On Sekizinci Mesele:

Mükellefe nisbetle ibâdetlerde asıl olan onların taşıdıkları an­lamlara (illetlere) bakmaksızın onlarla kullukta bulunmaktır (yani taabbudîliktir); âdetlerde ise asıl olan onların içerdikleri mânâları esas almaktır.

Birinci tezin delilleri:
İstikra: Hakîkaten ibadetlerle ilgili konuları incelediğimizde bu neticeyi görürüz. Meselâ, hadesten taharete (gusül ve abdest) baka­lım: Yıkanması gereken yerler, hadesi gerektiren mahalli öte aşmak­tadır[425] Aynı şekilde namazlar da öyledir; belli şekillerde belli hare­ketlerle yapılmaktadır ve bu belli şekillerin dışına çıkıldığında ibâdet olmaktan çıkmaktadır. Yine.ibâdetlerde bazı mûciblerin, gerektirdik­leri netice (mûceb) farklı olmakla birlikte beraberlik gösterdiklerim görmekteyiz,[426] Belli bir zikir, belli bir yerde istenilir iken, başka bir yerde istenilmemektedir[427] Hadesten taharet sadece temiz ve temiz­leyici olan su ile yapılabilmektedir; halbuki başka maddelerle de temizlik yapmak mümkündür. Teyemmüm aslında maddî anlamda bir temizlik saymak mümkün değilken temizleyici su ile yapılan ta­haret yerine geçmektedir. Oruç, hac vb. gibi diğer ibadetlerde[428]de du­rum aynıdır. Bizim bu gibi taabbudî olan şeylerden genel olarak anlayabildiğimiz hikmet, bunlarla Allah Teâlâ'mn emirlerine teslimiyet, . yalnızca O'na karşı saygı duymak, O'nu yüceltmek ve Ö'na yönelmektir. Bu kadarı, belli bir hükmün anlaşılabileceği bzel bir illet ortaya koymaz. Eğer Öyle olsaydı, o zaman bizim için belli kalıplar konulmaz; aksine, belirlenmiş kalıplarla olduğu gibi belirlenmiş kalıplar olmak­sızın da sadece Allah'a tazimde bulunmakla emrolunurduk ve belir­lenmiş kalıplara muhalefet eden kimseler de kınanmazlardı. Zira, ku­lun niyetine uygun olan fiiliyle tazim gerçekleşmiş olurdu. Halbuki durum görüşbirliği ile böyle değildir. Buradan da anlıyoruz ki, Sâri' Teâlâ'nm ilk maksadı, bu belirlenmiş kalıplarla kullukta bulu­nulmasıdır (taabbudîlik) ve bu belirlenen şekillerin dışındakiler ise şer'an amaçlanmış olmamaktadır. (2)
Eğer Allah'a kulluk f taabbudîlik) konusunda bir genişlik amaçla­narak şer'an belirlenmiş şeylerle olduğu gibi belirlenmemiş şeylerle de kulluk icrasında bulunmak caiz olsaydı, o zaman Sâri' buna dair açık bir delil ortaya kordu. Nitekim âdetler konusunda genişlik göste­rildiğine dair deliller ortaya koymuştur.[429]Bu durumda sadece belir­lenmiş şekil ve kalıplar üzerinde durularak onların benzerleri, yakın­ları ya da hakkında nass bulunan konu ile ortak yönleri bulunan diğer­leri bırakılmış olmazdı. Muamelâtta caiz olan bu gibi durumlar ibâdetler bahsinde de aynı şekilde caiz olurdu. Ancak baktığımızda durumun öyle olmadığını, hiçbir zaman belirlenmiş şekil, kalıp ve miktarların öte aşılmasınınistenmediğini görüyoruz. Bu daibâdetler-den maksadın taabbudîlik olduğunu ve belirlenmiş sınırların korun­masının gerekliliğini göstermektedir. Ancak bir nass ya da icmâ ile ba­zı şekillerden gözetilen mânâ (illet) ortaya çıkmışsa, bu durumda ona tâbi olana yönelik bir kınama olmayacaktır.[430]Ancak bu son derecede azdır ve bir esas olacak durumda değildir. Bir şeyin asıl olabilmesi için, o konuyu tümüyle kapsaması ve galebe çalması gerekir.
Sonra usûlcülere göre, ibâdetlerde "nıünâsib," benzeri (nazîri) bulunmayan şeylerden sayılır.[431]Yolculuk sırasında namazın kısaîtılması, oruç tutmama ruhsatının verilmesi, iki namaz arasını birleştire­rek kılma (cem) vb. gibi hükümlere nisbetle (illet olmaya uygun görü­len) meşakkat[432] örneğinde olduğu gibi. Buna göre ibadetler konusun­da cins itibarıyla anlaşılabilen illetlerin çoğu, hususîlik bakımından anlaşılır değillerdir. Meselâ[433] "Yanıldı ve secde etti[434] "Sizden biri­niz, abdestini bozduğunda abdest almadıkça Allah onun namazını kabul etmez"[435]hadisleri gibi. Keza Hz. Peygamber günün iki ucunda (yani güneş doğarken ve batarken) namaz kılmayı yasakla­mış ve illet olarak da, güneşin şeytanın iki boynuzu arasında doğup battığını göstermiştir.[436] Hilaf ilmiyle uğraşanlar, niyetin gerekliliği konusunda abdesti teyemmüme kıyas ederlerken şöyle derler: Abdest,abdest almayı gerektiren şeyin çıktığı mahalli öte aşarak gerçekleşti­rilen bir temizliktir. Dolayısıyla teyemmüme kıyasla abdestte de rıiyet vacib olur. İhtilafsız açık, munzabıt ve hükmün bağlanmasına uygun (münasib) bir illeti bulunmayan, üzerinde ittifak edilmeyen "şebeh" diye adlandırılan ve kabul edenler tarafından da ancak kıyas edebile­cek başka birşey bulamadıkları zaman kullanılan tür de böyledir. Bi­zim için illeti belirleme yollarından[437] biri ile ortaya konulan açık bir illet gerçekleşmediği zaman, mutlaka yapılması gereken şey, beiirlenmiş sınırlar yanında durmak ve öte aşmamak olacaktır. Çünkü biz istikra neticesinde şeriatın ibâdetler konusunda taabbudîlik esası et­rafında dönüp dolaştığım görmekteyiz. Dolayısıyla taabbudîlik, ibâdetler konusunda asıl prensip olacaktır, (3)
Fetret[438] dönemlerinde Allah'a kulluk şekilleri (taabbudî konu­lar) akıllı insanlarca âdetlerle ilgili konularda olduğu gibi buluna­mamıştır, Genelde onların sapıklık içerisinde bulundukları ve doğru bir yol üzere olmadıkları görülmektedir. Bundan dolayı da, daha önce­ki şeriatlardan kalan hükümlerde değiştirmeler olmuştur. Bu husus, açıkça göstermektedir ki, akıl yalnız başına taabbudî konuları kavra­mak ya da onları belirlemek ve koymak kudretine asla sahip değildir. Bunları koyacak ve belirleyecek mutlaka bir şerîata ihtiyaç vardır.. Durum böyle olduğu için de Yüce Allah, fetret devri insanlarını taabbudî konularda doğruyu bulamadıklarından dolayı mazur gör­müştür: "Biz bir kavme peygamber göndermedikçe onlara azap etme­yiz[439] "Peygamberlerden sonra, insanların Allah'a karşı bir hüccet­leri olmaması için, gönderilen müjdeci ve uyarıcı peygamberlerden bir kısmını daha önce sana anlatmıştık.[440]Bu son âyette bahsedilen hüccet, şeriatın takat üstü yükümlülüğün kaldırıldığı konusunda or­taya koyduğu hüccet olmaktadır. Alîahu a'lem! Durum böyle olunca bu gibi konularda, mutlak surette Şâri'in belirlediği hususlara başvur­mak mecburiyeti kendisini gösterecektir. Taabbudîliğin anlamı da iş­te budur. Bu yüzdendir ki, bu gibi konularda sadece emre uyma duru­munda olan kimseler, doğruya isabet konusunda daha avantajlı ola­caklar, selef-i salihin yolu üzere yürümeye daha layık bulunacaklar­dır. Bu İmam MâHVin görüşü olmaktadır. Zira o, hadesİn kaldırılması konusunda sadece temizliğin gerçekleşmesi noktasına bakmamış, temizlik başka bir vasıta ile gerçekleşse de mutlak suyun kullanılması gereğini ve niyyeti şart koşmuştur. Namazda tekbir yerine başka bir lafzın kullanılmasını caiz görmemiştir. Keza selâm için de aynı görüş­tedir. Zekât bahsinde, kıymet ödenmesini engellemiş, keffâretler bah­sinde sadece belirlenen adedlerle yetinmiştir. İbâdetler konusunda buna benzer aşırı bir tavır göstermiş ve ve sadece nass ile belirlenen ya da onlara tam bir benzerlik arzeden konularla yetinmiş ve onları Öte aşmamıştır. Sonuç olarak, bu kısımdan olan hükümlerde, taşıdıkları mânâlar dikkate alınmaksızın taabbudîlik bir esas olarak alınacak; başvurulacak bir rükün şeklinde kabul edilecektir.                             

Fasıl:

Âdetler konusunda asıl olan, taşıdıkları mânâlardır, şeklindeki ikinci tezin isbatma gelince; bu hususta da aşağıdaki deliller kullanı­lacaktır: (1)
İstikra. Biz, Şâri'in koymuş olduğu hükümlerde kulların masla­hatlarını gözetmiş olduğunu, âdetlerle ilgili bütün hükümlerin masla­hat etrafında dönüp dolaştıklarını görmekteyiz. Meselâ aynı şey, mas­lahat bulunmayan bir ortamda yasak olurken, maslahat bulunduğu zaman caiz olmaktadır. Örneğin, karşılıklı mübadelelerde dirhemi dirhem karşılığında veresiye olarak vermek haram kılınmış[441] iken, aynı şey karzda (ödünç akdi) caiz olmaktadır. Yaş hurmanın kuru hur­ma karşılığında satılması bir maslahat bulunmadığı zaman tam anla­mıyla garar içerdiği ve riba anlamına geldiği için haram olurken, ağır basan bir maslahattan dolayı caiz olmaktadır.[442]Biz akılla kavrayabil­diğimiz bu durumu ibadetler bahsinde anlaşılır bulamıyoruz. Yüce Al­lah şöyle buyurur: "Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır[443]"Aranızda mallarını haksız yollarla yemeyin.[444] Hadislerde de şöyle buyruîur: "Kadı öfkeli iken hükümde bulunamaz[445] "Zarar ve zararla mukabele yoktur[446] "Katil, vâris olamaz"[447]Hz. Pey­gamber garar satışını yasakladı[448] "Sarhoş edici herşey haram­dır.[449] Kur'ân'da ise: "Şeytan şüphesiz içki ve kumar yüzünden aranı­za düşmanlık ve kin sokmak ve sizi Allah'ı anmaktan, namazdan alı­koymak ister"[450] buyruîur. Bunlar gibi sayılamayacak kadar çok nass bulunmaktadır ve hepsi de kulların maslahatlarının dikkate alındığı­na, illeti belirleme yollarının gösterdiği üzere maslahatın bulunduğu her yerde şer'î iznin de bulunduğuna işaret etmekte, hatta açıkça be­lirtmektedir.  Bütün bunlar, âdetlerin Sâri' Teâlâ'mn taşıdıkları mânâyı dikkate alarak teşrîde bulunduğu türden hükümler olduğunu gö stermektedir. (2)
Daha önce misalleri de geçtiği gibi, Şâri'Teâlâ âdetlerle ilgili teşrî kısmında illetlerin ve hikmetlerin açıklanmasına büyük önem ver­miştir. Âdetler hakkında illet olarak gösterilenlerin büyük çoğunluğu akılla kavranılabilecek türde hükme münasib[451] olan şeylerdir. Bun­dan da, Sâri' Teâlâ'mn âdetlerle ilgili konularda onların taşıdıkları mânâlaratabi olunmasını amaçladığını; ibâdetlerde olduğu gibi nass-ların getirdiği sınırlarda durulması olmadığım anlamaktayız. Bu kı­sımda İmam Mâlik çok geniş davranmış ve"mesâlih-imürse-le"[452] prensibini bir esas olarak kabul etmiştir. Keza o, "istihsan"[453] prensibini de benimsemiş ve kendisinden "İstihsan, ilmin onda doku­zudur" sözü nakledilmiştir. Bu bahisler inşaallah ileride gelecektir. (3)
Fetret devrelerinde âdetlerle ilgili konularda onların taşıdıkları mânâlara olan iltifat biliniyor ve sağduyu sahibi kimseler bunları dik­kate alıyorlardı. Bunun neticesinde de maslahatları gerçekleşebiliyor ve genel anlamda da olsa küllî maslahatlar düzenli olarak icra edili­yordu. Bu konuda hikmet sahibi feylesoflarla diğer insanlar arasında da fark bulunmuyordu. Gerçi tafsilat kısmında kusur gösterdikleri oluyordu; ama neticede âdetler tabiî seyri içerisinde yürüyordu. Şeriatlar da ahlâkın güzelliklerini tamamlamak üzere gelmiş oluyor­du. Bu da gösteriyor ki, âdetler bahsinde şeriatın getirmiş olduğu hu­suslar, insanlar arasında bilinen şekliyle cereyan etmekte olan esasla­rın detaylarını tamamlamak amacına yönelik olmaktadır. Bu nokta­dan hareketledir ki, İslâm şeriatı cahiliye döneminde mevcut bulunan birçok hükmü benimsemiştir: Diyet, kasâme, Arûbe yani Cuma günü vâ'z ve irşad için toplanma,[454] kırâz (mudârabe), Kabe'nin örtü ile Ör­tülmesi vb. gibi cahiliye devrinde övgü ile karşılanan, güzel ahlâk ve iyi âdetlerden olup aklıselimin kabul edeceği ve İslâm tarafından da benimsenen hükümler bunlardandır. Bu türden olan âdetler çoktur. Taabbudî konulardan olup da cahiliye devri Araplarınca bilinen ve kendilerine ataları İbrahim'in dininden intikal eden nadir de olsa bazı doğru kalıntılar da bulunmaktaydı.

Fasıl:
Bu husus açıklık kazandığına ve âdetler konusunda mânâların dikkate alınması asıl olduğuna göre bakılır: Eğer âdetlerle ilgili bir ko­nuda taabbudî bir husus bulunursa, mutlak surette ona teslim olmak ve nassla belirlenmiş olan sınırlarda durmak gerekecektir. Nikahta mehir, eti yenen hayvanların helal olması için belli yerden kesilmesi, miras konusunda belirlenmiş bulunan nisbetler, talâk ve vefattan do­layı beklenmesi gereken iddet sayıları vb. gibi aklen kendilerinden beklenen cüz'î maslahatları kavrayabilme imkânı bulunmayan örnek­lerde olduğu gibi; Akıl ile izahı mümkün olmayan bu gibi konularda, bir başka meselenin bunlara kıyas edilmesi mümkün değildir. Gerçi biz, nikahta istenilen velî, mehir vb. gibi şartların nikahın zinadan ay­rılması için arandığını, mirasta belirlenen payların, vârislerin ölüye olan yakınlığına göre olduğunu, iddet ve istibrâdan gözetilen amacın, neseblerin birbirine karışmasını önlemek olduğunu kavrayabiliyoruz;ancak bunlar genel boyutlu mânâlardır. Nitekim bu mânâda ibadet­lerden gözetilen maksadın da Allah'a tazimde bulunmak, O'na karşı huşu ve saygı göstermek olduğunu kavrayabiliyoruz. Ancak bu kadarı, (genel hatlarıyla kavranılabilen bu hikmetleri) üzerine başkalarını kıyas edebileceğimiz bir asıl kılabilecek güçte değildir. Dolayısıyla, eğer nikahın zinadan ayrılması, nikahta aranan şartların dışında baş­ka yollarla da gerçekleşiyorsa, o zaman illâ da ileri sürülen şartların gerçekleşmesi aranmaz; rahmin temiz olduğu herhangi bir yolla sabit olursa[455] kar'[456] ya da ay hesabı ile iddet beklemesinin bir anlamı kal­maz şeklinde yorumlara gitmek doğru olmayacaktır.

Soru: Taabbudî konularda, Şâri'in maksadını özel bir tarzda bi­lebileceğimiz illetler var mıdır? Yok mudur?
Cevap: Taabbudî konularda istenilen şey, sadece emre uymak ve ne eksik ne de fazla, olduğu gibi o şeyi yerine getirmektir. Bunun için­dir ki Hz. Âişe'ye birisi: "Hayızlı kadın, niçin orucunu kaza ediyor da namazını kaza etmiyor?" diye sorduğunda, ona "Sen Harûra meşrepli misin?" demiş ve bu tip soruların sorulmasına karşı tepkisini belirt­miştir. Zira taabbudî konular, özel illeti anlaşılsın diye konulmuş şey­ler değildir. Sonra Hz. Âişe: "Biz orucu kaza etmekle emrolunurduk; namazı kaza etmekle emrolunmazdık"[457] demiştir. Onun bu sözü, ko­nunun taabbudî oluşunun meşakkatle tatili yönüne gidilmesinden daha isabetli olacağını göstermektedir. Şâri'in, parmakların diyetini eşit kılması konusu ile ilgili olmak üzere İbnu'l-Müseyyeb'in; "Yeğe­nimi Sünnet bu şekilde" diye karşılık vermesi de bu kabildendir.[458] Ör­nekleri çoğaltmak mümkündür. Bundan da anlaşılıyor ki, taabbudî konularda illet bulunmamaktadır.
Âdetlerle ilgili kısma gelince, bunların bir çoğunda anlaşılabilecek mânâlar (illet) bulunmaktadır. Böylece maslahatların belirlen­mesi ve sınırlarının tayin edilmesi mümkün olacaktır. Zira eğer insanlar bu konuda kendi başlarına bırakılacak olsalardı, o takdirde bir kaos olur, düzen ve intizam tutturulamaz, şer'î bir esasa başvurma imkânı bulunmazdı. Bir şeyin munzabıt (belirli) olması, imkan bu­lunduğunda o şeyin kabul edilmesi ve teslimiyet gösterilmesi için da­ha elverişli olacaktır. Bu yüzden Sâri' Teâlâ sınırları belirleme yoluna gitmiş, aşılması mümkün olmayan belirli miktarlar, bilinen sebebler koymuştur. Meselâ kazf (iftira) için seksen değnek, bekar bir kimsenin zina etmesi durumunda yüz değnek ve bir yıl sürgün ceza olarak be­lirlenmiş ; çalman malın belirli bir nisaba ulaşılması durumunda elin bilekten kesilmesi kaydı getirilmiş, haşefenin[459] girmesi birçok hük­me sebep kılınmıştır. İddet bahsinde ay ve kar1 sayıları; zekât bahsin­de nisabın belirlenmesi ve üzerinden senenin geçmesi de aynı şekilde­dir. Munzabıt (yani miktar ve evsaf bakımından belirli olmayan) hü­kümler ise mükellefin diyanetine havale edilmiştir. Bu gibi hükümle­re gizli olan, içe ait bulunan anlamında "serâir" denilmektedir. Namaz için taharet, oruç, hayız, hayızdan temizlik gibi, belirli bir esasa otur-tamayacağımız şeyler de bunlara örnek olmaktadır. Bunlar Sâri' Teâlâ tarafından zan ölçüsünde amaçlandığı bilineA hususlar olmak­tadır.
Sedd-i zerâi'[460] prensibi de bu mânâya işaret etmektedir. Ancak iki bakış açısı vardır: a. İncelediğimizde maslahatların ayrıntılarda boğulması ve iyice dağınık bir hal alması ve sonuçta başvurulacak şer'î bir asim bulunmaması noktasından (sedd-i zerîa prensibine yer veril­miştir). Meselâ İmam Mâlik'in mezhebinde durum böyledir. Halbuki yükümlülüklerden birçoğununun mükellefin diyanetine havale edil­diği sabit bulunmaktadır. Bu durumda onlardan ancak hakkmdanass bulunanlar dikkate alınacak demektir.[461] b. Furûu dağınık bulunsabi-le hemencecik kendisine başvurulabilecek kıstasların (zabıtların) bulunması açısından. Şeriatın bunların küllîsine yönelikkasdının bu­lunduğu bilinmektedir. Dolayısıyla muhtemelen bulunduğu yerlerde imkân dahilinde cereyan etmelidir. (?) Sâri', yasak olan şeylere götüre­ceği ve onlara vasıta edileceği gerekçesiyle birçok şeyi yasaklamıştır. Bu genel anlamda kesin olan bir kaide olmaktadır. Selef-i sâlih bu kaideyi dikkate almıştır; bizim de aynı şekilde dikkate almamız gerekmektedir. Bazıları üçüncü bir yaklaşım daha sergileyerek üzerinde ihtilaf edilen bu kısmı zahire has kılmışlar[462] ve hâkimleri kulların maslahatlarını gerçekleştirmek için ancak muttali oldukları konular üzerinde yetkili kılmışlardır; muttali olamadığı şeyleri ise kişinin di­yanetine havale etmişlerdir.[463]


Eser: El-Muvafakat

  • Yeni Ekle
Yorumlar (0)

El-Muvafakat

 

Son eklenen ruyalar

Sitemizde yer alan soruların cevapları özenle islami eserlerden seçilerek yazılmaktadır.
Haramiler | Bitkiler