ÜÇÜNCÜ MESELE:

Bu konuda diyoruz ki: Bu kısımda delillerin tearuzunun çeşitli şekilleri vardır: (1)
Birinci Şekil: Bir küllî esasın, kapsamına giren bir cüz'î ile tearuz halinde olması: Meselâ, haram olan yalan ile, iki eş arasını düzeltmek için yalan söylemek gibi. Müslümanın öldürülmesinin haram olması ile, kısas ya da zina sebebiyle öldürmek gibi. Burada cüz'î ya o küllî içerisinde bir ruhsatı teşkil eder, ya da öyle değildir. Her halükârda da, bu kitapta tearuz ve tercih şeklinde kendisinden hüküm iktibas edilecek olan açıklamalar geçmiş[14]konu Hükümler bölümüyle Deliller bölümünde ele alınmıştı. Burada onları tekrar­lamanın bir yaran yoktur. (2)
İkinci Şekil: Her ikisi de tek bir küllî esas altına giren iki cüz'î arasında  olması:   İki  hadisin[15]   iki  kıyasın  ya  da  iki   alâmetin[16] tek bir cüz'î üzerinde tearuz etmeleri gibi. Çoğu zaman usûlcüler bunları, aralarını cem etme imkânı bulunmayan kısım­dan zikretmişlerdir.[17] Ancak konu üzerinde durulduğunda şu hu­sus görülecektir: Tearuz ortaya çıktığı zaman, mutlaka şu iki du­rumdan biri söz konusu olacaktır:
a) Ya iki delilden birinin ihmaline hükmetmek: Bu durumda sadece diğeri i'mal olunur. Bu, ancak mensûh olduğu veya eğer haber-i vahidse senedinde ya da metninde galat ya da vehim bulunduğu, yahut zannî bulunduğu ve bu haliyle kat'îye karşı koyacak güçte olmadığı... gibi o delili dikkate almamayı gerektiren çeşitli yollarla iptali takdirinde ancak sahih olabilir. Bu sayılanlardan birinin varlığı farzedildiği zaman, iki delilin karşı karşıya gelmeleri söz konusu olmaz ki, birbirleriyle tearuz etmiş olsunlar. İki delilden birisinin mensûh olması halinde, tearuzdan söz edilemeyeceğini ka­bul etmişlerdir. Mensûh mânâsında bulunan diğer şeyler için de durum aynı olacaktır. Şu halde hüküm, müctehid nazarında sabit olan delile —aynen hiç muarızı olmaması [30i]               halinde olduğu gibi— aittir.
b) Ya da her iki delilin birden i'maline hükmetmek.[18] Bu tak­dirde tearuz halinde olan iki delilin, tearuz ettikleri mahal­le aynı yönden taalluk etmemiş olmaları, yönlerinin farklı olması gerekmektedir. Aksi takdirde aynı anda ikisinin de i'mal edilecek şekilde gelmeleri muhaldir. Bu durumda de­liller konuya iki ayrı yönden taalluk edecektir; dolayısıyla da tearuz kesin olarak kalkmış olacaktır. Ancak bu i'mâl işi, bazen tearuz mahallinde olur; İmam Mâlik'in görüsüne göre köle meselesinde olduğu gibi. Çünkü o, kölenin mülki­yet hakkı olması yönünün bir açıdan i'maline hükmetmiş (ve ona sınırlı bir mülkiyet hakkı tanımıştır), diğer açıdan da bunu ihmal etmiştir. Bazen de iki delilden birine mah­sus olur[19] ve bu takdirde deliller, tearuz mahalline birlikte taalluk etmezler; aksine bir başkası hakkında i'mal olunur ve ona nisbetle gerektirici bir sebepten dolayı da ihmal olu­nur. İctihâd bölümünün başında ele alman hususî tahkî-ku'1-menât konusu hakkında, keza Hükümler bölümünde geçen farz-ı kifâye[20] bahsinde nazarda bulunan müctehidin istisna ettiği herşey bu şeklin altına girer. (3)
Üçüncü Şekil: Tearuzun biri diğeri altına girmeyen, aynı külli­ye de çıkmayan iki cüz'î arasında olması. Su bulamayan, teyem­müm de etmemiş olan mükellefin hali gibi. Bu, "Namazı kılın" de­lilinin gereğini, "Namaza kalktığınızda yüzlerinizi... yıkayın'[21] de­lilinin gereği için terketme —ya da tersi— arasında bir durumda­dır. Çünkü namaz, zarurî küllî bir esasa racidir. Taharet ise bazılarina göre tahsînî küllî bir esasa müsteniddir.[22] Ya da kıblenin han­gi taraf olduğunu bilmeyen kimseye nisbetle, "Her nerede bulunur­sanız, yüzünüzü o tarafa (kıbleye) çevirin'[23] buyruğu için, "Namazı kılın" deliline muarız olunması gibi. Burada asıl olan şudur: Cüz'î, tercih konusunda küllî olan aslına racidir. Eğer küllî tercih olunur­sa, aynı şekilde cüz'îsi de tercih olunur. Küllî tercih olunmazsa, cüz'îsi de aynı şekildedir. Çünkü cüz'î, küllisine tâbidir. Küllisinin tercihi sabit olmuştur; öyleyse cüz'îsi de aynı şekilde tercih oluna­caktır.
Sonra, daha önce de geçtiği üzere cüz'î, küllîsine hadim olmak­ta, küllî ise hariçte[24] mevcut bulunmamakta, sadece (özellik olarak)cüz'îde bulunmaktadır. Küllinin kendisinde tahakkuk ettiği şey odur. Bunun sonucu olarak da, cüz'î zedelendiği zaman, küllî de ze­delenmektedir. Şu halde bu (yani cüz'î), onu içermiş olmaktadır. Eğer cüz'iyyâttan, kendisiyle birlikte küllisi içerisinde dahil bulun­mayan bir başkası tercih edilecek olsa, bundan o gayrın küllî üzeri­ne tercihi gerekirdi. Halbuki biz, varlığı kabul edilen bir küllinin, kendisi gibi küllî olmayan diğerleri üzerine mukaddem olduğunu farz etmekteyiz. Bu durumda mutlaka aynı şekilde cüz'isinin de takdim edilmesi gerekmektedir. Bu şekilde söz, her ne kadar farze-dilen şey, iki cüz'î arasındaki tearuz ise de, aynı türden olmayan iki küllinin tearuzu mecrasına kaymış ve onlar cüz'îlerin hükümlerini içine alan küllî esasların hükmünü almıştır. Bu konu üzerinde bu­rada durmaya ihtiyaç bulunmamaktadır. Çünkü Makâsıd bölümün­de konunun hükmünü bulmak mümkündür.[25]Bu vesileyla Allah'a hamdederiz. (4)

Dördüncü Şekil: Tearuzun aynı türden olan iki küllî arasında vuku bulması: Bu dış görünüşü itibarıyla şenaattir; ancak husulü bakımından sahihtir.

Şenaatliği şöyle: Şerl küllî esaslar, daha önce de geçtiği gibi kat'îdir ve bunlarda zanna yer yoktur. Kat'î esasların tearuzu ise muhaldir.

Sahihliği ise, aralarını cemetme imkânı olacak şekil üzere ol­masıdır. Bu şekil, konunun iki yönü olması halinde olabilir ve söz konusu olan gerçek bir tearuz değildir. Aynı şekilde iki cüz*înin tek bir küllî altına girmesi ve konularının bir olması şeklinde söz konu­su olan tearuz da, ancak meselenin iki yönünün olması durumunda olabilir.

Cüz'îlerle ilgili örnekler çoktur. Onlardan bir kısmı geçmiştir. Örneklerden biri de, taharet için su aramak üzere mesafenin bir mil ya da benzeri bir şekilde belirlenmesidir. Bazen bir şahsa nis-betle bunda bir meşakkat olur ve o kişiye teyemmüm caiz olur. Bir başka şahsa nisbetle ise meşakkat bulunmaz ve onun hakkında te­yemmüme cevaz verilmez. Bu durumda mil konusunda iki delil tearuz etmekte ancak bu, iki ayrı şahsa nisbetle olmaktadır. Denize açılmak da böyledir; zaman aynı olduğu halde bu bazıları için mu­bah kılınabilirken, diğer bazıları için mubah kılınmayabilir. Bu farklı hüküm, selâmet ve boğulma zannına nisbetle böyle olmaktadır.

Sözü edilen şekilde iki küllî esasın tearuzuna gelince, bunun hakkında da genel mahiyette bir örnek zikredelim ve diğerleri inşâallah buna kıyas olunsun:

Şöyle ki: Allah Teâlâ, dünyayı birbirine zıt iki sıfatla nitelemiş­tir: Biri onun yerilmesini, ona iltifat edilmemesini ve terkini gerek­tiren niteleme; diğeri de övülmesini, ona iltifatı, onda bulunan ni­metleri —Ulu Melik'ten gelen büyük hediye olması hasebiyle— elde etmenin matlup olduğunu gerektiren niteleme.

Birinci nitelemenin iki yönü bulunmaktadır: (1)
Dünyanın hayrı yoktur, onda elde etmeye değer birşey de bu­lunmamaktadır. Bu meyanda olmak üzere şu nassları hatırlayabili­riz: "Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyun, eğlence, bir süs, aranız­da bir öğünmeden ibarettir[26]Âyet, dünya hayatının bir eğlence, hiçbir değeri olmayan bir oyun, hiçbir fayda içermeyen, bir değer ifade etmeyen hareket ve davranışlardan ibaret olduğunu bildir­mektedir. "Dünya hayatı aldatıcı bir geçinmeden başka birşey de­ğildir"[27] kavli, dünyanın faydasını sadece sonuç itibarıyla yerile­cek aldatıcı bir faydalanmaya hasretmektedir. "Bu dünya hayatı sadece bir oyun ve oyalanmadan ibarettir. Âhiret yurduna gelince, işte asıl hayat odur[28]"Servet ve oğullar, dünya hayatının süsü­dür..[29] Ve benzeri daha başka âyetler. Bu mânâda hadisler de Çoktur. Meselâ: "Eğer dünya, Allah katında bir sivrisinek kanadı kadar değerli olsaydı, kafire ondan bir yudum su vermezdi"[30]ha­disi gibi. Bu konuda gelen hadisler gerçekten çoktur. Zâhidlerden nakledilegelen dünyanın zemmine yönelik sözler de, işte bu minval üzere söylenmiştir.[31] (2)
Dünya yok olucu bir gölge, aldatıcı bir düştür. Bu meyanda Al­lah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: "Dünya hayatının durumu, gökten indirdiğimiz bir su gibidir ki, insanların ve hayvanların yiyecekle­rinden olan yeryüzü bitkileri o su sebebiyle (ağ gibi birbirine örü­lüp) karışırlar. Nihayet yeryüzü ziynetini takınıp, (rengârenk) süs­lendiği ve sahipleri de ona (ürünleri biçmeye, yemişleri toplamaya) kadir olduklarını sandıkları bir sırada, gece veya gündüz emrimiz (âfetimiz) gelir de onu sanki dün (öyle süslü) değilmiş gibi kökün­den koparılarak biçilmiş bir hale getiririz[32]"Şüphesiz bu dünya hayatı, geçici bir eğlencedir[33]"İnkarcıların refah içinde diyar di­yar dolaşması, sakın seni aldatmasın. Azıcık bir menfaattir o[34]"Dünya hayatı, gökten indirdiğimiz bir su gibidir ki, bu su sayesin­de yeryüzünün bitkisi (önce gürleşip) birbirine karışmış, arkasın­dan rüzgarın savurduğu çerçöp haline gelmiştir"[35] Ve benzeri, dünya hayatının son bulacağı ve yok olacağı mânâsı anlaşılan daha pek çok âyet vardır. Böylece dünya, sanki hiç yokmuş gibi bir değer ifade eder. Bu meyanda varid olan hadisler de çoktur. Meselâ Rasûlullah' şu hadisi bunlardandır: "Benim dünya ile ne işim varl Benim dünya ile beraberliğim bir ağacın altında gölgele­nip sonra yola çıkan ve onu terkeden bir yolcunun beraberliği gibi­dir"[36]

Bu sözlerin sahibi, zâhidleri ebedî karar yurdu olan âhirete yönlendiren Rasûlullah olmaktadır.

iki vasıftan ikincisine gelince, onun da aynı şekilde iki yönü bulunmaktadır: (1)
Yaratıcının varlığına, birliğine ve yüce sıfatlarının mevcudiyetine, âhiret hayatının bulunduğuna delâlet içermesi yönü: Şu âyetlerde olduğu gibi: "Üstlerindeki göğe bakmazlar mı ki, onu na­sıl bina etmiş ve nasıl donatmışız. Onda hiçbir çatlak da yok[37]"(Onlar mı hayırlı) yoksa gökleri ve yeri yaratan, gökten size su in­diren mi[38]"Ey insanlar! Eğer yeniden dirilmekten şüphede iseniz, şunu bilin ki, biz sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra pıhtı-laşmış kandan... yarattık[39]"(De ki: Eğer biliyorsanız (söyleyin bakalım), bu dünya ve onda bulunanlar kime aittir. 'Allah'a aittir' diyecekler. Öyle ise 'Hiç düşünüp taşınmaz mısınız?' de[40]Ve bun­lara benzer daha nice akaide ve tevhide delâlet eden âyetler gibi. (2)
Dünya, Allah Teâlâ'nın kullarına in'âra ve ihsanda bulunduğu nimetleridir, onları bize lütufta bulunmuş ve kendisini bize tanıt­mada bunları araç olarak kullanmıştır. Onları yeryüzüne koymak ve her tarafa yaymak suretiyle kullarının emrine âmâde kılmıştır. Bu meyanda şu âyetleri hatırlayabiliriz: "Gökleri ve yeri yaratan, gökten suyu indirip onunla rızık olarak size türlü meyveler çıkaran, izni ile denizde yüzüp gitmeleri için gemileri emrinize veren, nehir­leri de size akıtan ancak Allah'tır. O size istediğiniz herşeyden verdi. Eğer Allah'ın nimetini sayacak olsanız sayamazsınız![41] "O Rab ki, yeri sizin için bir döşek, göğü de bir tavan yaptı. Gökten bir su indirdi[42]"Gökten suyu indiren O'dur. O sudan size hem içe­cekler vardır, hem de ondan ağaç (ve ot) meydana gelir ve orada hayvanlarınızı otlatırsınız. Eğer Allah'ın nimetini sayacak ol­sanız sayamazsınız[43]"Allah, yarattıklarından sizin için gölge­ler yaptı. Dağlarda da sizin için barınaklar yarattı ve sizi sıcaktan koruyacak elbiseler ve savaşta sizi koruyacak zırhlar yarattı...[44] Aynı sûrenin baş tarafında: "Hayvanları da O yarattı. Onlarda si­zin için ısıtıcı (şeyler) ve birçok faydalar vardır. Onlardan bir kıs­mını da yersiniz. Sizin için onlarda ayrıca akşamleyin getirirken, sabahleyin salıverirken bir güzellik (zevk) vardır. Atları, katır­ları ve eşekleri binmeniz ve süslenmeniz için yarattı. Allah şu anda bilmeyeceğiniz daha nice (nakil vasıtaları) yaratır"[45]Burada Yüce Allah lütuflannı saymış ve bazı nimetlerinden söz etmiştir ki güzellik ve süslenme (ziynet) de bunlardandır. Hal­buki dünyayı zemmetmek için kullanılan kelime yine bu ziynet ke­limesidir: "Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyun, eğlence, bir süs (ziynet)den ibarettir"[46] Hatta Allah Teâlâ âhiret nimetlerini tarif ederken, onların benzerleriyle dünyada da in'âmda bulunduğunu belirtmiştir: "Dikensiz kirazlar, meyvaları tıklım tıklım dizili muz ağaçları, yayılmış gölgeler[47]Bu: "Allah, yarattıklarından sizin için gölgeler yaptı"[48] âyetinde bahsettiği nimettir. "Onlar için cen­nette tertemiz eşler vardır[49]âyetine mukabil dünya hayatı hak­kında da "Allah, size kendi nefislerinizden eşler yarattı[50]buyur­maktadır. Bu mânâda âyetler çoktur. Hatta O cennet hakkında: "Müttakîlere vaad olunan cennetin durumu şöyledir: İçinde bozul­mayan sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar var­dır"[51] buyururken dünya hayatı hakkında da şöyle buyurur: "Al­lah gökten bir su indirdi ve onunla yeryüzünü ölümünden sonra di­riltti. Şüphesiz ki bunda dinleyen toplum için bir ibret vardır. Rabbin balansına vahyetti: Dağlardan, ağaçlardan ve insanların yaptıkları çardaklardan kendine evler (kovanlar) edin. Sonra mey­velerin her birinden ye ve Rabbinin sana kolaylaştırdığı yaylım yol­larına git. Onların karınlarından renkleri çeşitli bir şerbet (bal) çı­kar. Onda insanlar için bir şifa vardır"[52] Bu kabilden âyetler de çoktur. Allah Teâlâ, ahkâmı indirmiş, helâl ve haramı koymuştur. Bunu yaparken de bizim için yaratmış olduğu nimetleri dünyevî ve uhrevî bulanıklık şaibelerinden arındırmayı amaçlamıştır. Şöyle buyurmuştur: "Erkek veya kadın, kim mü'min olarak iyi amel işler­se, onu mutlaka güzel bir hayat ile (yani dünyada[53]) yaşatırız. Ve onların   mükafatlarını yapmakta  olduklarının  en güzeli  ile(âhirette) veririz[54]Nimetlerini hatırlatma sadedinde şöyle buyur­muştur: "Her biri meyve verdiğinde meyvesinden yiyin[55]"Rabbi-nizin rızkından yiyin ve O'na şükredin. Güzel bir memleket ve çok­ça bağışlayan bir Rab"[56]Bazı âyetlerde de "O'nun fazlından iste­meniz için...[57] buyurmuş ve dünyanın talep edilmesini aynen imanın sevilmesini, küfürden nefret edilmesini fazilet saydığı gibi Allah'ın bir fazlı (lütfü) saymıştır.

Bu konuda deliller sayılmayacak kadar çoktur.

Bu durumda dünya hakkında gelen birinci niteleme, ikinci ni­telemeye ters düşmektedir. Birinci nitelemede mevcut bulunan bi­rinci yön, ikinci nitelemenin bu ikinci yönüyle tearuz halinde bu­lunmaktadır. Bu nokta açıktır. Çünkü onun dikkate alınmaması ve hiçbir yaran bulunmayan sade bir eğlence ve oyun kabul edilmesi, onun aynı zamanda nimet ve fazilet oluşu ile çelişir. Birinci nitele­menin ikinci yönü de aynı şekilde ikinci nitelemenin ikinci yönüyle tearuz eder. Çünkü dünyanın geçici ve kısa zamanda yok olacak olan bir gölgeden ibaret oluşu, Allah Teâlâ'nın varlığına, birliğine, kemâl sıfatlarıyla muttasıf olduğuna, âhiretin hak olduğuna delil olması ile çelişir. O bir aynadır ve onda hak olan şey gözükür. Ve bu konuda dünya âhiretten ayrılmaz. Dahası bu özellik, dünyada fena bulmaz. Çünkü dünya madem ki bir iş için —ki o dünyanın vermiş olduğu ilimdir— konulmuştur, şu halde o şey, onda mevcut­tur ve o, —her ne kadar duyular için zahir olan şey fani olsa bile— yok olmaz; bu mânâ âhirete intikal eder ve orada nimetler halini alır. Kısaca dünyada ilme adres olmak üzere konulmuş bulunan ni­metler, adres fani olsa bile bakidir. Bu da dünyanın mutlak anlam­da son bulacağı nitelemesiyle çelişir. Şu halde iki özellik birbirine zıt haldedir. Şeriat ise, kendi içerisinde çelişkiden münezzeh, ihti­lâftan uzaktır. Dolayısıyla bundan, dünya hakkında varid olan bu iki nitelemenin, farklı farklı cihetlerden gelmiş ya da birbirine zıt olan iki ayrı hal üzere varid olmuş olması lâzım gelir. Bunu şöyle açıklayabiliriz:

Dünya hakkında iki bakış açısı vardır:
a) Dünyanın, Hakk'ı tanımak için konulmuş olduğu hikmetten sarnnazarla ele alınması. Buna göre dünyanın yaratıcının varlığına delâlet etmesi, onun koyucusuna şükretmenin ge­reğini ifade etmesi için konulmuş olmasına bakılmaz; aksine onun sadece bir geçim yeri, lezzetlerin giderildiği, şehvetlerin görüldüğü bir yer ve canlılar dizisinde bulunulan bir âlem olarak görülmesi ve sadece bu noktadan ele alınması. Dünyanın sırf bu açıdan ele alındığında, özü olmayan bir ka­buk, ciddiye alınmayacak bir oyun, hakka yer olmayan bir bâtıl... olduğu açıktır. Çünkü bu bakışa sahip olan kişinin, yeme içme, giyme, cinsî ilişki, binme... gibi şeylerden başka düşüncesi yoktur ve dünyadan elde edeceği şey sadece bun­lardan ibarettir. Kısa zamanda bunlar da zail olur ve ondan hiçbirşey kalmaz. Bu sanki saçma sapan bir düş, bir hayal­dir. Şeriatın dünya hakkında bu doğrultuda vasfettiği her-şey doğru ve yerindedir. Bu bakış açısı, dünyada Allah Teâlâ'nın "sadece bir oyun, eğlence ve ziynet" diye nitelediği şeylerden başka hiçbirşey görmeyen inkarcılara aittir. Bu yüzdendir ki onların amelleri, "Issız göllerdeki serap gibidir ki, susayan onu su zanneder; nihayet ona vardığında orada herhangi birşey bulamamıştır"[58] Diğer bir âyette de: "On­ların yaptıkları her bir işi dikkate alırız, fakat onu saçılmış zerreler haline getiririz"[59] buyurulur.
b) Dünyaya, yaratılış hikmetini dikkate alarak bakma. Böyle bir bakış neticesinde onun marifet ve hikmetlerle dolu oldu­ğu, her türlü nimetten kısmen dahi olsa şükrüne kadir olu­namayacak şekilde yayıldığı görülecektir. Sağduyu sahibi ona baktığı zaman, onda bulunan her bir nimetin şükrü ge­rektiğini görecek; gücü ve kudreti ölçüsünde bunu ifaya çalı­şacaktır. Böylece kabuk, özle dolmuş olacak, hatta bizzat ka­buğun kendisi bile öz haline gelecektir. Çünkü hepsi kulun elde etmesi için hazırlanmış ve bu yüzden de Allah'a şükret­mesini gerekli kılan nimetlerdir. Burhan (delil), neticeyi bü-kuvve ya da bilfiil tazammun eder. Bu nazarla bakıldığı za­man büyük ya da küçük ne varsa, onların içermiş olduğu hikmet ve nimetleri kavramak akim aciz kalacağı birşeydir. İşte bu noktadan hareketledir ki, Allah Teâlâ dünyanın cid­diye alınması gereken birşey olduğunu, onun bir gerçek ol­duğunu bildirmiştir: "Sizi boş yere yarattığımızı mı sandı­nız?[60] "Gökleri, yeri ve arasında olanları boş yere yarat­madık[61]"Biz gökleri, yeri ve bunlar arasında olanları, oyun ve eğlence olsun diye yaratmadık. Onları sadece gerçek bir sebeple (hak ile) yarattık[62]"Kendi kendilerine, Allah'ın gökleri, yeri ve ikisinin arasındakileri, ancak kak ola­rak... yarattığını hiç düşünmediler mi?"[63] Ve benzeri âyet­ler. Bunun içindir ki, bu bakış açısına sahip olan insanların amelleri müsbet ve muteber olmuş, hatta onlar hakkında: "Onlar için hiç kesintisiz bir ecir vardır[64]"Erkek veya ka­dın, kim mü'min olarak iyi amel işlerse, onu mutlaka güzel bir hayat ile (yani dünyada) yaşatırız. Ve onların mükafaat-larını yapmakta olduklarının en güzeli ile (âhirette) veri-r[65]buyurulmuştur.

Dünya, birinci yaklaşımla ele alındığında yergi konusudur; ikinci yaklaşımla ele alındığında ise yergi konusu olması bir tarafa, Övgüye mahal olmaktadır. Şu halde dünyanın mutlak anlamda ye­rilmesi uygun değildir. Nitekim mutlak surette övülmesi de doğru değildir. Onun birinci cihetten alınması yerilmiştir. Onun bu yakla­şımla alınması dünyaya rağbet, peşin olana düşkünlük diye isim­lendirilir. Bunun zıddı ise zühddür ve bu, onun bu cihetten terki anlamına gelmektedir. Şüphesiz dünyanın bu yaklaşımla terki, is­tenilen birşeydir. İkinci yaklaşımla onun elde edilmesi ise yerilmiş değildir ve bu şekilde dünyaya değer verilmesi, ondan istifadede bulunulması, dünyaya rağbet etme diye isimlendirilmez. Bu nazar­la bakıldığında dünyaya karşı zâhidlikte bulunmak iyi birşey değil­dir. Aksine o, sefâhet, tembellik ve israf (tebzîr) olarak isimlendiri­lir. Bu noktadan hareketledir ki, böyle bir tavır içerisinde bulunan kimseler, yani dünya nimetleri karşısında savurganlık yapanlar şer'an kısıtlılık altına alınmaktadırlar. Sahâbîler bunun içindir ki, dünyaya karşı talepte bulunmuşlar, onunla meşgul olmuşlar, onun için çalışmışlardır. Çünkü bu yaklaşımla ele alındığında dünya, Al­lah'a şükretmede, âhiret için azık ve binek edinmede yardımcı ol­maktadır. Kaldı ki ashap, insanların dünyaya karşı en zahidi, onu kazanma konusunda en takva sahibi olan kimselerdi; buna rağmen dünyadan el-etek çekme gibi bir tutum içerisine girmemişlerdi. Bel­ki de, bu bakış açısından habersiz olan bazı kimseler, onların dün­yaya yönelik taleplerinin birinci nazarla olduğu yanlış anlayışına kapılabilir. Hâşâ onlar hakkında böyle birşey düşünülemez. Onlar dünyayı, sadece bu ikinci yaklaşımla istemişler ve böylece ona yö­nelik talepleri, ibadetleri cümlesinden bir hal almıştır. Nitekim on­lar, birinci cihetten dünyaya yönelik talebi terketmişlerdir ve onla­rın bu halleri de yine ibadetleri cümlesinden olmuştur. Allah, on­lardan razı olsun, bizi de onlara katsın, bizleri onlarla hasretsin, bizi de lütuf ve ihsanı ile onları muvaffak kıldığı şeylere muvaffak kılsın!

Bu fasıl üzerinde iyi durmak gerekir. Çünkü bu, şeriat ve onun müntesiplerinin halleri hakkında hatıra gelebilecek pek çok şüphe­leri izale eder. Keza bu noktanın iyi kavranması, âhiret yoluna sülük etmiş kimselerin önlerine çıkabilecek engelleri aşmalarına yardımcı olur. Bu engeller sebebiyle onlar, zühdü ve dünyanın ter­kini yanlış anlarlar, keza dünyanın istenmesini de olması gereken şekilde kavrayamazlar. Bunun sonucunda onlar, şeriatın övmediği şeyi övme, şeriatın yermediği şeyi de yerme gibi bir tavır içerisine girebilirler. Ama mesele iyi kavranırsa bunlar olmaz. Bunun yanın­da fakirlik ve zenginlik meselesinde farklı düşünenler arasında ha­kem rolü de yapar ve ne fakirliğin mutlak surette zenginlikten, ne de zenginliğin mutlak olarak fakirlikten üstün olmadığını, aksine meselenin tafsilata tâbi bulunduğunu ortaya koyar. Çünkü zengin­lik, eğer peşin zevklerin tercihine meylettiriyorsa, sahibine nisbetle yerilmiş ve fakirlik onun hakkında daha üstün olur. Eğer uhrevî nazların, tercihine sürükler ve onu âhiret hayatı için harcar, orası­na azık hazırlamada yardımcı olarak kullanırsa, o takdirde o kişi için zenginlik fakirlikten daha üstün olur.

 Lütfü ile muvaffak kılan Allah'tır.

Fasıl:
Bil ki, bu bakış açısına ait hükümlerin çoğu, bu kitabın çeşitli yerlerinde geçmiş bulunmaktadır.[66] Bu yüzden konuyu kısa kes­miş bulunuyoruz. Sonra ilgili daha başka hükümler de vardır ki, usûlcüler nadiren onları zikrederler. Ancak onlar, bu kitabın esas­larına nisbetle, furû' (dallar) mertebesinde bulunmaktadır; o yüz­den onlara da temas etmedik. Çünkü onlara muttali olan kimse, basit bir düşünce sonrasında ilgili hükmü kavrayabilir. Yardım an­cak Allah'tandır. Burada zikrolunan şey, tearuz ve tercih konusuy­la ilgili kuralları elde etmek isteyenlere yönelik olarak sadece genel çerçeve mahiyetinde olan kıstaslar ve köklü esaslardır. [67]
[1] Şâtıbi, el-Muvâfakât, İz Yayıncılık: 4/296-299
[2] Dolayısıyla da tercihe bir mahal bulunmamaktadır. Usûlcüler şöyle de­mişlerdir: Dikkate alınması gereken tercihin şartlarından biri de, iki delil arasında kabul edilebilir bir cemin mümkün olmamasıdır. Eğer aralarını cemetmek kabilse, o zaman yapılacak olan cem ve böylece her iki delilin de gereğiyle amel etmektir. el-Mahsül'de şöyle denmektedir: "Cem yoluy­la delillerden ikisiyle birlikte amel etmek, birini ihmal etmekten daha uy­gundur" Bütün fukahâ aynı görüştedir, bkz. Şevkânî, İrşâdu'l-fuhûl.
[3] Yani muarız gibi gözüken delillerden birinin âmm, diğerinin de hâss ol­ması halinde, meselâ hâss olan âmmı tahsis eder. Böylece de her iki delil­le de amel edilmiş olur. (Ç)
[4] Meselâ şu iki hadisi örnek vermişlerdir: Rasûlullah (s.a.): "Size şahitlerin en hayırlısını haber vereyim mi?" buyurdu. "Evet" dediler. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.): "Kişinin, çağrılmadan şahitlik etmesidir"buyurdu.

Bir başka defasında da: "...Sonra yalan yayılır, hatta öyle olur ki kişi çağrılmadan şahitlik eder" buyurmuş tur.

Bu iki hadisten birincisini, içerisinde Allah hakkı bulunan şeylere, ikincisini de kul hakkı bulunan şeylere hamletmişlerdir. Böylece her iki hadisle de bir yönden amel edilmiş olmaktadır ve aralarında tearuz dola­yısıyla da birini diğerine tercih bulunmamaktadır. İkinci meselede benzeri Örnekler çokça gelecektir.
[5] Şâtıbi, el-Muvâfakât, İz Yayıncılık: 4/299-300
[6] Tearuzu şöyle tarif etmişlerdir: İki delilin, birbirine mani olacak şekilde yani birinin isbat ettiği şeyi diğerinin reddeceği şekilde karşılaşmasıdır. Usûlcülerin üzerinde durduğu tearuz, bizzat deliller arasında söz konusu olandır. Bu tür tearuz halinde olan iki delil arasında metin, senet, mânâ ya da haricî bir durum sebebiyle tercihte bulunulur. Müellifin bu mesele­de zikretmiş olduğu tearuz türlerine gelince—mukallide nisbetle mücte-hidierin görüşlerinin tearuzu türünü istisna edecek olursak— bunlar, usûlcülerin uzun uzadıya üzerinde durdukları delillerin tearuzu türünden değildir. Zira bu sayılan türlerde delillerin tearuzu söz konusu değildir. Bunlarda tearuz, uygulama, hükmün mahallinde menâtın (illetin) tahkiki i.ibarıyla olmaktadır Müellif, müteşâbih konusunda ikinci meselede delil­ler hakkında özetle şöyle demiştir: "Menâta (hükmün dayanağına) raci olan müteşabihlik, delillere yönelik değildir. Meselâ murdar hayvanın ye­nilmesinin haramliğı açıktır. Keza usulü dairesinde boğazlanmış olan hayvanın yenilmesinin helalliği de açıktır. Bunların birbirine karışması halinde, şüphe mahalli deliller değil, yenilecek hayvandır..." Müellif yine İctihâd bölümünün Dördüncü Mesele'sinde burada zikrettiği türlerin ço­ğunu orada koymuş olduğu kaideye yani hükmü açık olan iki uç tarafın ortasında hükmü açık olmayan ve her iki uç kısma da girebilme ihtimali içeren konulara örnek olarak zikretmiş ve bunlarla ilgili ihtilâfın esası­nın, ortada yer «lan şeyin hükmüne dayanak olacak şeyin tespiti konu­sundaki değerlendirme olduğunu belirtmişti. Hükmün dayanağında söz konusu olan ihtilâf, delillerde meydana geîen tearuz değildir. Bu itibarla onları, delillerde meydana gelen gerçek tearuzun türlerinden saymak doğ­ru değildir.
[7] Bir hükmün ispatını sağlayan, iki şahit, belge... vb. (Ç)
[8] Bizzat delillerin kendilerinde vaki olan tearuz hakkında yapılacak terci­hin yönleri ise böyle değildir. Usûlcüler onları, işaret ettiğimiz dört şekle münhasır kılmışlardır. Onlara kıyas ve beraberinde olan şeylerin tercihini de eklemişler ve böylece tamamı altı neVi olmuştur.
[9] Birinci Mesele'de. Orada hükmün menâtı (illeti, dayanağı) hakkında ictihâd üzerinde uzun uzadıya durmuştu. Bu da bizim az önce dipnottaki görüşümüzü destekler. Oradaki söz, tamamen menâtın tahkiki konusun­da sevkedilmiştir; usûlcülerin açıkladığı tearuz ya da onun türünden biri değildir, aksine o, ona benzer başka bir türdür.
[10] Her iki taraf da dikkate almacaksa, o zaman bu, aralarını cem etme imkânı bulunmayan birinci kısımdan nasıl olacaktır?! Bu durumda o, tearuz halindeki iki tarafı, her biri hakkında cüz'î olacak şekilde amel et­tirmiş olur; birini ilga edip, diğerini tam olarak amel ettirmiş olmaz. Mü­ellifin, bu meseleyi aralarım cem etme imkânı bulunmayan kısımdan say­ması, sadece galip itibarıyla olmalıdır. Konu, Üçüncü Mesele'de tekrar ele alınacaktır.
[11] İmam Mâlik'e göre köle nakıs bir mülkiyet hakkına sahiptir. Başkalarına göre ise köle esasen hiçbirşeye mâlik olamaz. Tabiî, her iki görüşe göre de sonuçta farklı hükümler doğar.
[12] Müellifin sözünün zahiri şudur: Usûlcülerin haklarında eemetme imkânı bulunmadığına hükmettikleri şeylerin tamamı, ikinci kısma yani ya cem ya da ikisinden birini iptal mânâsı içeren türe raci olur; dolayısıyla mut­lak anlamda tearuz kalmaz.Eğer müellifin maksadı hakikaten bu ve bununla tearuz ve tercih ko­nusunu ortadan kaldırmayı murad ediyorsa, bu maksadına ulaşamaz. Çünkü Üçüncü Mesele'de zikrettiği şekiller, tearuz konusundaki akla ge­lebilen şekilleri kuşattığı takdirine binaendir.
[13] Şâtıbi, el-Muvâfakât, İz Yayıncılık: 4/300-303
[14] Özeti iki delilin de i'mâli şeklindeydi. Nitekim Deliller bölümünde geçen safra mizaçlı kişinin bal içmesi meselesinde olduğu gibi.
[15] İki âyetin tearuzunu zikretmedi. Belki de âyetlerin tearuz etmeyeceği çünkü onların kat'î oldukları görüşündedir. Ancak, zannî delâlet açısın­dan tearuz vakidir. Mütevatir hadîslerde hükümde aynen âyetler gibidir. Müellif hadisleri mutlak olarak ifade etmiştir. Dikkat edileceği üzere söz konusu olan, sureta tearuz hakkındadır; gerçek tearuz bahis ko­nusu değildir. Çünkü gerçek tearuz şeriatta bulunmaz. Dolayısıyla kafi olan ile olmayan arasında bir fark yoktur.
[16] Müellif burada alâmet konusunu geniş ele almış ve onu sebep ve benzer­leri de kapsar mahiyette kullanmıştır.
[17] Oysa ki bunlardan bir kısmının, aralarını cemetme imkânı bulunan kı­sımdan olması mümkündür. Nitekim müellif birazdan zikredecektir.
[18] Bu konuda usûl kitaplarına bkz. Konuyla ilgili orada pek çok örnek bula­caksınız.
[19] Yani her iki delilde amel ettirilir; ancak her biri bir başka cüz'î hakkında bazı kayıtlar ekleyerek ya da çıkararak tahsis edilmiş olur. Tahkîkul-menât bahsinde geçtiği gibi. Kezâ"Şâhitlerin en hayırlısı. hadislerinde geçtiği gibi. Bilindiği gibi orada hadislerden her biri (Allah hakkı içeren, kul hakkı içeren konular gibi) bir başka yöne hamledilmişti. İleride teyemmüm konusunda mil örneği gelecektir.
[20] Orada şöyle demişti: Cihâd çağrısı, farz-ı kifâye olması durumunda bu iş için gerekli olan cesaret ve kahramanlık vb. gibi vasıflan haiz olan kimse­lere yönelik olacaktır Ümmetin bu görevi gerçekleştirmemiş olması halin­de, bu vasıflara sahip olmayan kimselere bir günah terettüp etmez. Orada velâyet-i âmme yani devlet başkanlığı görevini de örnek olarak vermişti. Bu, iki delilden birinin dikkate alınan bir kayıtla tahsis edilmesi olmakta ve bunun sonucunda kifâî olarak cihâdın yapılmasını talepte bulunan de­lil, "Allah hiçbir kimseye gücünün üstünde bir yük yuklemez" delili ile —iki delilin de aynı mahalle taalluku durumunda— tearuz etmemektedir.
[21] Mâide 5/6.
[22] Zarurî karşısında tahsînînin tearuzundan söz edilemez. Ama biz tahare­tin bizzat namazın mükemmil unsurlarından olduğunu kabul edersek, o zaman onun hakkında birazdan gelecek olan kıble hakkındaki söz söyle­necektir. Göründüğü kadarıyla kıble ile taharet arasında bir fark yoktur; her biri namaza girmeden önce gerçekleştirilmesi ve namaz boyunca da bulunması gereken bir şart olmaktadır.
[23] Bakara 2/144.
[24] Yani zihin dışında, varlık âleminde. (Ç)
[25] Yani zarurî olan esaslar, hâcî olanlar üzerine... tercih olunur.
[26] Hadîd 57/20.
[27] Aynı âyetin sonu.
[28] Ankebût 29/64.
[29] Kehf 18/46.
[30] Tirmizi, Zühd, 13.
[31] İmam Gazzâlî dünya hayatıyla ilgili işleri üç kısma ayırır:
1) Âhiret yolculuğunda sana eşlik eden ve semereleri Ölümünden son­ra da devam eden şeyler. Bunlar Allah'ı bilmek ve salih amelde bulun­maktır. Övgüye değer olan dünya ümûru işte bunlardır.
2) Birinci kısmın tam karşı tarafını oluşturan ve zemmedilmiş bulu­nan dünya ümûru. Bunlar, peşin zevkler içeren, âhiret için bir semeresi bulunmayan günahlara dalmak, mubahlarla ihtiyaçtan fazla olarak sefa­hat hayatı denilecek ölçüde yararlanmak, altın ve gümüşleri istif etmek, allar edinmek, ekinler, nesiller, her türlü oğlan-cariye hizmetçiler edin­mek, hayvanlar beslemek, saraylar yaptırmak, lüks elbiseler giymek... gi­bi şeylerdir. Kişinin bütün bunlardan nasibi, zemmedilmiş olan dünya umurundan olmaktadır. 3) Bu iki uç arasında ortada kalan şeyler. Bunlar peşin fakat âhiret işlerine yardımcı olan hazlar içerir. Meselâ insanın yaşamak ve yaşantısı­nı sürdürmek, ilim öğrenmek ve amelde bulunabilmek için gerekli olan yemesi, içmesi, giyinmesi vb. ihtiyaç duyduğu, sıhhatini korumak için ge­rek hissettiği herşey bu kısma giren işlerdendir.
[32] Yûnus 10/24.
[33] Mü'min40/39.
[34] Âl-i İmrân 3/196.
[35] Kehf 18/45.
[36] Hadisin baş tarafı şöyle: îbn Mesûd anlatmaktadır: Birinde Rasûlullah'm (s.a.) huzuruna girdim. Bir hasırın kumlan üzerinde uyumuş ve hasır böğ­ründe iz yapmıştı. Ona: "Yâ Rasûlallah! Keşke sana bir yaygı edinsek de, onu hasırın üzerine, altına yaysan" dedim. Bunun üzerine... (yukarıdaki hadisi) buyurdu, bkz. îbn Mâce, Zühd, 3 ; Tirmizî, Zühd, 44 ; Ebû Dâvûd, Libâs, 42 ; Ahmed, 2/21.
[37] Kâf 50/6-11.
[38] Neml 27/61.
[39] Hacc 22/5.
[40] Mü'minûn 23/85.
[41] İbrahim 14/32-34.
[42] Bakara 2/22.
[43] Nahl 16/10-18.
[44] Nahl 16/81.
[45] Nahl 16/5-8.
[46] Muhammed 47/36; Hadîd 57/20.
[47] Vakıa 56/28-30.
[48] Nahl 16/81.
[49] Bakara 2/25.
[50] Nahl 16/72.
[51] Muhammed 47/15.
[52] Nahl 16/68-69.
[53] Bu, bazı müfessirlerin görüşü olmaktadır. Bu tefsire binaen söylenilenle­rin en uygunu, güzel hayattan maksat kanaat ile birlikte sürülen hayat­tır. Çünkü kanaat sahibi olmayan bir kimse için huzurlu ve güzel bir ha­yat sürmek mümkün değildir. Bu her zaman için şahit olunan ve bilinen bir gerçektir.

Güzel hayattan maksadın âhirette olduğunu da söylemişlerdir. Çün­kü orada sürülecek olan hayatta ölüm yoktur, zenginlik var, yoksulluk yoktur; sıhhat var, hastalık yoktur; mülk var, helak yoktur; seâdet var, bahtsızlık yoktur.
[54] Nahl 16/97
[55] En'âm 6/141.
[56] Sebe' 34/15.
[57] Rûm 30/46.
[58] Nûr 24/39.
[59] Furkân 25/23.
[60] Mü'minûn 23/115.
[61] Sâd 38/27.
[62] Duhân 44/38-39.
[63] Rûm 30/8.
[64] Tîn 95/6.
[65] Nahl 16/97.
[66] Bu yüzden de müellif konuyu işlerken sık sık (beş defa) yollama yapmış­tır. Her defasında yollama yapılan konu, buradaki meseleye ışık tutacak mahiyettedir.
[67] Şâtıbi, el-Muvâfakât, İz Yayıncılık: 4/303-315


Eser: El-Muvafakat

  • Yeni Ekle
Yorumlar (0)

El-Muvafakat

 

Son eklenen ruyalar

Sitemizde yer alan soruların cevapları özenle islami eserlerden seçilerek yazılmaktadır.
Haramiler | Bitkiler