31- İŞ ÜZERİNE İSTİCAR VE İSTİSNA

Diğer asırlarda olduğu gibi, halkın bilgisi ve teamülüne göre, sa­nat istihsânen caizdir. Serahâ'nin Muhıyü'de de böyledir.

Yapılan şey, bir ayn olur; amel de sanatkârdan olursa, o şey sanatkarındır.

Fakat ayn yaptırandan olur, —yapandan olmaz— ise, bu durum­da sanatkar ücretli ve yaptığı şey de yaptıranın olur. Muhiyt'te de böyledir.

Hâher-Zâde Tecnîs'de şöyle demiştir:

îstisnâ demek: Bir şeyi satın alıp, onu yaparak satmak demektir.

Meselâ: Deriyi satın alıp, şataftı adam san'atkara adedini ve vasfını belirterek mest yapmasını söyler; o da yaparsa, işte bu istihsânen caizdir.

Keza, yapılması an'ane ve âdet olan her şeyi yapmak caizdir.

Şöyle ki: Camdan, bakırdan, tahtadan kap yapmak ve benzerleri gibi... Kalensüve (= üzerine sarık sarılarak başa giyilen fes, külah) ve benzeri gibi şeyleri yapıp satmak; icarla yapmak, caizdir sıfatı ve mik­tarı belli edilirse caizdir. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Yapılan şeyi satmak sahihtir. Yaptıran şahıs gördüğü zaman mu­hayyerdir: İsterse, alır; isterse almaz. Fakat yapıcı muhayyer değildir. İmâm Ebû Yûsuf (R.A.), önce böyle söylemiştir. Fetva da bunun üzerine­dir. Hulâsa'da da böyledir.

Bundan sonra, yaptıran zat razı olursa, yapıcının tekrar yapma­sı gerekmez.

Yaptıran şahsın rızası ile., yapan sanatkâr, yaptığı şeyi satabilir. Tehzîb'de de böyledir.

İmâm Muhammed (R.A.) şöyle buyurmuştur:

Bir adam, bir dokumacıdan bez yapmasını isteyerek, onun "enini, boyunu, cinsini, inceliğini" söyler ve bu bezin ipliği de dokumacıdan olacak olur; o da onu öylece dokursa, kıyâs, bunun caiz olmasıdır.

Fakat istihsânda, bu caiz değildir.

Eğer, bez dokutacak şahıs zaman da tayin ederse, bu selem olur.

Bu mes'ele, kitab'da icârât bahsinde, hilafsız olarak yazılmıştır.
Şeyhü'I-İslâm'ın Kitabü'1-Büyû Şerhı'nde ise: "Müddet tâyini; teamül ve âdetse, o beldede böyle iş yapmak selem olur." buyurmuştur.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nın kavli budur.

İmâmeyn'e göre ise, bu —teamül olmayan yerde— selem olmaz.
Eğer, müddet söylenmişse, bi'1-icma selem olur.

Kudûrî'de şöyle denilmiştir:

Eğer müddet söylenmişse, işte bu selem menzilesindedir. Bedelini, o mecliste almak gerekir. İki taraf için de muhayyerlik olmaz.

Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'ye göre böyledir. İmâmeyn'e göre insanlar içinde teamül (= âdet) yoksa, selem olmaz. Zehîyre'de de böyledir.

Bir adam, diğerine iki batman ibrişim verip, ona: "İki batman da kendisinden ilâve ederek, dokumasını" söyler ve dokuma ücretini de kaldırıp, "kârına, yarı yarıya ortak" olurlarsa; eğer dokumacının o ibrişimleri birbirine katmayıp, her birini ayrı ayrı dokumuş olması hâ­linde ecr-i mislini alır. Diğeri kendisine aittir.

Eğer ibrişimleri birbirine katarak dokudu ise, şart koşulduğu gibi yarı yarıya ortak olurlar. Ve bu durumda ayrıca ecr-i misil gerekmez. Çünkü, müşterek iş yapılmıştır. Cevâhirü'I-Ahlâtî'de de böyledir.

Bir adam, ipliğini dokumacıya teslim ederek, "onu dokumasını" söyler ve bir rıtıl iplik de kendisinden katmasını isteyerek, ona: "İpli­ğinden bana bir rıtıl da borç ver. Ben, sana aynısını öderim." deyip, belirli bir vasfı, belirli bir ücretle dokumasını emrederse, bu istihsânen caizdir. Her ne kadar, bu icârede borç etmek varsa da, bu bir zarar vermez.

Şayet: "İpliğinden yüz otuz dirhem kat; ipliğini vermek şartıyle." demiş olsa; yine caiz olur; o kadar iplik borçlanır. "İpliğinden kat." deyince, iplikci sussa vine caizdir; ilâve ettiği borç olur.

İcârede şart olmazsa, bu icâre, hem kiyâsen/hem de istihsânen ca­iz olur.

Şayet şartlı olursa, elbise sahibi ile dokumacı arasında ihtilaf çı­kar: tş yapılıp bittikten sonra, elbise sahibi: "Sen, ilâve yapmadın." der; dokumacı da "Hayır, yaptım." der ve bu elbiseyi, sahibi, satarken zayi ederse; ağırlığı belli olması hâlinde, elbise sahibinin —yeminle birlikte— geçerli olur. Bunu bildiği için, dokumacı ilâve yapmamıştır. Beyyine ge­tirmek de dokumacıya aittir.

Şayet elbise sahibi yeminden kaçınırsa, dokumacının iddiası sabit olur. Onun bedelini elbise sahibi öder.

Eğer elbise sahibi yemin ederse, tazminattan berî olur. Eğer elbise mevcut ise, durumun ne olacağı ileride söylenecektir. Şayet, elbise sahibi, dokumacıya: "İpliğinden kat; ben onun ve eme­ğinin ücretini veririm. Şu kadar dirhem." demişse, bu kıyâsen caiz de­ğildir; istihsânen caizdir.

Caiz olduğu zaman, iş bittikten sonra, ihtilaf çıkar ve elbise sahi­bi: "Sen, hiç ilâve yapmamışsın."?der; dokumacı da: "Bana dediğin kadarını ilâve ettim." der; elbisede zayi olmuş bulunursa, elbise sahibi­nin yeminle söylediği söz geçerli olur.

Yemin edemez ise, dokumacının ilâve yaptığı tasdik edilir ve o, do­kuma ücreti ve ipliğinin bedeli ne ise, onun tamamım alır. Eğer elbiseci yemin ederse, ziyâde sabit olmaz. İmâm Muhammed (R.A.) şöyle buyurmuştur; Ondan iplik bedeli düşülür ve elbise dokuma ücreti alınır. Bunun taksimi ise, ecr-i misline göredir. Bunu nasıl bilir?

İpliğin kıymeti, dokumacıya karşı şart koşulur. Çünkü o, ipliğin ve işin bedelini kabul, eylemiştir. Zira, müste'cir, bir batman iplik ver­di; yarım batman da iplik satın aldı ise, onun bedelini verir.

Meselâ: Müsemmâ, hem ipliğin, hem de dokumanın kerşıhğı ola­rak üç dirhem; ipliğin kıymeti de, bir dirhem ise; ecr-i misil olarak, ona, dokumadan dolayı iki dirhem verilmesi emredilir. İplik bedeli olan bir dirhem çıkarılır.

Şayet dokumacı, kendi ipliğini katmadı ise, onun hissesi nasıl bili­nir?

Bu hususta âlimler ihtilaf eylediler: Bazıları: "Tartı itibariyle tanı­nır. Eğer elbise sahibi, dokumacıya bir batman iplik verdi ve ona: "Ya­rım batman iplik de kendisinin katmasını" söyledi; o da katmadı ise, iplik bedeli olandan sonra, dokuma ücretinin üçte biri müsemmâdan tar-hedilir." demişlerdir.

Bazı âlimler ise: "eğer dokumacı kusuruna rıza gösterirse, ecr-i mis­lini alır. Böyle ihtilaflı hallerde yemin, mal sahibine, beyyine ise san'at-kara aittir." demişlerdir. Muhıyt'de te böyledir.

Bir adam, diğerine susam verip: "Buna benefsec kat; sana bir dirhem ücret vardır." derse, bu fâsid olur. Çünkü, benefsecin miktarı belli değildir. Az olur; çok olur.

Şayet benefsecin miktarı ma'lum olursa; Buhara âlimleri; "Caiz olur." buyurmuşlardır.

Ma'ruf, meşrut gibidir.

Şu, bunun hilâfınadır: Bir adam, boyacıya bir elbise verip: "Bunu boya." derse, her ne kadar boyanın (usfurun) miktarını söylemese bile, bu caiz olur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Bir adam, demirciye demir vererek, ondan belirli bir şey yapma­sını ister; ücretini de söyler; demirci ise, demiri veren şahsa söylediği o şeyi yapıp getirirse, bu durumda, o demir sahibi için muhayyerlik yok­tur; geleni kabul mecburiyetindedir.

Şayet söylediğinin hilafını yapmışsa, o takdirde demirci demirin kıy­metini tazmin eder. Yaptığı kendinin olur.

Demir sahibi —demirci, onun vasfeylediğine muhalefet etmiş ise— muhayyer olur.

Şöyle ki: Demiri veren, demirciye: "Bir.marangoz keseri yap." der; demirci de odun keseri yaparsa; demirin sahibi muhayyerdir; Dilerse, demiri kadar demir ödetip ö keseri demirciye bırakır ve ona ücret öde­mez; dilerse, o keseri alır ve onun ecr-i mislini verir.

Şayet muhalefet vasıfda değil de, cinsde olursa (meselâ: Demir sa­hibi, dethiri, demirciye verir ve ona "bir keser yapmasını' söyler; de­mirci de ona bir balyoz yaparsa) adamın demirini öder. Bu durumda, demirciye muhayyerlik yoktur.

Keza, bir san'atkâr, teslim edilen  şeyden belirli bir şey yapması söylendiği hâlde, ona muhalefet eder ve cinsinde değişiklik yaparsa, onu muhakkak tazmin eder.

Vasfında değişiklik yaparsa, mal sahibi muhayyerdir. Hüküm budur. Tamirciye deri veripde "mest yap" demesi ve benzerleri gibi... Hizânetü'l-MüftîiTde de böyledir.
Bir saraca, eğer malzemelerinin bir kısmı verilerek ona, "bir eğer yapması" söylenir, verilen o aletlerle eğerin yapımının tamam olması için başka malzemeye ihtiyaç olur; onu da, saraç kendi nefsinden ilâve ederse", hem emeğinin hem de ilâve ettiği malzemenin bedelini, eğer yap­tıran şahıstan alır. Bir topluluk şöyle demiştir: Bu saracın, yaptığı işin ve malzemesinin kıymeti, otuz dirhem olur; emreden şahıs da buna rıza gösterirse, bi'1-ittifak bedelini verir. Şayet hükümet adamları veya baş­kaları, oraya gelirler ve o eğeri de alırlar ve geri alma imkanı da olmaz­sa, eğer yaptıran şahıs, eğerinin l&ymetini, eğer yapan şahsa tazmin et­tirir mi?

Şu cevap verilmiştir:

"Geri ister. Çünkü, malzeme verildiği hâlde yapılan iş teslim edil­memiştir. Bununla beraber, bu iş, eğer yapıldıktan ye malzeme bir biri­ne karıştıktan sonra ve ittifak edip taraflar razı olduktan sonra meyda­na gelmiş olursa, oluğu gibi verir. İmâm: "Bu, bidayette satışın caiz ol­duğu gibidir." demiştir. Fetâvâyi Nesefi'de de böyledir.

Bir adam, tamirciye (ayakkabı ve mest diken şahsa) deri verip, onu, "belirlibir ücretle, belirli vasıflı, belirli miktarda mest yapmasını" söyler; ayakkabıcı da onun içine, kendiliğinde astar korsa, işte bu, is-tihsânda caiz; kiyâsda caiz değlidif.

Bu, bir adamın, terziye kumaş verip, "Bana, palto dik." dediğin­de, onun, ona pamuk astar koyarak dikmesine benzer. İşte, bu caiz değildir.

İmâm Muhammed (R.A.) cübbe mes'elesini, el - Asi kitabında böylece zikreylemiştir.

Münteka'da   İmâm   Muhammed   (R.A.)'in   şöyle   buyurduğu nakledilmiştir:

Bir adam, terziye, elbisenin dış kısmını verip ona, "senin tarafından konulacak iç kısmı bana aittir." derse, işte bu caizdir.

Buna binâen, bir adam, mest satın alır ve satıcıya: "Bana, kendi tarafından ayakkabı yap.' derse; bu meselede iki rivayet vardır: Eğer astarım verir ve "Dışım sen kendi tarafından yap." derse; işte bv fâsid-dir. Bu, bütün rivayetlere göre böyledir.

Gerçekten tâm Muhammcd (R.A.) bu şekil tasarruflara sonradan cevaz vermiş ve: "Her ne kadar, deri sahibi yapılan ayakkabıları gör­memiş olsa bile, bu caizdir." demiştir.

Keza, bir kimse tamirciye "dört parça deriden mest dikmesini" söyler ve deri parçalarını görmezse, bu da istihsânen caizdir.

Keza, tamircinin yama yapacağı derileri görmeden, yama yapması caizdir.

İbnü Semâa'nın Nevâdiri'nde. "ayakkabıların görülmesinin şart olduğu" yazılmıştır.

Keza, "dört parçadan dikilecek mestler de görülmelidir." denilmiştir.

Yama mes'elesinde, iki rivayet vardır. Bir rivayete nazaran: Bu şe­kilde icâre caizdir. Tamirci, şayet yapacağı işi güzelce yapmışsa, her ha­liyle iş yaptıran şahsa, rü'yet muhayyerliği yoktur.

Bu, yapılan işin güzel yapıldığı takdirde böyledir.

Ancak, sanatkar, yaptığı işin sıfatını ifsad etmişse, o zaman mal sahibi muhayyerdir: Dilerse, mestlerin, ayakkabılarını alıp mestleri ona terkederve derilerin kıymetini ona ödetir; dilerse, mestelri alıp, ücreti­ni verir.

Şayet mestleri alamazsa, ücret vermez; alırsa ecr-i misil öder.

Ayakkabılara yapılan fazlalığa karşılık ödeme yapılır ve dikilen ayakkabılara ve yamaların kıymetine bakıhr; eğer, ayakkabılı kıymeti oniki dirhem olur; ayakkabısız kıymeti on dirhem olur ve kıymetin iki dirhem fazla olduğunu-bilirse, işte o kıymet ayakkabının kıymeti olmuş olur. Sonrada ecr-i misle bakılır: Ayakkabısız yamanın ecri üç dirhem ise, ona iki dirhemi ilâve ederek, artan kıymet beş dirhem olmuş olur.

Sonra da müsemma'nın mukabili, beş dirhem veya müsemmadan daha az ise, tamirciye o verilir.

Şayet müsemmâ beş di-!-  nden az ise, (meselâ: Dört dirhem ise) o takdirde, ona dört dirhem öder; ameldeki ecr-i misle itibar edilmez.

Bu mes'ele ile yırtılmış bir mesti kendi tarafından bir yama ile be­lirli bir ücretle yamatmaya vermenin arasındaki fark nedir?

İstihsânen, mesti yamatmaya vermek teamüldür; örf ve âdettir Hat­ta, bu yüzden mest bozulursa, mest sahibi muhayyer kılınır.

Bu mes'elede olduğu gibi, onu almayı seçerse, sanatkarın amelinin ecr-i mislini ve ona ilâve eylediği şeyin kıymetini (müsemmayı geçme­mek şartıyle) verir. Bunda ise, ecr-i misille birlikte, fazla amelin ücreti­ni verir. Ayakkasının kıymetini ödemesi icâbetmez. Astarın kiymetini-de ödemesi gerekmez.

Mestçinin —yamasından başka— iki yerde, amelinin kıymetini öde­mesi gerekir.

İmâm Muhammed (R.A.) şöyle buyurmuştur:

Her iki mes'elede de müsemmayı geçemez.

Âlimlerimizden bir kısmı: "Amelde ecr-i misli geçemez. Fakat ayak­kabıda son hadde kadar varılır." demişler; bir kısmı da "Hem ayakka­bı, hem de amel hakkında ecr-i mislin hakkı vardır" demişlerdir. Mu-hıyt'te de böyledir.

Keza, bir adam, diğerine, başa giyilecek bir fes verip ona, "onu astarlamasını" söylerse; bu da yukarıda söylediğimiz gibidir.

Eğer onun astarını taze bir astardan yapmamışsa, muhayyerlik yoktur.

Ancak, taze olmasını şart koşmuşsa, o zaman muhayyerdir. Atta-biyye'de de böyledir.

Bir adam, ayakkabıcının yanında, "bir mest yapılmasını' ister; o da, yapıp bitirince, mest yaptıran şahıs: "Bu, parça, benim verdiğim kadar değildir.." der; köşker de: "Hayır, işte bu.senin verdiğin ve iste­diğindir." der ve bu köşker, mal sahibinin yemin etmesini isterse; buna hakkı yoktur.

Boyacı bunun hilafınadır. tşi veren: "Bu, benim boyam değildir." derse, bu durumda boyacının yemin verme hakkı vardır. Zehiyre'de de böyledir.

Bir adam, köşkere sahtiyan verip, "onu, dört dirheme dört parçadan mest yapmasını* söyler; başak birine de vererek, "ona da, iki dir­heme bir mest dikmesini" söylerse, eğer dört "dirheme yapan sanatkar, onu, onun yanında güzelce yaparsa, fazlalık kendisine helâl olur; değil­se sanatkar, fazlalığı tasadduk eder. Tatarhâniyye'de de böyledir.

Bir adam, ayakkabılarını nalçalatmak üzere, belirli bir ücretle nalçacıya verir, o da, başkalarının yaptığı gibi nalça yaparsa, —her ne kadar, nalça taze-olmasa bile— bu caiz olur.

Şayet, taze olmasını şart koşmuşsa, o zaman muhayyerdir. Fakat dediği gibi yapmışsa, onu kabule mecburdur; muhayyerlik yokdur. Zehîyre'de de böyledir.

Bir kimse köşkere, yeni bir ayakkabı yapmasını şart koşar; o da, yeni olmayan bir ayakkabı yaparsa, mal sahibi isterse tazmin ettirir; is­terse, onu alıp ecr-i mislini verir. Ecr-i misil ecr-i müsemmayı geçemez. Bedâi"de de böyledir.

Bu şahıslar

—Ücrette ihtilaf ederler ve köşker: "Sen, bana bir dirhem şart koştun."; mest sahibi de: "İki dânik şart koştum." der; yama da mest sahibinin dediği gibi olur ve bu hususta ihtilaf etmezler ve her ikisi de beyyine ibraz ederlerse, bu durumda ustanın beyyinesi geçerli olur. Söy­lenecek başka bir şey yoktur.

Şayet her ikisinin de beyyinesi yoksa, bu durumda, onun kıymetini tazmin eder. Onun kıymetine şahit dinletenin sözü geçerli olur. Boyacı­da da böyledir.

Eğer ayakkabının kıymeti, köşkerin iddia eylediği gibi bir dirhem ise, onun yeminle birlikte söylediği söz geçerli olur.

Eğer kıymeti iki dânik ise, bu durumda, yaptıran şahsın yeminli olarak söylediği söz geçerli olur.

Eğer, kıymeti ikisinin de dediği gibi değil ise, yeminleşmezler.

Şayet her birisi yemin ederse, hak yemin edenin olur.

Bu, ücrette ihtilaf ettikleri zaman böyledir.

Fakat, ücretin aslında ihtilaf ederler ve mest sahibi: "Sen, onu üc­retsiz yaptın." der; köşker de: "Hayır, ücretle yaptım." derse, karr. lıklı yemin ederler.

Şayet ikisi de yemin eder ve ücret belli olmaz ise, bu durumda ayak­kabı sahibi fazlalığın kıymetini —eğer ayakkabıyı yanında yapmışsa— öder.

Ücretin müddetinde ihtilaf ederlerse, köşkerin sözü geçerli olur.

Bu hususta, karşılıklı yeminleşmezler. Zehîyre'de de böyledir.

Bir adam, marangoza: "Bana bir ev yap." der; o da yapar ve sağlam yaptığını, ustalar tasdik eder; bu bina hususunda, karşılıklı razı oldukları hâlde binayı yapan şahıs, ücreti azımsasa, ecr-i misil verir.

Ebû Hâmid ve Humeyr Veberi şöyle buyurmuşlardır: Bina, benzerinin değeri merizilindedir. Ona ayrı bir kıymet takdiri gerekmez. Gınye'de de böyledir.

Bir adam, bir san'atkâra, on dirhem gümüş vererek: ''İki dir­hem de sen kat; bende alacağın olsun. Ücretin bir dirhemdir; bilezik yap." der; o da yapıp getirir ve: "İki dirhern ilâve eyledim." der; gümüş sahi­bi de: "Sen, bir şey ilâve etmemişsin." derse, o zaman, birbirlerine ye­min verirler.

Eğer her ikisi de yemin ederse, kuyumcu muhayyerdir: Dilerse, bi­leziği ona verip, ondan beş dânik ve on dirhem alır; dilerse, bileziği alıp, onun on dirhem gümüşünü verir. Çünkü, kuyumcu iki dirhem iddia edi­yor; o da bunu inkâr ediyor. Fetâvâyi Kâdîhân'da da böyledir.

Bir adam, mushafım yaldızcıya vererek, onu kendi yanında yal­dızlamasın isteyerek ona, "süre başlarını, âyet başlarım, onda bir ve beşte bir cüzlerini, göstermek üzre, mushaf sahibi emir verip ücretini de belirtirse; bu sahih olmaz. Zira yapılacak tezhibin adedi meçhuldür. Gınye'de de böyledir.

Bir adam, satan şahsın dikmesi şartıyle, on dirheme bir elbiselik alırsa, bu fâsiddir.

Bir adam, ayakkabılarını, ayakkabıcıya yaptırmaya getirir, o ya­pılana kadar da giyecek ayakkabı icârlarsa, işte bu caizdir.

Bir kimse, nalınlarına koyacağı kayışları gösterip, onu şart koşar, nalıncı da buna razı olduktan sonra; ona giymesi için ayakkabı verirse, istihsânen bu da caiz olur. Mebsût'ta da böyledir.

Bir adam, usfur ile boyamak üzere, bir boyacıya, bir elbise verir ve onu kendinin yanında boyamasını ister; boyacı da, onun gibi yapar; ancak sıfatında ihtilaf ederler yâni boyarken fazla veya noksan kayna­tır ve elbise kusurlanırsa,  yine elbise sahibi muhayyerdir: Dilerse, elbi­seyi bırakıp, önceki kıymetini tazmin ettirir, dilerse, öylece alıp, ameli­nin karşılığı ecr-i misil verir. Bu da, ecr-i müsammâyı geçemez. Hızâne-tü'l Müftin'de de böyledir.

Şayet bir kimse, bir terziye, gömleğin kolunu yanında dikmesini şart koşarsa, örfde olmadığı için, bu şart bâtıldır. (= geçersizdir.)
Keza, bir kimse, bina yapılırken kirecinin tuğla ve kiremidinin, kendi yanında konulmasını şart koşarsa, bu cins şartların san'atkara şart ko­şulması fâsiddir. Şayet iş verenin istediği kireç, tuğla değişik olursa, onun kıymeti, o malın sahibine aittir. Âmile (= ustaya) ecr-İ misil verilir. Meb-sût'ta da böyledir. [58]


Eser: Fetvayı Hindiye

  • Yeni Ekle
Yorumlar (0)

Fetvayı Hindiye

 

Son eklenen ruyalar

Sitemizde yer alan soruların cevapları özenle islami eserlerden seçilerek yazılmaktadır.
Haramiler | Bitkiler