursa, onun hissesi nisbetinde, ücret noksan verilir.

Sahih olan budur, füsülö'l-lmâdiyye'de de böyledir.

Elbise sahibi, temizlikçiden elbesiseni almak istediğinde, temiz­likçi ücretini almak için, bu elbiseyi elinde tutar elbise sahibi de onu çe­ker ve elbise yırtılırsa, bu durumda temizlikçinin, yırtılan elbisenin ya­rısını tazmin etmesi gerekir. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Ortak bulunan iki tezîmlikciden birinin yanında, bir elbise zayi olursa, elbise sahibi, onlardan hangisini dilerse ona ödetir. Tazminatda ortak olurlar. Yani yarısını biri verir, yansım da diğeri verir. HızâneüVI Müftîn'de de böyledir.

Bir temizlikçi, elbeseyi, her hangi bir sebebden dolayı ödedikten sonra, o elbise meydana çıkar, Ebû'o-Nasır "Temizlikçi-ona sahib ola­maz." buyurmuştur. Hâvî'de de böyledir.
İcârâti'1-Idde Kitabı'nda şöyle zikredilmiştir:

Bir adam, temizlikçiye elbise verir ve ona: "Bunu temizle; sakın temizlenene kadar zayi etme, bırakma." der veya "o gün" veya "bir gün sonra almayı" şart koşar; temizlikçi de onun dediğini yapmaz ve elbise sahibi defalarca onu ister; bu elbesi de çalınırsa, —şart şekli olduğundan— tazminat gerekmez.

Buhârâ âlimleri şöyle fetva vermişlerdir: .

Elbise sahibi, temizlikçiye "o gün bitirmesini şart koşsaydı" ve teslim etmesini söyleşiydi, temizlikçi ise, bir gün sonraya bıraksa, elbise de o gün çalınmış olsaydı, tazminat gerekirdi, Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.

Nevâzil'de şöyle zikredilmiştir:

Bir adam, elbiseyi, temizlikçiye veya terziye teslim ettikten sonra, başka bir adamı, onu almaya vekil eder; temizlikçi de ona başka bir el­bise verirse, vekilin tazminatta bulunması gerekmez.

Eğer, bu elbise, vekilin yanında zayi olur ve bu elbise, temizlikçiye ait bulunursa elbise sahibi, elbisesini temizlikçiden ister. Bu böyle değil de, elbise bir başkasının elbisesi ise, bu durumda elbise sahibi muhay­yerdir. Dilerse, vekile; dilerse, temizlikçiye ödetir.

Şayet temizlikçi öderse, vekile müracaat etemez. Fakat vekil öder­se, —temizlikçinin kendisini aldattığı için— ona müf âcaat eder ve öde­diği kadar bedeli ondan alır. Zehıyre'de de böyledir.

Şayet temizlikçi elbise sahibinin kendisine, başka bir elbise ve­rir; elbise sahibi de, onu kendi elbisesi zannederek alırsa, temizlikçiye, o elbisesini ödetir. Hizânetü'l-Müftîn'de de böyledir.

Bir temizlikçi, birinin elbisesini, hatâen diğerine verir; alan şahıs da onu kesip, biçer ve dikerse; asıl elbise sahibi, muhayyerdir: dilerse, temizlikçiye ödetir, dilerse, kesip biçene ödetir.

Eğer elbiseyi kesene ödetirse, o kimseye müracaat edemez.

Ve eğer, temizlikçiye ödetirse, o, diğerine mürcâcaat ederek onun bedelini alır. O da, temizlikçiden kendi elbisesini alır.

Keza, temizlikçi, bilmeyerek kendi elbisesini bir diğerine verir; alan şahıs da onu keserse, onu kesen şahıs temizlikçinin elbisesinin be­delini öder.

Keza, emânet bırakılan her şahıs emâneti geri verirken, bilmeye­rek kendi malını da verirse, burada da, onu alan şahıs, bunu tazmin eder.

Şayet temizlikçi: "Bu senin elbisendir." derse; ona inanılır. Çünkü o, güvenilen kişidir. Bütün müşterek ecirler böyledirler.

Bir adam, elbisesine karşılık, bir elbise alırsa, ondan faydalan­ması helâl olur mu?

—Olur.       

Keza, temizlikçi veya benzeri bir şahıs: "Elbiseni sana verdim." derse; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, onun sözü doğrulanır. İmâmeyn'e göre ise, hüccetsiz doğrulanmaz. Attabiyye'de de böyledir.

Bir temizlikçi, mal sahibinin emriyle, elbiseyi yanında bırakır ve o zayi olursa; ücretini almamış olması hâlinde - İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, tazminat gerekmez.

İmâmeyn'in, buna muhalefetleri vardır.

Şayet, ücretini almış ve elbise de zayi olmuşsa, bi'I-icma, o emânet olarak zayi olmuştur.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, temizlikçi, elbiseyi yanında habse-demez. Şayet habseder ve o zayi olursa, onu öder. Hızânetü'l-Müftîn'de de böyledir.

Bir adam, elbiseyi, temizlikçiye, çırağı ile yolladıktan sonra, te­mizlikçiye: "Onu İslah eylediğin vakit, çırağa teslim etme." der; temiz­likçi de, temizliğini yaptıktan sonra, o elbiseyi çırağa verir; o da, bu el­biseyi alıp, başka bir yere giderse; bu temizlikçiye tazminat gerekir mi?

İmâm şöyle buyurmuştur:

—Şayet çırak, bu elbiseyi temizlikçiye teslim ederken: "Bu elbise, filanındır; benimle sana yolladı." dememişse, tazminat gerekmez.

Eğer öyle söylemiş temizlikçi de ona inanmışsa, tazmin eder; değil­se etmez. Muhıyt'te de böyledir.

Muhıyt Sahibi, Fetvalarında şöyle buyurmuştur:

Bir adam, temizlemesi için, elbisesini temizlikçiye yerdikten sonra, elbise sahibi gelerek, elbisesini ister; temizlikçi de ona: "Ben, senin el­biseni, —onun, kendisinin olduğunu zannetmesi üzerine— başka bir adama verdim." derse, bu temizlikçi, o adamın elbisesini öder. Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.

Zamanımızda şu şekilde bir hâdise vuku buldu: Hırsızlardan bir topluluk geceleyin temizlikçinin kapısına geldiler; onlardan birisi, temiz­likçiden, içmek için bir su istedi ve: "Ben köylüyüm; çok susadım. Su­ya çok muhtacım." dedi. Diğer hırsızlar saklandılar. Temizlikçi kapıyı açtı ve suyu çıkardı. Su isteyen hırsız, kapının eşiğine oturup, su içmek­le meşgul oldu. Diğer hırsızlar geldiler ve dükkâna girdiler. Temizlikci-. yi de elbiseleride bağladılar ve elbiseleri alıp gittiler.

Fetvalar cevabda, bunun bir hırsızlık olmadığında ittifak ettiler. Bu durumda temizlikçinin, o elbiseleri tazmin etmesi gerekir.

Bu mes'eleyi Kudûrî Şerhi'ndeki bir mes'eleye kıyâs ettiler.

Lambadan zuhur eden bir yangınla, temizlikçinin dükkanı ya-narsa, bu yangın lamba söndürülmemiş olmasından çıkmışsa, ve baş­langıçta, yangının büyüklüğü, söndürülmesinin mümkün olmadığı bi­linirse, bu yanışa itibar olunmaz.

Şayet, bidâyeten bu şekil hırsızlığın çokluğunu ve tedârikinin müm­kün olduğunu, temizlikçi bilirse, kapıylı açmaması gerekir. Zehıyre'de de böyledir.                .

Haniye'de şöyle zikredilmiştir:

Temizlikçiye, yapacağı işte elbiseyi yırtmamasını şart koşmak ca­izdir sahihdir. Çünkü bu, onun gücünün yeteceği bir şeydir. Tatarhâniy-ye'de de böyledir.

Bir temizlikçi, temizlediği elbiseyi giyip ve çıkarır; sonra da o el­bise zayi olursa, tazminat gerekmez.

Sökükcü de mestleri alıp, onu tamir eder ve giyerse, giydiği kadar tazminatta bulunur. Sonra çıkarsa ve çıkardıktan sonra zayi olursa, taz­minat gerekmez. Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir,
Bir adam, hamama girdiğinde, elbisesini hamamcıya teslim edip, onun ücret karşılığı muhafaza edilmesini şart koşar ve bu elbise telef olursa, Fakıyh Ebû Bekir: "Bi'1-icma; hamamcı onu Öder. Ecîr-i müşte­rek, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre tazminat şart koşulmazsa tazminatta bulunmaz. Fakat bu şart koşulursa, o zaman tazminat gerekir." buyurmuştur.

Fakıyh Ebû Cafer, şart koşmayı veya koşmamayı müsavi kabul eder ve: "Tazminat gerekmez." dedi.
Fakıyh Ebû'1-Leys de: "Biz, bunu alır ve bununla fetva veririz" derdi. Zehıyre'de de böyledir.
Bir adam hamama girdiğinde, elbisesini, muhafaza etmesi için hamamcıya verir ve elbisesi zayi olursa, bi'1-icma tazminat gerekmez, çünkü, o emânettir.

Zira her ücretin karşılığı bir menfaat vardır; adam, ücretine muka­bil hamamda yıkanarak faydalanmıştır.

Korumanın karşılığında ücret'verilmiş olması hâli müstesnadır.

Şayet hamama giren adam: "Ücret, hem yıkanma, hem de elbiseyi muhafaza içindir." derse o takdirde ihtilaf çıkır. Suğrâ'da da böyledir.

Bir adam, hamama girdiğinde, hamamcıya: "Elbiseler nereye ko­nuluyor?" der; hamamcıda işaret ederek, bir yeri gösterir, adam da el­bisesini oraya koyup ve hamama girdikten sonra hamamdan birisi çı­kıp, o elbiseyi alır; hamamcı da "Onundur." zanniyle, o şahsı men et­mezse, bu durumda hamamcı, önceki adamın elbisesini öder.

Bu, İbdü Seleme ve Ebû Nasr ed-Debbûsî'nin kavilleridir.

Ebû'l-Kasım: "Tazminat gerekmez." demiştir.

Esahh olanı ise, önceki görüştür. Muhıyt'te de böyledir.

Elbiseci uyur ve elbise çahmrsa, şayet, bu şahıs oturduğu yerde uyumuşsa, tazminat gerekmez. Yatarak uyumuşsa, tazminat gerekir. Ker-derî'nin Vecîzi'nde de böyledir.

Elbise sahibi, hamamdan çıkar ve elbise zayi olmuş olursa, onu berbere veya hamamcıya yahut ailesinden güvenilir birisine, —onu ko­rumaları için— bırakmış olsaydı, o zaman tazminat gerekmezdi. Hulâ-sa'da da böyledir.

Bir adam, hamamcının önünde elbisesini çıkarır, diliyle bir şey söylemeden, bu elbiseyi, onun yanına koyup, hamama girer ve çıktığında elbisesini bulamazsa, hamamcı, onu öder. Zira onun yanına bırak­mak, onu koruması içindir.

Muhammed bin Seleme ve Şeyhu'l-İslâm Hâher-Zâde bununla fetva ver­mişlerdir. Fetâvâyi Aftabiyye'de de böyledir.

Hamamcıya: "Elbisem  nerde?"  der; hamamcı da, o elbisesini çıkarırken orada bulunmamakta olursa, cevap yukarıdakinin aynısıdır.

Şayet hamamcı hazırda ise, bu durumda, hamam sahibitazmin ey­lemez. Zehıyre'de de böyledir.

Bir adam, gelip oturan birinin yanına, elbiselerim koyar; oturan şahıs da, onu korumayı kabul etmez ve o şahsa da geri vermez (meselâ: "Yanıma bırakma." demez) ve örfe, göre zayi olursa, onu tazmin eder. Hâvi'de de böyledir.

Bir kadın, hamama gittiğinde, elbisesini hancı kadının gördüğü bir yere bırakır; hamamcı kadın da, o kadından sonra, bir kız çocuğu­nu yıkamak için hamama girer ve bu kadının elbisesi zayi olursa; âlim­ler: "Eğer elbise, hamamcı kadının veya kızının yanında zayi oldu ise, onu öder; değilse ödemez." demişlerdir. Felâvâyi Kâdihân'da da böyledi.".

Hamamdan çıkan bir şahıs: "Cebimde dirhemlerim vardı; zayi olmuş." derse, tazminat gerekmez. Eğer, hamamcı onu tasdik ederse, öder. Füsûlü'I-Imâdiyye'de de böyledir.

İmam Muhammed (R.A.) El-Asl Kitabı'nda şöyle buyurmuştur: Çoban eğer özel çoban olur ve koyunlardan birisi de ölürse, onu

ödemediği gibi, ücreti de nok s anlaştırılmaz.

Şayet onu icarlayan şahıs, başkalarının koyunlarını da otlatmasını teklif etmiş olur, o koyunlardan birisi de, sularken veya yayılarken ölürse, çoban, onu da ödemez.

Bu, çoban husûsî olduğu zaman böyledir.
Fakat çoban, müşterek ecîr ise, o takdirde ölen koyunu bi'1-icma öder.

Bu, müştereklerin, koyunun öldüğünü doğrulamaları veya belge­lemeleri halinde böyledir.

Fakat, çoban koyunun öldüğünü iddia eder; koyunların sahipleri de bunu inkâr ederlerse, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, çobanın sözü geçerli olur.

Fakat, İmâmeyn'e göre, koyunların sahibinin sözü geçerli olur.

Çoban, koyunları mer'aya sürdüğünde, onlardan birisi, dağdan düş­mek veya yüksek bir yerden düşmek gibi bir sebeple ölürse, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)ye göre, bu çobana tazminat gerekmez.

İmâmeyn'e göre tazminat gerekir.

Keza, bir çoban, koyunları sulamak için nehre götürdüğünde, on­lardan birisi suya düşerek ölürse, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, ödemez.

İmâmeyn'e göre öder.

Keza, o koyunlardan birini, vahşi bir. hayvan yer veya- çalınırsa, mes'-ele ihtilaflıdır.

Şayet çoban koyunları acele acele sürer ve biri düşer, ayağı veya boynu kırılırsa, her üç imamımıza göre tazminat gerekir. Muhıyt'te de böyledir.

Çobanın yanında, bir koyunu kurt yerse, kurt birden fazla ise, çobana tazminat gerekmez. Çünkü bu, çok kimsenin çalması gibidir.

Şayet kurt tek ise, û çoban koyunu tazmin eder.

Çoban sığırları sürerken, onlar birbirlerini süsseler ve-biri ölür­se, eğer sığırtmaç, bir adamın özel çobanı ise tazminat gerekmez.

Şayet müşterek ise, yani muhtelif insanların çobanı ise, onu taz­min eder.

Keza, sığır muhtelif kişilerin çoban, ise bir adamın olur ve onları sürmesinden dolayı bir sığır ölmüş bulunursa onu tazmin eder. (= öder) Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Çoban, bir koyunu vurunca, onun gözü çıkar veya ayağı kırılır yahut bir uzvu zayi olursa, âlimlerimiz, bu hususta ihtilaf etmişlerdir.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A. 'ye göre, tazmin eder.

İmâmeyn'in kıyâsları ise: "Eğer âdet olan vuruşla vurdu ise, uygun olanı onu ödememesidir.

Bazı âlimler de: "Her haliyle, —koyuna vurması sebebiyle— taz­minatta bulunması uygun olur." buyurmuşlardır, ve: "Bu, bilginlerin ekserisinin görüşüdür." demişlerdir. Zahîriyye'de de böyledir.
Şayet, çoban odunla vurmuşsa, bi'1-icma tazmin eder. İster ço­ban kendisi vurmuş olsun; isterse, ücretlisi veya çırağı vurmuş olsun fark etmez.

Bunların haricinde, bir başkasını koyunları muhafaza için yolla­mış olursa, yine zayi olanı kendisi öder. Gıyâsiyye'de de böyledir.       

Bir çobanın koyunları, kölesi veya ücretlisi yahut yaşı büyük ve ailesi içinde bulunan oğlu ile otlatmaya gönderme hakkı vardır.

Bu durumda, çoban müşterek ise, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, zayi olanı ödemez.

İmâmeyn'e göre ise, kaçınılması imkan dâhilinde olan şeylerden do­layı vukua gelen zayiatı tazmin eder. Aynen, kendi önünde olmuş gibi... Şayet çoban husûsî ise, hiç bir .hâlde tazminat gerekmez. Bu da, aynen kendi otlatma hâlinde olduğu gibidir. Şeyhu'I-İmâm Ahmed et-Tavâsî: "Müşterek ecirin kendi ailesinden olmayan bir kimseyide yollama hak­kı vardır." buyurmuş ve "Fakat, özel olan ecîr için bu hak yoktur." demiştir. Hâkim Mehrevî ise, her ikisini de müsavi tutmuş ve: "İkisinin de hakkı yoktur." buyurmuştur..Muhıyt'te de böyledir.

Müşterek çoban, koyunların bazılarım bazılarına katar ve ayır­ması mümkün olmaz ve: "Ben, herkesin koyununu tanıyamıyorum." derse; bu durumda zayi olan koyunun bedelini tazmin eder. Şayet tanı­yorsa, o zaman tazmin etmesi gerekmez ve çobanın sözü herkesin ko­yununu tanıma hususunda geçerli olur.

Koyunun kıymeti hususunda çobanın sözü geçerli olur. Ve koyun­ların birbirine katıldığı gündeki kıymetine itibar edilir.

Bu, İmânı-ı A'zam Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre böyledir. Bunda şek yoktur.

İmâmeyn'e göre ise, bu hususta âlimler görüş aynhğmdadırlar. Bazı­ları: "Çobanın o koyunu teslim .aldığı günkü kıymetidir," demişler; ba­zıları da: "Koyunların birbirine katıştığı günkü kıymetine itibar edilir." demişlerdir.

Sahih olanı da budur.

Onlardan bir topluluk, koyunun zayi olduğu iddia eder; çoban da "Onun koyununun olmadığına" yemin ederse tazminattan kurtulur; şa­yet yemin edemezse, tazmin eder. Zehıyre'de de böyledir.

Şayet çoban, koyunun murdar öleceğinden korkup onu boğaz­larsa tazminat gerekmez.

Bunu, bazı âlimlerimiz —öleceği tahakkuk ederse— güzel gördüler.

Amma yaşama ümidi varsa Sadra'ş-Şehîd, Vâkiât Kitabının Şirket Babı­nın başında: "Bir kimse, bir başkasının yaşama ümidi olmayan koyu­nunu keserse, tazminatı gerekir." buyurmuştur.

Bu durumdaki bir koyunu çoban keserse, tazmin eylemez.

Yabancı ile çoban arasında ne fark vardır.

Fakıyh Ebû'l Leys: "Yabancıda kesse, çoban gibi tazminat gerekmez." buyurmuştur.

Sahih olan da budur.

Sığır da böyledir. Hulâsa'da da böyledir.

Bir adam, diğer birinin koyununun düştüğünü görüp, onun öle­ceğinden korkarak, onu boğazlarsa, istihsânen tazminat gerekmez.

Fetva için muhtar olan: Gerçeİkten o şahıs onu tazmin eder.

Bir çobanla, koyun sahibi arasında ihtilaf çıktığında, koyun sa­hibi, çobana: "Sen, onu, o sağ iken kestin." der; çoban da: "Hayır, ben, onu öldükten sonra kestim." derse, bu durumda çobanın sözü ge­çerli olur. Hızânetü'l-Müffîn'de de böyledir.

Koyun sahibi, çobana: "Eğer karnında yavru yoksa, onu boğaz­la." der; çoban da "Ben iyi biliyorum; onun karnında yavru yoktur." der ve boğazlar; koyunun karnından da yavru çıkarsa, bu durumda ço­ban, onu öder. Hulâsa'da da böyledir.

Bir inek hastalandığında, çoban onun öleceğinden korkar ve bo^ gazlarsa, tazminat gerekmez.

Şayet boğazlamaz ve o murdar ölürse yine tazminat gerekmez. Si-râciyye'de de böyledir.

Koyun sahibi, koyunlarının sayısını artırmak istediğinde çoba­nın gücü yetmiyeceği kadar bile artırmaya hakkı vardır.

Şayet koyun sahibi, koyunlarının yarısını satarsa, çobanı aylık tut­muş olması hâlinde, onun ücretinden kesinti yapamaz.

Keza, aylığını mevcut koyunları otlatmak şartıyla belirlemişse, on­ları artıramaz.

Kıyâs budur.

Fakat istihsâna göre gücünün yeteceği kadar artırabilir.

Fakat, ona başka bir iş teklif edemez.

"Eğer koyunlar yavru yaparlarsa, sen onları otlatmayacaksın." der­se, kıyasla istihsan onu aylık tutmamış olması hâlinde, kıyâs da, istih-sânda birdir.

Fakat, onu aylığı bir dirhem olmak üzere tutmuş iste, bu durumda koyunları fazlalaştıramaz. Eğer onlardan satarsa, o nisbetle de ücretin­den düşer. Eğer koyunlar yavru yaparlarsa, bu durumda çoban onu da otlatmaz.

Şayet, şart koşarak "eğer koyunlar doğurursa, onları da otlatacak­sın." derse, işte bu akid fasid olur.

Bu kıyâsda böyledir.

Fakat istihsânda, bu şart caizdir.

Deve, sığır, at, eşek ve katır gibi şeylerin hepsi, koyunlar gibidir. Mebsût'ta de böyledir.

Çoban, hayvan sahibinin izni olmadan, bir iş yapma hakkına sa­hip değildir.

Eğer.yapar ve hayvanlardan biri ölürse, onu öder. Çoban böyle bir ey yapmaz, fakat erkek hayvan,'birine atlayıp onu öldürürse, bu durumda çobana taminat gerekmez. Bu eğer ecîr özel ise böyledir.

Şayet ecîr müşterek ise, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre, yine böyledir. İmâmeyn'e göre ise, tazminat gerekir.

Koyunlardan biri kaçıp gider; çoban da —geride kalanlara bir zarar olmasın diye— onun ardından gitmezse, buna ruhsat vardır.

Gider Ölürse, tazminat gerekmez.

Bu bi'Ucma böyledir.

Eğer çoban özel ise İmâm Ebû Hanîfe (R. A.)'ye göre bu böyledir. Şa­yet çoban müşterek olur ve giden o koyunun arkasından gidince, geride kalanlardan emin bulunur ve bu durumda gitmezse, onu tazmin eder. Çünkü emin olan için kaçanı takip etmediğinden tazminat vardır.

Şayet özürsüz olarak gitmez ise, İmâmeyn'e göre onu tazmin eder. (- öder.)

Ben bazı nüshalarda "tazminat gerekmez." diye zikredil d iğini gördüm.

Eğer onu gidip, getirecek kimse bulamaz veya sahibine haber yol-larsa, bu böyledir.

Şayet bu çoban, birini ücretle tutup, giden o hayvanı getirmesi için gönderirse, "bu nafile olur. —Yâni, onun ücretini, kendisi fazladan vermiş olur.

Şayet koyunlar veya sığırlar bölük bölük olurlar ve çobanın onları toplamaya gücü yetmez; bir bölüğün ardından gidip, diğer bölüğünü bı­rakır ve onlarda zayiat olursa, onu tazmin eylemez, buna ruhsat vardır, çünkü, o bölüğü muhafaza bir mazerettir.

İmâmeyn'e göre, bu durumda tazminat vardır. Çünkü özür, tama­mını terketmek değildir. Zehıyre'de de böyledir.

Çobanın, ateş getirmesi için bir şahsı icarlaması da bir tatavü-dur. Seraha'nin muhıytı'nde de böyledir.
Bir adam, bir çoban icarladığı hâlde, onun nerede hayvan otla-vac ,ğını söylemez ve bu çoban müşterek bir çoban olur ve o hayvanları bir yerde otlatırken, hayvanlardan birisi ölür veya suya düşer yahut kurt yer veya benzeri bir şey olur; sahibi de: "Ben, sana burda değil, başka yerde otlat; dedim." der; çoban ise: "Hayır, sen, burda otlatmamı söy­ledin." derse, bi'1-icma hayvan sahibinin sözü geçerli olur.

Beyyine getirmek çobana aittir.

Eğer çoban özel bir çoban ise, bunda ihtilaf vardır. Yine sözün doğ­rusu, mal sahibinin sözünün geçerli olmasıdır.
Şayet çoban isbat ederse, tazminattan beri olur. Bu bi'1-icma böy­ledir. Fetâvâyi Attabiyye'de de böyledir.

Eğer çoban, mal sahibinin dediğine muhalefet ederek, hayvan­ları başka bir yerde otlatırken, zayiat olursa, bu çoban onu tazmin eder. Ve bu çobana ücret de verilmez.

Her ne kadar, hayvanları tamam teslim, etse bile, kıyâsen, bu ço­bana ücret yoktur.

îstihsânda ise, ücret verilmesi gerekir. Muhıyt'te de böyledir.

Necmü'l-Eimme el:HaKnî'den sorulmuş:

—Bir adam, atlarım, muhafaza etmesi için, bir çobana, belirli bir müddetle teslim eder ve ona, koruma ücreti de verir; çoban ise, bu atla­rı bırakıp, başka bir işle meşgul olur ve atlar zayi olurlarsa, tazminat gerekir mi?

İmâm şu cevabı vermiş:

—Hayır, tazminat gerekmez. Fakat halk arasında at çobanlığı örf ve âdet olarak varsa, o zaman tazminat gerekir. Gınye'de de böyledir.

Bir çobana, "kendi fiili ile öldürdüğünü ödemesini" şart koşmak caizdir. Bu akdi bozmaz. Attabiyye'de de böyledir.

Bir çobanla, onun tarafından ölen şeylerin ödemesi üzerine şart koşularak akid yapılır ve bu şart akidde olursa akdi bozar. Akidden sonra olursa, bu şart, sahih olmaz; ancak akjd de bozulmaz.

Sahih olan da budur. Muhtar olan fetva da budur. Cevâhirü'l-Ahlâtî'de de böyledir.

Eğer müşterek çoban, dağda çobanlık yapıyor ve koyun sahibi koyunlardan ölen olursa onu getireceksin; değilse, ödersin." diye şart koşmuş bulunuyorsa, bu şart muteber değildir.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.): "Onun sözüne inanılır:" buyurmuştur.

İmâmeyn ise: "Getirmez ise, tazminat gerekir." demişlerdir. Zekât memuru, çobandan zekât alırsa, bu durumda çobana tazminat gerek­mez. Mebsut'ta da böyledir.

Koyunların sahibi, çobana: "Ben, sana yüz koyun verdim." der; çoban da: "Hayır, doksan koyun teslim eyledin." derse, çobanın sözü geçerli olur.

Şayet beyyine ibraz ederlerse, mal sahibinin beyyinesi geçerlidir. Çobanın, koyunların sütünden, etinden yemeğe hakkı yoktur. Mu­hıyt'te de böyledir.

Hâher-Zâde, Tecnîs'de şöyle buyurmuştur:

Çoban satış yapamaz; eğer yaparsa, tazminatta bulunur. Tatarhâ-niyye'de de böyledir.

Eğer çoban özel ise, başkasının koyunlarını da ücretle otlatır ve aylar geçtiği hâlde örfceki adam bunu bilmezse, onlardan ücretini tam olarak alır. Aldığı ücretlerde, hiç bir şey tasadduk etmesi gerekmez. An­cak, böyle yapan çoban günahkâr olur. Zehıyre'de de böyledir.

Velvâlicyye'de şöyle zikridilmiştir:

Bir adam, diğerini ekin biçmek veya hizmet etmek için icarlar; o da, o günün bir kısmında, icarlayana, bir kısmında da başkasına çalı­şırsa, bu şahsın her ikisinden de ücret alması, yukardaki mes'eleye mu-halifdir ve bu şahıs günahkâr olur. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Aylık icarlanan bir kimse, bir gün veya iki gün çalışmaz veya bir süre hasta olursa, o miktar ücretinden düşülür. Zehıyre'de de böyledir.

Şayet çoban, kendisi yemek üzere, belirli peynir, yağ ve benzeri şeyleri şart koşarsa, bu şartların tamamı, çoban için fâsid olur. Yemiş-se, bunları tazmin eder ve ecr-i misil olur. Mebsût'ta da böyledir.

Bir çoban, otlattığı koyunlardan birisini, bir başkasına verir; onu, alan şahıs da onu zayi eder ve bunu, çoban ikrar ederse, koyun sahibi, onu çobana ödetir; diğerine ödetemez.

Eğer çoban ikrar etmez ve "o koyunun, iddia eden şahsın malı olduğunu" söylemez müddeâ aleyh de beyyine ibraz edemeyip iddiacı beyyine ibraz eder. Koyun ise, alan şahsın elinde durmakta olursa; sa-hİbi, onu alır. Şayet zayi olmuşsa onu, isterse aîana; isterse, çobana öde­tir. Muhıyt'te de böyledir.

Şayet önce çoban verdiğini ikrar eylemiş ve: "Bu koyun, kendi­sine verilen şahsındır." demişse; bu durumda o, kendisine verilenin olur. Füsûlü'l-Imâdiyye'de de böyledir.

Köyün sığır çobanı, ağaçlık olan mer'alarında hayvanları otla­tırken, onların tamamını göremez ve sığırlardan birisi zayi olursa taz­minat gerekmez. Hızânetii'l-Müftîn'de de böyledir.

Korumak için icarlanan kimse, korumayı terkeder ve koruyaca­ğı şey gözünden kayboyup zayi olursa; onu öder. Gıyâsiyye'de de böyledir.

Aynu'l-Eimme el-Kerâbisî ve Ebû Hamid şöyle buyurmuşlardır:

Müşterek olan sığır çabanı: "Ben, öküzün nereye gittiğini bilmiyo­rum." derse, bu, onun zayi olduğunu ikrar edmek olur. Zamanımızda bu böyledir. Gınye'de de böyledir.

Câmiu's-Sağîr'de şöyle zikredilmiştir: Ed- Debbûsî'den soruldu:

—Bir çoban, sığırı götürüp geri getirir ve köye salıverir ve her bir sığırı, sahibine teslim etmezse, bu onun hakkıdır.

Diğer çobanlar da böyledirler.

Şayet, bir sığır veya bir koyun sahibine gelmeden önce zayi olursa; çoban onu tazmin eder mi?

İmâm, şu cevabı verdi:

—Hayır, bu çobana tazminat gerekmez.

Bekir bin Mnhammed'de: "Şayet getirmediyse, bunun hilafınadır. Yâni köye getirmeden zayi olduysa, öder Getirdi ise, ödetemez." demiştir.

Hâvî'de de böyledir.

Çoban, o hayvanın köye gelmiş olduğunu fakat sahibinin onu bulamadığını zanneder; sonra da o, ölmüş olarak bulunur; köyde âdet olan da çobanın ancak köye kadar gelmesi ve sığırı, koyunu köye kadar getirmesi ise, çobana tazminat gerekmez.

O takdirde, bu çobana yemin verilir.

Eğer çoban, "hayvanları tam olarak getirdiğine" yemin edemezse, tazminat gerekir.

Şayet yemin ederse, tazminat gerekmez

Keza, çoban, hayvanları getirdikten sonra, onlardan birisi tekrar otlamaya gider ve zayi olursa bu çobana tazminat gerekmez.

Ancak herbirini ayrı ayrı sahibine teslim etmeyi şart koşmuşlarsa o müstesnadır. Yâni o zaman, çobana tazminat gerekir. Kerderî'nin Vecî-zi'nde de böyledir.

Sığır çobanı, sığır sahiplerine şart koşarak: "Ben, sığırı belirli ve söylenilen bir yere getirdikten sonra, mes'ûliyetten beriyim." derse; bu şartı caiz olur. Bu durumda o sığırı, o yere getirdikten sonra, her hangi birinin sğırının ölümünden mesul değildir. Bu şartı yenilemeye de ihti­yaç yoktur. Liimnfde de böyledir.

Çoban, sığırı köye girdirdikten sonra, müstağni olur. Yâni so­rumluluktan kurtulur. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Müntekâ'da şöyle zikredilmiştir:

Sığır çobanının, siğĞJ sahipleriyle, daha önceden: "Ben, sığırlarını­zı söylediğiniz yere getirdikten sonra, artık mes'ûliyetten beriyim." de­mesi caizdir.

Ve her hangi birinin sığırı, köye girdikten sonra ölürse, tazminat yoktur.

Bir adam, sığırını, sığır toplantı yerine gönderir ve köy halkı ile ço­ban arasındaki şartı da duymamış bulunursa, bu durumda çoban, onun sığırını, ona taslim etmedikçe, mes'ûliyetten kurtulamaz.

Şayet o adam da aynı şartı duymuşsa, bu şart istihsânen caizdir.

Kâdîî Fahru'd-Dîn: "Fetva bunun üzerinedir." demiştir. Müntekâ'da da böyle yazılmıştır. Kübrâ'da da böyledir.

Nevâzil'de şöyle zikredilmiştir:

Bir kadın, öküzünü, bir adamla çobana yoladıktan sonra, onu gö­türüp çobana teslim ederi adam, varıp "öküz benim." diye çobandan geri alır; o da zâyı olursa; kadının "öküzün kendine ait olduğunu" is-bat etmesi hâlinde, bu kadın,


Eser: Fetvayı Hindiye

  • Yeni Ekle
Yorumlar (0)

Fetvayı Hindiye

 

Son eklenen ruyalar

Sitemizde yer alan soruların cevapları özenle islami eserlerden seçilerek yazılmaktadır.
Haramiler | Bitkiler