Müfâdât (= Esir Değiştirme)

Müfâdât (=  bir esiri, başka bir esirle veya malla değiştirme) hususunda, askerin rızâsı şart kılınmıştır. Çünkü, bu mes'elede, kölenin haklarının zayi olması ihitmâli vardır.

Şayet, asker razı olmazsa, komutan bu işi yapmaz. Fakat, taksimden önce, komutan, erkek esirleri değiştirebilir. Ancak, taksimden sonra, komutanın bu hususta yetkisi kalmaz.

Ancak, askerlerin rızası olursa, bu değişmeyi yapabilir. Yani, esiri verir; karşılığında bir esir veya mal alır; yahut da, başka bir şart koşar.

Harbîlerin hükümdarından, bir elçi gelerek; ellerindeki müslüman esirlerle; müslümanların ellerinde bulunan kendi esirlerini değiştirme talebinde bulunur ve bu arada, müslümanlardan "esirlerin değiştirilmesi işlemi bitene kadar, kendilerinin emânda bulunacaklarına; anlaşama­maları halinde ise, yanlarında bulunan müslüman esirlerle birlikte geri döneceklerine; dâir" söz alırlarsa; bu ahde vefa göstermek uygun olur.

Harbîlerin -şartlarına uyularak, esirlerin değiştirilmesi veya esir verilip mal alınması başlayınca; böylece devam edip, bu işi bitirirler.

Ancak, aralarında ittifak olmaz ve karşılıklı rıza bulunmazsa ve bu durumda, harbîler —müslüman— esirleri götürmek ister; müslüman­ların da onlara karşı üstün bir güçleri bulunursa; o zaman, müslüman esirleri harbîlerin geri götürmelerine ruhsat vermek uygun olmaz. Bu durumda, ahde vefa terkedilip, —harbiler, bir zarar vermeden— onların ellerinden müslüman esirler alınır. Muhıyt'te de böyledir.

Fakat, bizim, ehl-i harbin esirlerini geri vererek, karşılığında, onlardan mal almamız; —meşhur olan yola göre— caiz olmaz.

Elimizde bulunan, harbî esirler müslüman olurlarsa; bunlar,harbi­lerin ellerinde bulunan müslüman esirlerle değiştirilmez.

Ancak, esir, bunu kendi rızası ile isteyince, o, müslüman olduğu için, emân altındadır.

Bir kimsenin, esirleri, meccânen bırakması, caiz olmaz. Kâfî'de de böyledir.

İmâm Muhammed (R.A.), şöyle buyurmuştur:

Müşriklerin bebeleri,babaları ve anaları ile birlikte esir alınmışlarsa; onları verip, bir karşılık almakta,beis yoktur.

Ancak, çocuk tek başına esir edilip, islâm diyarına getirilmişse; bu durumda, onu verip, yerine bir şey almak caiz olmaz.

Keza, ğanîmet, dâr-i harbde taksim edilmiş ve bir şahsın hissesine bir çocuk düşmüşse veya ganîmetler satılmış ve bu şahis, o çocuğu satın almışsa; -komutan— bu çocuğu karşılıklı değişemez. Muhıyt'te de böyledir.

İmâm Muhammed (R.A.), şöyle buyurmuştur:

Onlardan — harbte— almış bulunduğumuz at ve silâhı, mal karşılığında değiştirmek isterlerse; bu isteklerini yerine getirmek, caiz olmaz.

Müşrikler, bizde bulunan bir esirlerine karşılık olarak, bir veya iki müşrik vermeyi teklif etseler; bu taleplerini yerine getirmek de, caiz olmaz.

Dâr-i harbde buHman, müslüman esirleri,-savaşarak almak gücü olmayınca,  onları dmâr ve dirhemlerle değiştirmek caiz olur.

Ancak, bunları, silâh  ve  atla değiştirmek, caiz   değildir.

Sirâcü'l-Vehhâc'da da böyledir.

İmâm Muhammed (R.A.), şöyle buyurmuştur:

Müslümanlardan ve zimmet ehlinden, hür bir kimse, harbîlere esir uuşunce; bir müslümana veya bir zimmîye: "Benim bedelimi, şunlara ver." veya "Beni, bunlardan/satın al." der; o şahıs da öyle yapıp, bu esiri, dâr-i İslama getirirse; bu durumda, o şahıs, yine hürdür. Bu şahıs hakkında, başka bir yol yoktur.

Ancak, bu şahıs, bedeli olan malı, kendisini kurtaran şahsa vere­cektir.

Kendisini kurtaran şahıs,  —diyet miktarına kadar— verdiğinin tamamını geri alma hakkına sahiptir.

Fakat, fidye olarak verdiği miktar, diyet miktarından fazla ise; ödeyen şahıs, diyet miktarından fazlasını, alamaz.

Ancak, şöyle denilmiştir:                                               

imâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kavline göre, kıyasta, bu malı Ödeyen şahsın, —az olsun, çok olsun— kurtardığı şahıstan bunu alma hakkı vardır.

Esahh olan da, bütün alimlerin görüşü de, budur.

Buna göre, esir olmuş bulunan şahıs: "Beni, bunlardan, bin dirheme, satın al." der; me'mur (= kendisine emredilen şahıs) da, bin dirheme alamayıp, daha fazlaya alsa; bu durumda, parayı veren şahıs, özellikle, bin dirhemi almak için müracaat edebilir. Zehiyre'de de böyledir.

Esir bulunan bu şahıs, me'mura (= emrettiği şahsa): "Beni, neyi münasip görürsen...", veya "...Nasıl dilersen...", yahut "... nasıl işine gelirse...", "... öylece al." der; o da, bu esiri, az olsun, çok olsun, bir bedelle alırsa; verdiğini tamamını geri alır.

Şayet, bu esir, köle veya câriye olur ve bir emân ehline: "Beni, bun­lardan satın al." veya "Fidyemi ver." der ve muhatabı da, onun isteğini yerine getirirse; vediği miktar az olsun, çok olsun; böyle yapması, ve onu alması caizdir.

Böyle yapıp, onu alınca  da, bu esir, alanın kölesi olur. Ancak, bu esir köle, muhatabına: "Beni nefsin için satın al." der; diğeri de, onu kıymetine veya kıymetinden daha fazlaya satın alır ve ona, "kendi nefsi için aldığını" söylerse; bu durumda, esaretten kurtarılan bu köle, hürdür. Bunun için, başka bir yol yoktur.

Fakat, onu satın alan şahıs, sonradan ona müracaat ederek, verdiği miktarı ister ve alır. Muhiyt'te de böyledir.

Şayet, esir olan bu şahıs, bir mükâtep olur ve bir şahsa, "fidyesini vermesini" söyler ve o da verirse; bu durumda, o şahıs, —ancak— verdiği miktarı, —bu mükâtepten— ister. Mükâtep, bunu ödemekten âciz olursa; bu durumda borçlanmış olur.

Bu mükâtebin değeri, bin dirhem olduğu halde, muhatabına, "beş bin dirhem, fidye vermesini" emrederse; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'e göre bu caiz olur; İmâmeyn'e göre ise, caiz değildir. İmâmeyiTe göre, bun,un, ancak bin dirhemi caizdir.

Me'zun (= ticaret yapma izni verilmiş) bir köle, esir olur ve efendi­sinden, "fidyesini —karşılıksız— vermesini" isterse; bu caiz olmaz. Bu köle, ıtk (= azâd) olunduğu zaman, borcunu öder.

Bir yabancı, bir şahsa, "dâr-i harbden, bir esir satın almasını" tenbih eder ve: "Onu, benim için al." veya "...benim malımdan al." derse; bu durumda, emrolunan (= me'mur), emredene (= âmire) başvurup, verdiğini geri ister.

Fakat, âmir, '' Benim için..." veya *' Benim malımdan..." dememişse; o zaman, me'mur, ona baş vuramaz. Bu durumda, —bu bedeli— ortaklaşa öderler. Zahîriyye'de de böyledir.

Fetvalarda şöyle denilmiştir:

Bu esir, kendisinin fidyesini vermek üzere, bir şahsı vekil tâyin etse; bu vekil de, başka bir şahsa: "Onu,    benim için, satın al." dese; bu caizdir.

Bu —birinci— vekil: "Benim malımdan al." demişse; alan şahıs, emredene müracaat eder ve verdiğini ister.

Bu —birinci—vekil, ikinciye, "...satın al." dediği halde; "...benim için...'* veya "...benim malımdan..." dememiş ve ikinci vekilde, satın almış olursa; emri tutmuş olur; ancak, hiç bir kimseye baş vurup da, verdiği şeyi, geri isteyemez. Muhıyt'te de böyledir.

Müslümanlardan bir topluluk, mal toplayarak, bir şahsa verip, ona, "dâr-i harbe gidip, harbîlerden, bir esir satın almasını" söyleseler; bu şahıs, gidip, dâr-i harbte, tüccarlardan, ellerinde bulunan esirlerin, durumunu sorar: Bunlardan hangisi, elinde, hür esir olduğunu söylerse; o esirleri, —hür şahsın kıymetinden fazla ödememek şartı ile— satın alır.

Şayet, hür esir yerinde, köle esir varsa; onu da, kıymetine veya bunun biraz fazlasına satın alır.

Bu me'mur, bir esiri satın almayı murad edince, o esir: "Benim için al." der ve me'mur da, —toplanarak— kendisine verilmiş bulunan mal ile, o esiri satın alırsa; bu malı, me'mur tazmin eder.

Sonra, o esire başvurarak, —satın almak için— verdiğini ondan geri alır.

Şayet, bu me'mur, o esiri satın alırken ve onun sözünden sonra:

"Seni, bana verilen mal ile alıyorum." derse; bu durumda, o esir, mal sahiplerinin olur. Talarhâiiiyye'de de böyledir.

Bir kimse, diğer bir kimseye, dâr-i harbden, aslında hür olan bir adamı, belirlediği bir mal (= bedel) ile, satın almasını emreder; o-da, satın alırsa; bu me'mur, satın almış bulunduğu hür şahsa bir şey söylemez; kendisine emreden şahsa müracaat eder ve verdiği miktarı ondan alır.                                                    ,

Ancak, âmir: "Onu, benim için al. Fakat, o: Beni, benim için al, derse; o manian, paranı ondan alırsın.'* derse; bu durumda, me'mur, —verdiği bedeli almak için— o âmire müracaat edemez. Muhiyt'te de böyledir.

Bir kimse, yanında, ancak bir esir satın alacak kadar, bir mal ile, dâr-i harbe girerse; bu şahsın,câhil bir esir satın alması, âlim bir esir satın almasından daha efdâldir. Sirâciyye'de de böyledir.

Dâr-i harbdeki savaştan geri dönmeyi irâde eden imâm (= devlet başkanı veya onun adına askerleri idare eden komutan)'m, yanında bulunan   malları,   islâm   diyarına   nakletmeye   gücü   yetmezse;   bu durumda,  o malları,  orada bırakmaz.  Canlı hayvanları  kestirir ve yaktırır. Silâhları da yaktırır. Yanmaya müsait olmayan, demir âletleri de, düşmanın bilmeyeceği bir yere gömdürür. Kâfî'de de böyledir.

Böyle bir durumda, imâm, kap, kaşık ve benzeri ev eşyalarını kirdırıp, kullanılmaz ve faydalamlamaz bir hale getirir.

Yağ ve benzerleri gibi, akıcı olan her şeyi döktürür ve faydasız hâle getirtir.

Bunların hepsini, küffâra karşı olan, öfkesinden yapar.

Esirlere gelince; bunların da, islâm diyarına nakledilmeleri güç ise; ve eğer müslüman olmazlarsa; erkeklerini öldürtür. Kadınlarını, çocuklarım ve ihtiyarlarını da, açlık ve susuzluktan ölecekleri bir yere bırakır. Çünkü, onları öldürmek yasaklanmıştır. Fakat, onları baki bırakmanın da, yolu yoktur.

Bunun içindir ki, müslümanlar, dâr-i harbde, yılan ve akrep bulur­larsa; akrebin kuyruğunu keserler ve yılanın da, dişlerini kırarlar. Ve fakat, onları öldürmezler.
Bunu da, onların müslümanlara zararlarının dokunmamasını ve bununla beraber, nesillerinin baki kalmasını sağlamak için yaparlar. Sirâcü'I-Vehhâc'da da böyledir. [47]


Eser: Fetvayı Hindiye

  • Yeni Ekle
Yorumlar (0)

Fetvayı Hindiye

 

Son eklenen ruyalar

Sitemizde yer alan soruların cevapları özenle islami eserlerden seçilerek yazılmaktadır.
Haramiler | Bitkiler