Üçüncü Mesele:

Mütekaddimîn (ilk dönem) ulemâsının sözlerine baktığımızda, onların nesh kelimesini usûlcülerin kullanmış olduğu mânâdan da­ha genel bir anlamda kullandıklarını görüyoruz: Onlar bazen mut-lakın takyid edilmesine nesh ifadesini kullanıyorlar. Bazen bitişik ya da ayrı bir delil ile yapılan âmmın tahsisine de nesh tabir edi­yorlar. Keza mübhem ve mücmelin beyanı için de aynı tabiri kulla­nıyorlar. Öbür taraftan şer'î bir hükmün, daha sonra gelen başka bir şer'î hükümle kaldırılmasına da nesh demektedirler. Onları böyle bir tutuma iten sebep, bütün bu sözü edilen şeylerin hep aynı mânâya çıkması idi. Şöyle ki: Müteahhir ulemânın ıstılahında nesh, önce gelen emrin, yükümlülük konusunda murad olmadığı so-. nucunu gerektirmektedir. Murad sadece son olarak getirilen ol­maktadır. Bu durumda bilinci ile amel edilmemekte, ikinci ise ken­disi ile amel edilen hüküm olmaktadır.
Bu mânâ mutlakın takyidi konusunda da mevcut bulunmakta­dır. Çünkü mutlak, kendisini kayıtlayan mukayyid karşısında zahi­ri terkedilmiş bir nass olmaktadır ve onun bu mutlak ifadesi ile amel edilmemektedir. Aksine amel, kayıt getiren delil ile olmakta­dır. Bu haliyle sanki mutlak, kendisini kayıtlayan nass (mukayyid) karşısında (mensuh gibi) hiçbir anlam ifade etmemektedir ve so­nuçta nâsih mensûh gibi olmaktadır. Amm ile hâss arasındaki iliş­ki de aynıdır. Zira âmmın zahiri, hükmün lafzın kapsamı altına gi­ren bütün cüzlerine teşmil edilmesini gerektirmektedir. Hâss gelin­ce, âmmın zahir hükmünü itibardan düşürmektedir ve bu haliyle âmm ve hâss da nâsih ve mensûha benzemektedirler. Şu kadar var ki,  âmm lafzın delâlet ettiği şey (medlulü) tümden ihmal edilme­mekte, sadece   hâssın (ihmâl edilmesine) delalet ettiği kısım[22]o kapsamdan çıkarılmaktadır; Kalan diğer kısmı ise, evvelki hüküm üzere kalmaktadır. Mübhemle onu açıklayan mübeyyin nasslar[23] da, mutlak ile  mukayyed nasslar gibidir. Durumun böyle olması, nesh sözcüğünün  bütün bu mânâlar hakkında kullanılmasını ko­laylaştıran bir gerekçe olmuştur. Çünkü bu mânâların hepsi de so­nunda aynı noktaya çıkmaktadır.
Maksadı açıklamak için örnekler vermek gerekmektedir; İbn Abbâs'tan, "Dünyayı isteyene —istediğimiz kimseye dilediğimiz ka­dar— hemen veririz"[24] âyetinin "Âhiret kazancını isteyenin kazancini artırırız; dünya kazancını isteyene de ondan veririz'[25] âyetini neshettiği nakledilmiştir. Dikkat edilirse burada söz konusu olan nesh değil kayıtlamadır. Zira âyette geçen "ondan veririz" ifadesi mutlaktır; manası ise Allah'ın dilemesi ile kayıtlıdır. Diğer âyette­ki —istediğimiz kimseye dilediğimiz kadar— ifadesi bunu gerektir­mektedir. Başka türlü anlamak mümkün değildir. Çünkü âyetlerin konusu inşâ olmayıp ihbardır (haber verme); haberlerde ise nesh câri değildir.[26]
Yine İbn Abbâs, "Şâirlere ancak azgın olanlar uyar. Onların her vadide şaşkın şaşkın dolaştıklarını ve yapmadıklarını yaptık dediklerini görmez misin?" âyetinin hemen sonra gelen: "Ancak inanıp yararlı iş işleyenler, Allah'ı çok ananlar... bunun dışında­dır'[27] âyeti ile mensûh olduğunu söylemiştir. Mekkî şöyle der: "İbn Abbâs'tan bunun gibi Kur'ân'da yer alan pek çok şey zikredil­miştir. Onun nesh tabir ettiği şeyler arasında istisna harfi de bu­lunmaktadır. Bu gibi yerler (istisna) hakkında o, "mensûh" ifadesi­ni kullanmıştır. Oysa ki bu ifade mecaz olup hakikat mânâda değil­dir. Çünkü müstesna ile müstesna minh (kendisinden istisna edi­len) birbirine bağlıdır ve istisna edatı, maksadın birinci lafzın kap­samına giren fertlerden istisna edilen fertlerin dışında kalanların amaçlanmış olduğunu göstermektedir. Oysa ki nâsih mensûhtan ayn ve onun hükmünü kaldıran müstakil bir delildir. Harf ile değil­dir." Onun sözü bu. Bunun mânâsı, nesh iddiasında bulunan bu   yerde söz konusu olan kendisinden Önce geçmiş bulunan ânımın tahsisidir; ancak bunu ifade için o, nesh sözcüğünü kullanmıştır. Zira o, bu kelimeyi kullanırken onun özel ve dar terim anlamını dikkate almamıştır.
Yine o, "Ey inananlar! Evlerinizden başka evlere, izin alma­dan, seslenip sahiplerine selâm vermeden girmeyiniz"[28] âyetinin "İçinde malınız bulunan boş evlere girmenizde size bir sorumluluk yoktur.[29] âyeti ile mensûh olduğunu söylemiştir. Halbuki bunla­rın gerçek anlamda nâsih ve mensûhla bir ilgisi yoktur. Şu kadar var ki, âyetteki "size bir sorumluluk yoktur..." ifadesi birinci âyette geçen evlerden maksadın içerisinde oturulan evler olduğunu göster­mektedir.[30]
Yine o, "İsteyen, istemeyen hepiniz savaşa çıkın..[31] âyetinin "İnananlar toptan savaşa çıkmamaladır'[32] âyeti ile mensûh oldu­ğunu söylemiştir.[33]Halbuki her iki âyet farklı iki konu ile ilgilidir. Ancak o, bu sözüyle Tebûk seferinden sonra hükmün, seferberliğin herkes üzerine gerekmeyeceği şeklinde olduğuna dikkat çekmiştir.
Yine o, "De ki: Ganimetler (enfâl) Allah'ın ve Peygamberinin-dir'[34] âyetinin "Bilin ki, ele geçirdiğiniz ganimetin beşte biri Al­lah'ın, Peygamberin ve yakınlarının... dır"[35] âyeti ile mensûh oldu­ğunu söylemiştir. Halbuki burada söz konusu olan nesh değil, birin­ci âyetteki "Allah'ın ve Peygamberinindir" ifadesindeki müphemli-ğin beyanıdır
Yine o, "Sakınan kimselere, onların hesaplarından bir sorum­luluk yoktur'[36] âyetinin de, "O size kitapta 'Allah'ın âyetlerinin inkâr edildiğini ve alaya alındığını işittiğinizde, başka bir söze geçmedikçe, onlarla bir arada oturmayın, yoksa siz de onlar gibi olursunuz diye- indirdi[37] âyeti ile mensûh bulunduğunu söylemiştir. Halbuki En'âm süresindeki âyet bir haber niteliğindedir.[38]Ha­berler ise ne neshederler ne de neshedilirler.
"Taksimde, yakınlar, yetimler ve yoksullar hazır bulunursa,ondan onlara da verin.[39] âyeti hakkında da miras âyeti[40] ile mensûhtur, demiştir. Aynı şeyi ed-Dahhâk, es-Süddî, İkrime de söy­lemişlerdir. el-Hasen (el-Basrî), zekât ile mensûhtur demiştir. İb-nu'1-Müseyyeb, miras ve vasiyyet ile neshe dilmiştir, demiştir. Hal­buki iki âyet arasını bulmak mümkündür. Çünkü (Nisa 4/8) âyeti­nin mendûbluğa yorulması kabildir ve orada geçen "yakınlar"dan maksat vâris olmayan yakınlardır. Ayetteki "hazır bulunursa" ifa­desi de bu yorumun delili olur. Dikkat edilecek olursa âyette onlara verilmesi hazır bulunmaları şartına bağlanmıştır. Dolayısıyla on­lardan maksadın vâris olmayan yakınlar olduğu anlaşılmaktadır. el-Hasen de âyetten muradın mendubluk olduğunu açıklamış ve buna vasiyyet ve miras âyetlerini delil olarak göstermiştir. Bu du­rumda konu, mücmel ve müphemin beyanı kabilinden olmaktadır.O ve İbn Mesûd, "İçinizdekini açıklasanız da gizleseniz de Al­lah sizi onunla hesaba çeker ve dilediğini bağışlar..[41] âyetinin "Allah kişiye ancak gücünün yeteceği kadar yükler,[42] âyeti ile mensûh olduğunu söylemişlerdir. [Halbuki bu da nesh değildir.[43] Çünkü İbn Abbâs, âyeti şahitliği gizleme ile tefsir etmiştir,[44] Zira o, daha önce: "Şahitliği gizlemeyin"[45] ifadesini kullanmış ve arka­sından da "İçinizdekini açıklasanız da gizleseniz de Allah sizi onunla hesaba çeker ve dilediğini bağışlar...[46]demiştir. [İbn Abbâs'ın görüşü doğrultusunda hareket etmez ve aşağıdaki dipnota aldığımız rivayeti esas alırsak, o zaman "Allah kişiye ancak gücü­nün yeteceği kadar yükler..." âyeti "İçinizdekini açıklasanız da gizleseniz de   Allah sizi onunla hesaba çeker ve dilediğini bağışlar..." âyetini nesh değil tahsis ve onun mücmelliğini beyan etmiş olur.[47] Böylece bunun da âmmın tahsisi veya mücmelin beyanı kabilinden olduğu anlaşılmış olur.                                                    
Yine İbn Abbâs, "Süslerini, kendiliğinden görünen kısmı müstesna, açmasınlar..[48] âyetinin "Evlenme ümidi kalmayan, ihtiyarlayıp oturmuş kadıhlara, süslerini açığa vurmamak şartıy­la, dış esvaplarını çıkar'mAklan ötürü sorumluluk yoktur.[49] âyeti ile mensûh oldduğuritı söylemiştir. Halbuki burada da nesh yoktur. Burada söz konuşu3 olan sadçce daha önce geçen genelliğin (umûm) tahsisi olmaktadır.              '
Ebû'd-Derdâ ve Ubâde b. es-Sâmit, "Kitap verilenlerin yemeği size helâl, sizin yemeğiniz de onlara helâldir"[50]âyeti hakkında o, "Üzerine Allah'ın adının anılmadığı kesilmiş hayvanları yeme­yin.[51] âyeti ile neshedilmiştir, demişlerdir. Eğer murat, Kitap ehlinin yiyecekleri —üzerine Allah adı anılmasa da— helâldir de­mekse, o zaman umûmun tahsisi söz konusu olacaktır. Eğer mu­rat, Kitap ehlinin yiyecekleri Allah'ın adını anmak şartıyla helâldir demekse, o zaman da tahsis kabilinden olacaktır. Ancak birinci izaha göre tahsis görmüş umûm bizzat En'âm süresindeki âyet (6/121); ikincisine göre de aksi olacaktır.[52]
Atâ ise, "O gün arkasını düşmana dönen kimse Allah'tan bir gazaba uğramış olur.[53] âyeti, "Sizin sabırlı yirmi kişiniz onlardan ikiyüz kişiyi yener; çünkü onlar anlayışsız bir güruhtur. Şimdi Allah yükünüzü hafifletti, zira içinizde za'f'bulunduğunu biliyordu. Sizin sabırlı yüz kişiniz onlardan ikiyüz kişiyi yener; sizin bin kişi­niz, Allah'ın izniyle, iki bin kişiyi yener. Allah sabredenlerle bera­berdir"[54] âyeti ile mensûhtur demiştir. Oysa ki burada da söz konusu olan "arkasını düşmana dönen kimse" ifadesinin beyan ve tahsisi olmaktadır. Bu durumda mânâ: "Düşman mü'minlerin iki katı olduğu halde arkasını düşmana dönen kimse..." şeklinde ol­maktadır. Buna göre iki âyet arasında tearuz ve sonuncu mutlak ifade ile nesh durumu yoktur.
Yina o (Atâ), "Bunlardan başkası size helâl kılındı"[55] âyeti­nin de, bir kadını halası ve teyzesi üzerine nikahlamayı yasakla­yan delil ile neshedildiğini söylemiştir. Halbuki bu da ânımın tahsisi kabilinden olmaktadır.
Vehb b. Münebbih ise, "Melekler... yeryüzünde bulunanlar için O'ndan bağışlanma  dilerler"[56] âyetinin  Gâfir süresindeki "İman edenler için istiğfar ederler"[57]âyeti tarafından neshedildiğini söy­lemiştir. Halbuki Gâfir süresindeki âyet Şûra süresindeki âyetin açıklaması mahiyetindedir. Zira o rnahza bir haberdir ve haberler neshe konu olmaz.   İbnu'n-Nahhâs: "Bunlarda nâsih ve mensûh meydana gelmez; çünkü Allah tarafından bildirilen bir haberdir." demiştir.   Ancak   Vehb b. Münebbih'in, sözündeki kelimesini şeklinde söylemesi mümkündür[58] ve o tak­dirde sözünün anlamı: "Bu âyet  Gâfir süresindeki âyetin nüshası (kopyası) gibidir ve aralarında fark yoktur. İkisi aynı mânâya gelir ve biri diğerini beyan eder"   şeklinde olur. O devamla şöyle der: "Alimlerin bu gibi sözleri karşısında ayna şekilde teviller yapmak gerekir. Onların sözlerinin herhangi bir yolla izahına imkan varken böyle tevil edilmeyip hatalı şekilde anlaşılması doğru olmaz. Bu de­diğimize delil, Ahmed b. Muhammed'in bize bildirdiği şeydir." Son­ra  o Katâde'den  "Melekler... yeryüzünde bulunanlar için  O'ndan bağışlanma dilerler"[59] âyeti hakkında "Onlardan mü'min olanlar için..." dediği isnadında bulunur.
Irak b. Mâlik (el-Gıfârî), Ömer b. Abdulaziz ve İbn Şihâb'dan ise, "Altın ve gümüşü biriktirip (kenz) Allah yolunda sarfetmeyenle-re can yakıcı bir azabı müjdele"[60]âyetinin, "Mallarının bir kısmı­nı, kendilerini temizleyip arıtacak sadaka olarak al"[61]  âyeti ile mensûh olduğunu söyledikleri rivayet edilmiştir.[62] Halbuki burada söz konusu olan da birinci âyette "kenz" olarak sözü edilen şeyin ne olduğunun açıklanması dır. Buna göre bir malın zekatı verildiği za­man o "kenz" sayılmayacaktır. Zekatı verilmeyen ise, âyette sözü edilen "kenz" kapsamında kalmaktadır. Dolasıyla burada da nesh durumu yoktur.
Katâde de, "Allah'tan sakınılması gerektiği gibi sakının"[63] âyetinin "Gücünüz yettiği kadar Allah'tan sakının"[64] âyeti ile mensûh olduğunu söylemiştir. Bu er-Rabî* b. Enes, es-Süddî ve İbn Zeyd'den de nakledilmiştir. Bu da daha öncekiler gibidir. Çünkü her iki âyet de Medine döneminde inmiştir. Bu dönemde dinde güç­lüğün olmadığı prensibi ile takat üstü yükümlülüğün kaldırılmış olduğu ilkesi benimsenmiş ve yerleşmişti. Dolayısıyla "Allah'tan sakınılması gerektiği gibi sakının"[65] âyetinin mânâsı "gücünüzün yettiği konularda" demektir ve "Gücünüz yettiği kadar Allah'tan sakının"[66] âyetinin mânâsı da zaten budur. Onlar burada nesh sözcüğünü kullanırken, Al-i İmrân süresindeki mutlak ifadenin, Tegâbun sûresi ile kayıtlı (mukayyed) olduğunu kastetmiş olmakta­dırlar.
Yine Katâde, "Boşanan kadınlar, kendi kendilerine üç aybaşı hali beklerler..."[67] âyetinin hükmünden kendisi ile zifafa girilme­yen kadının durumu, "Mü'min kadınlarla nikahlanıp, onları te­masta bulunmadan boşadığınızda, artık onlar için size iddet say­maya lüzum yoktur"[68]âyeti ile; hayızdan kesilen, henüz hayız gör­meyen ve hâmile olan kadının durumu ise, "Kadınlarınız içinde ay hali görmekten kesilenler ile henüz ay hali görmemiş olanların id-detleri hususunda şüpheye düşerseniz, bilin ki, onların iddet bekle­mesi üç aydır; gebe olanların iddeti doğurmaları ile tamamla­nır"[69] âyeti ile neshedilmiştir, demiştir. (Burada da yine nesh de­ğil beyan durumu vardır.)
Abdulmelik b. Habib, "Dilediğinizi yapın[70], "Artık dileyen iman etsin; dileyen inkar etsin"[71]   ve    "Kur'ân ancak aranızda doğru yola girmeyi dileyene ... öğüttür"[72] âyetlerinin "Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe siz birşey dileyemezsiniz"[73] âyeti ile neshedilmiş olduğunu söylemiştir. Halbuki bu âyetler tehdîd ve korkutma sadedinde gelmiş âyetlerdir ve böyle bir mânânın neshe konu olması sahih değildir. Ayetlerde dileme işinin kullara nisbet edilmesi, zahiri üzere olmayıp, Allah Teâlâ'mn dilemesi ile kayıtlı olmaktadır. Ayetlerden amaç da işte budur.
Yine o, "Bedevilerin  küfür ve nifakları her yönden daha ileri­dir"[74] âyeti ile "Bedevilerden Allah yolunda  sarfettiklerini angar­ya sayanlar... vardır[75] âyetinin, "Bedevilerden Allah'a ve âhiret gününe inanan, sarfettiğini Allah katında ibadet ve Peygamberin dualarına nail olmaya vesile sayanlar da vardır"[76] âyeti tarafın­dan neshedilmiş olduğunu söylemiştir. Halbuki bu âyetlerin içeriği haber olmaktadır ve haberler neshe konu olmazlar. Bu durumda âyetlerden maksat, bedevilerin genel kapsamı içerisinden inananla­rın çıkarılmış ve hükme kâfir olanların tahsis edilmiş olmasıdır.[77]Ebû Saîd ve diğerleri ise, "iffetli kadınlara zina isnad edip de, sonra dört şahit getiremeyenlere seksen değnek vurun; ebediyen on­ların şahitliğini kabul etmeyin; işte onlar yoldan çıkmış kimseler­dir"[78]âyeti, (hemen arkasından gelen) "Ama bundan sonra, tevbe edip düzelenler bunun dışındadır"[79] âyeti ile neshedilmiş olduğu­nu  söylemişlerdir. Benzeri bir söz daha Önce İbn Abbâs'tan nakle­dilmişti (ve gerekli açıklama orada yapılmıştı).
"Şüphesiz ki Allah, bütün günahları affeder"[80] âyetinin, "Al­lah kendisine şirk koşulmasını affetmez"[81]âyeti ile mensûh oldu­ğu söylenmiştir. Halbuki bu, nesh kabilinden olmayıp tahsis kabi-lindendir. "Siz ve Allah'tan başka taptıklarınız, cehenemin yakıtısı­nız"[82]âyetinin ''Yaptıklarına karşılık katımızdan kendileri için iyi şeyler yazılmış olanlar, işte onlar cehennemden uzak tutulanlar­dır"[83] âyeti ile mensûhtur[84]aynı şekilde "Sizden cehenneme uğramayacak yoktur.[85] âyeti de yine bu âyetle mensûh bulunmak­tadır, denilmiştir. Oysa ki bunlar haber konulu âyetlerdir ve bilin­diği gibi haberlerin neshedilmesi caiz değildir. Mekkî şöyle der: Sonra eğer bu nesh olsa, o zaman Allah'tan başka kendisine ibadet edilenlerin tümünün cehenneme girmesi hükmü kalkmış olurdu. Çünkü nesh, birinci hükmün zevali ve ikinci hükmün onun yerine geçmesi demektir.[86] Halbuki bu konuda birinci hükmün topyekün ortadan kalkması caiz değildir. Zail olan sadece bazısıdır. Dolayı­sıyla söz konusu olan tahsis[87] ve beyandır.
"Sizden, hür mü'min kadınlarla evlenmeye güç yetiremeyen kimse, ellerinizdeki mü'min cariyelerinizden alsın" âyetinin, yine aynı âyetin devamı olan "Cariye ile evlenmedeki bu izin içinizden, günaha girme korkusu olanlaradır"[88]kısmı ile neshedildiği söy­lenmiştir. Oysa ki burada da söz konusu olan nesh değil, mü'min cariyelerle evlenebilmenin şartını beyan olmaktadır.
Konu ile ilgili pek çok örnek vardır ve bunlar, mütekaddimînin (ilk devir âlimlerinin) nesh kelimesini, lafızların zahirlerinden hükümlerin çıkarılması sırasında, Şâri'in maksadı olmayan mânâları vehmettiren unsurların açıklanması (yani mutlakm takyidi, müc­melin beyanı, âmmın tahsisi gibi) anlamım kastettiklerini göster­mektedir. Bu durumda onların ıstılahlarında nesh kelimesi, usûlcülerin ıstılahları olan nesh kelimesinden çok daha kapsamlı olmaktadır. Bu nokta iyi anlaşılmalıdır. Tevfîk ancak Allah'tandır. [89]


Eser: El-Muvafakat

  • Yeni Ekle
Yorumlar (0)

El-Muvafakat

 

Son eklenen ruyalar

Sitemizde yer alan soruların cevapları özenle islami eserlerden seçilerek yazılmaktadır.
Haramiler | Bitkiler