Malın   Üçte   Birini   Vasıyyet   Bâbı

Mûsî, malının iioteMrînî bir adama ve iiçtebirini de bir başka ada­ma vasiyyet etse; eğer vârisleri-izin verirlerse, malının üçteikisi iki adamın ve üçtebiri de vârislerin olur. Eğer vârisler izin vermezlerse; malının üçtebiri iki adam. arasında yarı yarıya paylaştırılır. Çünkü, iki adam istihkak sebebinde eşittir. Şu hâlde, istihkâkda da eşit olur­lar. Malın üçtebiri, haklarına yetmez. Binâenaleyh, ikisi arasında eşit olarak paylaştırılır.

Eğer malın üçtebirini, bîrine; tamâmını da diğerine vasiyyet eder de, vârisler izin vermezlerse, İmâm A'zam (Rh.A.) 'a göre, yine malm üçtebiri ikisi arasında eşit olarak taksim edilir. İrnâmeyn (Eh. Aleyhi-rnâ)'e göre; dörde bölünür. Yânî sülüs, dört hisse yapılır. Dörtteüçü malın tamâmını vasiyyet ettiği mûsâ leh'in, dörttebiri, sülüsü vasiyyet ettiği mûsâ leh'in olur. Çünkü sülüsden fazla olan vasiyyet; ancak mû­sâ leh bunu vâris üzerine hak etmez ma'nâsma bâtıl olur. Lâkin mûsâ leh, malın üçtebirinden hissesini, sülüs üzerine ziyâde olan hissesine göre alır. Çünkü bu ma'nâyı ibtâl etmek için bir mûcib yoktur. İmdi sülüsün paydası üç hissedir sülüs, bir hissedir. Küll ise, üç hissedir. Hepsi, dört hisse olur. İmdi sülüs, bu hisselere göre paylaştırılır.

Eğer mûsâ leh'in biri için malın üçtebirini, diğeri için yarısını va­siyyet etse, ve vârisler izin vermeseler; malın üçtebiri (sülüs), İmâm A'zam (Rh.A.)'a göre, ikisi arasında eşit olarak paylaştırılır. İmâmeyn (Rh. Alfcyhimâ) 'e göre; sülüs beş hisseye ayrılır. İki hisse, sülüs sâhibi-fae verilir. Çünkü her altıdabiri, bir hisse yapılır ve üç hissesi, nısf (yarım) sahibine verilir. Çünkü bu, darb (çarpma) ile hâsıl olandır.

Eğer mûsâ ieh'in biri için malın üçtebirini; diğeri için altıdabirini vasiyyet etse; ihtilafsız, üç imâma göre, üçtebiri ikisi arasında üç par­ça hisse olarak taksim edilir. Sonra bu, hilaf, aralarında mukarrer olan başka bir hilafa dayanır. Musannif bunu: «İmâm A'zam (Rh.A.), mû­sâ leh'e sülüsden fazla hisse ayırmaz.» demekle zikretmiştir.

İnâye'de, müellifi demiştir ki: Yâni mûsînin malından hisse yapı­lan bir şey darb eylemez. Yânî, hisse ayırmaz.

Sadr'üş-Şerîa (Rh.A.) demiştir ki: Darb ile murâd, hesabcılar ara­sında terim olarak kullanılan darb (çarpma) dır. Eğer mûsî, malının üçtebirini ve tümünü vasiyyet etse; İmâm A'zam (Rh.A.)'a göre, va-siyyetin hisseleri ikidir. Yansı, malın sülüsüne darbla, herbiri için ya-nra hisse vardır. înıdi yansı, üçtebire darbda sülüsün yansı olur. O da, altıdabirdir. İmdi her biri için malın altıdabiri hâsıl olur.
İmâmeyn (Rh. Aleyhimâ) 'e göre; vasiyyetin hisseleri (paylan) dörttür. Bu dört hisseden biri, dörttebirdir. Dörttebir (rub1), malın üç-tebirine darb edilir (çarpılır). Dörttebiri üçtebir (yânî rub'u sülüs) ile çarpmada, sülüsün dörttebiri hâsıl olur. Sonra bütün sahibi için, dört

hisseden üç hisse vardır. O da, sülüsün dörtteüçüdür. Dört hissenin üçü, sülüse darb edilir. Yânî sülüsün üç rub'u, sülüse darb edilir. Sü­lüs sahibi için, dörttebir hisse vardır. İmdi bir hisse, sülüse darb edi­lir. O bir hisse, dörttebirdir. Yânî, sülüsün dörttebiridir.
Ancak muhâbât'ta [41] darb edilir. Bunun sureti şudur: Bir ada­mın ikj kölesi olup birinin kıymeti binyüz akça, diğerinin kıymeti altı-yüz akça olsa ve o adam, birinin Zeyd'e yüz akçaya, diğerinin Amr'a yüz akçaya satılmasını vasiyyet etse, muhâbât, ikisinden biri için bin'e diğeri için beşyüze hâsıl olmuştur. Halbuki hepsi hastalık hâlin­de olduğu için vasiyyettir. O adamın, iki köleden başka.malı olmasa ve vârisler de bu vasiyyeti caiz görmeseler, muhâbât sülüs mikdâriy-le caiz olur. Kendileri için vasiyyet yapılan iki adam arasında sülüs, üç çeyrek hisse olur. Vasiyyetine göre, mûsâ leh'in hissesine bin akça düşer. Diğer mûsâ leh de, vasiyyet edilen mikdâra göre hisse alır. O da, beşyüz akçadır. Eğer bu diğer vasiyyetler gibi olaydı, İmâm A'zam (Rh.A.) 'm kavline göre, bin ile olan mûsâ leh jbeşyüzden daha çoğu ile darb olunmaması gerekirdi.

Bir de; kölenin çalışması (siâyeti) hâlinde darb eder. Bunun sure­ti şudur; Mûsî iki kölenin âzâd edilmesini vasiyyet edip; birinin kıy­meti bin akça, diğerinin kıymeti ikibin akça olup, bu iki köleden baş­ka malı da olmasa, eğer vârisler caiz görürlerse, her ikisi de âzâd edil­miş olurlar. Eğer vârisler caiz görmezlerse, terekenin üçtebirinden âzâd edilmiş olurlar. Mûsînin malının üçtebiri bin akça olsa, bin akça iki kölenin arasında kendileri için yapılan vasiyyetlerin mikdânna göre olur. Bin akçanın üçteikisi, kıymeti ikibin akça olan köleye âid olur. Köle geri kalanı için çalışır. Üçtebiri de kıymeti bin akça olan köleye âid olur. Geri kalanı için çalışır.
Mürsel olan dirhemlerde de darb eder. Mürsel olan dirhemlerden maksâd: Üçtebir veya yarım yâhûd bunların benzeri olmayan mutlak dirhemlerdir. Yânı bunlar külle (tüme) mukayyed olmayan dirhem­lerdir. Bunun sureti şudur: Mûsî bir adam için ikibin akça, diğer bir adam için bin akça vasiyyet etse; malının üçtebiri de bin akça olsa, vârisler de izin vermeseler, bin akça aralarında üç hisse olur. [Üçteiki-şini birinci adam, üçtebirini de ikinci adam alır.] İkisinden her biri, kendisi için yapılan vasiyyetin hepsinde darb edilir. Çünkü vasiyyet, mahrecinde şahindir. Başka malı olması caiz olduğu için, onun için bu kadar çıkar,

Bu üç suret ile bunlardan başkasının arasını İmâm A'zam (Rh. AO in ayırmasının vechi şudur: Vasiyyet yarım, üçteiki ve bunların benzeri gibi sülüsden fa^lasiyle açıkça takdir edilmiş olunca, şeriat faz-laîıkda vasiyyeti ibtâl ettiği için, zikredilmesi ma'nâsız olur. Şu hâl­de o, darb hakkında mu'teber olmaz. Eğer sülüsden fazlası takdir edil­miş olmazsa, o zaman ibarede (yâni söylenmiş veya yasılmış sözde) vasiyyet için ibtâl edici bir şey olmaz. Nitekim mûsî, elli dirhem vasiy­yet etse ve malı da tesadüfen yüz dirhem olsa, vasiyyet tamâmiyle bâtıl değildir. Çünkü, yüz dirhemin üstünde fazla malı olması imkânı vardır. Vasiyyet tamâmiyle bâtıl olmayınca, darb hakkında mu'teber olur.

Eğer mûsî oğlunun hissesini başkası için vasiyyet ederse, bâtıl olur.

Çünkü oğlunun hakkı olan şeyi, başkası için vasiyyet etmesi uygun değildir. Eğer oğlunun hissesinin mislini vasiyyet ederse, bâtıl olmaz. Çünkü bu vasiyyete engel olan bir şey yoktur. Eğer hisse- ile veya cüz İîe vasiyyet ederse; yâni, «Malımdan bir hisseyi (sehmi) veya malım­dan bir cüa'ü vasiyyet ettim.»» derse, vârise; «Ser., dilediğini ver!» de­nilir. Çünkü hisse veya cüz bilinmemektedir. Ve bilinmem e zlik, vasiy-Veun sıhhatini menetmez. O bilinmeyen hisseyi beyân etmek vârise düşerFakîhîerin ihtiyar ettikleri (yânı beğenip seçtikleri) budur. Şuna binâen İd: örfe göre hisse (sehm), cüz gibidir. Fakat rivayetin asil, bunun hilânnadır. Bu, Vikâye'de zikredilmiştir.

Eğer mûsî. evvelâ malının altıdabirini; sonra üçtebirini vasiyyet etse, ve vârisler tarafından üçtebire izin verilse, onun için üçtebir lâ­zım gelir. Yâni altıdabir, üçtebirde dâhil olur.

Sadruş-Şeria (Rh.A.) demiştir kî; Eğer sen dersen ki: mûsînin, cBenim malımın üçtebiri, onundur.» demesi ihbar ise, yalancıdır. İnşâ ise, vârisler izin verince, onun için yarım hisse vâcib olur. Eğer altı-dabirde ihbar ve üçtebirde inşâ ise, bu da olamaz. Saclr'uş-Şerîa (Rh.A.) bu soruyu îrâd eyleyip, ona cevâb vermemiştir.
Ben, Allah (C.C.)'a dayanarak derim ki; bizim görüşümüze göre; onun sözü inşâdır. Vârisler izin verince yanın hissenin vâcib olması, yarım hisse lâfzın delâletinden anlaşıldığı takdirdedir. Halbuki, böyle değildir. Çünkü üçtebir ve altıdabir, mûsinin sözünde şâyi'dir. [42] Şa­yi' olanı şâyi'e eklemek ise miktarda artmayı ifâde etmez. Belki önce olsun, sonra olsun, çok olan teayyün eder. Bundan dolayı ulemânın ço­ğu (cumhur) onun ta'lîlinde: «Çünkü üçtebir, altıdabiri içine alır.» de­mişlerdir. Zîrâ tezammun, [43] ancak şayi' olanda tasavvur edilir. Şayi' - oîan altıdabiri, şayi' olan üçtebire eklemek, adedde çoğalma ifâde et­mez. Şu hâlde bu, üçtebirden daha çoğunu kapsamaz. Vârislerin izin vermesinin faydası, ancak lâfzın kapsadığı şeyde görünür. Aksi hâlde yeni bir sadaka olur, izin olmaz.

Mantık ulemâsının (ehl-i ma'kûlün): «Külliyi, külliye eklemek nüz'iyyet ifâde etmez.» sözleri, buna yakındır.
Eğer mûsî tekrar olarak: «Benim malımın altıdabiri fülân için­dir!» derse, yânı mûsî; «Malımın altıdabiri fülân içihdir.)> dedikden sonra, o meclisde veya başka yerde; «Malımın altıdabiri fülân içindir.» derse, onun için ancak altıdabir lâzım gelir. Çünkü ma'rife, ma'ri-[44]

Mûsî, dirhemlerinin veya davarının üçtebirini vasiyyet edip ma­lın üçteikisi helak olsa, geriye kalan mal mûsâ leh'in olur. Yâni mûsî, dirhemlerinin üçtebirini veya davarının üçtebirini vasiyyet etse; dir­hemlerin tümünün yâhûd davarın tümünün üçteikisi heiâk olup geriye üçtebiri kalsa ye o üçtebir mûsînin geri kalan malından çıksa, helak olandan geri kalanın hepsi mûsâ leh'in olur. İmâm Züfer (Rh.A.); «Helâkdan geri kalanın üçtebiri mûsâ leh'in olur.» demiştir. Çünkü dirhemler ve davarlardan her biri vârisler ile mûsâ leh arasında ortak-dır. Ortak olan maldan helak olan şey ise, ortaklık üzere helak olur ve ondan geri kalan şey bütün ortaklara âid olur. Nitekim tereke, çeşitli cinslerden olduğu zaman da böyledir.

Bizim delilimiz şudur:  Bir tek cînsde  onlardan  birinin hakkını birinde toplamak mümkün olur. Bundan dolayı taksim için zorlamak onda câri olur. Bir araya toplamak (cem') mümkün olunca, vasîyyeti mîrâsdan önce tutmak bakımından geri kalan malda mûsâ leh'in hak­kı toplanır. Çünkü mûsî, hacetini muayyen olan bu miktarda mûsâ bîh'in (vasiyyet edilen şeyin) mikdâr: ile vârislerinin hakkından öne almıştır. Bu durumda vârislerin hakkı tâbi' ve mûsâ leh'in hakkı asıl gibi olmuştur. Aslı ve ona tâbi' olanı kapsayan malda esas olan: Eğer asıldan bir şey helak olursa, helak olanı tâbi'den helak olmuş saymaktır. Nitekim zekât malında olduğu gibi, ki helak olan, önce akde sarf olu­nur. Sonra, onun ardından gelen nisaba sarf edilir. Sonra, böylece devam eder gider.

Eğer mûsî, kölelerinin veya çeşitli giyeceklerinin yâhûd evlerinin üçtebirini vasiyyet etse, geri kalanın üçtebiri mûsâ leh'e âiddir. Çünkü bunda zahir olan, ferclleri arasında farklılık ve ayrılık bulunmasıdır. Bu durumda, o çeşitli cinslerden meydana gelmiş olur ve onlardan bi­rinin hakkını diğerinde toplamak mümkün olmaz,

Mûsi, bin akça vasiyyet etse ve mevcûd parası (nakdi) ve başka bir kimsede o bin akça cinsinden alacağı olsa, eğer vasiyyet edilen bin akça, mevcûd olan paranın üçtebirinden çıkarsa, —her hak sahibinin hakkını eksiltmeden vermek mümkün olduğu için — mevcûd olan nakdden verilir. Mevcûd olan paranın üçtebirinden vasiyyet edilen bin akça çıkmazsa, mevcûd paranın üçtebiri ile alacakdan almanın üçte­biri mûsâ leh'e verilir. Yânî alacakdan her ne çıkarsa, üçtebiri alınır.

Çünkü mûsâ leh vârisin ortağıdır. Ayn'ın mûsâ leh'e tahsis edilmesin­de, vârislerin hakkında eksiltme yapmak vardır. Çünkü (ev, tarla ve para gibi mevcûd)  ayn, alacakdan   (deyn'den)  evlâdır.

Eğer mûsî malının üçtebirini Zeyd ve Ölmüş olan Bekr için vasiy­yet etse, vasiyyet edilen şey (mûsâ bih) mutlaka Zeyd'in olur. Yânî gerek Bekr'in ölümünü bilsin, gerekse bilmesin müsavidir. Çünkü mey­yit, vasiyyete ehil değildir. Binâenaleyh vasiyyete ehil olan diriye or­tak olamaz. Nitekim Zeyd ve duvar için vasiyyet etse, vasiyyet edilen malın hepsi Zeyd'in olur.

İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.)'dan rivayet edilmiştir ki: Mûsî, eğer Bekr'in ölümünü bilmezse, Zeyd sülüsün yarısını alır. Çünkü vasiyyet mûsinin katında Bekr için sahîhdir. Bu durumda mûsî sağ olan Bekr için ancak sülüsün yansına razı olur. Bekr'in öldüğünü bilmesi, bunun hilâfınadır. Çünkü, Bekr için olan vasiyyet geçersizdir. Bu takdirde, sülüsün hepsinin Zeyd'in olmasına razı olmuştur.

Eğer mûsî; «Zeyd için ve şu evin içinde olan kimse için...» diye vasiyyet etse, halbuki evde bîr kimse olmasa, sülüs (terekenin üçtebiri) Zeyd'in olur. Çünkü yok olan kimse, mala müstehık olmaz.

Yâhûd Zeyd ve Zeyd'i ta'kîb eden kimse İçin vasiyyet etse, sülüs yine Zeyd'in olur. Çünkü Zeyd'in akabi, Zeyd'in ölümünden sonra onun ardından gelen vârisdir. Bu durumda, o vâris hâlen yok sayılır.

Yâhûd Zeyd ve Bekr'in çocuğu için vasiyyet edip mûsînin ölümün­den önce Bekr'in çocuğu Ölse, veya Zeyd ve Bekr'in fakîr çocuklan için yâhûd çocuğundan fakirleşen kimse için vasiyyet etse ve vasiyyetin şartı   mûsî ölünce yok olsa, bu suretlerde sülüsün hepsi Zeyd'in olur.

Çünkü yok veya ölmüş, olan kimse bir şeye müstehık olamaz. Bu du­rumda Zeyd için müzâhame sabit olmaz. Sanki mûsî, Zeyd ve duvar için vasiyyet etmiş gibi olur.

Eğer mûsî; «Benim malımın üçtebiri Zeyd ile Bekr'in ikisi arasın­da pay edilsin!» derse, halbuki Bekr Ölmüş olsa, sülüsün yarısı Zeyd'e âîd olur. Çünkü bu lâfız, her birine sülüsün yarısının verilmesini ge­rektirir.

Meselâ mûsî, malının üçtebirini Zeyd için vasiyyet etse; halbuki mûsî fakîr olsa, onun malının üçtebiri, ölünce Zeyd'in olur. Çünkü va­siyyet, istihlâf akdi olup ölümden sonrasına muzâfdır. Hükmü, ölüm­den sonra sabit olur. Ölüm zamanında mülkün mevcûd olması şart kılınır. Ölümden önce mevcûd olması şart değildir. Keza mûsînin malı olup, sonra o mal helak olsa, ondan sonra mal kazansa, hüküm yine zikredilen gibidir.

Eğer mûsî, davarının üçtebirini vasiyyet etse, halbuki davan ol­masa veya davan olup ölümünden önce helak oîsa, onun vasiyyeti bâtıl olur. Sebebini daha önce söyledik ki, onun vasiyyeti ölümünden sonra îcâb olup bu takdirde, ölümden sonra mevcûd olması mu'teber olur. çünkü bu vasiyyet, ayn'a tealluk edip mûsî öldüğü zaman malı buîun-nıamasiyle bâtıl olur. Eğer mûsî vasiyyet ettiği zaman davarı olmayıp, vasiyyetten sonra davar alıp ondan sonra ölse, sahih olan kavle göre, vasiyyet sahîh olur.

Yine mûsî, «Davarımdan bir koyun vasiyyetim olsun!» dese, hal­buki davan olmasa, bu vasiyyet bâtıldır. Çünkü mûsî vasiyyeti davara izafe edince, onun maksadının koyunun aynısı olduğu ma'lûm olur. Çünkü mûsî, o malı davarın sürüsünden bir cüz kılmıştır.

Eğer mûsî; «Malımdan bir koyun vasiyyetim olsun!» derse, vasiy­yet edilen kimseye (mûsâ leh'e), o koyunun kıymeti verilmesi lâzım gelir. Çünkü mûsî; «Malımdan» deyince, bu, mûsînin, koyunun mali­yetini vasiyyet ettiğini gösterir. Çünkü maliyet, mutlak malda bulu­nur

Eğer mûsî, malının üçtebirini kendi çocuklarının anaları için va­siyyet etse; onlar da üç kadın olsalar, bunların fakirleri ve yoksulları İçin de vasiyyet etse; sülüsün beşteüçü, o çocukların üç anasına ve geri kalan ikisi de yarı yarıya pay edilerek fakirler ve yoksul olanlan-na verilir. Bu taksim, İmâm A'zam ile İmâm Ebû Yûsuf (Rh, Aleyhi-mâya göredir. İmâm Muhammed (Rh.A.)'e göre; terekenin üçtebiri, ye­di paya ayrılır. Yediden, üç payı çocukların analarına verilir. Çünkü fakirler ve yoksullar hakkında zikredilen lâfız, çoğul lâfzıdır. Mîrâsda çoğulun en azı, ikidir. Vasiyyet, mirasın kız kardeşidir.

İmânı A'zam İle İmâm Ebû Yûsuf'un (Allah ikisine de rahmet et­sin) delili şudur: (Lâm) hani ile yapılan çoğuldan murâd cinsdir. Ve çoğulluk bâtıl olur. Meselâ, Allah Teâlâ (C.C.) :
«Bundan sonra, senin için kadınlar helâl olmaz...» [45] buyurmuş­tur; ki bundan murâd bir kadındır.

İmdi malın sülüsü, beşe ayrılır. Beş kısımdan üçü, çocukların ana­larına âid olur.

Eğer mûsî malının üçtebirini Zeyd Ve fakirler için vasiyyet etse, bu Zeyd ile fakirler arasında yan yarıya paylaştırılır. Bu, İmâm A'zam ile İmâm Ebû Yûsuf (Rh. Aleyhimâ)'a göredir. İmâm Muhammed (Rh. A.)'e göre, malın üçtebiri üç çeyrek hisse olarak taksim edilir.

Mûsî, yüz akça Zeyd için ve yüz akça da Bekr için vasiyyet etse veya Zeyd için yüz ve Bekr için de elli akça vasiyyet etse; bir başka ada­mı da onlara ortak etse; yâni bir başka adama da; «Seni, onlara ortak ettim!» dese; o adama birinci surette, her yüz akçanın üçtebiri veri­lir. Çünkü Zeyd'in ve Bekr'in nasibi, yüz akçada birbirlerine eşittir. Mûsî, o adamı Zeyd ve Bekr ile beraber ortak kılmıştır. O adam, ikisin­den her biri ile ortak olur. İmdi ona Zeyd ve Bekr'den her biri için hâsıl olan hisse kadar verilir. O da, yüz akçanın üçtebiridir.

İkinci surette; Zeyd ve Bekr'in her biri için hâsıl olan mikdânn yansı kadar hisse verilir. Çünkü iki mal farklı olduğu için onların arasında eşitliği sağlamak mümkün değildir. Halbuki iştirak (ortak kılma) lâfzının mefhûmu (ma'nâsı) ile amel etmek mutlaka lâzımdır. Biz, bunu Zeyd ve Bekr'den her biri için mefhûmun eşit olmasına yo­rumlarız. Nitekim mümkün olduğu kadar îâfz ile amel etmek bakı­mından kıyâsın vechi de budur.

Mûsî; «Fülânm bende alacağı vardır!» deyip, vârisleri onu tasdik etseler; vârislerin terekenin üçtebiri mikdânnda tasdik etmeleri gere­kir. Yânî hasta olan adam, vârislerine hitâb edip: «Fülânm bende ala­cağı vardır!» dese ve vârisler, onun sözünü doğrulasalar, o fülân adam terekenin üçtebiri (sülüs) mikdârında tasdik edilir. Kıyâsa göre, tas­dik edilmemesi gerekirdi. Çünkü mûsî, vârislerine şeriatın hükmüne ay-kın emir vermiştir. O da, da'vâcıyı hüccetsiz tasdik etmektir.

Bir de; mûsî; «Bende, fülânm alacağı vardır!» demesi, meçhul bir borcu ikrar etmekdir. Bu ikrar her ne kadar sahih ise de, bununla hü­küm ancak beyân ile olur. Halbuki, beyân da bulunmamaktadır.

İstihsânm vechi şudur: Ölüm hastası, vasiyyet ettiği şeyle malı üzere o fülânı musallat etmiştir. Ölüm hastası olan bir kimse, ancak malının üçtebirine bir başkasını musallat edebilir. İlkin o fülân için vasiyyet etmekle, vasiyyeti gibi ikrarı ile de o adamı malına musallat etmesi sahih olur. Hakkın aslını bilip mikdârım bilmemekle insan ba'-zan buna muhtâc olur. Bu yolla borçdan kurtulmaya çalışır. Her ne kadar müstemk hakkında alacak sayılıp mûsî, onda alacağı takdir et­meyi mûsâ leh'e bırakmış ise de, tenfîz  (uygulama) hakkında vasiyyet sayılır. Bundan dolayı mûsâ leh, terekenin üçtebiri mikdârmda tas-dîlc edilir. Fazlasında tasdik edilmez.

Eğer mûsî, kendisine borcu olduğunu ikrar eylediği ilk kimse ile beraber o ikrardan dönmeksizin malın üçtebirini vasiyyet etse; malın üçtebiri, mukarr-un leh ve mûsâ leh için ayrılıp geri kalan üçteiki vâ­rislerin olur. Çünkü onların mirasları malûmdur. Keza vasiyyet de ma'lûmdur. İkrar ettiği borç ise, bilinmemektedir. Bu, bilinene muâra-za edemez. Bu durumda, önce bilinen ayrılır. Yâni terekenin üçtebirini ayirdıkdan sonra vasiyyet sahihlerinden ve vârislerden her birine, «İs­tediğiniz şeyde mûsîyi tasdik edin!» denir. Geri kalanın üçtebiri va­siyyet sâhiblerinin olur. Bu husûsda borç sahihleri, onlara ortak ola­maz.

Sülüsü ayırmakda diğer bir fayda daha vardır, ki o da şudur: tki fırkadan biri bu hakkın mikdânm bilmiş ve onu görmüş olabilir. Di­ğer fırka şiddetli düşman ve inadcı olur. Eğer hasını iddiada bulunur­sa, ba'zan onlar fazlalıkda ihtilâf ederler. Biz ayırdığımız zaman; «Te­rekenin hepsinde şayi' olan borcun var olduğunu öğrendik.» deriz. Şu hâlde, vasiyyet sâhiblerinin ve vârislerin onu beyân etmesi emr edilir. Eğer bir şey beyan ederlerse, sülüs sahihlerinden ücrâr ettikleri şeyin üçtebiri alınır. Geri Kalan onların olur.

Her grubun hakkı kadarında ikrân geçerli olsun diye, vârisler­den de ikrar ettiklerinin üçteikisi alınır.

Eğer mukarr-un leh sülüsden fazlasını da'vâ ederse, onlardan her gruba fazlalık da'vâsında bilgileri üzere yenim verdirilir. Çünkü mu­karr-un leh'e kendisi ile başkası arasında carî olan şey üzerine yemin verdirilir.

Mûsî, bin akçayı vâris ile yabancıya vasiyyet etse; yansı yabancı­nın olur. Mîrâscıya vasiyyeti bâtıl olur. Yânı mûsî, vârisi ve yabancı için bin akça vasiyyet etse; vasiyyetin yarısı yabancının olur, vâris için vasiyyet ise bâtıl olur. Çünkü mûsî, hem mâlik olduğu hem mâlik ol­madığı şeyi vasiyyet etmiştir. Birincide, sahih olur. İkincide sahih ol­maz.

Mûsînin, diri ile Ölü için ettiği vasiyyetinde, vasiyyetin hepsi diri için olur. Çünkü ölü, vasiyyete ehil değildir. Şu hâlde, vârise rakîb ola­maz. Vasiyyetin hepsi diri için olur.

Vâris, vasiyyet ehlindendir. Bundan dolayı vasiyyet, vârisin izni ile sahih olur. Lâkin bir arızdan dolayı haramdır, Mûsî, birbirinden farklı üç giyeceğin her birini bir adam için vasiyyet etse, eğer giyeceğin biri zayi' olur da; hangisine âîd olduğu bilinmez; vârisler de her birine; «Senin hakkın helak oldu!d derlerse, vasiyyet bâtıl olur. Yâni nıûsînin yeni, eski ve orta halli üç çeşit giyeceği olup her birini bir adam için vasiyy&t etse; giyeceğin biri zayi' olup hangi adamın hakkı zayi' olduğu bilinmese, vârisler üç adamdan her birine; .-'Senin hak­kın olan giyecek zayi' oldu!» derlerse, müstehık meçhul olur ve müs-tehıkkm bilinmemesi onunla hükmün sahih olmasına ve maksadın el­de edilmesine mâni' olur. Bu durumda, vasiyyet bâtıl olur. Nitekim mûsî bu iki adamdan biri için vasiyyet ettim, dese, bâtıl olurdu. An­cak vârisler geri kalan iki giyeceği teslim ederlerse, sahih olur. Eğer vârisler geri kalan iki giyeceği teslim ederlerse, engel ortadan kalkar— o da inkârlarıdır — vasiyyet de sahîh olur. Yeni olan giyeceğin sa­hibi, yeni olanın üçteikisini;   eski giyecek  sahibi eskinin üçteikisini alır.

Orta nitelikdeki giyecek sahibi ise; yeni ile eskinin her birinin üçtebirini alır. Çünkü iki giyecek, kendilerine vasiyyet edilen üç kişinin arasında ancak bu şekilde paylaştırılır. O paylaştırma, her birinin gi­yeceğin üçteikisini airnasiyle olur. Yeni giyecek sahibinin hakk-. y-r-ni giyecekde teayyün etmesi.; onun eski giyecekde yakinen hakkı elmacı­ğı içindir. Yeni, aslî olduğundan dolayı onun yenide dahi hakkı olma­sı muhtemeldir.  Zayi'  olan giyecekde de hakkı olması muhtemeldir.

— o, daha iyi olabilir.—   Şu hâlde;  hakkı muhtemel olan bir yerde vasiyyetinin yerine getirilmesi' evlâdır. Eski giyecek sahibinin hakkı­nın teayyün etmesi; eski giyecek sahibinin yenide yakînen hakkı ol­madığı içindir. Eskinin aslî olması sebebiyle eskide de'hakkı olması muhtemeldir. Çok eski olması nedeniyle zâyi'de de hakkı olması muh­temeldir. Binâenaleyh, hakkı olan yerde vasiyyetinin tenfîzi evlâ olur. Diğerinin hakkı iki giyeceğin her birinin üçtebirinden teayyün etme­sinin sebebi şudur; Çünkü yeninin sahibi, yeninin üçteikisini; eskinin sahibi de eskinin- üçteikisini alınca, geriye ancak her birinden üçtehir kalır. Bu durumda, diğerinin hakkı biz'zarûre o sülüsde teayyün et­miş olur. Kâfî'de böyle zikredilmiştir.

Mûsî, ortak olduğu bir haneden belli bir evi bir kimse için vasiy­yet etse, o hâne taksim edilir. Eğer vasiyyet edilmiş olan muayyen ev mûsîye isabet ederse, o ev mûsâ leh'in olur. İsabet etmezse, mûsâ leh'e o evin mikdân verilmesi gerekir. Yâni bir hâne iki adam arasında or­tak olup; biri, bir başka adama o haneden belli bir evi vasiyyet etse, hâne taksim edilir. Eğer o ev mûsînin payına düşerse; İmâm A'zam (Rh.A.) ile İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.)'a göre; mûsâ leh'in olur. İmâm Muhammed (Rh.A.)'e göre, evin yarısı mûsâ leh'in olur. Eğer ev nıû­sînin ortağının payına düşerse; İmâm A'zam ile İmâm Ebû Yûsuf (Rh. Aleyhinıâ)'a göre, vaslyyet edilen evin metrekaresi kadar yer mûsîye düşen hisseden mûsâ leh'e verilir. İmâm Muhammed (Rh.A.)'e göre, vasiyyet edilen evin yarısının metrekaresi kadar verilir. Nitekim, ik­rarda böyledir. Yânı vasiyyet edilen yer, bir başkasının olduğu ikrar edilmiş olsa, hüküm yine böyledir. Bir kavle güre, bu mcs'eiede icmâ* vardır. Diğer bir kavle göre de; «İmâm Muhammed (Rh.A.), bunda ayrı görüştedir.» denilmiştir.

Mûsî. Zeyd'in malından bir başka kimse İçin ayniyle bin akça va­siyyet etse. mal sahibi, rnûsînin ölümünden sonra izin verebilir. İzin­den sonra, menetme hakkı da vardır. Yâni mûsî bir adamın malından ayniyle bin akçayı başkası için vasiyyet etse ve mal sahibi de mûsînin ölümünden sonra izin verse, eğer o malı mûsâ leh'e verdi ise caiz olur.
Mal sahibinin izinden sonra menetme î»akki da vardır. Çünkü bu vasiyyet, başkasının malım teberru' etmektir. Şu hâlde, ancak mal sa­hibinin izin vermesine bağlı olur. Eğer mal sahibi izin verirse, mûsî gibi onun tarafından da teberru1 olur.

Mal sahibinin, vasiyyet edilen malı, vasiyyet edilen kimseye teslim etmekden kaçınma hakkı da vardır. Çünkü bu vasiyyet izinden sonra tamâm olmamıştır. Bu takdirde, teslim edilmemden önce hibe gibi olur. Fakat mûsî, sülüsden fazlasını vasiyyet ettikde, vârislerin izin verme­si, yukarıda zikredilen vasiyyetîn hilâfınadır. ÇünKü kendi mülküne tesadüf ettiği için vasiyyet, mahrecinde (çıkış yerinde) sahilidir. İzin­den kaçınmak ise, vârislerin hakkıdır. Eğer vârisler, o vasiyyete izin verirlerse, hakları sakıt olup bu durumda vasiyyet mûsî tarafından geçerli olur.

İki oğuldan biri taksimden sonra, babasının malının üçtebirini va­siyyet ettiğini ikrar etse, o oğuiun payının üçtebiri mûsâ leh'e verilir. Çünkü terekede şayi' olan üçtebirin (sülüsün), ona vasiyyet edildiğini ikrar etmiştir. Tereke ise, ikisinin elindedir. Şu hâlde, elindekinin üç­tebirini ikrar etmiş olur.

Fakat iki oğuldan biri; eğer terekede başkasının alacağı olduğu­nu ikrar etse; bu mes'ele, zikredilenin hilâfınadır. Çünkü borç, mîrâsdan önce gelir. Bu durumda, önce borcun verilmesi, gerektiğini ikrar etmiş olur. Borç, mîrâsdan önce gelir. Fakat terekenin üçtebiriyle mû­sâ leh, vârisin ortağıdır. Ona, bir şey teslim edilmez. Ancak vârislere iki misli teslim edilen şeyin bir misli de ona teslim edilir,

Zeyd'e verilmesi vasiyyet edilen câriye mûsînin ölümünden sonra ve taksimden Önce; mûsâ leh'in o cariyeyi kabul etmesinden önce bir çocuk doğurursa, vasiyyet edilen câriye ve çocuğu, eğer ikisi de tere­kenin üçtebirinden (sülüsden) çıkarsa, kendisine vasiyyet yapılmış olan Zeyd'e âid olur. Üçtebirden çıkmazsa, Önce cariyeden sülüsü alır, ondan sonra çocukdan alır. Yâni mûsî bir cariyesini, bir adama vasiy­yet etse, câriye de mûsînin ölümünden sonra ve taksimden önce bir çocuk doğursa; câriye ile çocuğun İkisi de malın üçtebirinden çıksa­lar, ikisi de mûsâ leh'in olur. Çünkü ana, vasiyyette asaleten dâhil olur. Çocuğu da anaya bitişik olduğu için, ona tebaan dâhildir. Câriye tak­simden önce doğurunca —ki ondan önce meyyitin vasiyyetleri tereke­den yerine getirilip borçları ödenmesi delili ile tereke meyyitin mül­kü hükmünde kalır. — çocuk vasiyyette dâhil olur. Sanki, ikisinde de vasiyyeti yerine getirmeyi gerekli kılmıştır. Câriye ve çocuğu mûsâ leh'in olurlar. Eğer ikisi de sülüsden çıkmazlarsa, vasiyyeti önce çocu­ğun anasından, sonra çocukdan yerine getirilir. Bu, câriye, tereke tak­sim edilmezden ve mûsâ leh'in kabulünden önce çocuk doğurduğuna göredir. Eğer câriye taksimden ve mûsâ leh'in kabulünden sonra do­ğurursa, çocuk mûsâ leh'in olur. Çünkü tereke taksim edilmekle, mey­yitin mülkü olmak hükmünden çıkmıştır. Bu durumda, fazlalık mûsâ leh'in hâlis mülkünde meydana gelmiştir. Eğer câriye, taksimden önce kabulden sonra doğurursa; Kudûrî (Rh.A.); zikretmiştir ki: Çocuk va­siyyet edilmiş (mûsâ bih) olmaz ve sülüsden çıkmasına i'tibâr edilmez. Malın tümünden mûsâ leh'e âid olur. Nitekim câriye taksimden sonra doğursa hüküm budur.
Bizim ulemâmız demişlerdir ki: Çocuk, vasiyyet'edilmiş (mûsâ bih) olur. Hattâ sülüsden çıkmasına i'tibâr edilir. Nitekim câriye, kabul edil­mezden önce çocuk doğursa, hüküm budur. Eğer câriye, mûsînin ölü­münden önce çocuk doğurursa; çocuk, vasiyyet altına girmez. Belki meyyitin mülkü hükmünde kalır. Çünkü ne kasden, ne de sirâyeten vasiyyet altına girmemiştir. Mûsâ bih'in kazancı da zikrettiğimiz şey-r lerin hepsinde çocuk gibidir. Kâfî'de böyle zikredilmiştir. [46]


Eser: Dürer

  • Yeni Ekle
Yorumlar (0)

Dürer

 

Son eklenen ruyalar

Sitemizde yer alan soruların cevapları özenle islami eserlerden seçilerek yazılmaktadır.
Haramiler | Bitkiler