On Birinci Mesele

Azimetlerle ruhsatlan bir arada incelediğimizde, azimetlerin câri olan âdet-i İlâhiye ile bidüziyelik (muttaridlik) arzettiğini, ruh­satların ise câri olan âdet-i İlâhiyenin normal .seyrini yitirdiği an­larda geçerli olduklarını görürüz.
Birincisi açıktır. Çünkü biz namazların tam. ve vakitlerinde kı­lınması, orucun belirlenmiş vaktinde tutulması, taharetin su ile ya­pılması gibi emirlerin cereyan eden âdet-i ilâhîye uygun olarak vârid olduklarını görüyoruz. Bu gibi emirler sıhhat, akıllı olmak,[186] ikâmet halinde bulunmak» su bulunmak vb. gibi normal haller üze­re olmaktadır. Diğer muamele ve ibâdetlerde de durum aynıdır. Mesela normal durumlarda ya da namaz için örtünme emri, lâşe, kan, domuz eti vb. yemeyi yasaklama gibi. Bütün bunlar emredilir-ken ya da yasaklanırken, hep emir ya da nehye uymanın mümkün olacağı haller dikkate alınmıştır. Bu haller ise tam ve genel anlam­da ya da ekseriyetle mutâd olan ve alışılagelmiş bulunan hallerdir. Bunun böyle olduğunda herhangi bir problem gözükmemektedir.

İkincisine gelince, bu da birincinin bilindiği cihetten malûm bulunmaktadır. Hastalık ve yolculuk halleri, suyun, elbisenin ya da yiyecek bir şeyin bulunmaması durumu, emredilen şeyin terkedil-mesi ya da nehyedilen şeyin yapılması konusunda ruhsat getirici bir özellik olmaktadır. Yeterli tafsîlat daha önce seçmiş bulunmak­tadır. "Makâsıd" bölümünde bir başka açıdan inşallah tekrar ele alınacaktır.

Ancak âdet-i İlâhiyyenin normal şekil üzere seyretmemesi iki kısımdır: a) Genel olur. b) Özel olur.
Genel olan (hastalık, sefer vb. gibi haller) geçmiş bulunuyor. Özel olan kısım ise, gereği ile amel etmeleri durumunda, Allah'ın velî kullarının göstermiş oldukları fevkalâdeliklerdir. Bunlar ekse- [354] • riyetle ancak ruhsat hükmünde olmaktadırlar. Mesela suyun süte, kumun kavuta, taşın altına dönüşmesi, gökten yiyecek indirilmesi yahut yerden çıkarılması gibi. Bu gibi fevkalâdelikler kimin için ya-ratılmışsa, o kimse (velî kul) bunları alabilmekte ve kullanabilmek­tedir. Onun bunları kullanması azîmet değil ruhsat olmaktadır.

Daha önce de geçtiği gibi, ruhsatla amel edebilmek için, onun kolaylığından istifâde için onu kasdetmiş olmaması ve ona sebebi­yet vermemesi şart oluyordu. Zira bu şarta muhalefet Şâri'in kasdına muhalefet oluyordu. Çünkü Şâri'in daha baştan ruhHat hüküm­leri koyması mümkün değildi. Şâri'in bu konudaki kasdı, normal teşrîde bulunulan hükümlerin icrası sırasında ortaya bazı ruhsatı gerektirecek sebebler ortaya çıkarsa, o sebebin müsebbebine yöne­lik iznin bulunabileceği şeklindedir. Nitekim daha önce geçmişti. Hal böyle olunca burada da öncelikli olarak durum aynı olacaktır. Çünkü bu tür harikuladelikler kulluk hükümlerini ortadan kaldır­mak için değil; sadece başka bir durum için konulmuşlardır. Dola­yısıyla bunlar yönünden hafifletmeye yönelik kasıdda bulunmak, bunların Rabbine değil, bunların bizzat kendilerine yönelik bir ka-sıd olur. Bu ise Allah'a kulluk konusunda gözetilen maksatların ko­numuna aykırıdır.

Keza "Makâsıd" bahsinde şer'î hükümlerin özel değil genel ol­dukları belirtilmiştir. Bundan maksat şer'î hükümlerin sadece bâzı mükelleflere has değil, bütün mükellefler hakkında genel oldukları­dır.

Bu şarta, Hz. Peygamber'in keramet ve mucize olarak harikuladelikler göstermeyi kasdetmiş olması ileri sürülerek itiraz edilemez. Çünkü Hz. Peygamber bununla, nefsî nazların­dan tamamen arınmış olarak şer'î bir mânâyı kasdetmiş olmakta­dır. Aynı şekilde velî kul da kerameti kendi nefsî hazzı için değil de şer'î bir garaz dolayısıyla göstermeyi kasdetmiş olabilir dememiz mümkündür ve bu durumda bu kısım, kasdına göre hüküm almak suretiyle ruhsat hükmü dışına çıkar. Hal mertebelerini aşan evli­yadan sâdır olan kerametleri, istikra neticesinde işte bu mânâ üze­re yormamız gerekmektedir. Ancak bu dediğimiz şekilde olmazsa, o takdirde kesin ve problemsiz şart muteberdir. Şart sadece genel olan fevkalâdeliklere has değildir; özel olanlarda da öncelikli olarak itibara alınacaktır.
İtiraz: Velî için âdet-i ilâhîyenin üzerine çıkıldığı zaman; bu durumda onunla âdet-i İlâhî doğrultusunda hareket eden kimse arasında genel anlamda bir fark bulunmamaktadır. Çünkü kendisi için normal bir sebeb olmaksızın yiyecek, içecek vb. hazır edilen kimse ile, bu gibi şeyleri normal yoldan çalışmak suretiyle elde eden arasında netice itibarıyla bir fark bulunmamaktadır. Nasıl ki, çalışmak suretiyle bunları elde eden kimseye onları yemesi, içmesi veya kullanması durumunda ruhsatla amel etmiştir denilmiyorsa, keramet gösteren velî için de aynı şekilde ruhsatla amel etmiştir denilemez; zira aralarında hiçbir fark yoktur. Bu türden olan diğer [355]   hususlarda da durum aynıdır.

Cevap: Bu itiraza iki açıdan cevap verilecektir.
I. Nakil ıtehller bu tur boylerin bağlayın olmnmnk kaydıyla tnrk«dilmHMİ gerakUgimı dnlAlnt, etmektedir. Çünku peygamber efendimiz kulluk arasında muhayyer hınıkılınış ve kul­luğu tercih etmiştir.[187] Tihâme dağlarının eğer istem* altın vm un müş olarak emrine verilmesi teklif edilmiş, fakat o bunu inUMnenıış tir.[188] Hz. Peygamber'in duaları kabul edilirdi. Kğer dile şeydi istediği şeyin vücûda gelmesi için duâ eder ve o da moydnnn gelirdi. Fakat o bunu yapmadı. Aksine âdet-i İlâhi doğrultusunda hareket etmeyi yeğledi. Bir gün aç kalır, Rabbine yakarışta bulu nur; bir başka gün doyar, Rabbine hamd ve övgüler ederdi. Böyleco o, beşerî dünyevî hükümler konusunda, diğer insanlardan biri gibi oluyordu. Bazı kereler kshâbma bu türden harikuladelikler (muci­zeler) gösterdiği oluyordu. Bunlar onların yakinî imanlarını artır­ma, kalplerine şifâ verme ve sıkıntı anlarından kurtulmalarını te­min amacını taşıyordu.[189] Hz. Peygamber  geceliyor ve Rab-bi onu yedirip içiriyordu; buna rağmen o kendisinin ve ailesinin ge­çimini temin için esbaba tevessülden geri durmuyordu. Harikula­delikler onun hakkında mümkündü, istekleri olma durumundaydı. Hatta öyle ki, bu hususu teyid mahiyetinde Hz. Âişe kendisine "Öy­le görüyorum ki, Rabbin senin her arzunu yerine getirmeye koşu­yor.[190] demişti. Allah'ın kendisine vermiş olduğu mertebe ve mev­kiinin bir neticesi olarak istediği her türlü harikuladelikleri ortaya koyma imkanı vardı. Bütün bunlara rağmen, o asla bu yolu.tutma-dı ve âdet-i İlâhiye doğrultusunda hareket etmeyi tercihte bulundu. Onun bu tutumu âdet-i İlâhiye doğrultusunda hareket etme konu­sunda keramet ve harikuladelikler sahibi kimseler için büyük bir esas oluyordu. Ancak bu peygamberler için bağlayıcılık arzetmediği için, velîler için de aynı şekilde kesin olarak uyulması gereken bir tavır olmamıştır. Çünkü bu konuda peygamberlerin vârisleri veliler olmaktadır.
2. Velîlere göre harikuladeliklerin faydası yakînî olan imanı güçlendirmektir. Beraberinde ise bütün yükümlülükler ve kulluk mertebelerine göre bütün mükellefler için ayrılmaz bulunan dene­me (imtihan, ibtilâ) unsuru bulunur. Bu durumda bunlar, üzerinde bulundukları haller için bir destek ve kuvvet verici unsur gibi ol­muş olurlar. Çünkü bunlar carî olan âdet-i İlâhiyenin üzerine çık­mış ve tebarüz etmiş Allah'ın âyetlerinden olmaktadırlar. Neticede bunların kalbî huzur ve sükûna ulaşılmasında özel bir yerleri bulu­nur. Nitekim İbrahim Kur'ân'da: "Rabbim! Ölüleri nasıl di­riltiyorsun? Bana göster." demiş ve bu isteğindeki amacının da "kalbî sükûn ve huzura (mutmain olma) erme" olduğunu belirtmiş­tir.[191] Nitekim Hz. Peygamber de Kur'ân'da geçen Musa'­nın Hızır'dan ayrılması olayı hakkında: "Allah kardeşim Musa'ya rahmet etsin! Keşke sabretseydi de, aralarında geçecek olan haber­leri bize anlatılsaydı. Bunu ne kadar arzu ederdik.[192]buyurmuş­tur. Keramet ve benzeri harikuladeliklerin faydası nefsî doyum ol­duğuna göre, bunlardan neş'et eden şeyler nefsin duyduğu hazlara yönelik olmaktadırlar; muhtaç olan kimselere verilen sadakalarda olduğu gibi. Böyle birisi kendisine verilen sadakayı kabul etmek ve kullanmak konusunda muhayyer bulunmaktadır: Eğer kabul etmez ve kazanmaya çalışır ve ihtiyacını mutad yoldan karşılamaya gay­ret ederse bu takdirde genel olan azîmet hükümle amel etmiş olur. Yok böyle yapmaz da sadakayı kabul ederse, bunun da kendisine bir zararı olmaz; çünkü sadaka yerini bulmuş olur.
Sonra şu da var: İnsanlar Allah Teâlâ'nın sebebleri ve müseb-bebleri koyduğunu ve bunlarda yükümlü tutmak ve insanları de­nemek için âdet-i İlâhiyeyi yürürlü kıldığını, mükellefi ihtiyacın ta­hakkümü altına soktuğunu bilmektedirler. Nitekim ibâdetleri 4© aynı şekilde bir yükümlülük ve imtihan unsuru olmak için koymuş­tur. Gerçi harikuladelikler ortaya konuluş amaçları olan faydaları ortaya çıkarıyorlarsa da, öbür taraftan da içlerinde zımnen kesb se­bebiyle doğacak yükümlülük meşakkatinin kaldırılması ve yükün hafifletilmesi mânâsını da içermektedirler. İşte bu sebeble bunların kabul edilmesi, ruhsatların kabulü kabilinden olmaktadır. Çünkü yükümlülüğün doğuracağı kesb meşakkatini o kişiden kaldırmakta ve hafifletmektedir. İşte bu noktadan hareketle de harikuladelikler, ruhsatların hükmünü almaktadırlar. Harikuladeliklerin imtihan mânâsı da içermeleri açısından bir başka şey daha var: O da şudur:
■bu tür şeylerin gereğiyle amel etmekte onların tarafına bir nevi meyil bulunmaktadır, Halbuki seyrusulûkta azimet sahihi kimselerin özelliği, Allah tan başka herşeyden nefislerini arındırmak ve uzaklaşmak olmaktadır. Nitekim normal yoldan kazanılan nimet ler de aynı şekilde bir imtihan ve deneme unsuru olmaktadır. Da ha önce mutlak surette genişletme yönüne gitmenin ruhsat şeklinde telakki edildiği geçmişti. Burada söz konutu edilen de aynı kabilden olmaktadır. Bu durumda harikuladeliklerin gereğinin  kabülünün her iki açıdan da nasıl ruhsat olduğu üzerinde düşünülmelidir. Bunun içindir ki evliya kerametlere dayanmamışlar, bu cihat ten onlar üzerinde durmamışlardır. Aksine onlar bunları üzerinde bulundukları durumlarda kendilerine yardımcı olacak fnydalar içermeleri sebebiyle kabul ve kesb cihetine gitmişlerdir. Bunun oto sinde onları terketmişlerdir. Zira bunlar her ne kadar keramet ve Allah'ın kendilerine bir lutfu iseler de, öbür taraftan da bir yükümlülükVe deneme unsuru'içermektedirler.

Kuşeyrî bu mânâdan olmak üzere şöyle anlatır:
"Ebu'1-Hayr el-Basrî'den nakledilir: Evimin avlusunda harabe­lere sığınan siyah fakir bir adam bulunuyordu. Beraberime bir s«y ler aldım ve onu görmek istedim. Gözü elimdekilere değince, adam tebessüm etti ve eliyle yere işaret etti. O anda yerin tamamen altın haline döndüğünü ve ışıl ışıl parladığını gördüm. Sonra bana -yanın dakini getir bakalım dedi. Hemen elimdekini ona verdim. Durumu beni ürpertmişti ve derhal oradan kaçtım. en-Nûrî'den nakledilir: Bu zat bir gece Dicle kenarına çıkar ve nehrin iki yakasının birleş­miş olduğunu görür. Ordan ayrılır ve 'İzzetin hakkı için, ben onu kayıksız geçmeyeceğim.' der. Saîd b. Yahya el-Basrî şöyle anlatır: Abdurrahman b. Zeyd'in yanına vardım. Bir gölgede oturuyordu. Ona:

"*—Eğer sen Allah'tan rızkını artırmasını istesen, umarım ki senin bu isteğini yerine getirir,' dedim. O:

"—Rabbin kullarının maslahatlarını en iyi bilendir' dedi ve sonra yerden bir çakıl taşı aldı ve: 'Allah'ım! Eğer bunu altın yap­mayı dilersen yaparsın!' dedi. Bir de baktım, vallahi elinde altın vardı. Onu bana attı ve:

*"—Onu sen harca; âhiret için olmadıkça dünyada hiçbir hayır yoktur" dedi."
Hatta sûfiyyeden öyleleri vardı ki keramet göstermek ve keramet talebinde bulunmaktan ya da beklenti halinde olmaktan Allah'a sığınırlardı. Nitekim bu durum Ebû Yezîd el-Bistâmf den nakledilmiştir. Bazılarına göre de bu tür harikuladelikler âdet-i İlâhîden olan normal durumlardan farksız idi. Çünkü bunların tamamı yaratıcının minnet eli altından çıkmakta ve kesbe dayansın dayanmasın mücerred inam yönünden gelmiş olmaktadır, bunların nazarında normalhallerde fevkaladeliklerdir, bu durum­da nasıl olur da harikuladeliklere tamah gösterebilir?Önünde, ar­kasında, üstünde ve altında onlann bun/eri bulunmaktadır. Oyaa ki, Unndisinde bulunan şeyler kulluğun ortaya konulmadı için daha kamil olmaktadır. Nitekim Şevâhid'de geçmiştir. Bu ilmin erbAbı, hâı ıkulâdeliklere meyilde bulunan kimselerin "istidrâc"[193] içerisin­de olduklarını kabul etmişlerdir. Çünkü bunlar bu tür harikulade­likleri bir âyet ve nimet oluşu şekliyle ele almaktan ziyade onlann bir imtihan unsuru (ibtilâ için) olduklarını göz Önünde bulundur­muşlardır.
Yine Kuşeyrî[194] Ebu'l-Abbas eş-Şarkî'den nakleder:
"Ebû Turâb en-Nehşubî ile Mekke yolunda idik; Bir ara yolun konarına çekildi. Arkadaşlardan biri 'Ben susadım' dedi. Nehşubî nyagını yere vurdu. Suyu berrak bir pınar fışkırdı. Aynı genç 'Bir bardakla içmek istiyorum' dedi. Şeyh elini yere vurup beyaz cam­dan, gördüklerimin en güzeli bir bardak alıp ona verdi. O da, biz de içtik. Mekke'ye varıncaya kadar bardak beraberimizde kaldı. Bir gün Ebû Turâb, benden Allah'ın kullarına ikram ettiği bu işler için arkadaşlarımın ne düşündüklerini sordu. Ben1 ona:

'"—Bunlara inanmayan hiçbir kinişe görmedim' dedim. Ebû Turâb:

'"—Bunlara (kerametlere) inanmayan kimse kâfir olur. Ben sa­na haller yolundan sordum'dedi. Ben:                        

'"—Onların bu konudaki düşüncelerini bilmiyorum' dedim. Ebû Turâb:

—Evet arkadaşlarının zannına göre, bunlar Hak katından ge­len kulun kandırılması için birer tuzaktır. Halbuki durum hiç de onların dedikleri gibi değildir. Bunların tuzak olması durumu an­cak her şeyi bu kerametlere bağlayan kul için söz konusu olur. Kerameti istemeyen ve onunla sükûnet bulup şevînmeyene gelince, bu mertebe Rabbânî olanların mertebesidir' dedi."             .
Bütün bunlar gösterir ki, kerametler (harikuladelikler) azîmet değil ruhsat hükümlerine dahil bulunmaktadır. Bu mânâ iyi anla­şılmalıdır. Çünkü üzerine bazı meselelerin bineceği bir esas olmak­tadır. Bu meselelerden bir kısmı şunlardır: Kerametler insanlara arız olan haller cümlesindendir. Haller ise —hal olmaları açısından— kasden talepte bulunulmayacak şeylerdirdir ve makamdanda sayılmazlar.Bunlar seyrusülukun son mertebelerinden değildir. Keza bu tür harikuladelikler sahihlerinin terbiye ve hidâyet (yani irşAd) mortebesino ulaşmış olduklarım, onlann A, şidliğe ehil olduklarını da göstermez. Nitekim cihâdda ganimat ele geçirilir. Bu ganimetler hiçbir zaman cihâdın aslî amaçlarından değillerdir. [195]
[1] Tahkîk erbabı "azîmet" tabirini ancak karşılığında "ruhsat" bulunmanı durumunda kullanırlar. Bir konuda herhangi bir şekilde ruhsat bulun­muyorsa onun hakkında azîmet tabirini kullanmazlar. İsterse o şey genol mâhiyetli ve baştan konan hükümlerden olsun, netice değişmez. Yukarı­da yapılan tarif içerisine ise, bu türden olan hükümler de girmektedir. Bu itibarla müellifin tarifi tahkîk erbabının tarifine uygun düşmemektedir.
[2] Bu ve ikinci meselede de geleceği üzere ruhsatın hükmünün ibâha olması şeklindeki ifâdeler, azimet ve ruhsatın vaz'î hüküm olmalarına engel de­ğildir. Çünkü mesela namaz, oruç ... gibi şeylere hem teklif hitabı taalluk eder hem de vaz hitabı taalluk eder. Mesela onların vâcib olmaları teklîf hitabının neticesi; mukim iken şöyle, sefer halinde iken böyle îfâ edilme­leri ise vaz hitabının bir neticesi olmaktadır. Tahrîr adlı eserde şöyle de­nilir: "Şâri'in ruhsutlıırlıı ilgili olmak üzere iki hükmü vardır: Birincisi onun vâcib, mendûb y« dit tnübAh olması hakkındaki hükmü ki, bu teklîfî hükümler içerİHİnu giror. Mükellef hakkında ortaya çıkan bir özüre mebnî olmak üzere onun haline milııAHİb bir şekilde hükmün hafîfletil-mesine yönelik olmak üzeru konulmuş olması açısından da vaz'î hükümler içerisi­ne girer..."
[3] Bakara, 2/104.
[4] En'âm, 6/106.
[5] Bakara, 2/198.
[6] Bakara, 2/187.
[7] Bakara, 2/203.
[8] Bakara, 2/229.
[9] Nisa, 4/19.
[10] Tevbe, 9/5.
[11] Hz. Peygamber (as) gazvelerden birisinde öldürülmüş bir kadın gördü. Bunun üzerine kadın ve çocukların öldürülmelerini yasakladı, (bkz. Ebû Dâvûd, Cihâdl 11; İbn Mâce, Cihâd 30; Ahmed, 2/22 ...)
[12] Müellif, bu sözleriyle usûlcülerin tariflerindeki eksikliği tamamlamak is­tediğini ve kendi tarifinde getirdiği meşakkat verici ifadesi olmadığı tak­dirde tarifin tam olmayacağını ve o takdirde ruhsat kapsamına kırâz (mudârabe) ve benzeri tasarrufların da gireceğini belirtmek istemektedir. Vakıa usûlcüler ruhsatı sadece bu özelliği ile tarifle yetinmişler ve ruhsatı "Haram kılıcı delîlin bekasıyla birlikte bir özür sebebiyle meşru olan şeydir. Şayet özür olmasaydı haram kılıcı delîl etkisini sürdürecek­ti." şeklinde tarif etmişlerdir. Gizli değildir ki, usûlcülerin bu zikrettikleri özellik sayesinde kiraz (mudârabe) ve benzeri tasarruflar ruhsat kapsa­mına girmeyecektir. Çünkü haram kılıcı delîlin bekâsının anlamı, özrün bulunmaması durumunda men delîlinin mamulün bih (kendisiyle amel edilen) olarak duvum etmiş olmasıdır. Kırâz ve benzeri tasarruflarda ise böyle bir durum yoktur.
[13] Buhârî, Salât İH; Müdlim, Salât 77; Ebû Dâvûd, Salât 68 ...
[14] Cemâatin imânın muvafakati tekmîlî bir esas olmaktadır. İmâmın otura­rak namaz kılması ruhanttır, uma cemâatin ona uyarak oturmaları ruh­sat değildir.
[15] Bakara, 2/173.
[16] bkz. İbn Mâce, Ticfirat 20; Huhârî, Büyü 55.
[17] Yani tahsîniyyât için olan tukmîlî esaslardan. Çünkü cemâat genel an­lamda tahsîniyyâttıın olmakladır. Cemâatin imâma uyması ise onun ta­mamlayıcısı duruınundııdır. Nitekim orduyu iki kısma ayırarak imamla birlikte namaz kılmalıırınııı temini de tahsînîyyâttan olmaktadır. Her iki meselede meşakkut Imlıınmııdıftı için birinci mânâsında ruhsat kapsamı­na girmesi mümkün değildir.
[18] Yani birinci mAnAmnın ılımında bir mânâda. Çünkü böyle bir duruma "azîmet" adında bınjkıı bir hükmün taalluk etmesi söz konusu değildir. Aksine böyle bir kilimimin olıırurak namaz kılması bizzat azîmet hükmü olmaktadır. Birinci kıılİMiulııj peklinde ruhsat ancak hâcî olan hususlarda olabilir; başka durııınltu'rin olmaz. Tahsînî ya da zarurî olan hususlarda birinci anlamında ruhun! tabiri kullanılmaz. Eğer kullanılmışsa o ruhsat­tan maksat bu lanı Ulu utlusu «dilun mânâ olacaktır.
[19] Bakara, 2/286.
[20] A'râf, 7/157.
[21] Hadisin tamamı şöyle: "Hz. Peygamber (as) bir iş yaptı da o işe ruhsat verdi. Az sonra bu ashabından bazı kimselerin kulağına vardı. Galiba on­lar bundan hoşlanmadılar ve ondan çekindiler. Derken Rasulullah (as) bunu duydu. Ve hutbe okumak üzere ayağa kalkarak:
"Birtakım adamlara ne oluyor ki, benim ruhsat verdiğim bir iş kulak­larına varıyor da ondan hoşlanmıyorlar ve çekiniyorlar ! Vallahi ben on­ların Allah'ı en iyi bileni ve ondan en çok korkanıyım!" buyurdular, (bkz. Müslim, Fedâil 127; Buhârî, İtisâm 5).
[22] Ahmed, 2/108.
[23] Yani daha önce geçen kullanılış şekillerinde göz önünde bulundurulan kayıtlardan uzak olarak. Bu, dört kullanılış şekli içerisinde en genişi ol­maktadır.
[24] Zâriyât, 51/56
[25] Tâhâ, 20/132.
[26] Yani bazan mendûbu mübâhdan (inde tutar (takdim) ve âhiretteki hazzı­nı dünyadaki hazzı üzerine tercih otmiş olur, Bu durumda şöyle demek de doğru olur: Kişi bu mendûbu iylıımuk Küreliyle Kabbinin hakkını kendi hazzına tercihte bulunmuştur. Hazmı du mülıAhı rnendûbdan önde tutar. Ancak bunu yaparken kasdı, Allah'ın kendi üzerindeki haklarından biri­nin de ruhsatlarından yü/. çoviııiHimıık v« o mubahla kendisine getirdiği genişliği çevirmemek olduğu nııkUmı olur. Hu takdirde mübâhı kendi hazzı dolayısıyla işlumiy olmnx; »kilim unun Kabbinin kendi üzerinde bir hakkı olduğu noktasından haroktıUn l|l«ıııiş olur. Gerçi bu durumda nef­sinin hazzı da gerçekloılyonıa du bu »sil <ıl«rnk değil, tâbiiyet yoluyla ol­maktadır. Birinci takdire (Jrtre mUbAhı doğrudan ortadan kaldırmış ve kendisinden uzakluytırnıif olur. lklıu<l Ukıliro göre ise, mübâhı işlemiş ancak kendi hazzı için değil, Hübbinln hakki olduğu için yapmış olur
[27] Şatibi, El-Muvafakat İslami İlimler Metodolojisi, İz Yayıncılık. 1/301-308
[28] Bakara, 2/173.
[29] Mâide, 5/3.
[30] Nisa, 4/101.
[31] Nahl, 16/106. Bu âyette zor altında küfür kelimesi söylemek durumunda olan kimsenin kalbi imanla dolu olmak kaydıyla Allah'ın gazabına ve çe­tin azabına uğramayacağı istisna yoluyla belirtilmiştir. Bu durumda mü­minin küfür sözünü söylemesine ruhsat verilmesi sadece kendisinden gü­nah ve sorumluluğun kaldırmış olması demektir. Daha önce geçtiği üzere mübâhm iki anlamından birisi de işte bu mânâ olmaktadır
[32] Bakara, 2/236. Talakın aşırı şekilde yerilmesi onun caiz olmadığı zannını doğurabilirdi. Bu yüzden onun mübâh olduğunu belirtmek üzere bu âyette onda bir günah olmadığı belirtildi
[33] Bakara, 2/198. Müslümanlar hac mevsiminde ticârette bulunmaktan bir sıkıntı duymuşlardı. Çünkü ticâret cedelleşmeye sebebiyet verebilirdi. Cedelleşmeden, çekişmeden de yasaklanmışlardı. Bunun üzerine durumu Hz. Peygamber'e (as) iletmişler ve bu âyet gelmişti.
[34] Bakara, 2/235
[35] Bakara, 2/185. Ayetin bu kısmında şayet tutmazsa onu kaza etmesi gere­ği belirtilmekte; tutup tutmamasının mübahlığı belirtilmemektedir. An­cak âyetin ilerisinde golün "Allah. Kİzin için kolaylık diler." buyrulması ayetle istidlali güçlendirir. Yıtni "Allah sizin sıkıntıya girmenizi istemez ve hastalık ve yolculuk Kininimin oruç tutmamanız durumunda sizden gü­nahı kaldırır." domuk olur
[36] bkz. Buhârî, Savm 37; Müslim, Sıyâm 95-100; Ahmed, 3/12... Bu durum­da iken hiçbir kimsenin birbirini kınamaması sefer sırasında iken oruç tutup tutmamanın mübâh olduğunu gösterir.
[37] Bakara, 2/29.
[38] A'râf, 7/32.
[39] Nâziât, 79/ 33.
[40]  Bizzat Şâri'in ifâdesinde du "ruhsat" kelimesi kolaylık anlamında kul­lanılmıştır. Mesela "Allah azimetlerin işlenmesini sevdiği gibi, ruhsat­ların (kolaylıkların) işlenmesini de görmek ister." hadisinde olduğu gibi. Usûlcüler genelde ıstılâhî mânâ ile kök mânâ arasında bir irtibat kurar­lar. Burada müellif de aynı şeyi yapmaktadır. Onun maksadı bunu temel bir delîl olarak ortaya koymadan ziyâde yaklaştırıcı bir unsur olarak ar-zetmektir.
[41] Bakara, 2/158.
[42] Bakara, 2/203.
[43] bkz. Buhârî, Hac 76.
[44] Bakara, 2/198. Müslümanlar hac mevsiminde ticârette bulunmaktan bir sıkıntı duymuşlardı.  Çünkü ticâret cedelleşmeye sebebiyet verebilirdi. Cedelleşmeleri, çekişmeleri de, yasaklanmıştı. Bunun üzerine durumu Hz. Peygamber'e (as) iletmişler ve bu âyet gelmişti.
[45] Nur, 24/61. Zengin olanlar kendi ailelerinden olan kimseleri yemeğe da­vet ediyorlar; fakat onlar "Buna yoksullar bizden daha çok hak sahibidir." diyorlar ve   onlar dururken kendilerinin yemelerinden sıkıntı (günah) hissettiklerini söylüyorlardı. Bunun üzerine bu âyet gelmişti.
[46] Feth, 48/17.
[47] Bakara, 2/235
[48] Arafat'ta öğle ve ikindi namazlarını cem-i takdimle öğle vaktinde; Müz­delife'de akşam ve yatsı namazlarını cem-i tehirle yatsı vaktinde kılmak şeklinde.
[49] Ahmed, 2/108.
[50] Bakara, 2/185. Allah'ın ruhsatları sevmiş olması keza bizim hakkımızda kolaylığı murâd etmesi, ruhsatların Allah'a hoş geldiğinin bir delili ol­maktadır. Bu da en azından mendûb düzeyinde ruhsatlara yönelik bir ta­lebin bulunmasını gerektirir.
[51] A'râf, 7/32.
[52] Bakara, 2/158.
[53] .   Bir misal vermek gerekirse: Mesela öğle namazını geçiren bir kimse gU-rûb vaktinde kazasının caiz olmadığı zanmnda bulunur. Bu durumda ona mesela "Eğer namazını bu vakitte kılarsan sana bir günah yoktur." denil­diğinde, bu sözden kasıd o kişinin şüphesinin izâlesi miktarınca cevap vermek olur. Yoksa bu ifâdeden amaç öğle namazının kendisine vâcib ol­duğunu bildirmek değildir.
[54] Yani: Bu durumda ondan murad taleb ve vücûb olacaktır ve bu tabirde sebeb göz önünde bulundurulmuş olacaktır. Sebeb şudur: Müslümanlar Safa ile Merve arasında sa'y etmeyi hoş görmemektedirler. Çünkü daha önceleri bu iki tepecikte İsaf ve Naile denilen iki put bulunmakta ve in­sanlar bunlara ellerini sürerek tazimde bulunmakta idiler. Bunun üzeri­ne âyet inmiş ve ifâdede müslümanların duydukları sıkıntı ve hoşnudsuz-luk göz önünde bulundurulmuştur. Âyetteki "Allah'ın nişanelerinden" ifâdesi "günah yoktur" lafzını asıl konulmuş olduğu sâdece günahın kaldı­rılmış olması mânâsından çıkarmış olmaktadır.
[55]  Mina'dan iki gün sonrasında ayrılmakla ilgili âyet. Ancak bu âyette sebe­be itibarda bulunup talep için olduğunu kabul ettiğimizde lafzı zahir mânâsından çeviren bir karine bulunmamaktadır. Bununla birlikte hâl karinesi vardır. Bu da bizzat Hübebin kendisi olmaktadır. Sebebse bazıla­rının acele ederek ayrılanları, bazılarının da iki günden daha fazla bekle­yenleri günahkar saymalarıdır.
[56] Nisa, 4/29.
[57] Buhârî, Menâkıbu'l-ensâr 48; Müslim, Müsâfîrîn 1; Ebû Dâvûd, Sefer 1.
[58] Ruhsat adı verilebilmesi için daha önce de geçtiği gibi "haramlığı (meni) gerektiren küllî bir asıldan istisna edilmiş olması" kaydının bulunması gerekmektedir. İlk kez meşru olan iki rekat olduğuna göre asıl namazm iki rekat şeklinde meşru olduğu olacaktır ve yolculuk sırasında namazın kısaltılması bu asıldan istisna edilmiş olmayacak; dolayısıyla da ona ruhsat denemeyecektir
[59] Yedinci Meselenin sonundaki fasıl içerisinde.
[60] Bir mubahın Allah'a karşı sevimli gelmesi onun mübâh olmamasını, aksi­ne matlûp olmasını gerektirmez.
[61] Bakara, 2/185. Allah'ın ruhsatlan sevmiş olması keza bizim hakkımızda kolaylığı murâd etmesi, ruhsatların Allah'a hoş geldiğinin bir delîli ol­maktadır. Bu dn en azından ınondûb düzeyinde ruhsatlara yönelik bir ta­lebin bulunmasını gerektirir.
[62] Şatibi, El-Muvafakat İslami İlimler Metodolojisi, İz Yayıncılık. 1/308-315
[63] Kendisine bir noksanlık arız olacağından korkulan metanetsiz kimse için İaşeyi yemesi ve böylece ruhsattan istifâdesi vâcib olacaktır. Metanetli ve kendisine bir noksanlık arız olmayacak kimse için ise sadece muhayyer­lik hükmü sabit olacaktır.
[64] Visal orucu, akşam iftar etmeksizin ertesi günün orucuna niyet etmek su­retiyle tutulan oruç olmaktadır. (Ç)
[65] Çünkü burada söz konusu edilen meşakkat, daha öncekinden farklı başka bir neVidir.  Daha önce geçen   meşakkat ruhsat hükmünü gerektiren nev'indendi. Burada sözü udilnn meşakkat ise aslî hükümden yani visal orucunu yasaklayan hükünıdon  ııyrılmayı engelleyen meşakkattir. Bu zevatın visal orucundun tncgukkul duymamaları, onları yasak olan şeyi işleme durumuna götürmüştür, Sonra bu zor bir hükümden kolay bir hükme intikal demek do değildir. Doluyısıyla ruhsat kapsamına girecek durumda değildir. Ancak her halükarda burada onların ictihadları-nı üzerine dayandırdıkları bir meşakkat nevi bulunmaktadır. Bu durum­da, birinci nev'ide meşakkatin, hallerin ve şahısların farklı olmasına göre farklılık arzedeceğine dâir bununla istidlalde bulunmak, meşakkatin aynı nev'i ile değil de cinsi ile istidlalde bulunmak olur. Tabiî bu da kayıtlı olan bir şey üzerine kayıtsız, yahut da hâs olan bir şey üzerine âmm olan bir şeyle istidlalde bulunmak kabilinden olur. Böyle bir istidlal ise, ileride de geleceği gibi sahîh değildir. Ancak bir öncesine eklenerek mürekkep bir istidlal tarzı olarak düşünmek mümkündür ve bu istidlal, her ne ka­dar ruhsat bahsinde olup olmadığını ifâde etmese bile, mücerred meşak­katin durum ve şahısların farklılığına göre farklılık arzedeceğini ifâde eder
[66] Çünkü soruyu yöneltene şöyle denilecektir: İtiraz müşterektir. Sizin ceva­bınız neyse aymsıyla bizim de cevabımız olacaktır. Dolayısıyla böylesi iti­razlar bağlayıcı olmak üzere ileri sürülemez.
[67] Bu cevap "Ruhsatların işlenmesi emredilmiş olduğuna göre, ortada ruh­sat yoktur." sözüne karşı getirilmektedir. Birinci cevap söz konusu olan ruhsat için bir mubah mahallin bulunduğu, çünkü soruda zikredilmeyen üçüncü bir kısmın daha mevcut olduğu şeklinde verilmişti. Bu cevapta ise şöyle denilmektedir: Ruhsat emredilmiş olanlarda dahi mevcuttur; ancak söz konusu talep cihetiyle ruhsat oluşu ciheti farklıdır. Azimet oluşu cihe­ti bizzat talebin kendisinden açıkça bellidir. Ruhsat ciheti ise, delîlin kıs­men de olsa mamulün bih (kendisiyle amel olunan) olmasıyla birlikte zor hükümden daha hafif olan hükme intikal edilmesi açısından olmaktadır. Burada zor hükmün delilinin kısmen mamulün bih olması diye kayıtla­dık; çünkü ruhsatı işlemesi istenilen kimseye göre mamulün bih olma­maktadır. Bilindiği üzere usûlcüler ruhsat için, aynı şahıs hakkında özür sırasında o şeyle amel etme yükümlülüğünün bekâsını şart koşmaktadır­lar. Aksi takdirde ruhsat olmaktan çıkarak azimet halini alır. el-Ebherî şöyle der: Özrün ortaya çıkması sırasında kişi mükellef olmadığı zaman, o kişi hakkında ruhsattan söz etmek mümkün değildir. Çünkü ruhsat an­cak teklîfî hükümler hakkında söz konusu olur ve ruhsat için yükümlülü­ğün mevcudiyeti şarttır. Küfür kelimesinin söylenmesinin haram olma­ması durumunda ruhsattan söz edilmez. Çünkü  ikrah (tehdîd, zorlama) yükümlülüğü ortadan kaldırır. Aynı şey Ramazan'da oruç bozma, başka­sının malını telef etme için yapılını zorlamalar için de söylenebilir. Bunla­rın zorlama sonucunda huruın olmaması, onların ruhsat olmadıklarını gösterir. Çünkü o şahsu nİNbetlo hanım kılıcı delîl bakî değildir. Şu halde ruhsatın olabilmesi için, bi/.zııl o şjıiIihu ııisbetle zor olan hükmün delîlinin mamulün bih olarak geçerli ve devamlı olması gerekmektedir. Bu izahtan sonra müellifin delîli daha iyi anlaşılacaktır..
[68] Abdullah b. Muhammed b. Ebî Bekr anlatır: Hz. Âişe'nin yanında idik. Ortaya yemek geldi. Kasım b. Muhammed namaz kılmak için kalktı. Bu­nun üzerine Hz. Âişe: "Rasûlullah'dan (as) işittim, şöyle buyuruyordu: "Ortada yemek varken, keza sıkışık vaziyette iken namaz yoktur." (bkz. Müslim, Mesâcid 67; Ahmed, 6/43; Beyhakî, 3/73...)
[69] Gasbedilen arazîde namaz kılmak gibi. Burada iki yön bulunmaktadır ve bunlardan biri üzerine azîmet ve talep, diğer yönüne de ruhsat hükmü taalluk etmektedir. Nitekim zikredilen bu meselelerde hem namazın kı­lınması talebi hem de bu hal ve yerlerde kıhnmaması isteği olmak üzere farklı açılardan birbirine zıt iki talep bulunmaktadır. Cihetler farklı ol­duğu için bu bir tenakuz teşkil etmemektedir. Bu misallerden amaç ko­nunun zihne yaklaştırılmasıdır.
[70] Bu netice birinci cevaba göre açıktır. İkincisine göre ise, burada açıkla­nan şey sadece ruhsat verme cihetinin talep cihetinden farklı olduğudur. Ama bu durumda ruhsatın mübâh olması hususu ise daha önce verilen bilgilere itimad edilerek burada tekrar açıklanmamıştır.
[71] Şatibi, El-Muvafakat İslami İlimler Metodolojisi, İz Yayıncılık. 1/315-320
[72] Bakara, 2/173.
[73] Bakara, 2/184.
[74] Müellifin bu sözü de açık değildir. Çünkü konu Allah'ın yapmak vb da terketmek suretiyle muhayyerliğe delâlet edecek bir lafız zikretmediftiyle ilgilidir. Dolayısıyla böyle bir yerde emir ya da nehiy lafızlarının getiril­mesinin bir mânâsı yoktur.
[75] Nisa, 4/101.
[76] Tâvûs ve Dahhâk'e nisbet edilen görüşe göre kısaltmaktan maksat nama­zın halleri ile ilgilidir: îmâ, teşbihlerin hafifletilmesi, hangi yönde ise o tarafa doğru kılması gibi. Bu takdirde  âyetteki "kâfirlerin size bir fena­lık yapmasından korkarsanız" şartı zahiri üzere kalacaktır. Ancak bu takdirde dahi bir ruhsat söz konusudur. Bu haliyle müellifin bu görüşe göre diye kayıtlamasının sebebi anlaşılamamıştır.
[77] Nahl, 16/106.
[78] Muvatta, Kelâm 15. Kişinin kuriHinu nisbetle vaadini yerine getiremeye­ceğini bile bile söz vermesi bir ruhsat olmaktadır.
[79] Mubahla ilgili bahisler sırasında küfür kelimesinin söylenmeyip metanet gösterilmesinin mendûb olduğu geçmişti. Müellifin "diğerlerinin durumu da aynıdır" sözü üzerinde durmak gerekmektedir. Çünkü çoğunluk hatta bütün âlimlere göre   diğer ruhsatların da işlenmeyerek azîmet hükmün­de ısrar edilmesinin daha üstün olmasını gerektirecek bir netice ne kadar doğru olabilir? Mesela Ebû Hanife yolculuk sırasında namazın kısaltıl­masının vâcib olduğu görüşündedir ve buna ıskat ruhsatı (düşürücü ruh­sat) adı vermekte ve sefer halinde iken namazların tam olarak kılınması­nın sahîh olmayacağını ifâde etmektedir. İmam Şafiî, yol iki merhaleden daha uzaksa, oruç tutmamak ve namazı kısaltmak  tutmak ve tamamla­maktan daha üstündür görüşündedir. Kadı Iyâz da şöyle der: Namazı yolculuk sebebiyle kısaltmanın sünnet olduğu meşhurdur. İmâm Mâlik'in mezhebinde ve çoğu tâbilerine, keza selef ve haleften pek çok âlime göre bu böyledir. Mâlikîler yolcu için öğle ve ikindiyle, akşam ve yatsıyı cem' etmesi ruhsatının muhayyer kılma mânâsında caiz olduğunu beyan et­mişlerdir. Bunlarla birlikte müellifin sözünü mukayese ediniz.
[80] Bakara, 2/223.
[81] Bakara, 2/35.
[82] Şatibi, El-Muvafakat İslami İlimler Metodolojisi, İz Yayıncılık. 1/320-323
[83] Buhârî, Savm 32; Müslim, Sıyâm 92; Ahmed, 4/299 ...
[84] Buhârî, Ezan 42; Müslim, Mesâcid 64-66.
[85] Çünkü bu haliyle namaza durduğunda namazın hakkını veremeyecek, zihni meşgul bulunacaktır. Dolayınylu namazı lâyık-ı veçhile îfâ edeme­yecektir.
[86] Acziyetin kişinin tabiatından kaynaklanması durumunda bu böyledir. Ancak acziyet, verdiği örneklerde olduğu gibi şer'î olması durumunda ise, ibâdetin aslını değil de kemâl vasfını ortadan kaldıracaktır.
[87] Daha önce geçen deliller izin konusunda değil günahın kaldırılmış olduğu konusunda açıktır, bkz. Dördüncü meselenin sonu.
[88] Şatibi, El-Muvafakat İslami İlimler Metodolojisi, İz Yayıncılık. 1/323-325
[89] Ruhsatın günahın kaldırılması anlamında alındığında, zahir odur ki ağır basan taraf azîmet hükmün işlenmesi olacaktır. Daha önce "Mübâh" bah­sinin dördüncü meselesinin sonunda şöyle denilmişti: "Hakkında "Bir gü­nah yoktur.' tabiri kullanılan mubah ise, hemen hemen yerilen arzu ve hevese uyma kabilinden olmaktadır. Dikkat edilirse, bunlar küllî nehiy talebi konusundaki Şâri'in kasdma genelde zıtlık göstermektedir." Bu ifâdeden de azîmet tarafının ağır basacağı anlaşılmaktadır. Ancak bu du­rumda ruhsat —namazların cem edilerek kılınması örneğinde olduğu gi­bi— hükmün işlenmesine yönelik özel bir talebin bulunmaması gerek­mektedir.
[90] Müellif, ruhsatın "günahın kaldırılmış olması" anlamına yorulması taraf­tarı olup, muhayyerlik anlamı verilmesine taraf değildir ve ruhsatın mü-bahhğından maksadın "günahın kaldırılmış olduğu" demek olduğuna dair deliller getirir ve "muhayyerlik" anlamı da kasdedilmiş olabileceğine dair delîl getirmez. Bununla birlikte altıncı ve yedinci meselelerde zikredeceği teferruatı muhayyerlik anlamı üzerine bina eder. Geriye ruhsattan mak­sadın muhayyerlik olduğu varsayımından sonra, acaba tercihten maksat nedir? noktası kalmaktadır. Acaba tercihten maksat Sâri' nazarında daha sevimli ve işlenmesi durumunda sevap görüleceği anlamı mıdır? Buna azîmet hükmü alıntının tercihi ilü ilgili delilleri sırasında "Azimetle amel edilmesi durumundu Allah'ın  ınedhi söz konusudur ve emri bil maruf

mâlî zarara maruz bırtıksıı bili! müstahab olmaktadır__" gibi ifâdelerinde
delâlet bulunmaktadır. Durum böyle olunca, burada muhayyerliğin bu­lunması nasıl söz komutu olabilir? Mübâh bahsinin birinci meselesinde, Sâri' nazarında mübAlım yııpılınuBi ile terki arasında bir fark bulunmadı­ğının yedi delili geçmişti   Müellif orada delillere itiraz edilen noktaları reddetmiş ve mübAhın fiili vo terki arasında bir farkın olmadığını ortaya koymuştu. O takdirdi1 bıırnılııkı "torcîhten" Şâri'ce sevimli, onun tarafın­dan istenilen ve huvmi) vurilmı şı«y mânâsı dışında başka bir şeyi kasdet-miş olması gerekmnktodlr TtnvSlıiıı bundan başka Şâri'ce anlamı ne ola­bilir ki, o anlamı üaerlıitt hnmltJ<lllmiij olsun ve müellifin buradaki sözüyle "Mübâh" bahsindeki »Osu ııımhıımIıı bir terslik bulunmasın. Belki şöyle de­nilebilir: Buradaki münllilln turoth «özünden kasdı "sadece ihtiyatlı dav­ranmaktır; istersu Sâri' kul ınıttı lııvimli ve sevaba nail kılıcı bir şey derecesine ulaşmış olmasın" anlamı olabilir. "Bu tercîh ve ihtiyat mahal­lidir." şeklindeki sözü de buna işaret etmiş olur. Ancak bu kez de getirilen deliller hakkında söz etmek gerekecektir. Bizzat kendisi de yedinci mese­lenin sonunda birinci fasıldan önce şöyle demektedir: "Azimet hükmü al­ma konusundaki evleviyet bazan mendûb anlamında olur, bazan da vücûb anlamında bulunur. Bu arzettiğimiz noktaların birlikte değerlendi­rilmesi ve müellifin sözleri arasını telif etme için bu notun arzına ihtiyaç duyulmuştur.
[91] Âl-i İmrân, 3/173.
[92] Ahzâb, 33/10.
[93] Ahzâb, 33/23.
[94] Olay özetle şöyle cereyan eder: Hz. Peygamber (as) Uyeyne b. Hms ve be-raberindekilere, Medine'yi terketmeleri ve Kureyş ordusundan ayrılmala­rı karşılığında Medine hurmalarının üçte birini vermeyi teklif etmişti. İki Sa'd (Sa'd b. Ubâde ve Sa'd b. Muâz) Hz. Peygamber'i bundan alıkoydular ve: "Biz ve onlar müşrik iken, onlar böyle bir şeye tamah edememişlerdi. Ancak satın alır ya da misafirlik neticesinde bizim hurmalarımızdan yi­yebilirlerdi. Şimdi Allah bize İslâmla ikram ettikten, bizi seninle ve Is-lâmla aziz kıldıktan sonra mı, mallarımızı onlara verecekmişiz? Bizim böyle bir tedbire ihtiyacımız yoktur. Vallahi onlara biz birşey vermeyiz. Aramızda Allah hükmünü verinceye kadar kılıçtan başka birşey olamaz." dediler. Hz. Peygamber de (as) bunu olumlu karşıladı, (bkz. İbn Hişâm, Siyer, 3/234).
[95] Hz. Peygamber'in vefatından sonra Arap yarımadasında, Kureyş, Sakîf ve Ensâr hariç, İslam ahkâmına boyun eğen hiçbir kabile kalmamıştı. Fitne baştan başa her yeri tutmuştu. Kabileler Medine'ye yakın bir yerde toplanmışlar ve elçilerini Hz. Ebû Bekir'e göndererek namaz kılacakları­nı, fakat zekat vermeyeceklerini belirtmişlerdi. Zekatı bir nevi angarya telakki ediyorlar ve izzetleriyle bağdaştıramıyorlardı. Erkek ve kadın ol­mak üzere birçok türedi peygamber çıkmıştı. Onlarla birlikte îmânın letafetini kalbinde duymayan pek çok kimse de irtidat etmişlerdi. O sıra­da İslam ordusu Üsâme komutasında Suriye bölgesinde bulunuyordu. İş­te böyle bir ortamda, ashâb bütün Arap yarımadası sakinleriyle savaşa girmenin hiç bir fayda getirmeyeceğinde hemen hemen aynı fikirdeydiler. Zekat vermek istemeyenlere şimdilik ses çıkarılmamasında zaruret görü­yorlardı. İslamm henüz beşiğinde iken ortadan kaldırılması gibi bir tehli­keyi sezdikleri için böyle bir ortamda, bütün Araplarla savaşa girmeyi terk ruhsatını almak ve ruhsat hükümle amel etmek görüşünde idiler. Ancak Hz. EbûBekir bu ruhsat görüşe asla yanaşmadı, onlarla mücâdele etti, onları ikna etti ve neticede ashab onun görüşüne (azîmet hükme, ci­hada) döndüler. Sonra olan oldu ve bütün Arap yarımadası tekrar İs­lam'a döndü. Yalancı peygamberler ortadan kaldırıldı. Böylece bu misal­de de, ruhsatı gerektiren sebebin bulunmasına rağmen azîmet hükmü tercihte bulunmanın üstünlüğü de ortaya çıkmaktadır.
[96] bkz. Nahl, 16/106.
[97] Benzeri bir rivayet için bkz. Ebû Dâvûd, Zekat 27 (2/1217). H/,. Ömer (Peygamberimizin kendisine birşey vermesi sırasında) 'Ya Rasülallahl 'Sizden biriniz için daha hayırlı olanı, hiçbir kimseden bir şey istememe­sidir.' buyurmuştunuz," demişti. Efendimiz de: "O senin istemen halinde­dir. Allah'ın istemeden sana vermiş olduğu şey ise, Allah'ın verdiği bir rı-zıhtır." buyurmuşlardır. Taberî ve Ebû Yala rivayet etmişlerdi. Senedin­de bir beis yoktur.
[98] Yani bu bir ruhsat olacaktı. Ancak onlar ruhsatla amel etmemişlerdir. Bu da ancak azimetle amel etmenin daha üstün ve evlâ oluşundan dolayı ol­maktadır.
[99] Üçünün de genel özür beyan etme imkanları vardı. Zira sefer sıcak bir dö­nemde yapılmıştı, yol çok uzundu, mevsim hasat mevsimiydi. Ayrıca husûsî özürlerinin bulunmasına ihtiyaç yoktu. Ka'b, kendisine son derece münazara yeteneğinin verildiğini söylerdi. Aynı zamanda doğru da söyle­yerek gayet güzel bir şekilde mazeret belirtebilirdi. Hilâl b. Umeyye yaşlı birisiydi. Onun husıİHÎ özrü de aynı şekilde makbuldü. Nitekim seksen küsur kadar kişi ma/.orol belirtmiş ve Hz. Peygamber hepsinin de özürle­rini kabul etmiş ve hııklıımıdu Allah'tan mağfiret dilemişti. Bütün bunla­rın münafık olduklıırı hhI>İI dııftildir. Bununla birlikte bu üç sahabî maze­ret bulma (ruhsat) yolunu |{itınoycrck doğru sözlülüğün meşakkat ve sı­kıntılarına (azimdin) K<>ğüN gtırdilnr. Kendilerine yeryüzünün dar geldiği bu büyük sıkıntı vo bolny» tam nlli gün dayandılar; ağladılar, münâcâtta bulundular. Sonundu Allah onların tövbelerini kabul etti ve onları doğru­lardan diye niteledi.
[100] bkz. Tevbe, 9/118. Buhârt, Tuftîr B/18; Müslim, Eymân 24.
[101] Zümer, 39/10.
[102] Âl-i İmrân, 3/186.
[103] Ahkâf, 46/34.
[104] Şûra, 42/43.
[105] Bakara, 2/284.
[106] Bu âyetlerin nâsih olması durumunda ruhsattan bahsetmek mümkün de­ğildir. Aynı şekilde bir önceki âyetin mensûh değil de muhkem olduğu ve mânâsının "Kibir, hased, hakkı saklamak... gibi kötü hasletleri açığa vursanız da ..." şeklinde düşünülmesi durumunda da ruhsattan söz et­mek mümkün değildir. Ruhsatın söz konusu olabilmesi için zor hükmün ruhsat halinde dahi mamulün bih olması ve meşakkat bulunması duru­munda işlenmesi halinde günahın kaldırılmış olması gerekmektedir. Bu şartlar da burada mevcut değildir. Dolayısıyla bu örneğin burada zikri uygun gözükmemektedir.
[107] Bilindiği gibi vefat haberiyle birlikte etraftaki kabileler irtidat etmişler ve Medine'nin etrafında toplanmışlardı. Durumları gerçekten ciddî idi. Böyle bir vakitte en iyi savaşçıların, en iyi görüş sahiplerinin içerisinde bulunduğu bu orduyu Hz. Ebû Bekir tutmamış ve Hz.Peyga ber'in amacının gerçekleşmesi için emir vermişti. Gerçi böyle bir ortamda orduyu tutması bir ruh anttı, l'ukııl o azimetle amel etmeyi yeğlemişti. Ne­tice de hayırlı oldu. Nitekim bilindiği gibi sahabeler, Hz. Peygamberin vefatı sonrasında eğer ebu bekir gibi biriyle Allah kendilerine lutfetme-miş olsaydı, nerdoyMs holıık olucuklarını belirtmişlerdir
[108] Bakara, 2/173.
[109] Bakara, 2/185.
[110] Ahmed, 2/108.
[111] Mülk, 67/2.
[112] Ankebût, 29/1-3.
[113] Âl-i İmrân, 3/186.
[114] Muhammed, 47/32.
[115] Âl-i İmrân, 3/141.
[116] Bakara, 2/155.
[117] Buhârî, Zekât 5; Müslim, Zekât 124.
[118] Enfâl, 8/66.
[119] Şatibi, El-Muvafakat İslami İlimler Metodolojisi, İz Yayıncılık. 1/325-336
[120] Enfâl.8/68.
[121] Bu bir yoruma göre böyledir ve Rûhul-meânTde bu mânânın bir te-kellüf (zorlama) olduğu söylenmiştir.
[122] Şûra, 42/30.
[123] Tevbe, 9/49.
[124] Tevbe, 9/81.
[125] Tevbe, 9/91 vd.
[126] Tevbe, 9/41.
[127] Tevbe, 9/39.
[128] Ahmed, 2/108.
[129] Buhârî, Savm 32; Müslim, Sıyâm 92; Ahmed, 4/299.
[130] Bakara, 2/185.
[131] Nisa, 4/28.
[132] Burada daha (İnce göçen nztmetlt) amel etmenin daha uygun olacağını desteklemek için getirilen altı iîîah şekline karşı olmak üzere burada da altı izah şekli gutirilücektir,
[133] Çünkü bu katinin kat’i İla Unutul olmaktadır. Çünkü ruhsatın gelişi de aynı şekilde kesin bulunmaktadır.
[134] Hac, 22/78.
[135] Bakara, 2/185
[136] Nisa, 4/28.
[137] Ahzâb, 33/38.
[138] A'râf, 7/157.
[139] Sâd, 38/86.
[140] Bakara, 2/185
[141] Âlûsî, 1/238.
[142] Müslim, İlim 7; Ebû Dâvûd, Sünne 5; Ahmed, 3/316.
[143] Buhârî, Nikâh, 1. Hz. Peygamber kendisinin yaptığı ibâdetleri azımsayıp, kendilerinin şöyle şöyle yapacaklarını ifâde eden bu kimselere  şöyle de­mişti: "Dikkat ediniz! Allah'a and olsun ki, içinizde Allah'tan en çok kor­kanınız ve ona en çok saygı duyanınız benim. Fakat ben bazen oruç tuta­rım bazen de tutmam. Geceyi kısmen namazla kısmen de uyuyarak geçiri­rim ve kadınlarla evlenirim. Benim sünnetimden yüz çeviren benden de­ğildir."
[144] A'râf7/157.
[145] .   Tenhada bulunduğu /.uman diye ayrıca zikretmiştir. Çünkü eğer Hz. Pey-gamber'in (as) ruhaııltan istifâdeleri hep insanlar içerisinde olsaydı, o takdirde Hz. Peygamber bunlun teşrî için böyle yapmıştır; dolayısıyla bunda azimetin ruhsattan duha üstün olmadığına bir delîl yoktur denile­bilirdi.
[146] Nihâye, 1/241.
[147] Buhârî, Savm 37; Müıılim, Sıyâm 95-100; Ahmed, 3/12.
[148] Hucurât, 49/7.
[149] Mâide, 5/87.
[150] Müslim, Sıyâm, 177.
[151] Buhârî, Menâkıb 23; Müslim, Pedâil 77 , 78; Ebû Dâvûd, Edeb 4 ...
[152] iftar edilmeksizin ertesi günün orucuna niyet etmek suretiyle tutulan oruç. (Ç)
[153] Buhârî, Savm 49; Müslim, Sıyâm 67.
[154] Buhârî, Temennî 9; Müslim, Sıyâm 59, 60; Ahmed, 3/124.
[155] Buhârî, Savm 55; Müslim, Sıyâm 182.
[156] Müslim, Sıyâm 177.
[157] Buhârî, Edeb 74; MüNİİm, Halat 178; Ebû Dâvûd, Salât 124.
[158] Buhârî, Teheecüd İH; Müilim, Müsâfırîn 219; Neseî, Kıyâmu'1-leyl 17; tbn Mâce, İkâme 184.
[159] Buhârî, Savm 32; Müilim, Sıyftm 92; Ahmed, 4/299.
[160] Yani hikmet mevcut değilse.
[161] Yani eğer mazinne sefer gibi munzabıt ise, durum açıktır. Eğer munzabıt değilse, meşakkatten ibaret olan illet de munzabıt olmayacaktır. Mesela hastalık gibi. Bu durumda her iki yola göre de vâcib olan ihtiyatlı dav­ranmaktır.
[162] Şatibi, El-Muvafakat İslami İlimler Metodolojisi, İz Yayıncılık. 1/336-349
[163] Misal: Sâri' koca için, zevcenin tahammül edilemez olması durumunda onu bir talakla boşamak suretiyle kendisinden kurtulabilme ve böylece kadını terbiye etme yolunu açmıştır. Bunun neticesinde eğer koca kadı­nın tevbe ettiğini, pişman olduğunu, halini düzelttiğini görürse kendi çı­karlarını da korumak üzere kadına müracaatta bulunur. Eğer kocanın kadın yüzünden sıkıntıları ikinci defa kendisini gösterirse koca ikinci de­fa boşamak suretiyle çıkış yolu arayabilir. ... Ama böyle yapmaz da üç ta­lak hakkını birden kullanır ve baştan kadını üç talakla boşarsa, şeriatın kendisi için çizmiş olduğu şekle muhalefet etmiş ve çıkış yolunu kendi eliyle tıkamış olur. DolnyiHiylıı pişman olması durumunda tekrar birleş­me gibi bir imkanı ortııdıın kaldırmış ve kendi durumunu kendi eliyle zor­laştırmış olur. ileride pük çok misal gelecektir
[164] Talâk, 65/2.
[165] Talâk, 65/2.
[166] .   Talâk, 65/2.
[167] Nisa, 4/5.
[168] Bakara, 2/282.
[169] Talâk, 65/2.
[170] Âl-i İmrân, 3/54.
[171] Bakara, 2/15.
[172] Bakara, 2/9.
[173] Talak, 65/1.
[174] Feth, 48/10.
[175] Fussılet, 41/46.
[176] Şatibi, El-Muvafakat İslami İlimler Metodolojisi, İz Yayıncılık. 1/349-354
[177] Şatibi, El-Muvafakat İslami İlimler Metodolojisi, İz Yayıncılık. 1/354
[178] Bakara, 2/282.
[179] Talak, 65/2.
[180] Hac, 22/78.
[181] Bakara, 2/185.
[182] Rûm, 30/21.
[183] A'râf ,7/189.
[184] Hac, 22/78.
[185] Şatibi, El-Muvafakat İslami İlimler Metodolojisi, İz Yayıncılık. 1/354-356
[186] Akıllı olma şartının burada zikredilmesi pek yerinde gözükmemektedir. Çünkü bizim buradaki konumuz, bulundukları zaman azîmet, bulunma­dıkları zaman ise ruhsat hükümlerin söz konusu oldukları durumlardır. Akü ise bunlardan değildir. Çünkü akıl mutlak yükümlülüğün şartı ol­maktadır. Bu yüzdendir ki, müellif daha sonra diğerlerinin mukabilini sayarken aklın mukabili olacak şeyi zikretmemiştir
[187] Terğîb ve Terhib'de rivayet edilen uzunca bir hadiste şöyle denilmekte­dir: Isrâfîl Hz. Peygamber'e (as): "Allah senin sözlerini işitti ve beni yer­yüzünün hazinelerinin anahtarlarıyla sana gönderdi. Keza  benim sana Tihâme dağlarını zümrüd , yakut , altın ve gümüş haline çevirip seninle birlikte yürütmemi arzetmemi de emretti. Dilersen melik peygamber, di­lersen kul peygamber olmayı tercih edebilirsin." dedi. Cibril tevazu gös­termesini işaret etti. O da üç defa: "Bilakis kul peygamber olmayı tercih ederim." dedi. Hadisi Taberânî hasen bir isnadla rivayet etmiştir. Ayrıca Beyhakî Ztthd'de rivayette bulunmuştur.
[188] Hadiste: "(Bana Rabbim tarafından) Mekke vadisi doluşunca altın kılın­ması arzedildi. Ben: Yo Rabbi! Bir gün doyar, bir gün aç kalırım. Aç kal­dığım zaman sana yakarışta bulunurum, seni zikrederim; doyduğum za­man ise sana şükür ve hamd ederim.' dedim. (Kabul etmedim.)" denilmiş­tir. Tirmizî, Zühd 35; Ahmed, 5/254.
[189] Mesela Hudeybiye'de çok sıkıntı duydukları bir anda parmaklarından su kaynaması gibi. Bunlardan amaç asla nefsin bir haz duyması değildi; bi­lakis  sahabenin  içerisinde bulundukları  sıkıntıları  azaltmak,  onların imanlarını takviye etmek oluyordu.
[190] bkz. Buhârî, Tefsîr 33/7; Müslim, Radâ 49-50; Ahmed, 6/134
[191] bkz. Bakara, 2/260.
[192] bkz. Buhârî, Tefsir 18/2, 4; Tirmizî, Tefsir 18/1.
[193] îstidrâc: Allah'ın kişiyi azab ve helake yaklaştırması için kendisine hari­kuladelikler vermesi.(Ç)              
[194] Risâle'sinin "Evliyanın kerametleri" bahsinde.                
[195] Şatibi, El-Muvafakat İslami İlimler Metodolojisi, İz Yayıncılık. 1/357-363


Eser: El-Muvafakat

  • Yeni Ekle
Yorumlar (0)

El-Muvafakat

 

Son eklenen ruyalar

Sitemizde yer alan soruların cevapları özenle islami eserlerden seçilerek yazılmaktadır.
Haramiler | Bitkiler