SEKİZİNCİ MESELE:


Bazı insanlar Kur'ân'm bir zahiri bir de bâtını olduğunu sanmışlar ve muhtemelen bu konuyla ilgili olarak bazı hadis ve se­lefe ait sözler de nakletmişlerdir. Meselâ el-Hasen'den mürsel olarak şöyle bir hadis rivayet etmişlerdir: "Allah'ın indirmiş olduğu her bir âyetin, mutlaka bir zahiri bir de bâtını vardır. Her harfin bir haddi; her haddin de bir matla'ı vardır"[209]
Rivayetlerde geçen "zahr" ya da "zahir" kelimeleri "tilâvetin zahiri"; "bâtın" da, o âyetten Allah'ın muradı olarak tefsir edilmiş­tir. Çünkü Allah Teâlâ: "Bunlara ne oluyor ki hiçbir sözü anlama­ya yanaşmıyorlar?[210] buyurmaktadır. Âyetten murad: "Onlar, söz­den Allah'ın muradını anlamıyorlar" şeklindedir. Yoksa onların biz­zat sözü anlamadıkları kastedilmemektedir. Nasıl olabilir ki?! Kur'ân, bizzat kendi dilleri ile inmekteydi. Ancak onlar, kelâmdan Allah'ın muradının ne olduğunu anlamak konusunda bir çaba gös­termemişlerdir. Sanki bu, Hz. Ali'den rivayet edilen sözün mânâsı olmaktadır. Ona: "Sizin yanınızda yazılı birşey (kitap) var mı?" diye sorduklarında cevap olarak: "Hayır, ancak Allah'ın kitabı var veya müslüman bir adama verilen anlayış var ya da şu sahifede bulu­nanlar var" demiştir.[211]el-Hasen'in hadis için yapmış olduğu "ez-zahr" zahirdir; "el-bâtm" ise sır yani gizli olandır" şeklindeki yoru­mu, işte bu mânâya çıkar. Allah Teâlâ: "Kur'ân'ı durup düşünmü­yorlar mı? Eğer o, Allah'tan başkasından gelseydi, onda çok ayrı­lıklar bulurlardı[212]buyuruyor. Sözün zahiri birşeydi ve onlar bu­nu anlıyorlardı; çünkü kendileri Arap idiler; murad ise başka bir­şeydi yani Kur'ân'm hiç kuşkusuz Allah katından inmiş olduğu idi. Eğer gerçek anlamda düşünecek olsalardı, Kur'ân üzerinde asla ih­tilaf olmayacaktı.[213] İşte ittifakın sağlanıp, ihtilafların def edildiği bu yön, Kur'ân'm sözü edilen bâtın yönü olmaktadır. Onlar iyilikler hakkında "o Allah'tandır" kötülük hakkında da "o da Rasûlullah'-tandır" dediklerinde Allah Teâlâ, her ikisinin de Allah'tan olduğu­nu beyan etti[214] ve onların sözden anlamadıklarını açıkladı. Ancak,her ikisinin de Allah'tan oluşunun nasıl olduğunu da açıkladı ve şöyle buyurdu: "Sana ne iyilik gelirse Allah'tandır. Sana ne kötü­lük dokunursa kendindendir[215]"Bunlar Kur'ân'ı düşünmezler mi? Yoksa kalpleri kilitli midir?'[216]Kur'ân'ı düşünme (tedebbür), ancak onda gözetilen maksatlara yönelmek yoluyla olur. Bu, onla­rın Kur'ân'ın gözettiği maksatlardan yüz çevirmiş olmaları hakkın­da açıktır; dolayısıyla onların Kur'ân üzerinde düşünmesi olmamış­tır. Eğer düşünselerdi böyle olmazdı. Bazıları şöyle demişlerdir: "Kur'ân hakkında söylenecek söz iki türlüdür:
1. Rivayetle olur ve sadece nakle dayanılır.
2. Anlayış ile olur. Bu ancak hikmetin, kulun dili aracılığıyla açığa çıkarılması için Hakk'tan gelen bir ilham ile olur"[217] Bu söz, Hz. Ali'nin sözünün mânâsına işaret etmektedir.

Sözün kısası, zahirden maksat, Arap dili açısından ondan anlaşılan şeydir; bâtın ise, kelâm ve hitaptan Allah'ın gözet­tiği maksadıdır. "Kur'ân'ın bir zahiri bir de bâtını vardır" diyen kimsenin maksadı, bu ise doğrudur ve hakkında herhangi bir tar­tışma da olmaz. Ama bunun dışında başka birşeyi kastediyorsa, o zaman, sahabe ve onları takip eden selef tarafından bilinmeyen ye­ni birşey getiriyor demektir ve bu iddiasını isbat için de mutlaka kesin bir delile ihtiyaç vardır. Çünkü iddia, Kitab'm tefsirinde baş vurulacak bir esas olmaktadır; dolayısıyla onun zan ile sabit olması mümkün olamaz. Delil olarak kullanılan hadis ise, eğer senedi sa­hih ise nihayet mürsel hadislerden biri olarak kabul edilir. Hal böy­le olunca, biz zahir ve bâtından maksadın, yapılan izah doğrultu­sunda olması gerektiği sonucuna varmak durumundayız.
Bu mânâyı ortaya koyacak örnekler vardır: İbn Abbâs anlatır: Hz. Ömer, beni Hz. Peygamber'in ashabının bulunduğu meclislere kabul ederdi. Birinde Abdurrahman b. Avf: "Onu bizim yanımıza alıyor (ve bizimle bir mi tutuyor)sun? Bizim onun yaşında çocuklarımız var" dedi. Hz. Ömer ona, beni ilmimden dolayı kabul ettiğini söyledi ve bana "Nasr" sûresi hakkında sordu. Ben: "O Rasûhıllah'ın ecelidir; Allah Teâlâ onunla peygamberine öleceğini bildirmiştir" dedim. Hz. Ömer: "Vallahi biz de yalnız senin bildiğini biliyoruz" dedi. Bu sûrenin zahirine göre Allah Teâlâ, pey­gamberinden, kendisine yardım ve fetih nasip ettiği için teşbih ve hamdetmesini istemektedir. Bâtınına göre ise Allah Teâlâ, peygam­berine ecelinin gelmiş olduğunu bildirmiştir."Bugün size dininizi tamamladım[218] âyeti indiğinde sahabe sevinmiş, Hz. Ömer ise ağlamış ve şöyle demişti: "Kemâlden sonra mutlaka noksanlık gelir" O bu âyet ile Hz. Peygamber'in vefatının yaklaştığını hissetmişti. Gerçekten de öyle oldu ve bu âyetten sonra Rasûlullah , sadece seksenbir gün yaşadı.
Allah Teâlâ: "Allah'tan başka dostlar edinenlerin durumu, kendine yuva yapan örümceğin durumu gibidir.[219] buyurduğu zaman kâfirler: "Örümceğin, sineğin Kur'ân'da ne işi var?! Bu Tan­rı kelâmı değildir" dediler. Bunun üzerine: "Allah, sivrisineği ve onun üstününü misal olarak vermekten haya etmez'[220]âyeti indi.Onlar inen âyetin sadece zahirine bakmışlar ve ondan ne kastedil­diğine aldırış etmemişlerdi. Allah Teâlâ: "İnananlar ise, bunun Rablerinden bir gerçek olduğunu bilirler'[221]buyurmuştur.

Konumuza, kâfirlerin dünyaya bakış açılan da bir örnek teşkil eder. Onlar, dünyanın dış görünüşüne kapılmışlar ve onu oyun, eğ­lence ve geçici bir gölge olarak kabul ederek, ondan istifadelerini azamîleştirmeye çalışmışlardır. Bunun sonucunda dünyadan göze­tilen asıl amacı, onun bir geçit ve durak yeri olduğu, ebedî ikâmet yurdu olmadığı hakikatini görememişlerdir. Geçen izah üzere bâtının mânâsı işte bu olmaktadır.
"Orada ondokuz bekçi vardır'[222] buyurulduğu zaman kâfirler zikredilen sayının zahirine bakmışlar ve rivayete göre Ebû Cehil: "Sizden her on kişi, onlardan birini tutmadan âciz kalmaz ya" de­miştir. Bunun üzerine Allah Teâlâ işin hakikatini (bâtınını) açıkla­mış ve "Cehennemin bekçilerini yalnız meleklerden kılmışız dır... Kalplerinde hastalık bulunanlar ve inkarcılar: Allah, bu misalle neyi murat etti?' desinler'[223] âyetini indirmiştir.
Münafıklar, "Eğer bu savaştan Medine'ye dönersek, şerefli kimseler alçakları and olsun ki, oradan çıkaracaktır''[224] demişlerdi. Onlar dünya hayatının dış görünüşüne bakmışlardı. Allah Teâlâ, âyetin devamında onların bu yanlışını düzeltti ve "Oysa şeref Al­lah'ın, peygamberinin ve inananlarındır; ama münafıklar bu gerçe­ği bilmezler" buyurdu.
"İnsanlar arasında, bir bilgisi olmadığı halde Allah yolundan saptırmak için gerçeği boş sözlerle değişenler ve Allah yolunu alaya alanlar vardır[225]İnsanlar için bir hidayet, iyilik sahipleri için bir rahmet olan Kur'ân inmeye başladığı zaman, kâfir en-Nadr b. el-Hâris, Fars ve eski câhiliye dönemi mitolojileri ve şarkı türkü ile ona karşı koymaya çalıştı. Ayet, onun durumunu bildirmektedir. Onun bu tavrı, Allah Teâlâ'nın indirmiş olduğu Kur'ân'm bâtınına itibar etmemek oluyordu.
Allah Teâlâ, münafıklar hakkında: "Ey inananlar! Onların yüreklerine korku salan, Allah'tan çok sizlersiniz. Bu onların akıl etmez kimseler olmalarındandır[226] buyurmaktadır. Bu onların, anlayışsızlıklarından kaynaklanmaktadır. Çünkü, aklı başında olan kimse, ancak herşeyin mülk ve idaresini elinde bulunduranın sadece Allah olduğuna ve herşeyde tasarrufta bulunanın yalnız O olduğuna inanan kimsedir. Bu yüzden de onlar hakkında "Bu onla­rın akıl etmez kimseler olmalarındandır"[227]buyurmuştur. "Anla­maz bir güruh olmalarına karşılık Allah onların kalplerini iman­dan döndürmüştür'[228]âyeti hakkında da durum aynıdır. Çünkü onlar "Bir sûre inince 'Sizi bir kimse görüyor mu?' diye birbirlerine bakarlar, sonra dönüp giderlerdi'[229]

Bil ki, eğer Allah Teâlâ, bir kavmi akılsızlıkla, anlayışsızlık ve bilgisizlikle suçluyorsa, mutlaka bu, onların zahire takılıp kalmala­rı ve o sözden muradın ne olduğuna itibar etmemeleri sebebiyledir. Eğer bir kavim hakkında da, onların anlayışlı, akıl ve bilgi sahibi olduklarını belirtmişse, bu da mutlaka onların Allah'ın hitabından maksadın ne olduğunu —ki bu o sözün bâtını oluyor— anlamaları  sebebiyledir.

Fasıl:

Arap dili hususiyetlerinden olup, Kur'ân'ın anlaşılması için ge­rekli olan herşey, "zahir" kapsamına dahil olmaktadır.
Beyan ve belagata ait meseleler, Kur'ân'm zahiri altında müta­laa edilir. Meselâ,  âyetindeki "dayyik" kelimesi ile âyetindeki "dâik" kelimesi arasındaki fark;[230]
şeklinde yapılan hitap şekilleri arasındaki farkı; her ikisi de mü'minlerin va­sıflarını bildiren âyetlerden sonra geldiği halde âyetinde[231] atıf harfi olan vâv kullanılmaz iken, âyetinde[232] kullanılmış   olması arasındaki fark[233]keza aynı "atıf harfinin âyetinde[234] kullanılmaz iken, âyetinde[235] kullanılması arasındaki fark ^âyetinde[236] selâm kelimesi merfû iken âyetinde[237] mansûb olması arasındaki fark[238] âyetinde hatırlamak için fiil kalıbı kullanılırken, görmek hakkında ism-i fail kipinin kullanılması arasındaki fark[239]
 âyetindeki237 "izâ" ile "in" şart edatları arasındaki farkı, keza "izâ" ile fiilin geçmiş zaman kipinde, "in" ile ise gelecek zaman ki­pinde kullanılması arasındaki fark[240] aynı şekilde  âyetinde[241] ise "izâ" dan sonra ferihû" fiilini geçmiş zaman kipinde, "in" den sonra gelen "yaknetûn" fiilini de gelecek zaman kipinde kullanması arasındaki farkı.,, evet bütün bu ve benzeri sonra gelen Beyân âlimlerince mu­teber olan farklar, Arap dili hususiyetlerine uygun biçimde kavran­acak olursa, Kuran'ın zahiri işte o zaman anlaşılmış olacaktır.
Kur'ân'm i'câzımn fesahat yönünden olduğunu söyleyenlere göre, onun mucizeliği işte bu yönden hasıl olmaktadır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Kulumuza indirdiğimizden şüphe ediyorsanız, siz de onun benzeri bir sûre meydana getirin[242]"Senin için 'Onu uydurdu' diyorlar, öyle mî? De ki: 'Öyleyse onun sûrelerine benzer uydurma on sûre meydana getirin, iddianızda samimi ise­niz, Allah'tan başka çağırabileceklerinizi de çağırın'[243] Bu durum­da, Kur'ân'm i'câzımn başka yolla değil de, fesahati ile olması uy­gundur. Bu takdire göre, onlara genelde güç yetirebilecekleri bir sa­hada kendilerine meydan okunmalı ve buna rağmen onlar acze düş-melidir. Çünkü onlar Hakk'a davet edilmişler; fakat kalpleri Kur'ân'm indirilişinde gözetilen Allah'ın muradından gafil olmuştu. Şimdi eğer onlar meydan okunma karşısında âciz kalırlarsa, indiri­len şeyin doğruluğunu anlayacaklar ve ona boyun eğeceklerdi. Bu, hidayete ulaşmanın ve Allah Teâlâ'nın muradını anlamanın bir yo­lu olacaktı.[244]

Muhatabın kulluk vasfım gerçekleştirmesini, Rablığın ancak Allah'a ait olduğunu ikrarı gerektiren her bir mânâ da, Kur'ân'm bâtını ve onun indirilişinden gözetilen amaç olmaktadır.
Bu, az Önce geçen delillerle açıklık kazanır. Bu meyanda ol­mak üzere şunları da zikredebiliriz: "Allah'a —kat kat karşılığını artıracağı—güzel bir ödünç takdiminde kim bulunur?[245]âyeti in­diği zaman Ebu'd-Dahdâh: "Şüphesiz Allah, kerem sahibidir; bize verdiği şeyi bizden Ödünç istiyor" dedi. Yahudiler ise: "Allah fakir; biz zenginiz'[246] dediler. Ebu'd-Dahdâh'ın anlayışı, hakka uygundu ve murad olan bâtındı. Bir rivayette ise Ebu'd-Dahdâh şöyle demiş­ti: "Zengin olduğu halde, bizden ödünç mü istiyor?" Hz. Peygamber onun bu sorusuna: "Evet, sizi cennete sokmak için" şeklin­de cevap verdi. (Hadiste bunun üzerine Ebu'd-Dahdâh'ın içerisinde altı yüz hurma ağacı bulunan bahçesini Allah'a ödünç verdiği anla­tılır.)[247]Yahudilerin anlayışı, Arap dilinin zahirini öte aşmamış, bunun sonucunda herşeyden müstağni olan Rab Teâlâ'nın borç iste­mesini, fakir bir kulun borç istemesi şeklinde yormuşlardır. Allah Teâlâ, bizi böylesi nasipsizlilderden muhafaza buyursun!
Bir başka delil şudur: Emredilmiş bulunan ibadetler hatta em­redilmiş ve yasaklanmış şeylerin tamamı, sadece kulun, kendisine olan nimetlerinden dolayı Rabbine şükretmiş olması için konulmuş­tur. Dikkat edilecek olursa Allah Teâlâ: "Belki şükredersiniz diye size kulak, göz ve kalp vermiştir'[248]bir başka âyette: "Ne kadar az şükrediyorsunuz?[249] buyurur. Şükür, küfrün zıddıdır; iman ve onun şubeleri şükür olmaktadır. Bu durumda mükellef, bu kasıt ile yükümlülük altına girdiği zaman, hitaptan gözetilen mânâyı anla­mış ve onun bâtın mânâsını tam olarak elde etmiş bir kimse olur. Eğer, teklif yükü altına (İslâm'a) girmekle sadece malım ve canını korumayı kastetmiş ise, o kimse maksadı kavrayamamış ve hitabın sadece zahiri üzerine takılıp kalmış olur. Allah Teâlâ: "Puta tapan­ları bulduğunuz yerde öldürün, onları yakalayıp hapsedin; her gö­zetleme yerinde onları bekleyin'[250] buyurup arkasından: "Eğer tevbe eder, namaz kılar ve zekât verirlerse yollarını serbest bırakın" deyince, münâfik, işin sadece zahir yönünü anlayarak müslümanla-rın girdiği şeyin (yani İslâm'ın) malı ve canı kurtaracağını görmüş ve bunun sonucunda dünyevî çıkarlarını korumak için ona girmiş, fakat İslâm'dan gözetilen asıl maksadı terketmiştir. Bu maksat Kur'ân'm açıklamış olduğu kulluk ve Hakk'a hizmet yolunda yürü­me görevidir. Şimdi namaz, Allah'a huşu ve tazarruda bulunma yo­luyla O'na karşı şükretmiş olma mânâsını içerirken, bu maksattan tamamen uzak olarak namaz kılan bir kimsenin, Kur'ân'm bâtınını anlamış sayılması nasıl mümkün olabilir? Keza malı olup üzerin­den bir sene geçen zengin bir kimsenin, o malın cüzi: bir miktarını zekât olarak vermesi suretiyle şükretmesi gerekir. Hal böyle iken, sene dolarken elindeki malı, zekâttan kaçmak için bir yakınma (sonra geri almak niyetiyle) hibe eden ve böylece zahirde zekât yü­kümlülüğünü kendisinden düşürmüş olan bir kimsenin, Allah'ın ni­metine karşı şükreden bir kul sayılması mümkün mü? Böyle birisi­nin Kur'ân'm bâtınından nasibi olduğu söylenebilir mi? Aynı şekil­de karısına sürekli eziyet ve işkence ederek, hul' yoluyla verdiği mehri gönülsüz geri iade ederek ayrılmaya zorlayan bir kimsenin, "Eğer ikisi Allah'ın yasalarını koruyamayacaklar diye korkarsanız, o zaman kadının fidye vermesinde ikisine de günah yoktur'[251] âyetinin gereği ile amel etmiş olduğunu söyleyebilir miyiz? Ve böyle birinin: "Eğer ondan gönül hoşnutluğu ile size birşey bağışlarlarsa onu afiyetle yiyin"[252] âyetinin altına girebileceğini iddia edebilir [390]   miyiz?

Hiyel çeşitleri de, bu konuya örnek olur. Çünkü kendisine hi­tap edilen şeyin ruhunu (bâtın) kavrayan bir kimsenin, Allah'ın hü­kümlerine karşı hileye girişmesi ve bunun sonucunda onları tebdil ve tağyir etmesi mümkün değildir. Kim zahirî şekillere takılır kalır ve hükümlerde gözetilen amaca (bâtın) bakmazsa, bu tür şaşırtıcı ve yoldan çıkarıcı davranışlar içerisine dalacaktır.
Ehl-i "bidatin ortaya attığı meseleler de bu kısım içerisine gi­rer. Bunlar, fitne ve bozgunculuk çıkarmak için Kur'ân'm müteşâ-bih unsurlarına tutunan ve keyfî tevillere giren kimselerdir. Mese­lâ, Haricîler Hz. Ali hakkında şöyle söylemişlerdir: "O Allah'ın dini hakkında yaratıkları hakem kıldı. Halbuki Allah Teâlâ şöyle buyu­ruyor: 'Hüküm ancak-Allah'a aittir.[253] kendisini müslümanlarm başı olmaktan uzaklaştırmıştır; öyleyse kâfirlerin başı olmuştur" İbn Abbâs'a şöyle demişlerdir: "Onunla tartışmaya girmeyin. Çün­kü o Allah Teâlâ'nm haklarında: 'Onlar şüphesiz kavgacı bir millettir[254]buyurduğu kimselerdendir". Müşebbihenin durumu da ay­nıdır. Onlar, âyetlerde Allah Teâlâ hakkında kullanılan göz[255], el[256], işiten ve gören[257], avuç (kabza)[258] gibi kelimelerin zahirine ta­kılarak O'nu yaratıklara benzetme gibi yanlış bir sonuca varmışlar ve ifrata düşmüşlerdir. Eğer Haricîler, Allah Teâlâ'nın, "Sizden iki âdil kişinin hükmedeceği.[259] "...Erkeğin ailesinden bir hakem ve kadının ailesinden bir hakem gönderin[260] âyetlerinde, dini hakkında yaratıkları hakem kılmış olduğuna baksalardı, Hz. Ali'­nin yapmış olduğu şeyin "Hüküm ancak Allah'a aittir" âyeti ile bağdaşmaz olmadığım ve onun yaptığının da Allah'ın hükmü cüm­lesinden olduğunu görürlerdi. Çünkü insanların hakem tayin edil­mesi sonuç itibarıyla Allah'ın hükmüne çıkmaktadır. (Çünkü tah-kîm usûlünü Allah koymuştur.) Dolayısıyla Hz. Ali'nin yapmış ol­duğu benzeri işte de durum aynı olacaktır. Eğer onlar, onun kendi­sini müslümanlarm emirliğinden uzaklaştırmasından, zıddınm is-batının gerekmeyeceğini düşünselerdi, onun kâfirlerin başı olduğu­nu söylemezlerdi. Müşebbihe de aynı şekilde eğer sözü edilen âyetleri "Leyse kemislihî şey'un"[261] âyetine vursalar ve ona göre an­lasalardı, o zaman o âyetlerin bâtınını anlar ve Rab Teâlâ'nın her­hangi bir konuda yaratıklara benzemekten münezzeh olduğunu kavrarlardı.
Sonuç olarak diyebiliriz ki, sırât-ı müstakimden kayan ve sa­pan her kimse, anlayış ve ilim açısından Kur'ân'm bâtınından (ru­hundan) kaybı oranında sapmıştır; Hakk'a ulaşan ve doğruyu elde eden kimse de, keza onun bâtınına olan vukûfiyeti oranında başarı­lı olmuştur. [262]


Eser: El-Muvafakat

  • Yeni Ekle
Yorumlar (0)

El-Muvafakat

 

Son eklenen ruyalar

Sitemizde yer alan soruların cevapları özenle islami eserlerden seçilerek yazılmaktadır.
Haramiler | Bitkiler