Şahadette İhtilaf  Babı

Bilmiş ol ki, bu bâb mukarrer olan bir takım asıllara dayanır. On­lardan biri de; da'vâeı olmaksızın kul haklarında şahadetin kabul edil­memesidir. Çünkü kulların haklarının sabit elması, velev vekil ile ol­sun, onların istemelerine.bağlıdır.

Allah Teâîâ (C.C.)'nm haklan bunun hilâfmadir. Onlarda da'vâ şart değildir. Çünkü Allah Teâlâ (C.C.) 'nın haklarını yerine getirmek herkesin üzerine vâcibdir. Şu hâide herkes, bunların isbâtında hasım­dır. Böyle olunca, sanki da'vâ mevcûd imiş gibi olur.

Bu asıllardan biri de şudur: Eğer şâhidler iddia edilenden daha çoğuna şahadet ederlerse; da'vâeı onları yalanlar. Bu takdirde, şaha­detleri bâtîl olur. Eğer iddia edilenden daha azına şahadet ederlerse, kabul edilir Çünkü bunda iki taraf ittifak etmiştir.

Mukarrer olan asıllardan biri de şudur: Asıldan sabit olduğu için, mutlak mülk, mukayyed mülkden daha çoktur. Sebeble olan mülk ise, sebebin vaktine münhasırdır.

Asıllardan biri de şudur: İki şâhid arasında olan ihtilâf, da'vâ ile şahadet arasında olan ihtilâf gibi değildir. Çünkü iki şahidin şahadet­leri; ma'nâda ve ma'nânm ayrılığını gerektirmeyen lâfızda diğerine uygun olması gerekir. Fakat da'vâ ile şahadet arasında olan uygunlu­ğun sâdece ma'nâda olması gerekir, lâfza i'tibâr edilmez. «el-Fusûl» da da böyle denmiştir. Yakında bu mes'elenin daha geniş açıklaması ge­lecektir.

Bundan anlaşılır ki; Vikâye'nin ibaresi, gereği gibi değildir. Çünkü o; şahadetin da'vâya uygunluğunun şartı, iki şahidin lâfzen ve ma'-nen ittifakı gibidir, demiştir. Bundan dolayı ben; «Da'vâ için şahade­tin mutabakatı vâcib olur. hem lâfzen hem m?.'nen değil, belki ancak ma'nâ bakımından vâcib olur.» dedim.

, Da'vâcı, mutlak müik iddia ettikde, şâhidler; meselâ hanenin mî-râsla alınması da'vâsı gibi, sebeble olan mülke şahadet etseler, kabul edilir. Çünkü iddia edilenden daha azma şahadet etmişlerdir. Bu ise; yukarda geçtiği veehle; ma'nen mutabakat bulunduğundan şahadetin kabulüne mani' değildir. Aksi hâlde, kabul edilmez. Yânı da'vâcı, sebeb-îe mülk iddia eyledikde, şâhidler mutlak mülke şahadet etseler, kabul edilmez. Çünkü iddia edilen şeyden fazlasına şahadet etmişlerdir. Şu hâlde, şahadet bâtıl olur. Nitekim bu da, yukarda geçti.

İki şahadetin ma'nâda ve ma'nânın ayrılığını gerektirmeyen lâ­fızda birbirine uygun olması vâcib olur. Ma'nânın ayrılığını gerektir­meyen lâfız tazammun yoluyla değil, va'zi yoluyla ma'nânın ifâdesine her iki lâfzın uygun olmasıdır.

İmâmeyn (Rh. Aleyhimâ) 'e göre; m&'nââa ittifak yeter. Hattâ bir adam yüz dirhem iddia etse, bunun üzerine bir şâhid bir dirhem ol­duğuna, biri de iki dirhem olduğuna, bir diğeri de üç dirhem olduğuna, bir başkası dört dirhem olduğuna, bir diğeri de beş dirhem olduğuna şahadet etseler; İmâm A'zam (Rh.A.)'a göre lâfzen uygunluk bulun­madığı için kabul edilmez. İmâmeyn (Rh. Aleyhimâ)'e göre; son iki şâhid şahadette ma'nen ittifak ettikleri için, dört dirhem olduğuna hükmedilir.

Eğer şahidin biri nikâha; diğeri tezvîce şahadet ederse, ikisinin ma'nâlan bir olduğu için, kabul edilir. Keza şahidin biri hibeye, diğe­ri atıyye'ye ve benzerine şahadet etse, kabul edilir.

Biri bin; diğeri ikibin yâhûd biri yüz, diğeri İkiyüz dirhem oldu­ğuna; veya biri, bir talâka, diğeri iki veya üç talâka şahadet etse, bu şahadet red edilir. Çünkü iki ma'nâ muhteîifdir.

Nitekim da'vâcı gasb veya kati iddîa ettiğinde şâhidlerden biri buna, diğeri bunun ikrar ettiğine şahadet etseler, kabul edilmez. Eğer iki şâ­hid, katlin veya gasbm ikrar edildiğine şahadet ederse, durum bunun aksine olup, şahadetleri kabul edilir.

Bin dirhem, diye yapılan şahadet; şâyed da'vâcı fazlayı İddia eder­se; binyüz dirhemdir diye yapılan şahadet üzerine kabul edilir. Yâni biri bin, diğeri binyüz dirhem olduğuna şahadet ettiklerinde, bin diye yapılan şahadet kabul edilir. Çünkü iki şâhid binde ittifak etmiş, biri yüz dirhem iddiasında yalnız kalmıştır. Eğer da'vâcı, yalnız bin dir­hem iddia ederse, bunun hilâfmadır. Şahadet kabul edilmez. Çünkü da'vâcı, daha çok olduğuna şahadet eden şahidi yalanlamıştır. Bu an­lattıklarımız sâdece borç hakkındadır.
Ayn olan malda ise, şahadet bir tek kişiden kabul edilir. Nitekim şahidin biri, şu iki köle da'vâcmmdır, diye şahadet edip, diğeri, köle­nin biri için, şu köle da'vâcmmdır, diye şahadet etse, bi'1-icmâ' şaha­det, şâhidlerin ittifak ettikleri köle üzerine kabul edilir. Muhit adlı kitabda, «Şirb'de Şahadet Babı» nda böyle zikredilmiştir.

İhtilaflı şahadet akdde mutlaka kabul edilmez. Yânî gerek en az gerekse en çok üzerine olsun veya da'vâcı gerek satıcı, gerekse müşte­ri olsun müsavidir (fark etmez).

Eğer şahidin biri, bir kölenin satıldığına veya bin akça ile mükâ-teb edildiğine şahadet edip, diğeri, bin beşyüz akça olduğuna şahadet ederse, bu şahadet red edilir. Çünkü maksûd, sebebin isbâtıdır. O da, akddir. Bin akça ile satmak başka; bin beşyüz ile satmak başkadır. Bu durumda şahadet edilen mal (meşhûd-un bin) semenin ayrı ayrı ol-masiyle muhtelif olmuştur. İki âkidden birine şahadet nisabı tamâm olmamıştır. Bir de; da'vâcı, iki şâhidden birini yalanlamaktadır.

Keza malla âzâdda ve kisâsdan sıılhda, rehinde ve hul'da; eğer îbirinci surette köle, ikinci surette kaatil ve üçüncü surette râh<n ve dördüncü surette kadın İddia ederse, şahadet red edilir. Çünkü bunlar, malın isbâtmı kasd etmezler. Belki akdin isbâtmı kasd ederler. Hal­buki akd, bildiğin sebebden dolayı muhteîifir. Eğer diğeri iddia eder­se, meselâ kölenin efendisi; «Ben, seni bin beşyüz akçaya karşılık âzâd ettim!» deyip; köle; bin akçaya karşılık âzâd ettiğini iddia ederse, yâhûd kısas sahibi; «Ben, seninle bin beşyüze sulh oldum!» der de; kaatil bin'e sulh olduğunu iddia ederse — geri kalan ikisi de böyledir — bütün veehlerinde borç da'vâsı gibidir. Çünkü kisâsdan afv, âzâd ve talâk, hak sahibinin i'tirâfiyle sabit olup da'vâ alacakda bakî kalır. Hidâye'de de böyle denmiştir.

Rehinde, da'vâcı şâyed mürtehin olsa, da'vâsı gizlilik bulunmak­sızın alacak hakkındadır. Çünkü rehin ancak, önce borç bulundukdan sonra olur. Şu hâlde, diğer borçlarda olduğu gibi, borcun sübûtu hak­kında beyyine kabul edilir. Bin akça ile rehin zımnen ve borca tebaan sabit olur. Kifâye'de de böyle denmiştir.
Sadr'uş-Şerîa (Rh.A.) demiştir ki: Bu da'vâ, borç da'vâsı gibi de­ğildir. Çünkü borç, borçlunun ikrarı ile sabit olur. Şu hâlde, iki şâhid­den birinin yanında borcun bin akça olduğunu ikrar edip, diğerinin yanında binden daha çok olduğunu ikrar eylemesi mümkün olur. Hak­kın daha çok olması da mümkündür. Lâkin borçlu, bin akçadan fazla­sını ödemiş veya o fazlalıkdan iki şâhidden birinin yanında beri olup, diğerinin yanında beri olmamıştır, öyle ise, ikisinin arasını bulmak (teviîk) mümkündür. Fakat burada1 mal. akcîe tebâiyetle sabit olur. Bin akça ile yapılan akd, binden daha çoğu ile yapılan akdden başka­dır. Bu durumda, her birinin üzerinde bir şahadet kalmış olur. Diğer tarafda olduğu gibi, o şahadet red edilip kabul edilmez-.
Ben derim ki: Sadr'ıış-Şeria (Eh.A.)'ya verilecek cevâb şudur: Müşebbeh'in, bütün vecihlerinde müşebbeh-un bih hükmünde olması vâ-cib değildir. Belki borç da'vâsı gibi olmasından murâd; iki şâhid lâfız bakımından ayrı olurlarsa, her ne kadar ma'nâ bakımından ittifak etseler bile, İmam A'zam (Rh.A.)'a-göre: şahadetleri kabul edilmez, de­mektir. Eğer da'vâcı daha az olduğunu iddîj. ederse, daha çok olduğu­na şahadet eden şahidin şahadeti kabul edilmez. Da'vâcı, daha çok ol­duğunu iddia ederse, daha az üzere kabul edilir. Böyle olmasının se­bebi şudur: Çünkü bu dört surette, mal her ne kadar akd sırasında aka ile 5âbit ve mal o akdde tâbi' oldu ise de. lâkin da'vâ esnasında iş tersine dönmüştür. Nitekim bilirsin ki, hak sahibi, kısası afv ettiğini veya köleyi âzâd ettiğini yâhûd talâkı i'tirâf etse, ve rehin hususun­da da'vâda da'vâcı mürtehin olursa, da'vâ borç hususunda olur ve akd mu'teber olmaz. Olsa bile; rehindeki gibi borca tebâiyetle mu'teber ölür. Ve anlaşılır ki; Sadr'uş-Şeria (Rh.A.)'nm; «Mal, akde tebâiyetle sabit olur.)) sözü, akdin sabit olması ile zail olmasının arasını ayırama-makdan ileri gelmiştir. İmdi tedebbür eyle!

tcâre, müddetin başlangıcında satış gibidir. Çünkü akdi isbâta muhtâcdır. Müddetten sonra da borç gibidir. Da'vâcı, mucir (yânı ki­raya veren kimse)  dir. Çünkü burada akdin isbâtma ihtiyâç yoktur.

Nikâh, mutlaka en az İle sahih olur. Yâni da'vâ gerek kocadan, gerekse kadından olsun ve da'vâcı gerek azı, gerekse çoğu iddia etsin, müsavidir (fark etmez). İmâmeyn (Rh. Aleyhimâ)'e güre, şahadet bâ­tıl olup, satışda olduğu gibi bir şeyle hükmedilmez. Çünkü iki taraf-dan maksûd; sebebin isbâtıdır. Bin akçaya yapılan nikâh bin beşyüz akça ile yapılan nikâhdan başkadır. İmâm A'z'am (Rh.A.)'a göre; mal nikâhda tâbidir. Bundan dolayı nikâh, mehr belirtilmeksizin sahih olur. Tâbi'in hükümlerinden biri de; aslı değiştirmem esi dir. Görülmez mi ki, asıl yâni nikâh, tâbi'in yâni mehrin kaldırılmasiyle bâtıl olmaz. Mehrin fâsid olmasiyle de nikâh fâsid olmaz. Keza asıl olan mülkde ve helâllıkda ittifak ettikden sonra, tâbi'de ihtilâf etmeleriyle de de­ğinmez. Ve nikâhın mevcudiyetine hüküm vermek vâcib olur. Bu vâcib olunca; mehr, mtinferid bir mal olarak kalır. Şu hâlde, iki mikdârın en az olanı ile hüküm verilir. Nitekim, münferid (yalnız ve ayrı olan) malda hüküm budur.

İki kimse, borcun bin akça olduğuna-şr.lıâdet edip birisi; «Beşyüzu ödedi!» dese, şahadet bin akça üzerine kabul edilir, Çünkü bin akça üzerinde ittifak etmişlerdir. Nitekim bin akçanın ödünç verildiğine şahadet edip, birisi onu, yânî ödüncü ödedi, dese, şahadet ödünç (karz) üzere kabul edilir. Çünkü ödünç olan bin akça üzerinde ittifak etmişlerdir. Birincide, beşyüz akçayı; ikincide ödüncü ödedi, sözü red edilir. Çünkü o, tek kişinin şahadetidir. Ancak, onunla beraber diğer bir şâhid de şahadet ederse, kabul edilir. Çünkü bu takdirde şahadet nisabı bulunur. Da'vâcı aldığı şeyi ikrar edinceye kadar, zulüme yar­dım etmiş olmasın diye, iki surette de borçlunun öde'diğini bilen kim­se şahadet etmez.

İki kişi,Zeyd'in falan gün Mekke'de; diğer iki kişi de, o gün Kû-fe'de öldürüldüğüne şahadet etseler, şahadetin ikisi de red edilir. Yâni dört kişi, bir kâdînm huzurunda toplanarak, ikisi, önce zikredilen şe­kilde; diğerleri ikinci zikredilen şekilde (Kûfe'de). öldürüldüğüne şa­hadet etseler, iki fırkanın da şahadetleri red edilir. Çünkü iki taifenin biri kesinlikle yalancıdır. Eğer kâdî, iki taifeden birinin şahadetleri ile hüküm verdi ise, diğerinin şahadetleri red edilir. Çünkü birinci şa­hadet, öncelikle üstünlük kazanmıştır.

İki kişi, bir sığırın çalındığına şahadet edip, .renginde ihtilâf et­seler; biri, beyaz, diğeri siyah idi; veya biri sarı, diğeri kırmızı idi dese­ler, hırsızın eli kesilir. İmâmeyn (Rh. Aleyhimâ); «Kesilmez, çünkü şahadet edilen şeyde ihtilâf edilmiştir. Eu durumda şahadeti kabul etmek imkansızlaşır. Nitekim erkeklikde ve dişilikde; veya gasb edilen hayvanın renginde ihtilâf etseler, şahadetlerine i'tibâr edilmeyip ka­bul edilmemesi evlâ olur. Çünkü gasb ile sabit olan, zararı ödemektir. Zarar, şübhelerle düşmez. Burada sabit olan ise, şer'î cezadır. O ise, şübhelerle düşer.» demişlerdir.

İmâm A'zam (Rh-A.)'ın delili şudur: Şâhidler, şahadetin sulbün­den (aslından) olmayan şeyde ihtilâf etmişlerdir. Bundan dolayıdır ki, rengini zikretmeyip sussalar, şahadetleri kabul edilir. İki şahadetin arasını bulmak mümkündür. Çünkü iki renk, ba'zan bir arada bulu­nurlar. Hayvanın bir tarafı siyah, diğer tarafı beyaz olabilir ve iki şâ­hidden biri, bir tarafını, öbürü de diğer tarafını görmüş olabilir. Erkek­lik ve dişilik bunun hilâfınadır. Çünkü erkeklik ve dişilik, ancak o hayvana yaklaşmakla bilinir. Hayvana yaklaşınca ise; şübhe kalmaz. Bi­nâenaleyh, arasını bulmakla meşgul olunmaz, Gasb dahî bunun hi-lâfinadır. Çünkü gasb, ekseriyetle gündüzleyin vâki' olur. Binâenaleyh şahidin gâsıba yakın olması mümkündür. Şâhid gasb edilen şeyin bü-" tün renklerini görebilir ve ara bulmakla meşgul olmaz.

Murisin mülkü, iki şâhid cerr etmeden vârisi için hüfctn olunmaz.

Musannif, cerrin ma'nâsmı şu sözü ile açıklamıştır: İki şâhid; muris öldü ve bu malı mîrâs bıraktı veya bu mal, onun mülküdür yâhûd onun elindedir, derler.

Bilmiş ol kî. fukahâ; mîrâsa şahadet, cerre ve nakle muhtaç olur mu. olmaz mı? mes'eiesinde ihtilâf etmişlerdir. — cerr ve nakil de me­tinde musannifin, söylediğini söylemesidir— İmâm A'zam ve İmâm Muhammed (Rh. Aleyhimâ); «Cerr, mutlaka lâzımdır.» demişlerdir. İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.), ayn görüştedir. Ebû Yûsuf (Rh.A.) der ki: Veraset, hilâfet olduğu için, murisin mülkü vârisin mülküdür. Bun­dan dolayı ayb ve kusur nedeniyle geri verilir. Öyle ise, mülkün mu­rise âicl olduğuna şahadet etmek, mülkün vârise âid olduğuna şahadet etmektir.
İmâm A'zanı île İmâm Muhammed (Rh. Aleyhimâ) derler ki: Vâ­risin mülkü, ayn hakkında yenilenir. Bundan dolayı, miras bırakılmış olan cariyede, vâris üzere istibrâ vâcib olur. Fakir olan murise sadaka edilen şey, zengin olan vârisine helâl olur. Hâlin istıshâbı isbât edici olmasın diye, yenilenen şey nakle muhtaç olur. Lâkin ölüm vaktinde murisin mülkünün devamı üzerine şahadetle yetinilir. Çünkü bu tak­dirde zarûreten intikâl sabit olur. Keza murisin zi'1-yedliğinin mevcûd olduğuna şahadet de böyledir. Çünkü Ölüm vaktinde zi'1-yedlikler, öde­me vâsıtasiyle yed-i mülke dönüşür. Çünkü bu vakitte Müslümamn hâlinden zahir olan, mülkün sebeblerini eşit kılıp elinde olan malların hangisi mağsûb hangisi emânet olduğunu beyân etmesidir. Beyân etmeyince; hâlinden zahir olan, elinde olan şeyin müikü olmasıdır. Bu suretle, ölüm anında zi'1-yedlik mülkün delili sayılmıştır. Vârisin iddia ettiği şeyde iki şahidin bü hâne vârisinin babasının idi. Onu, ariyet veya emânet vermişdi, yâhûd zi'1-yede kiralamıştı, demeleri de aynı faydayı ifâdesi bakımından cer gibidir. Yânî bir adam öldükde, vârisi bir-hâne üzerine, beyyine getirip; bu hâne babamındı onu ariyet ver­di, yâhûd zi'1-yede emânet bıraktı, derse, o haneyi alır ve öldüğüne, bu malı kendisine mîrâs bıraktığına beyyine getirmesi bH'ittifâk teklîf edilmez. Fakat İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.)'a göre, vârise şahadette cerr gerekmediği için beyyine teklîf edilmez. İmâm A'zam ile İmânı Muham­med   (Rh. Aleyhimâ)'e göre;  murisin ölümü vaktinde zi'l-yed olması cerre ihtiyâç göstermediği için beyyine teklîf edilmez. Çünkü ariyet alanın ve emânet koyanın zi'1-yedliği, ariyet verenin ve mûdi'in zi'l-yed-îiğidir.
İki kişi, sağ olan bir kimsenin şu kadar zamandan beri zi'1-yedi bulunduğu bir mülke şahadet etseler, reddedilir. Yânî bir adamın elin­de bir hâne bulunsa; başka biri; «O, benimdir.» diye iddia, etse, ve bir aydan veya bir yıldan beri elinde olduğuna beyyine getirse, kabul edilmez.

İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.)'dan bir rivayete göre; «O şahadet, kabul edilir.» Çünkü beyyine ile sabit olan şey, hasmın ikrarı ile sabit olan gibidir. Da'vâlı onu ikrar ederse, ittifakla da'vâcıya geri verilir.
İmâm A'zam ile İmâm Muhammed (Rh. Aleyhimâ)'in delili şudur: Bu şahadet mechûl üzerine getirilmiştir. O da zi'1-yedliktir. Çünkü o elan ortadan kalkmıştır. Onun; yed-i mülk, yâhûd yed-i vedia veya yed-i icâre yâhûd yed-i gasb olması ihtimâli vardır. Binâenaleyh, şüb­he ile iade edilmesine hükmedilmez. Ancak şâhidler; da'vâlı o mülkde zil-yedlik ihdas etti, derlerse, bu takdirde da'vâcmm zi'1-yedliğine hük-molunur ve da'vâlıya haneyi teslim etmesi emredilir. Lâkin da'vâlı bununla, yânî o mülkden zi'1-yedliğinin gitmesiyle makzıyyen aleyh (yânî aleyhine hüküm verilmiş) olmaz. Hattâ da'vâlı ondan sonra mülkü olduğuna beyyine getirse, kabul edilir. îmâdiyye'de de böyle denmiştir.
Da'vâlı, müddeâ'nm da'vâcı elinde olduğunu ikrar etse, veya iki kişi da'vâlmin, da'vâcı zi'1-yeddir, diye ikrar ettiğine, şahadette bulun­salar yâhûd da'vâcı mülkü olduğunu ikrar etse, veya şâhidler, da'vâlı-nın, o mülkü da'vâcmın elinden aldığına şahadet etseler, o mülk da'vâ­cıya geri verilir. Kâfî'de de böyle denmiştir. [66]


Eser: Dürer

  • Yeni Ekle
Yorumlar (0)

Dürer

 

Son eklenen ruyalar

Sitemizde yer alan soruların cevapları özenle islami eserlerden seçilerek yazılmaktadır.
Haramiler | Bitkiler