BİRİNCİ MESELE:


İctihâd iki kısımdır:[3]

a) Yükümlülük diye bir şey kalmayıncaya kadar —ki bu ancak kıyamet gününde olur— devam edecek olan ictihâd.

b) Dünyanın sonu gelmeden önce kesintiye uğraması mümkün olan ictihâd.
Birinci türden olan ictihâd, tahkîku'l-menâta müteallik olan ictihâddır.[4]Ümmet arasında kabulü konusunda ihtilaf bulunma­yan kısım işte budur. Tahkîku*l-menâtm mânâsı şudur: Hüküm, şer'î delili ile[5] sabit bulunmakta; ancak geriye hükmün mahallinin belirlenmesi için[6] i'mali fikir etme kalmaktadır. Meselâ şöyle: Sâri' Teâlâ: "Sizden âdil iki şahit tutun![7] buyurmaktadır. Biz şer'an "adâlet"in[8] mânâsını biliyoruz. Ancak bu vasfın kimde bulunup bu­lunmadığı noktasının belirlenmesine ihtiyaç vardır. İnsanlar adalet vasfında hep aynı düzeyde değillerdir. Aksine bu konuda araların­da çok farklılıklar bulunmaktadır. Şöyle ki: Biz adalet sahibi insan­ları bir araya getirip ele aldığımızda onların iki uçta bulundukları­nı ve bu iki ucun da bir ortası olduğunu görürüz. En üst tarafı, Hz. Ebû Bekir'in sahip olduğu adalet vasfı gibi hakkında en ufak bir problem bulunmayan uç tarafttır. Diğer uç taraf ise, adalet vasfının gereğinden çıkışın ilk derecesi olmaktadır. Sırf müslüman olmakla henüz çizgiden içeri girmiş bulunan (fakat üzerinden hayra mı yoksa şerre mi sapacağına dair henüz bir vakit geçmediği için durumu bilinmeyen) kimsenin hali gibi. Büyük günah işlemiş ve bu yüzden de hadde maruz kalmış kimselerin ise elbette bu çizgi içerisinde hiç yeri yoktur (ve onlar adalet vasfından gittikçe uzaklaşmış olacak­lardır.) Bu iki uç[9] arasında ise sayılamayacak kadar çok mertebeler bulunmaktadır. Bu orta kısmın belirlenmesi pek net değildir.[10] Bu vasfin bulunup bulunmadığının belirlenmesi için bütün gücün orta­ya konması gerekir ki, ictihâd da budur. Bu, hâkimin her şahit hakkında ihtiyaç duyduğu bir şeydir.
Keza bir kimse malını fakirlere verilmek üzere vasiyette bu­lunsa yine bu kabilen bir içtihada gerek duyulacaktır. Şöyle ki: Kuşkusuz, insanlardan bazıları vardır ki hiçbir şeyleri yoktur ve bu kimseler için "fakirlik"[11] sıfatının tahakkuku açıktır. Dolayısıyla bu gibi insanlar vasiyete hak kazananlar listesine gireceklerdir. Bazılan da vardır ki, her ne kadar nisap miktarı malları olmasa da bir ihtiyaç ve fakirlikleri yoktur. Bu iki zümre arasında ise ortada bu­lunan kimseler vardır. Meselâ, malı olan fakat kendisi için yeterli olmayan kişi gibi. Bu durumda onun haline bakılır: Acaba onun hakkında zenginlik tarafı mı, yoksa fakirlik tarafı mı daha ağır basmaktadır? (İşte yapılacak bu değerlendirme sonucunda o kişinin vasiyete hak kazananlar listesine girip girmeyeceğine karar veri­lir.)

Aynı şekilde zevce ve akraba nafakalarının miktarının belir­lenmesi de bu kabildendir. Zira bu konuda hem nafaka yükümlüsü­nün, hem nafakaya hak kazananın hallerinin dikkate alınması, hem de zamanın gereklerinin göz Önünde tutulması gerekecektir. Buna benzer belli bir sayı altına sokulamayacak kadar çok mesele konunun Örneğini teşkil edecektir ve bunların teker teker ele alın­masına imkân yoktur. Bu gibi durumlarda ictihâd yapılmaksızın taklid ile işi bitirmenin imkân ve ihtimali bulunmamaktadır. Çün­kü taklid, ancak taklid edilen konuda hükmün menatının (daya­nak) tahkiki sonucunda düşünülebilir. Menât burada ise henüz ta­hakkuk etmiş değildir. Çünkü meydana gelen olaylardan her biri, haddizatında yepyeni bir olaydır ve hiçbir şekilde nazîrlerinin daha önce geçmesi mümkün değildir. Vakıada geçmiş olsa bile, en azın­dan bizim için öyle değildir. Şu halde olaylar üzerinde hükmün menâtını belirlemek için mutlaka içtihada ihtiyaç vardır. Biz olayın benzerinin daha önce geçmiş olduğunu kabul etsek, o takdirde bile, bunun o olayın benzeri olup olmadığı konusunda yine değerlendir­me yapma zarureti bulunmaktadır ki, bu da ictihâd olmaktadır.

Cinayetler hakkında .yapılan "erş" (yani diyet) takdirleri ile itlaf edilen malların kıymetlerinin tesbiti konuları da aynı şekilde­dir.

Btınun böyle olduğu konusunda şu noktanın dikkate alınması dahi yeterlidir: Şeriat her cüzî olayın hükmünü ayrı ayn koyma­mış, buna mukabil belli bir sayı altına sokulamayacak kadar çok cüz'îleri içine alacak küllî esaslar ve mutlak ibareler getirmekle ye­tinmiştir. Öte yandan her muayyen olan şeyin de, bir başkasında bulunmayan kendisine ait bir ayrıcalığı bulunacaktır. Bu, isterse bizzat belirleme hakkında olsun. Bir ayrıcalığı olan şeyler, ne mut­lak olarak hüküm içerisine girer; ne de mutlak olarak hüküm dışın­da kalır. Aksine bunlar, iki kısma ayrılırlar ve aralarında da her iki tarafla bir yüzde müşterek olan üçüncü bir kısım bulunur. Bu du­rumda varlık âlemine çıkan belirli hiçbir suretin, şöyle ya da böyle derinlemesine ya da yüzeysel âlimin değerlendirmesi dışında kal­masına imkân yoktur. Çünkü o şeyin hangi delil altına gireceğinin belirlenmesi için bu değerlendirmeye ihtiyaç vardır. Eğer değerlendirme konusu olan o şey, her iki tarafla bir yüzde müşterek oluyor­sa o zaman durum daha da zor olacaktır. Bütün bunlar, ilimden bi­raz nasibi olanlar için son derece açıktır.
Kaza (yargı) ile ilgili kurallardan biri şudur: "Beyyine yani de­lil ikâmesi müddet yani davacı tarafına düşer, yemin de inkâr eden tarafa verdirilir."[12] Kadı'nın herhangi bir olay hakkında hükmet­mesi, hatta delilleri yönlendirilmesi ve taraflardan kendilerinin yapmaları gereken şeyleri isteyebilmesi, her şeyden önce mutlaka davacı ile davalıyı birbirinden ayırdetmesine bağlıdır. Bu nokta, kazanın esasını teşkil eder.[13] Bu da ancak değerlendirme, ictihâd, davanın delillere vurulması yoluyla belirlenebilir. Yapılan bu iş ise bizzat "tahkîku'l-menâf olmaktadır.

Kısaca bu tür içtihadın her değerlendirici, hâkim ve müftiye nisbetle bulunacağı, hatta her mükellefe nisbetle kendisini ilgilen­diren konuda olacağı zarurî olmaktadır. Çünkü sıradan bir mükel­lef (âmmî) meselâ fıkıhta "namaz kılarken sehven fazladan işlenilen fiiller —namazdaki fiillerin cinsinden olabilir veya olmayabi­lir— eğer az miktarda ise affedilmiştir; namazı bozmaz, ama çoksa namazı bozar" diye bir hüküm işitse ve namazında fazladan bu tür hareketlerde bulunsa, bu durumda mutlaka yaptığı bu hareketlerin namazı bozacak kadar çok olup olmadığı konusunda değerlendirme yapması ve ona göre iki tarafttan birinin hükmüne katması gereke­cektir. Bu ise ancak ictihâd ve değerlendirme yoluyla olacaktır. Bu­nun sonucunda kıldığı namazın hangi kısımdan olduğu belirince, o kimse için hükmün menâtı (dayanağı) gerçekleşmiş olacak ve artık fiilini ona göre icra edecektir. Diğer yükümlülükleri hakkında söy­lenecek söz de aynıdır. Eğer bu tür içtihadın kalkmış olduğu farze-dilecek olsa, o zaman şer*î hükümler hiçbir zaman mükelleflerin fi­illeri üzerine inmeyecek, hep zihinlerde kalacaktır. Çünkü şer"î hü­kümler mutlaktır ve umumîlik özelliği arzeder; dolayısıyla ancak aynen kenileri gibi mutlak olan fiiller üzerine inebilir. Fiiller ise, varlık âleminde hiçbir zaman mutlak olmaz; aksine muayyen ve müşahhas olarak meydana gelir. Bu durumda mevcut şer*î hükmün onun üzerine indirilmesi, ancak ve ancak o muayyen fiilin, o mut­lak ya da âmm hüküm tarafından kapsandığına dair bir değerlen­dirme sonucunda mümkündür. Bu değerlendirme de yerine göre kolay, yerine göre de zor olur. Bütün bunlar ictihâd olmaktadır.
Taklidi sahih olan şeylerin, bu kısımdan olması da mümkün­dür. Bu da öncekilerin muayyen cüzîlere yönelik değil de nev'ilere yönelik tahkıku'l-menât hakkında ictihâdda bulundukları konular­da olur. Meselâ, avın cezası konusunda dengi keffâretle hükmetme gibi. Bu konuda şeriatta gelen: "Sizden bile bile onu öldürene, ehli hayvanlardan öldürdüğünün dengi olduğuna içinizden iki âdil kimsenin hükmedeceği, Kâ'be'ye ulaşacak bir kurbanı ödeme... var­dır"[14] âyetidir. Bu denkliğe itibar konusunda zahirdir. Ancak den-gin nev'inin ve öldürülen av türü için denk olduğunun belirlenmesi gerekmektedir. Meselâ, sırtlana karşılık koçun, geyiğe karşılık ke­çinin, tavşana karşılık oğlağın, yaban öküzüne karşı sığırın, ceylana karşı koyunun denk olduğunun belirlenmesi gibi. Keffâretler için getirilen köle[15] âzâdı, erkek ve kızın ergenliklikleri (bulûğ[16]) vb. konularda da durum aynıdır. Ancak nev'iler hakkında yapılmış bulunan bu ictihâd, muayyen cüzîler hakkında yapılması gereken ictihâddan müstağni kılacak değildir. Dolayısıyla bu türden ictihâd her zaman mutlaka olacaktır.[17] Zira yükümlülüğü onsuz düşünmek mümkün değildir.[18] Eğer bu türden içtihadın kaldırılması ile birlikte yükümlülüğün sürdürülmesi düşünülecek olsa, o zaman muhal ile yükümlü kılmak gibi bir sonuç lâzım gelecektir. Bu ise, şer'an mümkün değildir. Öte taraftan bu akîen de mümkün değildir. Bu, konu ile ilgili en açık delil olmaktadır.
b) Zaman içerisinde kesintiye uğraması mümkün olan ikinci kısım içtihada gelince, bunlar üç türlüdür[19]
1) Tenkîhul-menât: Hükümde dikkate alınan vasfın, nassda diğerleri ile birlikte zikredilmesi ve ictihâd yoluyla gerçek illet olan vasfın diğerlerinden ayıklanması ve böylece muteber olanın mülga olandan ayırdedilmesi işlemidir. Saçını yolarak, döşünü döverek ge­len ve (Ramazanda eşi ile cinsel ilişkide bulunduğunu) söyleyen bedevi hadisinde[20] yapılan işlemde olduğu gibi. el-Gazzâlî bunu, Şifâu'l-ğalîl'de zikretmiş olduğu kısımlara ayırmıştır.[21] Bu konu usûl kitaplarında etraflıca açıklanmıştır. Usûlcüîer bunun kıyas konusu dışında olduğunu söylemişlerdir. İşte bu yüzdendir ki Ebû Hanîfe, keffâretler konusunda kıyası kabul etmemekle birlikte[22], onunla hükmetmiştir. O, sadece zahirin tevili anlamına gelen bir nev'i olmaktadır.
2) Tahrîcu'l-menât: Bu kısımda hükmü belirleyen nass, menâta yani illete temas etmemekte ve sanki o ayrı bir araştırma sonucu çıkarılmış olmaktadır. Bu kıyası ictihâd[23] olmaktadır ve malumdur.[24]
3) Daha Önce sözü edilen tahkîku'l-menâtm bir nev'i. An­cak tahkîku'l-menât iki kısımdır[25]:

etkinlikleri yoktur. " Meselâ âzâdın sirayeti konusunda cariyenin erkek kö­leye katılması örneğinde şöyle denir:

Birincisi, cüzilere değil de nev'ilere yönelik olan kısım. Meselâ, av keffâreti konusunda öldürülen av hayvanına denk olarak belirle­necek cezanın nevinin, keffâret olarak âzâd olunacak kölenin nev'i-nin vb. belirlenmesi gibi. Buna daha önce kısaca işaret edilmişti.

ikinci kısım, hükmün menâtmm tahakkuk ettiği konuda me-nâtın (yeniden ve başka bir nazarla) tahkiki mânâsına gelen kısım. Bu durumda (cüzîyyât konusunda) tahkîku'l-menât sanki iki kisım-mış gibi olmaktadır:

a) Genel tahkik ki bu, zikredilen kısım oluyor.

b) Bu genel tahkik içerisinde daha özel bir tahkikin bulunması.
Şöyle ki: Birincisinde değerlendirme, bütün mükelleflere nis-betle genel olarak yapılır. (Her mükellefin kendi özel durumuna ba­kılmaz.) Meselâ, müctehid adalet vasfına baktığı ve falanca şahsın zahiren onunla muttasıf bulunduğunu gördüğü zaman, nassın ada­let sıfatına bağlı olarak gerektirdiği şehâdet, kamu velayeti, özel velayetler[26] gibi yükümlülükleri o şahsm üzerine tatbik etmede bir sakınca görmez. Mendupluk için olan emir ve nehiyler, mübahlık için olan durumlar karşısında da aynı şeyi yapar ve onlarla yüküm­lü ve muhatap olan kimseler hakkında ilgili nasslarm hükümlerini uygular. Nitekim vaciplik ve haramlık hükümleri getiren nassların gereklerim de aym şekilde, zahirî mükellefiyet şartı dışında her­hangi bir şeye iltifat etmeksizin uygular. Bu bakış açısından, bütün mükellefler eşit olmaktadırlar.
ikinci kısma, yani daha özel anlamda olan bakış açısına göre ise, durum bundan daha ince ve derindir. Bu bakış aslında: "Ey in­sanlar! Allah'tan sakınırsanız (takva sahibi olursanız), O size iyiyi kötüden ayırdedecek bir anlayış verir"[27]âyetinde sözü edilen "tak­vamın bir sonucu olmaktadır. Bazen bu anlayışa "hikmet" adı veri­lir ve: "Hikmeti dilediğine verir. Kime de hikmet verilmişse, şüphe­siz ona çokça hayır verilmiştir"[28] âyeti de buna işaret eder. İmam Mâlik şöyle demiştir: "Âdemoğlunun özelliğinden biri de, bilmez iken bilir olmasıdır." Allah Teâlâ'mn: "Ey insanlar! Allah'tan sakı­nırsanız (takva sahibi olursanız), O size iyiyi kötüden ayırdedecek bir anlayış verir"[29] buyruğunu işitmediniz mi?" O yine şöyle demiştir: "Şüphesiz hikmet, bir melekin, kulun kalbine mesh etmesidir." Yine o: "Hikmet, Allah'ın kulun kalbine attığı bir nurdur" demiştir. Yine o: "Kalbime, hikmetin Allah'ın dininde üst düzeyde bir anlayışa (fıkıh) ulaşmak olduğu doğuyor. O Allah'ın rahmeti ve lütfü so­nucu kalblere soktuğu bir şeydir" demiştir. İmam Mâlik, ilmin —fetva kabilinden olan şeylerin— yazılmasını hoş karşılamazdı. "Peki ne yapalım?" diye sorduklarında da: "Ezberlersiniz, anlarsı­nız, bunun sonucunda kalbleriniz aydınlanır. Ondan sonra ise ar­tık yazıya ihtiyacınız kalmaz" derdi.

Kısaca, Özel anlamda tahkîku'l-menât, her mükellefin içerisin­de bulunduğu özel hallerin değerlendirilmesi ve onlarla özel olarak ilgili olan teklifi delillerin dikkate alınması, şeytanın, arzu ve he­veslerin, peşin zevklerin etkinliklerinin hesaba katılması ve bütün bunların sonucunda o mükellef hakkında yükümlülüklerin mutlak olarak değil de, üzerinde etkin bulunan unsurlardan kaçınması kaydı ile getirilmesi demektir. Bu hem kesinlik arzeden, hem de ke­sinlik arzetmeyen yükümlülükler hakkında böyledir. Kesinlik ar-zetmeyeıi yükümlülükler hakkında bir başka bakış açısı daha var­dır; o da her mükellefin kendi kişiliğine, içinde bulunduğu vakte, hale vb. uygun olan hükümlerin seçilmesidir. Çünkü nefisler, belirli amellerin kabulü konusunda, hep aynı konumda değillerdir. Nite­kim ilim ve zenaatler karşısında insanların durumu da aynı şekil­dedir. Nice yararlı işler vardır ki, onlar yüzünden bazı insanların başına zarar ya da fütur gelir. Halbuki bir başka işe karşı aynı tep­kiyi göstermez. Nice ameller de vardır ki, onu işleyen kimseye nis-betle nefsin ve şeytanın payı, bir başka amele göre çok daha güçlü olur. Oysa ki bir başka amelde, bu gibi unsurlardan tamamen uzak bulunur. İşte bu özel tahkiki gerçekleştiren kimse, basiret nurun­dan nasibini almış ve böylece nefisleri ve onların hazlarını, onların anlayışlarmdaki farklılıkları ve yükümlülükler karşısındaki sabır ve tahammül güçlerini, zaaflarını, peşin zevklere iltifat edip etme­diklerini gören ve bilen kimsedir. Bu şekilde o, her kişiye kendisine uygun olan nassın hükmünü getirir; çünkü yükümlülüklerin getiri­lişinde gözetilen şer'î maksat da budur. Sanki o, bu özel tahkik so­nucunda mükelleflerin ve yükümlülüklerin umûmunu tahsis etmiş olmaktadır. Ancak umûmluktan maksat, birinci genel tahkik sonucunda umûmluğu sabit olandır. Keza o, birinci genel tahkikte mut-laklığı sabit olan şeyi kayıtlamış olmakta, veya daha önce kısmen kayıtlı bulunanlara ilave bir veya daha fazla kayıt eklemektedir.

Buradaki tahkîku'l-menâttan kastettiğimiz mânâ işte budur.
Geriye bu içtihadın doğruluğunu gösterecek delillerin getiril­mesi kalmıştır. Diğer konularla ilgili olanların açıklanması ve delil-lendirilmesi konusunu usûlcüler üstlenmişlerdir. Aslında bu, tahkîku'1-menâtın umûmu içerisine dahil olmak hasebiyle, onun hakkın­da olan mutlak delâlet altma girmektedir. Buna rağmen, konu ile ilgili hususî deliller arzu edenler varsa, bu konuda deliller fazlasıy­la mevcut bulunmaktadır. Biz —Allah'ın izniyle— onlardan sadece bir kısmını zikredeceğiz:

Bu delillerden biri şudur: Rasûlullah'a çeşitli zaman­larda en faziletli amelin, en hayırlı işin ne olduğu sorulmuştur. Ba­zen de bu konuda bir soru olmaksızın açıklamalarda bulunmuştur. Sorulan sorulara karşı tamamen farklı cevaplar vermiştir. Eğer bu cevaplardan her biri mutlaklığı ve umumluğu üzere alınacak olsa­lar, aralarında çelişki meydana gelirdi.
Sahîh'te rivayet olunduğuna göre Rasûlullah'a "Han­gi amel daha üstündür?" diye sorulmuştu. Rasûlullah"Al­lah'a imandır" buyurdu. "Sonra nedir?" diye sordular. "Allah yo­lunda cihâddır" buyurdu. "Sonra nedir?" diye sordular. "Hacc-ı mebrûrdur"[30] buyurdu.[31]
Bir başka zaman ona: "Hangi amel daha üstündür?" diye sorul­du. Rasûlullah: "Vaktinde kılınan namazdır" buyurdu. "Sonra hangisidir?" dediler. "Ana-babaya iyiliktir" buyurdu. "Sonra hangisidir?" dediler. "Allahyolunda cihâddır"buyurdu.[32]
Nesâî'de Ebû Ümâme'den şöyle rivayet edilir: Rasûlullah'a geldim ve: "Bana doğrudan senden öğreneceğim birşey em­ret" dedim. Bana: "Oruca sarıl! Çünkü onun gibisi yoktur" buyur­du.[33]

Tirmizî'de de şu hadis yer alır: Rasûlullah'a "Kıyamet gününde Allah katında derece bakımından en üstün amel hangisi­dir?" diye soruldu. "Allah'ı çok zikreden erkekler ve kadınlar" bu­yurdu.
Sahîh'te de: "La ilahe illallahu vahdehû lâ şerike leh..." zikri hakkında: "Hiçbir kimse, ondan daha üstün bir şey getirmemiştir" fioo] buyurduğu nakledilir.
Nesâî'de şu hadis bulunmaktadır: "Allah katında duadan da­ha üstün başka bir şey yoktur. "[34]

Bezzâr'da ise şu hadis yer almaktadır: "Hangi ibadet daha üs­tündür?" diye soruldu. "Kişinin kendisi için duasıdır" buyurdu.
Tirmizî'de ise: "Kıyamet gününde mü'minin terazisinde güzel ahlâktan daha üstün bir şey bulunmaz"[35] hadisi yer alır.

Bezzâr'da: "Ey Ebû Zerr! Sana sırtta hafif, fakat terazide baş­kalarından daha ağır olan iki şeyi bildireyim mi? Sen güzel ahlâka ve sessiz kalmaya özen göster. Canımı elinde tutana yemin ederim ki, mahlukât bu ikisinden daha faziletli hiçbir şey işlememiştir"^ ri­vayeti vardır.
Müslim'de de şu hadis vardır: "Müslümanların hangisi daha hayırlıdır?" sorusuna Rasûlullah: "Müslümanların, dilin­den ve elinden emin oldukları kimsedir" buyurdu.[36]
Yine ona: "Hangi müslümanlık (özelliği) daha hayırlıdır?" diye sordular: "Yemek yedirmen, tanıdığın tanımadığın herkese selâm vermendir" buyurdu.[37]
Sahîh'te: "Kişiye sabırdan daha hayırlı ve geniş başka bir ba­ğışta bulunulmamıştır'[38] hadisi vardır.
Tirmizî'de: "Sizin en hayırlınız, Kur'ân'ı öğrenen ve öğreteni-nizdir'[39] buyurulm aktadır.
Yine Tirmizî'de: "ibadetlerin en üstünü, (Allah'tan) kurtuluş (feree) beklentisidir'[40] hadisi bulunmaktadır.
Bunlara benzer daha başka hadisler de vardır ki bunlar sözü edilen üstünlüğün mutlak olmadığını, aksine göreli olduğunu göste­rir ve üstünlükten kas dm belli bir vakte ve soruyu soran kimsenin haline nisbetle öyle olduğuna işarette bulunur.[41]
Rasûlullah, Enes hakkında çok malı olması için dua etmiş ve o bu duanın bereketini de görmüştür. Kendisinden çok ma­lı olması için dua isteyen Sa'lebe b. Hâtıb'a[42] ise: "Şükrünü ifa etti­ğin az, şükrüne güç yetiremeyeceğin çoktan daha hayırlıdır" buyur­muştur.[43]
Ebû Zerr'e: "Ey Ebû Zer! Ben, seni kuşkusuz zayıf görüyorum ve ben elbette ki, kendim için sevdiğim şeyi senin için de severim. Sakın ola ki, iki kişi (de olsa) üzerlerine emir (yönetici) olma ve asla yetim malı idaresini üstlenme!"[44]demiştir. Halbuki, her iki amel de, bihakkın yerine getirecek kimseler için en üstün amellerden ol­duğu bilinmektedir. Yöneticilik ve yargı hakkında meselâ Rasûlul-lah "Şüphesiz âdil olan (yönetici ve hâkim)ler, Allah ka­tında Rahman'ın sağında nurdan minberler üzerinde olacaklar­dır"[45] "Ben ve yetime kefil olan kimse cennette şöyleyiz'[46] buyur­muştur. Buna rağmen Rasûlullah Ebû Zerr'in özel duru­munu dikkate alarak, bu iki şeyi üstlenmesini ona yasaklamıştır.
İsmail b. İshâk'ın Ahkâm adlı eserinde İbn Sîrin'den şöyle de­diği nakledilir; Hz. Ebû Bekir (namazda) alçak, Hz. Ömer ise yük­sek sesle okurdu. Ebû Bekir'e: "Niçin böyle yapıyorsun?" dediler. "Ben Rabbime münacâtta bulunuyor ve O'na tazzarru ediyorum" diye cevap verdi. Hz. Ömer'e: "Niçin böyle yapıyorsun?" dediler. O da: "Uykusu gelenlerin uykusunu kaçırıyor, şeytanı çaresiz kılıyor ve Rahmân'ı razı ediyorum" dedi. Hz. Ebû Bekir'e: "Sesini biraz yükselt"; Hz. Ömer'e de: "Sen de biraz indir" denildi.[47] O şöyle bir yorum yaptı: Bununla Rasûlullah onlardan her birini —aslında kasıtları doğru ve yerinde olsa da— kendi tercihinden çı­karmayı kastetmiş oldu.
Sahîh'te geldiğine göre bazı kimseler Rasûlullah'a ge­lerek: "Biz içimizde, konuşarak dışımıza vurmayı göze alamadığı­mız şeylerin geçmekte olduğunu görüyoruz" dediler. Rasûlullah onlara: "Böyle bir düşünce geçmekte mi?" diye sordu. Onlar: "Evet!" diye cevap verdiler. Bunun üzerine Rasûlullah: "O açık imandır" buyurdu.[48] Başka bir hadiste de: "Kimin içinden böyle şeyler geçerse şöyle desin: 'Hüve'l-evvelu ve'l-âhiru ve'z-zâhiru ve'l-bâtın ve hüve bi külli şey'in alîm'[49] Böylece Rasûlullah'ın farklı ce­vaplar verdiğini görmekteyiz. İbn Abbâs da daha başka bir şekilde cevap vermiştir. Halbuki ele alınan konu hep aynıdır.[50]
Sahîh'te şu hadis yer almaktadır: "Ben, adama (mal) veririm. Halbuki başkaları bana ondan daha makbuldür. Bunu Allah'ın onu yüzüstü ateşe sürmesinden korktuğumdan yaparım. [51] Rasûlul­lah, (ganimet taksimi sırasında) bazı insanlara mal ver­miş, diğer bir kısmını ise imanlarıyla başbaşa bırakmıştır.[52] Çünkü bu iki grubun durumlarım yakînen biliyordu. Rasûlullaht  Hz. Ebû Bekir'den malının tümünü kabul etmiş, fakat diğerleri İçin mallarının bir kısmını bırakmalarını, hepsini tasadduk etmemeleri­ni tavsiye etmiş ve onlar hakkında: "Malının bir kısmını kendin için tut; bu senin için daha hayırlıdır" buyurmuştur.[53]Bir baş-ka-sı yumurta büyüklüğünde külçe altın getirmiş, fakat Rasûlullah kabul etmemiştir.[54]
Hz. Ali: "İnsanlara anlayabilecekleri dille konuşun. Allah ve Rasûlünün tekzip edilmesini ister misiniz?" diyerek ilmin sunulu­şuna bir kayıt getirmişti. Öyle meseleler vardır ki, bazı insanlara uygun gelirken, diğer bazılarma uygun gelmez. "Rabbani" yani ger-Çek eğitimci[55] hakkında, "ilmin büyük meselelerinden önce küçük meselelerini öğeten kimse"dir demişlerdir. Buradaki tertip de bu kabildendir. el-Hâris b. Yakûb'dan şöyle dediği rivayet edilir: "Ger­çek fakih, Kur'ân'ı tam anlayan ve şeytanın hilelerini kavrayan kimsedir." Buradaki "şeytanın hilelerini kavrayan kimsedir" sözü, meselemizle ilgili kısmı teşkil etmektedir. Ebû Recâ el-Atâridî'den rivayet edilmiştir: Zübeyr b. el-Awâm'a: "Ey Muhammed'in asha­bı! Ben niye sizi insanlar içerisinde namazı en hafif tutan kimseler olarak görüyorum?" dedim. O bana cevaben: "Biz vesveselerin önü­nü almak istiyoruz" dedi. Halbuki namazı uzatmak müstehap bir-şeydir. Ancak, onun müstehaplığını ortadan kaldıracak ters bir du­rum sebebiyle onlar namazlarını kısa kılmışlardı. "Ey Muâz! Yoksa sen insanları dinlerinden mi etmek istiyorsun'?" hadisi de bunun benzeridir.[56]

Eğer araştırılacak olsa, gerçekten bu türün çok olduğu görülür. Sahabe, tabiîn ve ilk imamlardan nakledilen birçok şey de bu kabil­den olmaktadır. Bunlar çoktur.
Nev'iler hakkında tahkîku'l-menâtın yapılması ve bunun üze­rinde âlimlerin kısmen ittifak halinde olmaları, geçtiği üzere bu ko­nuya tanıklık eden hususlardan biridir. Alimler bu esas üzerine ayrıntılara da girmişlerdir. Meselâ: "Allah ve peygamberiyle sava­şanların ve yeryüzünde bozgunculuğa uğraşanların cezası öldürül­mek veya asılmak yahut çapraz olarak el ve ayakları kesilmek ya da yerlerinden sürülmektir"[57] âyeti aslında mutlak muhayyerlik hükmü getirmektedir. Ancak ulemâ onun ictihâd yoluyla kayıtlı ol­duğunu görmüş ve öldürme hükmünün bir duruma, asılma hükmü­nün başka bir duruma, kesme ve sürgün hükümlerinin de daha başka durumlara ait olduğunu belirtmişlerdir. Aynı şekilde esirler­le ilgili getirilen karşılıksız serbest bırakma ve fidye alma hüküm­leri hakkında da durum aynıdır. Yine şeriatta nikâhın emredildiği ve sünnet olduğu sabit iken âlimler onu (kişinin durumuna göre farzdan harama kadar) beş farklı hükme ayırmışlardır. Bu gibi ko­nularda onlar, her mükellefin kendi özel durumuna bakmışlardır. Her ne kadar hüküm, nevi itibarıyla ele alınmakta ise de, bu ancak kişinin durumunun ele alınması ile tamamlanabilmektedir. Bu du­rumda hepsi de aynı mânâdadır. Hepsine istidlal de aynıdır. Şu kadar var ki, ilk bakışta ve ilk yaklaşım ile yaklaşıldığında bu uzak görülebilir. Ancak bu intiba, dayanağı ve şeriattaki yeri ortaya ko­nuluncaya kadar devam eder. Yukarıda verdiklerimiz ve emsali ör­nekler, bu tür içtihadın yerinde ve sahih olduğunu ispat için yeter­lidir. Burada bizim ayrıca üzerinde durmamızın sebebi, âlimlerin bu konuya özel olarak çok az işaret etmiş olmalarıdır. Tevfîk, ancak Allah'tandır.
İtiraz: Hakkında delil getirilen bu ictihâd türü[58] ile öbür icti-hâdların arası nasıl ayrılabilir? Halbuki her iki kısım da hüküm iti­barıyla aynıdır. Çünkü eğer bu tür içtihadın kesintiye uğramadan sürmesi söz konusu ise, diğer kısım da aynıdır. Zira "kesintiye uğ­ramamak" ifadesiyle içtihadın ancak; ne küll olarak, ne de cüz ola­rak kalkmaması kastedilmiş olabilir. Başka bir ihtimal bulunma­maktadır. Her iki takdire göre de, diğer ictihâd türlerinin durumu da aynıdır.
Birinci (yani içtihadın kül olarak kalkmaması anlamında ke­sintiye uğramaması) ihtimalini ele alalım: Varlık âleminde meyda­na gelen olaylar sonsuz niteliktedir ve onların sınırlı nasslar altına girmesi mümkün değildir. Bu yüzden de kıyas vb. yollarla ictihâd kapısının açılmasına ihtiyaç duyulmuştur. Hükmü nass ile belir­lenmemiş, öncekiler tarafından da (ictihâd yoluyla) ortaya konma­mış olayların meydana gelmesi kaçınılmazdır. Bu durumda ya in­sanlar kendi heva ve hevesleri ile başbaşa bırakılacak ya da şer'î bir ictihâd olmaksızın onların işlerine bakılacaktır ki, bu da heva ve heveslere uymak demektir. Bu tavırların tamamı yanlıştır. Bu durumda gayesi olmayan bir duraksama (tevakkuf) kaçınılmaz ola­caktır. Bu ise zorunlu olarak teklifin askıya alınması (ta'tîli) de­mektir. Bu da teklîfu mâ lâ yutâka[59] (takat üstü yükümlülüğe) gö­türür. Şu halde ictihâd, her zaman (ve mekân) için zorunludur. Çünkü olaylar sadece belli bir döneme has bulunmamaktadır.
ikinci (yani içtihadın cüz olarak kalkmaması anlamındaki) ih­timale gelince, o da bâtıldır. Çünkü bazı cüziyyâtta içtihadın imkânsız olması sebebiyle mutlak mükellefiyet, işlerliğini yitirmez. Zira onun, sadece o hususî nev'ide ve diğer bazı nev'ilerde kalkmış olması mümkündür.[60]Bu durumda iki tür ictihâd arasında herhan­gi bir fark kalmamaktadır.                                                                
Cevap: Aralarındaki fark açıktır. Çünkü bu özel nev'i .(yani tahkîku'l-menât) her zaman hakkında küllidir ve olayların tümü ya da büyük çoğunluğu hakkında âmmdır. Eğer o tür içtihadın kalktı­ğı farzedüecek olsa, o zaman şer'î yükümlülüğün büyük çoğunluğu ya da tümü ortadan kalkmış olur. Böyle bir sonuç ise sahih değil­dir. Zira bu herhangi bir zamanda farzedilecek olsa, şeriatın bir an­da tümden kalkmış olması lâzım gelir. Diğer ictihâd türlerinin du­rumu ise böyle değildir. Çünkü ilk dönemlerde görülmeyen yeni olaylar, daha önce geçenlere nisbetle çok azdır. Zira öncekilerin de­ğerlendirme ve ictihâd alanları çok geniştir. Bu durumda o konuda onları taklit etme mümkündür ve şeriatın büyük çoğunluğunu o tür ictihâdlar sonucu ulaşılan hükümler oluşturmaktadır. Hal böyle iken bazı cüziyyâtm çözümsüz kalması ile şeriatın ortadan kalkma­sı gibi bir sonuç lâzım gelmez. Durum aynen sadece bazı cüz'îlerin menâtının asla bulunamaması halindeki gibi olur. Çünkü bu durumda şeriatın bir zarar görmesi gibi bir sonuç lâzım gelmez. So­nuçta bu iki tür içtihadın aynı olmadıkları ve aralarında farkın bu­lunduğu ortaya çıkar.[61]
Allah'tı alem! [62]


Eser: El-Muvafakat

  • Yeni Ekle
Yorumlar (0)

El-Muvafakat

 

Son eklenen ruyalar

Sitemizde yer alan soruların cevapları özenle islami eserlerden seçilerek yazılmaktadır.
Haramiler | Bitkiler