BİRİNCİ MESELE:


Umumî ya da mutlak[1] bir kaide sabit olduktan sonra, kadıyye-tu'l-ayn (ç. kadâyâ a'yân[2]) tabir edilen özel uygulamaların ve nak­ledilen davranışların (hikâyâtu'l-ahuâl[3]) o kaideye ters düşmesi, onun umumîliğine ya da mutlaklığına etki etmez.   Buna aşağıdaki  hususlar delâlet eder: 1.

Kaide bilfarz kesin olduğuna hükmedilen birşeydir. Çünkü biz kesin ve küllî olan esaslar hakkında konuşuyoruz. Kadâyâ a'yân denilen özel uygulamalar ise zannî ya da vehmî şeylerdir. Zannî olan birşeyin, katî olan birşey karşısında durması ve ona tearuz teşkil etmesi mümkün değildir. 2.
Kaidenin tevile ihtimali yoktur; çünkü kesin delillere dayalıdır. Kadâyâ a'yân ise çeşitli yorumlara açıktır; mümkündür ki zahiri üzere olmayabilir veya zahiri üzere olsa bile o esastan müstesna kılınmış[4] olabilir. Bu durumda, böyle birşeyin kendisine ters düşer gözükmesi sebebiyle kaidenin küllîliği iptal edilemez. 3.
Kadâyâ a'yân cüz'îdir; bidüziyelik (muttaritlik) arzeden kaide­ler ise küllî esaslardan olmaktadır. Cüz'îlerin, küllî esasları orta­dan kaldıracak gücü yoktur. Bu yüzdendir ki, küllî esasların hü­kümleri cüziyyâtta —kendilerinde küllî esasın hikmeti husûsî ola­rak ortaya çıkmasa bile— carî olmaya devam eder. Konfor içerisin­de olan bir hükümdarın yolculuk yapması örneğinde olduğu gibi. Keza hususi olarak kendisine yetmeyen bir nisaba sahip olan kim­senin durumu ile, nisaba malik olmadığı halde, elinde olan mikta­rın kendisi için yeterli olduğu kimsenin durumu gibi.[5] 4.
Eğer kadâyâ a'yân genel kaideyle tearuz halinde olacaksa, bu durumda; tearuz mahallinde ya her ikisi ile birlikte amel edilecek ya da her ikisi birden ihmal edilecektir. Ya da biri ile amel edilecek diğeri terkedilecektir. Her ikisi ile birlikte amel edilmesi bâtıldır[6];ikisinin birden ihmali de aynı şekilde bâtıldır. Çünkü her ikisiyle amel etme durumunda zannî ile kat'î arasında muarazamn olduğu­nu kabul etmek[7] anlamı vardır; küllinin bırakılıp cüz'înin amel etti­rilmesi halinde, cüz'înin küllî üzerine tercihi söz konusudur. Bu ise kaidenin aksine bir durumdur. Bu durumda geriye sadece dördün­cü yön kalmaktadır ki, o da cüz'înin bırakılıp küllî ile amel edilme­sidir. Ulaşılmak istenen sonuç da budur.

İtiraz: Bu usûlcülerin ortaya koyduğu tahsis ve takyid bahsi dikkate alındığı zaman problem görünür. Çünkü onlara göre umu­mun tahsisi ve mutlakın takyidi haber-i vâhid gibi zannî delillerle bile caiz olmaktadır. Zikredilen konu da buna girer. Bu durumda ya usûlcülerin dedikleri asılsızdır; ya da ileri sürülen bu kaide bâtıl­dır. Usûlcülerin ortaya koydukları sahih olduğuna göre, bu kaide­nin bâtıl olması gerekir.

Cevap: Bu itiraza iki yönden cevap verilecektir:
Birincisi[8] İleri sürülen bu itirazın konumuzla hiçbir ilgisi yok­tur. Çünkü konumuz, cüz'înin küllî ile tearuz halinde olduğunun samlısı fakat aslında öyle olmayışı hakkındadır. Zira kaide eğer küllî ise, sonra husûsî birşey ve özel bir uygulama (kadıyyetu'1-ayn) hakkında, zahiren sadece o özel uygulama hakkında tearuzu gerek­tiren birşey gelmişse fakat o şeyin küllî kaideye muhalif değil mu­vafık olabilecek şekilde değerlendirilebilirle imkânı da varsa, o za­man bu ikisi arasında bir tearuz olmaz ve bir problemden de bahse­dilemez. Bu durumda (zahiren tearuz halinde gözüken o delil) tevil-ciler için ya yorum mahalli [9] olur, ya da — eğer cüz'î ile ilgili delilin terki ve ihmalini gerektiren birşeyse— umumun itibara alınması[10]mahalli olur. Nitekim meselâ[11] bizim için tenzih[12] esası külli ve aram olarak sabit olmuştur. Sonra bir yer gelmiş ki, ilgili delil zahiren o konuda teşbihi gerektiriyor; fakat bu, tenzih esasının doğrultusunda zahir mânânın dışında başka bir mânânın da murad edilmiş olabileciği ihtimaliyle oluyor. İşte böyle bir durumda bu özel nass vb. sabit bulunan küllî esasa zarar vermez. Keza, biz pey­gamberlerin masum olduklarını sabit bir esas olarak bilmekteyiz. Buna rağmen: "İbrahim sadece üç yalan söyledi..[13]vb. gi­bi haberlerin gelmesi, —bu özel içerikli haberler genel kaideyi ihlâl etmeyecek şekilde yorulabildiklerinden— esasa zarar vermez. Aminin tahsisine gelince, o tamamen başka birşeydir. Çünkü orada tahsis, tahsis delilinin (muhassıs) tevili mümkün olmayacak ve başka ihtimaller içermeyecek şekilde zahirinin murad olduğu esası üzerine kuruludur. Bu durumda tahsis delili —usûlcülerin dedikle­ri gibi— dikkate alınır ve onun- gereği ile amel edilir. Dolayısıyla ileri sürülen itirazla konumuzun ilgisi yoktur.

Fasıl:
Bu konu, cüziyyâttan ve kadâyâ a'yândan[14]olan şeylerin tea­ruzu halinde küllî eesaslara tutunan kimselere nisbetle faydası bü­yük bir konudur.[15] Çünkü böyle bir durumda külliye yapıştığı za­man, cüz'î hakkında onu çeşitli şekillerde yormak konusunda tercih hakkı olur. Cüz'îye tutunması halinde ise, küllî üzerinde herhangi bir tercih hakkı olmaz[16] ve o kişi hakkında tearuz söz konusu olur, böylece çıkmazlar yumağı onu uzak uçurumlara atar. Dinden sap­maların ve sapıklıkların temeli işte bu noktadır. Çünkü sapıklık, müteşâbihâta tutunmak ve muhkem olan kat'î esaslar hakkında şüpheye düşmek demektir. Tevfik, ancak Allah'tandır.
Bu meselenin faydalarından biri de, küllî esaslara yapışan kimsenin tartışma esnasında karşı taraftan kolayca sıyrılması ve fitneyi körüklemek isteyen kimselere fırsat vermemesidir. Bunun Örneğini bazı ilim meclislerinde vuku bulan şu olayı verebiliriz: Gır-nata'ya Afrikalı taşkınlardan biri gelmiş ve peygamberlerin ma­sumluğu konusunda Musa'nın kıptîyi öldürmesini bir çık­maz olarak ileri sürmüş ve Kur'ân'ın zahir ifadesinin ondan güna­hın sadır olduğunu ortaya koyduğunu, çünkü Kur'ân'da onun ağ­zından: "Bu şeytanın işidir"; "Rabbim! Doğrusu kendime zulmet­tim"[17] buyurulduğumı söylemiş, olayı anlatan âyetin bazı lafızları­na tutunmuş ve yapılan tevillerin âyetlerin zahirlerinden çıkarıl­ması olduğunu ileri sürmüş. Böyle bir yaklaşım doğru olamaz ve bu gibi tartışmalar belki de*belli bir nokta üzerinde anlaşmaya ulaş-maksızın biter. Bu arkadaşlardan biriyle müzakere ettiğim bir ko­nuydu: (Ona şöyle izah ettim:) Mesele aslında basittir; yeter ki ilgili asla irca edilsin. Bu asıl, peygamberlerin masumiyetidir. O kişiye şöyle denir: Peygamberler, ehl-i sünnetin icmâı ile büyük gü­nah işlemekten masumdurlar. Küçük günahlardan da ihtilaflı ol­makla birlikte yine masum bulunmaktadırlar. Bu konuyla ilgili de­liller Kelâm ilminde ortaya konulmuştur. Bu durumda, Hz. Mu­sa'nın yaptığı bu fiilin büyük günah (kebîre) olması muhaldir. Eğer peygamberlerin aynı zamanda küçük günahlardan da masum ol­dukları kabul edilecek olursa —ki sahih olan budur— o zaman bu fiilin küçük günah olması da imkânsızdır. Şu halde onun yaptığı bu fiilin, kendisi hakkında bir günah olmadığı sonucu taayyün et­miş olacaktır. Bu durumda o fiille ilgili, değerlendiricinin önünde peygamberliğe yakışacak ve âyetlerin zahirlerinin de ihmal edilme­yecek şekilde çeşitli tevillere açık olacaktır. Arkadaşım bu yaklaşı­mı güzel buldu ve tartışma (münazara) konusunda bunun ilmî bir yol olduğunu ve çoğu zaman münazaracının görüşünü bu esas üze­rine bina edebileceğini söyledi. Bu güzel bir yaklaşımdır. Allahu a'lem! [18]


Eser: El-Muvafakat

  • Yeni Ekle
Yorumlar (0)

El-Muvafakat

 

Son eklenen ruyalar

Sitemizde yer alan soruların cevapları özenle islami eserlerden seçilerek yazılmaktadır.
Haramiler | Bitkiler