Tenfîlin Hükmü

Tenfîlin hükmü, onu, diğerlerinin hakkından koparmaktır. Ancak, imâm, —diğer ganimetler gibi— nefli de, alındıktan sonra tesbit eder.

İmâm: "Kimin eline, bir câriye geçerse; o, onundur." der; bir müs-lümanın da, dâr-i harbde, eline bir câriye geçerse; o şahsın bu cariyeye cima' etmesi caiz olmadığı gibi, onu satması da caiz olmaz.

Bu, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ile İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'m kav­lidir. Kâfî'de de böyledir.

İmâmın, hezimet gününde veya fetih gününde tenfîlde bulunması uygun olmaz.

Keza, mutlaka, hezîmet veya feth olacaksa; imâmın, bundan önce de, tenfîl yapması uygun olmaz. Bu hüküm, fetih ve hezîmetin istisna edilmeyerek: "Bir kimse, bir harbîyi öldürürse; jonun| selbi, öldürenindir." veya "Kim, bir esir alırsa; O, onundur." denilmesi hâlinde geçerlidir.

Fakat, "Kim, fetihten önce —veya hezîmetten Önce— birisini Öldürürse, onun selbi, onundur." derse; o caiz olur. Muhıyt'te de böyledir.

İmâm Muhamıned !(R.A.), şöyle buyurmuştur:

imâm: "Kim, bir kâfir öldürürse; onun selbi, onundur." der ve bir kâfiri, bir asker yaralar, diğeri de öldürürse; bu durumda, kâfiri ilk yaraliyari kimsenin, açtığı yaranın tesiri, onun yaşamasına imkân ver-miyecek şekilde olur; yaralananın kuvveti kalmaz, savaşamaz ve konuşamaz l:ir duruma gelmiş bulunursa; onun selbi, bu ilk yaralıyan kimseye aittir.

Şayet , bu kafir; öncekinin yaralamasından, ölmüyecek durumda olur; eli hareket eder; dili konuşursa; selbi, ikinci mücâhide aittir.

İmâm,   şayet,   "selb"i,   "beşte  bir"den   sonra  söylemişse;   bu durumda; bu beşte biri, imâm alır.

Fakat: "Kim, onu öldürürse, selbi onundur. Beşte bir yoktur." 'derse; beşte biri, imâm alamaz. Bu, bizim âlimlerimizin yoludur. Muhıyt'te de böyledir.

Bir komutan, dâr-i harbde, askerlerine: "Düşmana yaklaşıldı; kim, birini öldürürse, onun selbi, öldürenindir." der ve sonra da, emîr, bizzat kendisi, bir harbîyi öldürürse; istihsânen, öldürdüğü şahsın selbi, kendisinin olur.

Şayet emîr (= komutan): "Kim, bir harbîyi öldürürse; onun sel-bini, ben vereceğim." der ve kendisi öldürürse; bu durumda, selbi almada, hak sahibi olamaz.

Şayet, komutan: "Sizden kim, birini öldürürse; onun selbi, onundur." der ve sonra da, onu, kendisi öldürürse; öldürdüğünün sel-bini almaz.

Komutan: "Ben, birini öldürürsem; selbi benimdir." der ve fakat, askerine: "Sizden kim öldürürse; öldürdüğünün selbi, onundur." diyene kadar, kimseyi öldüremez; bu sözünden sonra öldürürse; öldürdüğü harbînin selbi, kendisinin olur.

Komutan: "Sizden biriniz, bir harbîyi   öldürürse; onun selbi, öldürenindir." der; ancak, bu sözden sonra, bir harbîyi iki mücâhid öldürürse; istihsânen, bu harbînin selbi, ikisine ait olur.

Keza, komutan, askerlerine: "Kim, bir harbîyi öldürürse, onun selbi, öldürenindir." der ve fakat, bir harbîyi, üç kişi öldürürse; istih­sânen, bu üç şahsa, bir şey yoktur.

Keza, komutan: "Kim, bir harbî öldürürse; onun selbi, öldüre­nindir." der; —bunun üzerine— bir müslüman, bir kafire vurup, atından düşürür ve onu çekip, müslüman askerlerinin yanına getirerek, selbini alır; bu kâfir de, ganimet dağılmadan önce, bir müddet yaşar; sonra da ölürse; bu kâfirin selbi, ona vurana ait olur.

Ancak, bu şahıs, ganîmet dağıldıktan sonra ve dâr-i islâm'da ölürse; vuran şahsa, bir şey verilmez.

Bir müslüman,  bir kâfiri yaralar, selbini alır; müşrikler de, yaralıyı alıp götürür; sonra da, o harbîyi yaralıyan kimse ile diğer ganî­met ehli arasında, ihtilâf çıkar; ehl-i ganîmet: "O, ganîmet dağıldıktan sonra öldü." derken; yaralayan şahıs:  "...  önce öldü."  derse; bu durumda, ganîmet ehlinin sözü makbul olur.

Yarahyanın sözü ise, ancak, iddiasının doğru olduğuna, müslü-manlardan şahit getirmesi hâlinde kabul edilir.

Müşriklerden birini, atından alarak, müslüman saflarının arasına getirip, orada kesen, bir müslümana, bir şey yoktur. Yani, selbi ona ait olmaz. Ve, böyle yapması da mekruhtur.

Ancak, getirdikten sonra, onunla savaşır ve Öyle Öldürürse, bize göre, selbe hak kazanmış olur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Şayet, komutan: "Bir kafiri, kim, tek başına öldürürse; onu selbi, öldürenindir." dediği halde,bir kâfiri, iki kişi öldürürse; onun selbine, hak kazanmış olmazlar.

tbn-i Semâ'a, Nevâdir'de, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

Bir komutan, bir mücâhide: "Eğer, sen, şu kâfiri öldürürsen; selbi senindir." dediği halde; o kâfiri, başka bir müslüman Öldürürse; bu kâfirin selbinin tamamı, onu Öldüren şahsa aittir. Diğerine bir şey yoktur.

Müntekâ'da şöyle denilmiştir:

İmâm, müslümanlardan on kişiye: "Hasseten, şu on kişiyi öldü-rürseniz veya köy ehlinden, elinize ne geçirirseniz, sizindir." dediği halde; başka müslümanlar da, —komutanın izni olmadan—, onlara iştirak etseler; ele geçirdikleri şeylere, ganîmet olarak, ortak olurlar. Bu şey, aynına benzememiş olsa bile, hüküm böyledir. Muhiyt'te de böyledir.

Komutan, askerlerden birine: "Sen, birini öldürürsen, onun selbi senindir." der; o ise, iki kişi öldürürse;-hassaten,,önce öldürdüğü şahsın selbini alır.

Komutan, askerlere hitaben: "Sizden, herhangi biriniz, —bir kâfir öldürürse; onun selbi, öldürenindir." der ve askerlerden birisi, on kâfir öldürürse; hepsinin de, selbini almaya hak kazanmış olur. Bu istih-sândır.

Komutan, bizzat, bir askere: "Sen, bir kâfir öldürürsen; onun selbi senindir." der; o da, iki kâfir öldürürse; bunlardan birinin selbini alır. Burada, muhayyerlik, emîrin değil; Öldüren şahsındır. O, —öldürdüğü iki şahıstan— hangisini dilerse; onun selbini alır. Zahîriyye'de de böyledir.

Keza, komutan, —bir askere: "Eline geçen esir senindir." der; onun eline de, peş peşe,iki esir geçerse; Önceki esir, kendisinin olur. Ancak, her ikisini birden, ele geçirmiş olursa; dilediğini alır.

Savaş esnâSmda, kâfirlerden on kişi, savaşmak üzere, öne çıkınca, komutan, islâm askerlerinden on kişiye: "Şunlarla savaşın; onları öldürürseniz, selbleri sizindir." der; onlar da, savaşır; ancak, hepsi de o, on kâfirden birini öldürürlerse; istihsanen, herkes, öldürdüğü kâfirin sel­bini alır.Fakat.kâfirlerden, dokuzunu Öldürürler de; biri kaçarsa; istih­sanen, ölenlerin selblerine, müştereken sahip olurlar. Serahsî'nin Muhiyt'inde de böyledir.

Komutan: "Her kim, bir kâfiri Öldürürse; onun selbi, öldüre­nindir." der ve mtislümanlarla birlikte savaşan, bir zimmî, bir harbîyi öldürürse; o da, öldürdüğü şajısın selbine, hak kazanmış olur.

Keza, bu durumda, bir tüccar, birini öldürürse; —önceden savaşsın veya savaşmasın— onun selbini alır.

Keza, bu durumda, müslüman veya zimmî bir kadın, bir kâfiri öldürürse; selbi, onun olur.

Keza, bu durumda, bir köle, —önceden savaşsın veya savaşmasın— bir kâfiri öldürürse; o da, öldürdüğünün selbini alır.

Görüldüğü gibi, bunların hepsi de, selbe müstehaktır.

Komutan: "Her kim, bir kâfiri öldürürse; Öldürdüğünün selbi kendisine aittir." dediği halde; bunu bulunan insanlardan bir kısmı duyar; bir kısmı da duymaz ve duymayanlardan birisi, bir kâfiri öldü­rürse; selbi, Öldürenin olur.

Komutan, bir müfreze yollar ve askerlere: "Bu müfrezenin ele geçireceği şeylerin dörtte birini, onlara tenfîl ettim." der ve o seriyyeden (= müfrezede) bulunanlardan hiç biri, bunu duymazsa; istihsanen, bu müfrezeye dörtte bir verilir.

Komutan: "Kimin eline esir geçerse; o, onundur." der ve bir şahsın eline de iki veya üç esir geçerse; işte bu esirler onundur.

Komutan: "Kim, ne getirirse, o, onundur." der; bir topluluk da, bir adamı, elbiseleriyle getirirlerse; komutan,  getirldikleri şeyleri onlara verir.

Komutan: "Kim, bir kâfiri öldürürse; öldürdüğünün selbi onundur." der ve bir müşrik hizmetçi veya müşrik bir tüccar yahut efendisine hizmet eden ve onunla beraber olan bir köle veyahut da bir mürted, veya sözleşmesini bozup, kâfirlere katılmış olan bir zimmî, bir kâfiri öldürürse; bunların öldürdükleri kâfirlerin selbi de, bunlara ait

olur.
Şayet, bir kadın savaşıyorsa; onun öldürdüğü şahsın selbi de, o kadına ait olur. Ancak, savaş[mıyorsa; bu kadın, bir şey alamaz.

Bulûğa erişmemiş bir çocuk, bir kâfiri öldürürse; ona da, selb yoktur.

Hasta, yaralı veya savaş gücü olmayan bir kâfiri öldüren kimse de, onun selbini alır.

Savaşma ihtimâli olmayan; rey'i (= görüşü) ile de savaşa katıl­mayan, nesli de olamıyacak olan, ihtiyar bir kâfiri öldüren kimse, onun selbini alamaz. Zahîriyye'de de böyledir.

Askerler, dâr-i harbe girdikten fakat savaşa başlamadan önce, komutan: "Kim öldürürse; öldürdüğünün selbi onundur." derse; dâr-i islâma dönünceye kadar, kim, ne kadar kâfir öldürürse; onların selbi, kendisinin olur.

Şayet, iki taraf, bir gün savaşırlar; fakat, birbirlerini bozguna uğralamazlar; sonra, onu takip eden günde yine çarpışırlar ve bir müs-lüman, kâfirlerden birini öldürürse; onun selbine sahip olur. Çünkü, harp devam ediyor, demektir.

Eğer, müslümanlar; kâfirleri, bozguna uğratırlarsa, tenfUin hükmü bakidir.

Keza, kâfirler, hezimete uğrayıp, kalelerine girse ve müslümanlar, izlerini takip ederek; dönmeden, kalelerini kuşatıp onlarla savaşsalar; bu durumda da, tenfîlin hükmü duruyor demektir.

Kafirler bozguna uğrayıp, kaçınca; müslümanlar, onları şehirlerine gelene ve kalelerine girene kadar takip etmez; onları talep etmez ve son­radan da, müslümanlar onların bazı şehirlerine uğrar ve onları muhasara altına alır ve burada, bir müslüman, bozguna uğrattıkları kâfirlerden birisini öldürürse; onun selbini almaya hak sahibi olamaz.

Keza, müslümanlar, hezîmete uğrayan düşmanları takip ederken; başka bir kaleye uğrarlar ve bu kalenin halkı da diğer düşmanlardan olmaz ve burada bir müslüman bir müşriki'öldürürse; onun selbi, öldürenin olmaz. Muhıyt'te de böyledir.

islâm komutanı, savaşan bir papazı işaret ederek: "Şunun başının getirene, şu var." der ve bu papaz   yahudî veya hıristiyan olur; o, savaşsız güç yetirmek mümkün olmayan bir yerde bulunur ve korku olursa; bu durumda, onu öldürene nefl vardır.

Şayet, bu papaz, savaşsız ve korkusuzca, onu öldürmenin mümkün olacağı bir yerde bulunuyorsa; onu öldürene bir şey yoktur.

Şayet komutan, belli bir topluluğa: "Sizden, her kim, onun başını getirirse; ona şu var." derse; bu icâre batıl ( = geçersiz) olur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Komutan, müslümanlara, savaşmak için saf tuttukları zaman: "Kim, bir baş getirirse; ona, ganîmetten, beş yüz dirhem var." derse; bu, —esirlerin dışında— erkekler için geçerlidir. Kim, bir erkek öldü­rürse, ona, beş yüz dirhem verilir; getirmeyene ise, verilmez.

Ancak, harp sakinleşip, müşrikler yenilgiye uğrayarak dağıldıkları zaman, bu geçersizdir.

Komutan: "Kim, bir kişi getirirse; o, onundur." derse; bu söz, esirler hakkında geçerlidir. Diğer erkekler hakkında, geçerli değildir.

Bir kimse, bir baş getirerek: "Ben, bunu Öldürdüm; başım aldım." dediği halde; bir başkası da: "Onu, ben öldürdüm; başını,* bu aldı." derse; başı getirene, beş yüz dirhem verilir. Yeminle birlikte, bu şahsın sözü geçerlidir. Diğerinin ise, sözünü isbat etmesi gerekir.

Şayet, bu ikinci şahıs, o adamı, kendisinin öldürdüğünü, müslüman şahitlerle isbat ederse; beş yüz dirhemin, ona verilmesine hükmedilir.

Bu durumda, bir müslüman, bir baş getirir; bir başkası da: "Bu, düşmanlardan birinin başıdır; —ancak—, bu şahıs, bu başı, o adam öldükten sonra aldı." der; getiren de: "Ben öldürdüm." derse; başı getiren şahsın sözü geçerlidir; fakat, ona, yemin ettirilir.

Bu hüküm, o başın, müşrik başı olduğunun bilinmesi hâlinde geçerlidir.

Şayet, bu başın, müşrik başı mı, mü'min başı mı olduğu hususunda şüpheye düşülürse; simasına bakılır: Eğer, siması, müşrik siması ise, getirene, beş yüz dirhem nefl olunur.

Şayet, sima müslüman siması olduğu halde, sakalı boyalı ise; onu getiren şahsa, nefl yoktur.

Bu simanın, müslüman siması mı, müşrik siması mı olduğu ayırde-dilmezse; bu durumda da, getirene nefl yoktur.

Başı getiren kimse, onu kendisinin öldürdüğünü zannederken; bir başka şahıs da, onu, kendisinin öldürdüğünü zannetse ve bu şahıs, baş elinde olan şahsa, yemin verse; o da yemin edip, sonra da, bu yemi­ninden dönse; bu durumda, kıyâsen, her ikisine de, nefl yoktur. Istihsânda ise, nefl, baş, elinde bulunmayanındır.

Birlikte bir baş getiren, iki kişiden her biri, o başı, kendisinin öldürdüğünü zannetse ve bu baş da, ikisinin de elinde bulunsa; bu nefl, aralarında taksim edilir.

Bunların üç kişi veya daha fazla olmaları hâlinde de, hüküm böyledir. Muhıyt'te de böyledir.

Ordu komutanı: "Şehre, şu kapıdan kim girerse..." veya "'Şu kaleye, kim girerse..." yahut: "Şu anbara, kim girerse..." "... ona, bin dirhem vardır." der; müslümanlardan bir topluluk da, hücum ederek, hep birlikte girerler ve o yerin, o kapıdan başka, kilitli kapısı bulunursa; bu şahıslardan her birine, binef dirhem nefl verilir.

Şayet, komutan: "Kim girerse; ona, ganimetin dörtte biri yar." dediği zaman; oraya on kişi birlikte girmiş olsaydı; bu on kişiye, —sadece— bir, dörtte bir verilirdi.

Bu durumda, askerlerden, önce biri, arkasından da, bir başkası girerse; bunlar, neflin tamamına ortak olurlar.

Komutan: "Kim, kapıdan girerse; anbarın komutanı ona verilir." dediği halde; o kapıdan, bir topluluk girerse; bu şahıslara, —sadece— anbar komutanı verilir.

Ancak, komutan: "... ona patrik vardır.'* dediği halde, o kapıdan, bir topluluk girmiş olursa; bu şahısların her birine, ayrı bir komutan verilir. Bu mes'ele yukarıdakinin hilâfınadır.

Bu durumda, şayet, kalede, —sadece—, üç komutan bulunursa; yalnız bunlar verilir, başka şey verilmez.

Komutanın: "...Kim girerse, ona, câriye vardır." (yani, bir câriye kıymeti vardır.) demesi de, bir önceki hükme muhaliftir. Böyle demesi hâlinde, giı enlerin her birine, orta halli, bir câriye bedeli verir.

Komutan: "Kim girerse; ona, cariyelerinden bir câriye vardır." der ve bu kalede de, iki cariyeden fazla bulunmazsa, onlara, ancak, mevcud bu cariyeler verilir; başka bir şey verilmez.

Komutan: "... kim girerse; bin dirhem var." der ve bunun üze­rine, bir topluluk kapının etrafından başka bir topluluk da, tavandan iner ve bunları, izinleri ile bir başkası sarkıtmış olur ve bunlar anbarı açarlarsa; nefilleri verilir. Bu hüküm, kaledekilerle savaşmanın mümkün olduğu yerlerde böyledir.

Ancak, savaşmanın mümkün olmadığı yerde, meselâ: "Sarkanlar, duvarın üzerinde, bir veya iki arşın yerden sarkmışlarsa, bunlara nefl yoktur.

Şayet, bunlar sarkarken, kale duvarının yansına inince, ipleri kopup, kaleye düşerlerse; bunlara nefl vardır.

Komutan: "Kim, en önce girerse; ona, üç baş; ikinciye, iki; üçüncüye de bir baş vardır." der ve Önce biri, peşinden diğeri ve onu takiben de üçüncüsü girerse; bunlara söylenilenler verilir.

Keza, komutan: "Önce girene, üç; ikinciye, iki; üçüncüye, bir baş vardır." dediği halde; üç şahıs birlikte girerlerse; birincinin ve ikincinin neftleri bâtıl (= geçersiz) olur; üçüne de, üçüncünün nefli olan, bir baş verilir.

Şayet, Önce, iki kişi birden girerlerse; bu durumda da, birincinin nefli bâtıl olur. tkinicinin nefli, aralarında taksim edilir.

Komutan, bir kimseye: "Eğer, sen, önce girersen; sana, bir şey yedirmem; ikinci girersen; sana, iki baş var." der ve bu şahıs önce girerse; kıyâsen, o şahsa, bir şey yoktur. îstihsânda ise, bu şahsa, şart koşulan şey verilir.

Komutan, üç kişiye: "Sizden, bu kalenin kapısından önce girene, üç baş; ikinci girene, iki baş; üçüncüye, bir baş vardır." der ve bu üç kişiden birisi, müslümanlardan bir toplulukla beraber girerse; ona, üç baş verilir. Çünkü, bu söz, onlara izafe edilerek, "sizden biriniz..." denilmiştir. Önce girenden maksat, bunlardan biridir.

Komutan, "halktan, Icim evvel girerse..." demiş olsaydı da; bir kimse, —önce— girerken; onunla birlikte, bir de, hayvan girseydi; veya komutan: "...erkeklerden, kim girerse..." deseydi de; bu erkekle bir­likte, bir de kadın girseydi; sadece, zikredilen nefle hak sahibi olurdu.

Bunun benzeri şudur:

Komutan: MEy üç kişi! Sizden hanginiz, diğer insanlardan önce, şu kaleye girerse; ona, üç baş vardır." der ve bunlardan biri, bu üç kişiden, bir başkası ile veya bir başka müslümanla; yahut, bir kâfirle girerse; bu şahsa, bir şey verilmez.

Şayet, komutan: "Müslümanlardan, kim önce girerse; ona, üç baş vardır." der ve önce, bir zimmî; ondan sonra da, bir müslüman girerse; bu durumda, o müslüman, nefle hak kazanmış olur.

Fakat, komutan: "Bu kaleye, insanlardan, önce, kim girerse..." der ve önce zimmî; sonra müslüman girerse; bu durumda, —yukarıdaki mes'elenin hilâfına—, müslümanabir şey verilmez.

Komutan: "Sizden, her kim, bu kaleye, önce girerse; ona, bir baş vardır." der ve kaleye, beş kişi birden girerse; her birine, birer baş verilir.

Baştan maksat ise, köledir.

Komutanın:. "Kim girerse..." veya "Hangi adam girerse..." demesi,  bu hükmün hilâfınadır.  Çünkü,  bu kelime müfrettir.  ( =Tekildir.)

Komutan: "Sizden, kim, beşinciye girerse; ona, bir köle vardır." der ve beş kişi birden girerse; bu durumda, bu beş kişiden her biri, ayrı ayrı, beşincinin nefline, müstehak olur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Komutan: "Kimin eline altın geçerse; o, onundur." veya "...gümüş geçerse; o, onundur." der ve bir şahsın eline; altın ve gümüşle tezyin edilmiş bir kılıç geçerse; bu zînet, onu eline geçiren şahsın olur.

Bu durumda bakılır: O zînetlerin alınması, kılıca, fazla zarar ver­miyorsa; bunlar, kılıçtan sökülüp alınır ve nefl sahibine verilir.

Şayet, fazla zarar veriyorsa; zînetin kıymeti ile kılıcın kıymetine bakılır: Eğer, zînetin kıymeti fazla ise; nefl sahibi muhayyerdir: İsterse, kılıcın kıymetini verip, bu kılıcı, ziyneti ile birlikte alır.

Fakat, kılıcın kıymeti fazla ise; bu durumda da, komutan muhayyerdir. İsterse, cinsinin hilafı olarak, zînetin bedelini nefl sahibine verip, bu kılıcı, zîneti ile birlikte, ganimete bırakır; isterse, bu zîneti, kılıcın üzerinde bırakır.

Komutan da, bu şahıs da, kılıcı almazlarsa; bu durumda, kılıç satılır. Zînetinin kıymeti, nefl sahibine verilir. Kılıcın kıymeti de, ganîmette katılır.

Kılıçla, zînetinin kıymetleri, birbirine eşit olursa; durum ne olur? Bu, kitapta yazılmamıştır-

Âlimler: * 'Bu hususta, mü nâ sip olan; imâmın muhayyer olmasıdır." demişlerdir. Muhiyt'te de böyledir.
Bir askerin eline, gümüş kakmalı, bir at eğeri veya gem yahut mushaf geçse; gümüş kısmı, nefl sahibinin olur. Kalan kısmı ise, beytü'1-mâle aittir. Keza, bir kimse, altın ve gümüş, ziynet eşyaları bulsa ve bunların da kaşları olsa veya altın yahut gümüş yüzükler elde etse; bunlar kaşları çıkarılır; kalan alün veya gümüş, nefl sahibine verilir.

Bu kaşlar ise, ganimete katılır.

Bir asker, bir takım kapılar elde eder ve bu kapıların çivileri gümüşten olursa; eğer, bu çiviler sökülünce, bu kapılar zayi olup, tekrar kapı hâline gelemiyecekse; bu nefl sahibine, bunlardan, bir şey verilmez.

Eğer de böyledir. Ondaki gümüş çiviler de sökülünce bu eğer bozu-lacaksa; nefl sahibine, bir şey verilmez.

Bu kimsenin eline, dişleri altın kaplama olan, bir müşrik esir geçse; kendisine nefl olarak, bir şey verilmez.

Ancak, bu müşrik esir, altından burun yaptırmışsa; hüküm, yukarı­dakinin hilâfınadır. Yani, bu burun, nefl sahibinin olur.

Komutan: "Kimin eline, zînet geçerse; o, onundur." der ve bir kimsenin eline, melikin tacı geçerse; o, elde eden şahsın olmaz.

Kadınların taçları da, bu hükme muhaliftir. Yani, kim, kadınlara âit taçlar elde ederse; onlar, elde edenin olur.

Bu nefl sahibin eline, inci, yakut veya zümrüt geçer ve bunların içinde altın bulunmazsa; bu şahsa, bunlardan, bir şey verilmez.

Bu, tmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kavlidir.

İmâmeyn'e göre ise; bunlar da, nefl sahibinin olur.

Komutan: "Bir kimsenin eline, demir geçerse, o, onundur. Eline, başka şey geçen de, onun yarısına sahiptir." der ve bir şahsın eline, kalkan, kap, silâh gibi, demirden yapılmış bir şey geçerse; bunlar, nefl sahibinin olur.

Ancak, kılıç kını veya bıçak kınının yarısı, nefl sahibinindir. Çünkü, bunlar, demir değildir.

Komutan:."Altın ve gümüş, onu ele geçirenindir." demiş olsa; altınla işlenmiş kumaş ele geçiren kimseye; eğer, kumaşın dokunuşu. altından ise bir şey yoktur. Serahsl'nin Muhıyü'nde de böyledir.

Komutan, askerlerine: "Sizden, kimin eline, altın geçerse; ondan, ona nasıp vardır." derse; bu söze, sikkeii dinarlar, altın zînet eşyaları, altın kalkanlar da, dâhil olur.

Keza, komutan: "Kime, gümüş isabet ederse..." derse; bu tenfHe de, sikHeli gümüş, gümüşten kalkan ve diğer gümüş zînet eşya)an dahil olur. Muhıyt'te de böyledir.

Komutan: "Kimin eline, ipekli geçerse; o, onundur." der ve bir askerin eline, geçişi ipekten olan, bir entari veya cübbe geçerse; bu nefl sahibine bir şey yoktur.

Şayet, komutan: "Kimin eline, ipekli kumaş geçerse; o, onundur." der ve bir kimse, içi dışı ipek olan bir cübbeyi ele geçirirse; o, bu adamın olur.

Bu cübbenin, dışı ipek olmadığı halde, astarı ipek olursa; ipek olan kısım, nefl sahibinindir. Dış kısmı ise, ganîmettir. Bu cübbe, satılarak taksim edilir.

Komutan: "Kime, ipek cübbe isabet ederse; o, onundur." dese ve" bir şahıs, içi veya dişi ipek olan bir cübbe ele geçirse; eğer, dış yüzü ipekse; bu cübbenin tamamı, o şahsın olur. Şayet, iç tarafı, yani astan ipekse; bu şahsa, bir şey yoktur, (verilmez.)

Komutan: "Kimin eline, deniz koyununun yününden yapılmış cübbe geçerse; o, onundur.*' der ve bir şahsın eline, dışı deniz koyu­nunun yününde, içide samur veya ipekli olan bir cübbe geçerse; bu nefl sahibine bir şey verilmez. Çünkü, bu cübbe, samura izafe edilir; koyun yününe değil.

Komutan: "Deniz koyununun yününden yapılmış elbise, kimin eline geçerse; o, onundur." der ve bir şahsın eline, astan koyun yünü, dışı ise samur veya tilki kürkü olan, bir cübbe geçerse; bu şahsın olmaz. Ancak, bu cübbenin, dışı deniz koyunu yününden olursa; o zaman, bu cübbe, o şahsın olur.

Komutan: "Kim, tilki derisinden yapılmış bir elbise, ele geçirirse; o, onundur." der ve bir şahıs, iç yüzü (= astarı) tilki derisinden, dış yüzü, deniz koyununun yününden olan bir cübbe, elde etse; bu cübbenin iç yüzü bu şahsın olur.

Çünkü.astara (yani iç yüze) de elbise denir.

Komutan: "Şu, deniz koyununun yününden yapılmış cübbeyi, kim, eline geçirirse; o, onundur." der ve bu cübbe de, bir şahsın eline geçerse; bunun, içi tilki derisi, dışı deniz koyununun yününden olsa bile, onun tamamı, elde eden şahsın olur.

Komutan, askerlere: "Sizden, her kimin eline, deniz koyununun yününden yapılmış bir entari —veya mjejverî bir entari— geçerse; o, onundur." dese; bir şahıs da, bu cinsten bir entari ele geçirse; fakat, içi deniz koyununun yününden veya merevî denilen kumaştan olmasa da, pamuklu olsa ve sadece dışı o kumaşlardan bulunsa; bu entari, onu elde eden şahsın olur. Demek oluyor ki, entarinin (elbisenin) iç yüzüne değil, dış yüzüne itibar edilir.

Komutan: "Kim, boğazlanacak ( = kesilecek) deve getirirse, o, onundur." der; bir şahıs da, böyle bir deve ile, bir de inek veya öküz getirirse; ona, bir şey yoktur;

Keza, komutan: "Kim, bağazlanacak bir deve getirirse; o, onundur." deyince; bir kimse, dişi veya erkek bir deve getirirse; o, onun olur.

Komutan: "Kim, bir inek getirirse; o, onundur." der de, bir şahıs, manda getirirse; ona, bir şey yoktur.

Komutan: "Kim, bir koç getirirse; o, onundur." der de, bir şahıs, dişi bir koyun veya keçi getirirse; ona bir şey yoktur. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.                                                            

Komutan: "Kimin eline, bez geçerse; o, onundur." derse; burada kasıt pamuktan ve ketenden dokunan şeydir. Bunu, tmâm Muhammed (R.A.), Siyer-i Kebîr isimli kitabında böylece yazmıştır.    .

Âlimlerimiz şöyle demişlerdir: Bu, Küfe ehline göredir. Çünkü, Küfe halkı, pamuk ve ketenden dokunan şeylere bez diye isim verirler. Bunları satana da bezzaz derler.

Halbuki, bizim diyarımızda, pamuk ve ketenden dokunan şeylere, bez demedikleri gibi, onları satana da bezzaz demezler. Bu şeylere, kîrbâsî derler.

Biz de, bez diye, ibrişimden dokunan şeye derler. Bunu satana da, bezzaz derler.

Sevb (= elbise) ismi, dîbace, sündüs, kazz, kisa ve bunlara ben­zeyen kumaşlardan yapılan giyeceğe verilen isimdir.

Bisat, mest, sitr, kalensüve ve imame, bu isme dâhil değildir.

Giyilen eşyalara ıtlak olunan şeylere de, sevb denir.

Bunlardan hangisi ele geçerse; işte o, nefîldir.

Şayet, ele geçen eşya kaplan, bakır ibrikler, kazanları —ister bakır, ister tunç olsun— getirene, getirdiğu bu şeylerden, bir şey yoktur, (verilmez.)

İslâm askerlerinin komutanı, harbe girmeyi isteyince, müslüman-ların zırhının az olduğunu; ve onların, savaşta çok önemi olan, bu şeye muhtaç bulunduklarını görse; bu durumda: "Kim, bir zırha girerse; ona, ganimetten, —ayrıca— bir hisse vardır." dese; böyle söylemesinde, bir beis yoktur.

Keza, komutan: "Kim, iki zırha girerse; o, onundur." dese; böyle demesinde de, bir beis yoktur.

Komutan: "Kim, üç zırha girerse; ona, üç yüz dirhem vardır."; "Kim, dört zırha girerse; ona, dört yüz dirhem vardır." derse; bu sözleri arasında, caiz olanı, iki zırhtır. Bu miktarı fazlalaştırmak, caiz değildir.

İmâm Muhammed (R.A.), şöyle buyurmuştur:

Eğer, üst üste, üç zırh giymek mümkün olursa; bunda, müslü-manlar için, büyük fayda vardır. Bu durumda, nefil caizdir.

Komutan: "Kim, bir at getirirse; o, onundur." demiş olsa; bu tenfîl caiz olmaz.

Nevâdir'de şöyle denilmiştir: Süngülerin ve kalkanların tenfüi caizdir.

Keza, komutan: "Kim, atının üzerinde, ticfaf'a girerse; o, onundur." dese; bu caiz olur.

Ticf af: Savaşta giyilen, zırha benzer bir giysidir.

Komutan: "Kim, iki ticfafa girerse; o ticfaflar onundur." derse; bazı kitaplarda yazılı olduğuna göre, bir kimse, iki ticfafa girer ve yanında da iki atı bulunursa; ikisine karşı da, tenfîl caizdir.

Komutan: "Sizden, kim, üç ticfafa girerse; o, onundur." dese; o, onun olur mu?

Bu durumda, ikisi onun olur. Fazlası ise olmaz.

Şeyhu'l-İslâm: "Şayet, üç ticfafa girmekte, müslümanlar için fayda varsa; bu durumda, o da, tenffl olur ve bu —üç zırhın caiz olduğu gibi— caizdir.*' demiştir. Mubıyt'te de böyledir.

Komutan, baksa da, surun üstünde, müsîünıaniarla savaşan bir kâfir görse ve: "Kim, oraya çıkıp, şu adamı yakalarsa; o, onundur; ayrıca da, beş yüz dirhem verilecektir.*' dese; bir adam da çıkıp, onu yakalasa; hem yakaladığı o adam; hem de, beş yüz gümüş ;dirhem, onun olur.

Komutan, böyle söylerken, o müşrik, surdan düşse ve bir asker, onu öldürse; bu askere nefl'den bir şey verilmez.

Ancak, bu müşriki, surdan bir müslüman atarsa; nefl onun olur.

Bir kimse, onun yanına çıkınca; o şahıs, surun iç tarafına atlar; bu şahıs da, onu yakalayıp öldürürse; nefli öldürene aittir.

Komutan, bakıp, sur üzerinde birini görür ve: "Onu, kim yaka­larsa; o, onundur." der; bu sırada, o adam da, surun dış tarafına düşer ve birisi de, onu yakalarsa, bakılır. Şayet, onu yakaladığı yer, müslü-manlara yasaklanmış bir yer ise; o, onun olur. Ştayet, böyle değilse, o, onun olmaz.

Komutan: "Kim, kaleye çıkar ve düşmanların üzerine inerse; ona, şu var." der; bir kimse de, kaleye çıkar; fakat, düşmanın üzerine ine-mezse; ona bir şey yoktur.

Komutan, surda açılmış bir gediğe bakarak: "Kim, şu gedikten girerse; ona, nefl vardır" der; bir şahjs'da, ö gedikten değil de; bir başka gedikten girerse; bakılır: Şayet, o gedik de, müslüman için yasaklanmış ve girilmesi çok zor olan bir gedikse; onun nefli verilir.

Ancak, bu başka gedik, zahmet, zorluk bakımından, diğerinden aşağı ise; bu durumda, onun nefli verilmez.

Komutan: "Bize, ön köle getirene, birisi verilecektir." der; müs-lümanlar da, bir sofaya giderken, bir şahıs orayı işaret eder, fakat ken­disi gitmez; gidenler ise, orada on köle bulurlarsa; bu durumda, orayı gösteren şahsa bir şey verilmez.

Ancak, komutan, ehl-i harbden olan esirlere: "Sizden kim, bize, on kölenin yolunu gösterirse, iştje o, hürdür." der; bunlardan birisi de, on kölenin bulunduğu yeri gösterir; fakat, kendisi gitmez; müslümanlar da, onun tarifi ve delâleti iîe, gidip, on köle bulurlarsa; bu durumda, gösteren şahıs hür olur.

Görüldüğü gibi, bu mes'ele, yukarıdaki mes*elenin hüâfmadır.

Ancak, bu şekilde hür olan kimse; tekrar, dâr-i harbe yollanmaz.

Fakat, esirlerden birisi: "Ben size yol gösteririm; beni, hür bırakıp, beldeme yollarsanız." der ve onun delâleti ile de, istenilen ele geçerse; bu durumda, bu esîrin yolu açık olur.

Bir esir: "Beni, hür bırakırsanız; size, on kişinin yerini gösteririm." der; komutan da: "Olur." karşılığını verir ve o esir, gidip, on kişinin yerini gösterirse; bu durumda, o esir, hür olmaz.

Komutan, —muhasara ettiği— kale halkına: "Bana, yüz kişi verirseniz; diğerleriniz, kalenizde, emân içindesiniz." der; onlar da, doksan kişi gönderirlerse; imâm, bu kale de bulunanlarla savaşır; fakat, onlardan aldığı doksan kişiyi geri yollar.

Fakat, komutan, kale halkına: "Bana, yanınızdaki müslüman esir­lerden, yüz kişi gönderin." dediği halde; onlar doksan kişi gönderseler; yine onlarla savaşır; ancak, kimseyi geri göndermez.

Komutan, esirlere: "Kim, bize, ön savaşçının yerini gösterirse; o hürdür." dediği halde; bu esirlerden biri, gidip, savaşmıyan on kişiyi gösterirse; hür olmaz.

Bu esir, müslümanlardan kaçmış kişileri gösterirse, bakılır: Eğer, onlara yaklaşılmadan kaçmjşlarsa; o köle, göstermiş olmaz. Fakat, yaklaştıktan sonra kaçmışlarsa; bu esir, hür olur.

Komutan, esirlere:  "Kim, bize, kalenin —veya mağaranın— yolunu gösterirse; artık, o hürdür." der ve esirlerden birisi gösterdiği halde, müslümanlar zafere erişemezse; yine, o esir hürdür.

Komutan, dâr-i harbden elde ettiği ganimet mallarını, dâr-i İslama yollamak isteyince: "Kim, bize, yol gösterirse; ona, bir köle vardır." der v« bir müslüman, sözle tarif eder; ancak, kendisi gitmezse; ona, bir şey verilmez.

Fakat, beraber gidip, onlara yol gösterirse; bu durumda da, ona, ecr-i misil verilir; fazlası verilmez,

Komutan, esirlere: "Bize, kim, yol gösterirse; ona ehli ve çocuğu verilecektir." dese ve onlar da, yol gösterseler; bunlar, halleri üzerine yine esirdirler.

Şayet, komutan: "... ona, nefsi, ailesi, çocuğu ve ganimetten yüz dirhem vardır." demiş olsa ve —esirlerden— birisi yolu gösterse; söyle-'nilen şeylerin hepsi onundur.

Komutan: "Şu kalenin yolunu, bize kim gösterirse; o, hürdür." der; bu kalenin de, muhtelif yolları bulunur ve gösteren şahıs da, bu kapıların en uzağını gösterirse; ve müslümanlar, o yolla gitmiş olurlarsa; o esir, hür olur. Aksi takdirde, hür olmaz.

Komutan: "Kalenin yolunu, bize, kim gösterirse; artık, o hürdür."

deyince; esirlerden biri, başka bir yol gösterirse, bakılır: "Eğer, göste­rilen yol, genişlik ve kolaylık bakımından, arzu edilen yolun aynısı ise, bu esir hür olur.

Ancak, bu esirin gösterdiği yol, arzu edilen yoldan daha zahmetli ve zorsa; o hür olmaz. Serahsf'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Ordu komutanı, dâr-i harbde tenfil'de bulunur ve askere: 'Kimin eline, hayvan, eşya, silah ve benzeri şeylerden ne geçerse; ona, elde ettiğin dörtte biri vardır. derse; ganimetten hisse alacak olan her fert, bu tenfil'den istifade eder. Ganîmetten hisse alamıyacak olanlar, ten-füden de yararlanamazlar.

Kadınların, çocukların, kölelerin ve zimmîlerin de, ganîmette his­sesi vardır; dolayısıyle, bunlar da, nefle müstehaktır. Muhıyt*te de böyledir.

Ancak,imâm,ganîmetİ hür ve bulûğa erişmiş müslümanlara tahsis ederse; bu durumda, kadınların ve diğerlerinin, o ganîmette hisseleri olmaz. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir.

Tüccarlar da, ganimet ve nefle hak sahibi olanlardandır.

Em ân altında bulunan harbîler, eğer, imâmdan izin almadan, —bizim tarafımızda— savaşmışlarsa; ganîmetten hisseleri yoktur. Ancak, imâmın izni ile, savaşmışlarsa; ganîmetten hisseleri vardır ve onlara, az-çok bir şey verilir. Bunlar, nefle de müstehaktırlar. Muhıyt'te de böyledir.

Komutan: "Sizden, kim, bir kâfiri öldürürse; onun selbi, öldüre­nindir.'* dese ve müslüman olan, ehl-i harbden bir topluluktan bir kişi, bir müşriki öldürse veya sokak ehlinden birisi, bir müşriki öldürse; bu durumda, kıyâsen, bunlara selb yoktur; istihsânen ise vardır.

Komutan: "Kim, bir kâfir öldürürse; onun selbi, öldürenindir." dedikten sonra, müslümanlardan, yardımcı bir kuvvet gelir ve bunlardan' birisi, bir kâfiri öldürürse; —bu sözü söyleyen komutan, bütün asker­lerin komutanı ise— o kafirin selbi, onu öldüren askerin olur.

Aslolan: Kim, öldürülmesi mübâh olanlardan birisini öldürürse; —tenfil sebebi ile— onun selbine müstehak olur.

Tenfil olmayan selbin tamamına, ganimet sebebiyle hak sahibi olmak sahihtir.

Ganîmette hakkı olmayan kimsenini, tenfilde de hakkı yoktur.

Komutan: "Sizden, kim, bir kâfir öldürürse; selbi onundur.*' der ve bir şahıs, savaşa katılmamış olan, —ehl-i harbden olan— bir hizmetçiyi öldürürse; veya ticaret ehl-i olan, bir kâfiri; yahut, aftdini bozup, harbîlere katılmış olan bir zimmîiyi; veyahut da, harbilerden, savaşa gücü yetmeyen bir hastayı öldürürse; bu durumda, öldürdüğü kişinin selbi, öldüren şahsın olur.

Çünkü, bunların katli mubahtır.

Şayet, bu şahıs, bir kadını veya bir çocuğu öldürürse; ona, —selb vesaire gibi— bir şey yoktur.

Ancak, bunlar savaşıyorlarsa, o, müstesnadır.

Yaşlı bir ihtiyarı öldürene de, —selb gibi— bir şey yoktur.

Kâfirlerle birlikte, müslümanlara karşı savaşan bir müslümanı öldüren kimseye, onun selbi verilmez. Çünkü, müslümanın elinde bulunan şey, ganîmet olmaz.  

Fakat, onun selbi, kendisine kafirler tarafından ödünç verilmiş şeylerse; onun Öldüren, selbini alır.

Eğer, selb, kâfirin elinde, bir çocuğun veya bir kadının emâneti olarak bulunuyorsa; bu şeyler, o kâfirin malı gibi olur.

Şayet, bir müslüman veya bir zimmî, bir harbîden, ödünç bir silah almış ve müslümanlara karşı savaşmışsa; bu şahsı da, bir müslüman öldürmüş bulunursa; bu durumda, bakılır: "Eğer, bu şahıs, dâr-i harbde müslüman olmuş ve çıkıp bize gelmemişse; onun selbi, onu öldüren kimseye aittir.

Bu kavil, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.)'nin kavlidir.

İmâm ey n ise, buna muhaliftir.

İhtilâf şunun üzerinedir: İmâm Ebû Hanîfc (R.A.)'ye göre; o şahsın yanında bulunan şeyler, ganîmet olur.

İmâmeyn'e göre ise, bunlar, ganîmet olmaz.  

Bu kimse, dâr-i islâmda, müslüman olmuşsa; onun malı, ganîmet olmaz.

Şayet, bu şahıs, dâr-i   harbde müslüman olmuş ve bize hicret etmemiş; onun silâhını bir harbî zoraki almış ve savaşmış; onu da, bir müslüman öldürmüşse; onun selbi, onu öldürenindir!

Böyle bir şahsın selbini alan müslüman, onu, kâfir saflarına atsa ve bir kâfir onu aldıktan sonra da müslümanlar galip gelse ve o selb, gani­metin içinde bulunsa; bu mal, ganîmetten olur. Ve, o adamı öldüren ^ahşa; bir şey yoktur^

Düşman mağlup edilse; fakat, onların, —atılan— o selbi alıp almadıkları bilinmese; bu durumda bakılır: Eğer soyulmuş bulunursa; of eydir.

Şayet, selb, öldürülen adamdan soyulmamış ve onun üzerinde duruyorsa; bu selb, o adamı Öldürenindir.

Keza, müşrikler, o kâfiri, ölür ölmez çekerler; selbi üzerinde kalır; soymazlar ve sonra da, kâfirler kaçarsa; o kâfirin selbi, onu öldürene aittir.

Askerler, bir veya iki konak gittikten sonra; o kâfiri, hayvanının üstünde bulsalar ve onun, birinin elinde olup.olmadığını bilmeseler; bu, kıyâsen, onu Öldürenindir. Istihsânen ise, öldürenin değildir.

Müşrikler, bu kâfirin hayvanını yakalayıp, üzerine, ölüyü yüklet-seler Ve silâhı da, üzerinde olsa; bu durumda da, onun selbi, öldüre­nindir.

Müşrikler, bu hayvanın üzerine, onun silâhı ile birlikte, kendi silâh-' îarını ve eşyalarını da yükleseler; işte bu, fey olur.

Ancak, diğer kâfirlere ait eşya, —ekmek katığı ve benzeri gibi— az bir şey olursa; bu durumda, bunlar, onu Öldürenin olur.

Bu ölünün vereseleri, bir hayvan alıp, ölüyü ve silahlarını, ona yük-letseler; işte o, fey olur. Bu durumda, vasî de, verese yerindedir.

Komutan: "Kim, bir kâfir öldürürse; onun atı, öldürenindir." der; bir kimse de; semer vurulan bir atın üzerinde bulunan, bîr kâfiri öldürürse; o at, bu adamın olur.

Fakat, bu kâfir, eşek, katır veya deve üzerinde bulunursa; öldüren şahıs, selbini almaya hak kazanmış olmaz.

Komutan: "Kim, bir kâfir öldürürse; semer vurulan beygiri, onundur." der; bir kimse de, bir kâfiri, atı üzerinde öldürürse; ona sahip olmaz.

Çünkü, —değerce— noksan tenfilden, —değerce— yüksek oîana, hak kazanılamaz.

Şayet, komutan: "Kim, bir kâfir Öldürürse; onun hayvanı, öldüre­nindir.'* demiş olsaydı; o kafiri, hangi hayvanın üzerinde öldürürse öldürsün* o hayvan, öldürenin olurdu. îster, eşek; ister, katır; ister, at olsun fark etmez.

Ancak, deve üzerinde Öldürmüş olursa; öldürenin, onu almaya hakkı olmaz.

Komutan: "Kim, bir kâfiri, eşeğin üzerinde öldürürse; işte o, onundur." der; bir kimse de, kâfiri dişi eşeğin üzerinde öldürürse; o, onun olur. Deve ise, bunım hiİâfmadır.

Şayet, komutan: "Kim, bir kâfiri, dişfeşeğin üzerinde öldürürse; o, onundur." dediği halde, bir şahıs, bir kâfiri, erkek eşeğin üzerinde öldürürse; ona, bir şey yoktur, (verilmez.)

Çünkü, dişi eşeğin ismi, erkek eşeğe şâmil olmaz.

Keza, erkek deve (= baîr) ile dişi deve (= naka) de böyledir.
Ancak, bağ! < = erkek katır) ile bağle (= dişi katır) bunun hılafı-"zira, bunların her biri, ism-i cinstir. Yani, erkeği de, dişisi de, birdir. Serahsî'nin Muhıytı'nde de böyledir. [63]


Eser: Fetvayı Hindiye

  • Yeni Ekle
Yorumlar (0)

Fetvayı Hindiye

 

Son eklenen ruyalar

Sitemizde yer alan soruların cevapları özenle islami eserlerden seçilerek yazılmaktadır.
Haramiler | Bitkiler