Onuncu Mesele :


Biri diğerinin tâbisi durumunda olmayan iki şey hakkında iki emrin bulunması halinde, eğer mükellef kasıt itibarıyla o iki şeyi bir fiil içerisinde ve tek bir garazla toplamak amacı taşımaktaysa, bir önceki meselede ortaya konduğu gibi, toplama halinin etkisi bu-[199J hunnaktadır. İçtimâ halinde, infirâd halinde bulunmayan bir mânâ (özellik) vardır. Öbür taraftan münferid halde iken bulunan özellik­ler de, içtimâ haliyle ortadan kalkmamaktadır.

Ancak burada şöyle bir durum vardır: Acaba bunlardan her bi­ri, hükümleri bakımından diğerinin hükümleri ile bağdaşmaz (mü-nâfî) bir durumda mıdır? Yoksa değil midir?

Eğer öyle ise, o zaman konu, hüküm bakımından kasıt itiba­rıyla bir arada bulunan iki şey üzerine emir ve nehyin gelmesi me­selesine dahil olacaktır ve bu bir önceki meselenin bir gereği olmak­tadır. Bunun mânâsı şudur: Birşeyin kendisine ait şer'î hükümleri bulunduğu zaman, bu hükümler o şeye, içermiş olduğu maslahatlar sebebiyle bağlanmış olmaktadır. Mükelleflerin fiillerinden olan her fiilin hükmü de aynı şekilde böyledir. Bu fiil ister âdet olsun, ister ibadet olsun fark etmemektedir. İki fiil bir araya gelir ve bunlardan birine ait hükümler, diğerinin hükümleri ile bağdaşmaz ise bu şöy­le olur: Bu iki şey kasıt açısından tek birşey durumuna gelmiştir ve bunun tabiî sonucu olarak maslahatlar için konulmuş olan fakat birbiri ile bağdaşmaz halde bulunan hükümler bir araya gelmiştir. Bu durumda maslahat yönleri birbiriyle bağdaşmayacak ve birbiri ile çekişmiş olacaktır. Birbiri ile bağdaşma durumu olmayınca, infirâd halinde olduğu üzere bir maslahat kalmış olmayacaktır. Bu durumda hal, maslahatların, emredilen şeyle yasaklanmış olan şe­yin birleşmesi hali üzere karar kılmış olacaktır. Bunlar hükümle­rin bağdaşmazlığı konusunda birbirleri ile eşit durumdadırlar. Çünkü nehiy mefsedetlere, emir de maslahatlara dayanır. Bunla­rın bir arada toplanmaları ise, daha önce de geçtiği gibi imkân­sızlığa (mümtenî) götürür. Dolayısıyla benzeri birşey de imkânsız olacaktır.
Bu konunun esasını Hz. Peygamber'in "bey' (satış) ve selefi (karz) yasaklaması" teşkil etmektedir. Çünkü satış konusu, karşılıklı olarak istifadeyi artırma esasına dayanırken; selef (karz, ödünç), cömertlik, iyilik ve müsamahayı gerekli kılar. Bunlar bir arada bulundukları zaman, selef içerisine, satış akdinde mündemiç bulunan mânâlar girer ve bunun sonucunda selef aslî halinden çı­kar. Çünkü selef (karz), gümüşün gümüşle, ya da altının altınla va­deli olarak satılması yasağından istisna olarak meşru kılınmıştır. Satış ile beraber akdedilen selef, tekrar istisna edilmiş olduğu eski aslına dönmüş olacaktır. Aslı sarf[241] olmaktadır. Bunda ise esas, mümkün mertebe karşı tarafa daha fazlaya satmak, daha çok kâr elde etmektir. Karzda ise bu amaçlar yasaktır. Selef, satış akdi ile bir arada yapılması sebebiyle eski aslına döndüğü zaman (ortaya çıkan hâsıla) iki yönden caiz olmamaktadır:
1. Selefte mevcut bulunan vade.
2. Kâr amacının güdülmesi. Kişi karz akdini satış akdine ek­lemekle, bu iki akdin bir arada toplanması kasdına, sözü edilen bu mânâ dahil olmuş olmaktadır.
Mükellefin vacip, mendup ya da mubah[242] olmak üzere emro-lunduğu ibadetlere diğer amaçları katması durumu  da —eğer biri diğeri için tâbi durumunda değil[243]ve hükümleri de birbirileri ile bağdaşmayacak şekilde ise— aynı doğrultudadır. Meselâ namazda, onun hükümleri ile bağdaşmayacak olan yemek, içmek, boğazla­mak, konuşmak vb. fiilleri bir arada yapmak gibi. Farz ve mendu-bu bir arada yerine getirmiş olmak için namaz ve diğer ibadetlerde  farz ile nafileye birlikte niyet etmek[244]; bir fiilde iki farzı birleştirerek, iki öğleyi veya iki ikindiyi, ya da bir öğle ile ikindiyi birleştir­mek[245], Ramazan orucunu hem eda hem de kaza niyetiyle birleştir­mek ve benzeri örnekler gibi.
İşte bu yüzdendir ki, İmam Mâlik akitlerin birbiri ile cem edil­mesini caiz görmemiştir. Bunlardan bir kısmı hakkında eğer görüş ayrılığı var ise, cevaz görüşü, içtimâ halinde dahi infirâd haline itibar[246] sonucunda hükümler arasında bağdaşmazlık bulunmadığı değerlendirmesi üzerine bina edilmiş olmaktadır. İmam Mâlik bu noktadan hareketle bir arada yapılan sarf ve satışı; nikah ve satışı, kırâz (mudârabe) ve satışı, müsâkât ve satışı, şirket ve satışı, cul[247] ve satışı yasaklamıştır. Bu sayılan akitlerle birleşme konu­sunda icâre de, satış akdi gibi olmaktadır. Keza İmam Mâlik, götü­rü ile ölçüm işinin bir arada olmasını yasaklamıştır.[248] Alimler, icâre akdinin satış akdi ile birleşmesi konusunda ihtilaf etmişler­dir. Bütün bunlar, tek bir akit içerisinde birbiri ile bağdaşmayan farklı hükümler içeren akitlerin bir arada bulunması sebebiyle ol­maktadır. Şöyle ki: Sarf akdi, alanı son derece dar tutulan ve ek Özel şartlan bulunan bir tasarruftur. Bu meyanda olmak üzere cins ve karşılıklı bedellerin kabzedilmesi —ki bu konuda herhangi bir tereddüt ya da ertelemeye[249] veya az bir bakiyyenin bırakılması gi­bi bir duruma asla müsade edilmemektedir— konularında taraflar arasında tam bir eşitliğin (mümaselet) tahakkuk etmiş[250] olması aranmaktadır. Satış akdi ise böyle değildir. Nikâh akdi; karşılıklı saygı, müsamaha ve cömertlik esası üzerine kurulmuştur. Bu yüz­den Allah Teâlâ, kadına verilen mehiri, nıhle diye isimlendirmiş­tir. Bu, bir bedel karşılığında olmaksızın verilen bir hediye demek­tir. Nikâh konusunda tefVîze (havale işine) izin verilmiştir. Halbu­ki satış akdinde durum farklıdır. Kırâz ve müsâkât akitleri geniş­lik ve müsamaha esası üzerine kurulmuştur. Zira her ikisi de şer'an yasak olan belirsiz icâre kapsamından istisna yoluyla meşru kılınmış iki tasarruf olup bir nevi ruhsat sayılmaktadır. Satış akdi ise, bunun aksine, karşılıklı bedellerde, vadede ve diğer konularda bilinmezliğin giderilmesi esası üzerine kurulmuştur. Dolayısıyla satış akdi ile ilgili hükümler, kırâz ve müsâkât hükümleri ile bağ­daşmayacak türdendir. Şirket (ortaklık) akdi, her iki taraf için de geçim temini konusunda yardımlaşma ve dayanışma anlamı içer­mektedir. Satış akdi ise bunun zıddmadır. Cu'l, yapılacak işin meç-hullüğü esası üzerine kuruludur. Karşı taraftaki koşturacak insan (âmil) ise muhayyerdir.[251] Satış akdi, her iki hükümle de bağdaş­maz. Ölçülebilen maddelerde ölçünün esas alınması, ölçülecek olan şeyin miktarının tam olarak bilinmesini amaçlar. Götürü usûlü ise kolaylaştırma ve meblağı bilme konusunda müsamahalı olma esası­na dayalıdır ve bu usûlde satılan şeyin miktarı hakkında asla kesin bilgiye ulaştırmayacak olan tahmine başvurulur. İcâre akdi, hali­hazırda mevcut olmayan menfaatler üzerine kurulmuş bir akittir. Bu haliyle bilinmezlik taşımaktadır. Ancak duyulan ihtiyacın çok­luğuna binaen ve şirkette olduğu gibi yardımlaşma amacıyla caiz kabul edilmiştir. Satış akdi ise böyle değildir[252]Âlimler akde konu olan iki maldan biri hakkında kesinlik, diğeri hakkında ise muhay­yerlik koşulması konusunda da ihtilaf etmişlerdir. Cevaz verme­yenler görüşlerini, akdin kesinliği ile muhayyerliğin birbirleri ile bağdaşmayacakları esası üzerine bina etmektedirler.
İlgili hükümlerin birbiri ile bağdaşıp bağdaşmayacağı konu­sundaki değerlendirmelerden doğan ihtilaf sonucu, âdetlerle ilgili iki şeyin bir fiil içerisinde toplanması konusunda âlimlerin İhtilaf ettikleri gibi, bir ibadetle bir âdetin bir fiil içerisinde toplanması konusunda da aynı şekilde ihtilaf etmişlerdir. Hac ya da cihad esnasında ticarette bulunmak gibi.[253] Abdest alırken serinlemek kas-dı, oruç tutarken aynı zamanda perhizde bulunmak amacı bulun­durmak gibi. Keza iki ibadetin toplanmasında da ihtilaf etmişler­dir: Cünüplükten arınmak ve cuma namazı için birlikte gusül ab-desti almak gibi. Bu konunun açıklanması, gerek burada ve gerek­se Mâkâsıd bölümünde aslî maksatlarla tâbi maksatlar arasındaki ilişkiden söz edilirken yapılmıştır. Basan ancak Allah'tandır.

Eğer hükümleri birbiri ile bağdaşmaz türden ise, bu durumda da mutlaka içtimâ kasdimn dikkate alınması gerekecektir. Bunun delili daha önce geçmişti. Bu durumda içtimâ hali, ya nehyi gerekti­ren bir durum ortaya çıkaracaktır veya çıkarmayacaktır:
Eğer böyle bir durum ortaya çıkaracak olursa, o zaman o şey bütün olarak yasaklanmış olacak ve talep yönü birleşmiş olacaktır. Çünkü içtimâ hali, cüzlere yönelik olan talebi ilga etmiş ve bunun sonucunda o şeyin bütünü, emrin ya da nehyin kendisine yöneldiği tek birşey halini almıştır. Tabiî bunun sonucunda eğer maslahat varsa emir, yok mefsedet varsa nehiy taalluk edecektir. Burada ta­savvur edilen mefsedeti gerektiren bir bütün olduğuna göre tabiî ki taalluk eden talep, nehiy olacaktır. Meselâ iki kız kardeşin veya bir kadınla hala ya da teyzesinin aynı anda nikah altında tutulması, Ramazan'ın ilk günü ile Şaban'm son gününü, Ramazan'ın son gü­nü ile de Şevval'in ilk gününü birleştirerek oruç tutmak, iki şırayı birbirine karıştırarak içmek,—İmam Mâlik'in mezhebinde bazıları­nın görüşüne göre— iki adamın mallarını birleştirerek satmaları gibi. Çünkü birleştirme hali cüzlerin aslî kasıt ile dikkate alınma­masını gerektirir. Bu da iki satıcıdan her birine nisbetle bedelin bilinmezliği[254]sonucunu doğurur. Her ne kadar tümüne yönelik yoksa da sonuçta kaçınılmaz olan bu bilinmezlik ve sebep olduğu mefsedet yüzünden böyle bir birleştirme işi caiz olmamaktadır. Böyle bir akde cevaz veren kimse muhtemelen başka birşeyi dikka­te almış olmalıdır: Şöyle ki: Mal sahipleri, mallarını birleştirme doğrultusunda niyetlerini ortaya koyunca bu haliyle onlar bir nevi şirket (ortaklık) kurmuş olurlar; yani sanki onlar yaptıkları bu sa­tışla önce ortaklık kurmayı, sonra da onu satıp parasında ortak ol­mayı kararlaştırmış gibi olurlar. Bunlar iki ortak hükmünde olun­ca, artık herbiri kendi malının bedelini dikkate almış olmamakta­dır. Çünkü ortaklık hükmüyle bu mallar, bir tek olan mebîin (satı­lan mal) birer parçası mesabesinde olmakta ve bunlara yönelik ka­sıt, bütüne yönelik aslî kasıda tâbi hal almaktadır. Böyle bir kasdm da etkisi yoktur. Sonra alman bedel, —aralarında taksim edilmesi durumunda— (hükmî) ortaklığı oluşturan sermayelerine[255] göre pay edilir. Bunun da imkânsız bir tarafı yoktur; zira bilinmezlik içermemektedir. Sonuç olarak böyle bir birleştirme hali bir fesadın doğmasını gerektirmez.
Birleştirme halinde nehyi gerektirecek bir durum yoksa, o za­man emir yönelir. Zira üzerine dikkat çekilen ıstılah üzere ya emir vardır ya da nehiy vardır. [256]                                                                 


Eser: El-Muvafakat

  • Yeni Ekle
Yorumlar (0)

El-Muvafakat

 

Son eklenen ruyalar

Sitemizde yer alan soruların cevapları özenle islami eserlerden seçilerek yazılmaktadır.
Haramiler | Bitkiler