Dördüncü Seferin Yapılmasına Sebeb Olan Vukuat

Orduyu Hümayun, İstanbul'a avdet ettiğinde Anadolu'nun nizam ve intizamında bir çalkalanma meydana geldiği mü-ahade olundu. Bu bir çalkalanmadan ziyade bir isyan hava­sını andırıyordu. Adalet tevziinin memuru Hz. Padişah, adalet kürsüsünü terkedince yerine geçenler, aynen hâkimlerin bı­raktıkları kürsüleri, mübaşirler yönetirse nasıl adalet tevzii emin ve makbul olmazsa işte Hz. Padişahın yokluğu da böy­le oluyor birtakım haksızlıklar meydana geliyordu. Çünkü adalet kılıcını kuşanan hakkıyla kullanmasını da biliyordu.

İstanbul'a teşrifleri derhal Anadolu'daki meydana gelmiş isyan birikiminin durulmasını, emir buyurduğu tedbirler bu birikiminde kalkmasına vesile olmuştu.

Sultan Hazretlerinin yokluğunda zekâtın haricinde bazı vergiler konmuştu. Halbuki İki Cihan Serveri «Malda, zekât­tan başka bir şey yoktur» buyurmuşlardı. Fakat Cenab-ı Cel-le bir çok âyeti kerimelerde vermeyi teşvik etmiş hatta teş­vikten öte emir buyurmuştur. «Veren el, alan elden hayırlıdır» misali kitabı muhkem, verenleri mükâfatlandıran, vermeyen­lere mücazaatlar gösteren âyeti kerimelerle doludur. Burada dikkat edilirse zekât bir mecburiyet, diğer verişler ise ihtiya­rîdir ve ihtiyari verenler nice mükâfatlara nail olacakları an­laşılır. Bunları yazarken aklımıza İki Cihan Serveri'nin bir se­fere çıkılacağında «Herkes verebildiği kadar versin, sonra şu meydanda toplanalım» diye buyurduğunda herkes vereceğini verir ve meydana toplanma yerine gelirler. İki Cihan Serveri gelenlerin üzerine mübarek nazarlarını gezdirirler ve Sıddık-i EkB^ Ebû Bekir (R.A.)'ı göremeyince orada toplananlara sorar: '«Ebû Bekir'i aranızda göremiyorum, nerdedir? Saha­beden bir zat, bir adım öne çıkar ve şöyle cevap verir: «Ya Resûlullâh; siz verin dediğiniz için hep verdik. Fakat Ebû Be­kir nesi varsa verdi, toplantıya gelebilmesi için örtünecek bir şeyi dahi kalmadı, o yüzden buraya gelemedi.» Bunun üzeri­ne Efendimiz, Peygamberimiz Şefaatçimiz ve tek Önderimiz, üzerlerinde bulunan harmaniyyeyi çıkarıp sahabenin eline verip »Al, bunu ona götür burunsun, gelsin» buyurdular.

İşte bu büyük sahabe gibi olmak mümkün değildir. Onlar gibi olunca zaten dünya yeniden İslâm olur ve bütün meşa­kkatler biter. Bu sebeble ordusu Avrupa'da küffar önünde harp ederken konulan vergilere itiraz edeceklerin bulunması, bunların İsyana kadar İşi vardırmaları fazla yadırganacak bir şey değildir. Zira ne onlar sahabeydi ne de Osmanlı Devleti o devletti. Yanı şunu unutmamalı ki onlara en yakın olabilen, onlara en lâyık olan yine o Osmanlı ve yine o Osmanlı Dev­leti idi. sayfalarımızı bu olayla süsledikten sonra biz yine mevzuumuza dönelim.
Hz. Padişah, bu konan vergileri kaldırdıktan sonra sadra­zamı bu olayların sonunu alması için vazifelendirdi. Sadra­zam da bu işleri hakkıyla halleyledi. Bu arada Mohaç Zafe­rinden sonra Akıncılar Tuna boylarında at koşturuyorlar De-veti Islâmiyye'ye nice kaleler kazandırıp nice kâfir beylerine boğun eğdiriyorlardı. Beri taraftan Mohaç muharebesinde bataklıkta ölen Macar Kralı 2. Lu'nin yerini alan Jan Zapol-ya'nın krallığı ihtilâfa sebep olmuştu. Çünkü Mohaç'tan dört sene evvel Avusturya imprator'u Şarlken ki, mezkûr zaman­da Almanya İmparatoru unvanı da üzerindeydi. Avusturya ve Macaristan Krallığı kardeşi Ferdinand'a terk etmişti. Orduyu Hümayunun İstanbul'a dönüşünden sonra Ferdİnand, Zapol-ya'ya karşı harekete geçmişti. Yapılan muharebede Zapolya yenilmiş ve Erdel'e çekilmişti. Padişaha gönderdiği elçiyle yardım talep eden Zapolya, Padişahı Şahâne'nin yardımları­na nail olabimişti. Bu yardıma nail oluşta Sadrazam İbrahim pasa'nın büyük rolü olduğu aşikâr idi. Bu yardım şöyle oldu: 7apolya'ya Tuna voiu ile ^0 top ve 50 kantar barut gönderil­mişti   Ve sefere hazır olup işaret beklemesi emir buyurulmuştu.

Buna mukabil bu durumdan haberdar olan Ferdinand bir elçilik heyeti göndermiş ve yardım istemek değil, Macaris­tan'dan alınan yerlerin iadesi şartıyla bir sulh teklifi getirmiş­lerdi. Bu tekliften ziyade, elçilerin teklifi bildirişlerindeki küs­tahlık ve kabalık, Hazreti Padişahı çok üzmüştü. Bu üzüntü­sünün neticesinde hırslanan Sultan Hazretleri, Çemberlitaş civarında bulunan elçilik evinde bu heyeti hapis etmiş ve bunların dokuz ay orada mahpus kalmaları için emir ve irade buyurmuşardı.

Şimdi burda yine çok kısa bir yorum yapalım. Bugün dün­yada biz olsun başka devlet olsun bir elçilik heyetini dokuz ay tevkif eylesin ve buna mukabil elçiliğin devleti br şey yapmasın mümkün mü? Evet bugün Amerika'nın elçileri İran Devleti'nin elinde rehine olarak bulunuyorsa da bu ola­yın tam neticesi alınmadığından fazla fikir yürütmeğe gel­mezse de unutmayalım ki çok kısa bir müddet evvel, Ameri­ka bunlara kurtarmaya mı dönük? Öldürtmeye mi dönük? Anlaşılmayan bir sebebten saldırı denemesinde bulunmuştur. Yâni birtakım zorlama faaliyetlerden çekinmemiştir. İşte Ka-anuni Sultan Süleyman Hazretleri, İslâm'ı dünya önünde Öyle bir kuvvetli kılan inancın bağlısıydı ki elçileri dokuz ay tevki­fi, karşı tarafın en ufak bir şey yapmasına meydan bırakmı­yordu. O istediğini esir tuttuğu gibi, istediği fermanla istediği neticeyi istihsal eden bir Padişahı Cihan idi. Bir çok yerde zikredilir ki; Fransa Kralına yazdığı mektupta «Duyarım ki sen saraylarında kadınlar ve ekekler birbirine sarılır raks ederlermiş, belki bu sizin âdetlerinize uygundur amma, be­nim memaliki şahaneme de bulaşır ve Cenab-ı Hakk'in istemediği bu hal, milletime musalat olur. Bu fermanımı aldığın­da tez bu âdeti kaldır. Yoksa bu yaz sonunda üzerine varır, atımı sarayının bahçesinin havuzunda sularım» mealindeki sözleriyle Fransa sarayından dansı kaldırtmıştı. Fakat bizler onlara lâyık torunlar olamayıp yediden, yetmişe bir Avrupa taklitçisi olduk çıktık, maalesef böyle olduk. İstisnalar vardır, fakat istisna kaideyi bozmaz diye bir deyim vadır.
Elçilerin dokuz ay süren mevkufiyetleri sonunda Padişah, onları hapisten çıkarmış her birine 500'er altın hediye edip şu nutku irad eylemiş idi. «metbuunuzun henüz bizimle mü­nasebet dostu ve hemciuarisi yok ise de buna kariben mâlik olduğum bütün kuvvetimle gidip kendisini bulacağım ve is­tediğini kendim vereceğimi ifade edebilirsiniz. Öyle söyleyi­niz ki ziyaretimize hazır olsun.»

Kaanuni SultanSüleyman Han Hazretleri bu cevabı verir­ken kuru bir lâf kalabalığı söylememiş, bu sözleri ağzından çıkarmadan üç gün önce sadrazam İbrahim Paşa'yı, Avus­turya üzerine yapılacak sefere yılda bir milyon akçe maaş ile Serdarı Ekrem tayin etmişti.
Nihayet Hicrî 935/Milâdî 1529 senesi Mayısında Padişah Hazretleri 250.000 kişilik muhteşem ordusu ile üçyüz aded top'a hamil olarak söylediklerini hakikat kılmak üzere Dersa-adet'ten ayrıldı. İlk merhale, daha evvel tarihin en büyük meydan savaşlarından birini kazanmış olduğu Mohaç sahrası ve kalesi idi. Otağı hümayun kuruldu. Zapolya altıbin kişilik süvari kuvvetiyle Padişaha saygılarını sunmak üzere geldi. Padişah bundan memnun oldu. Oradan Ferdinand'ın taht şehri olan Budin'e gelindi. Şehir muhasaraya alınıp, teslimi sağlandı. Ve Sekbanbaşı tarafından Zapolya Kral tahtına oturtuldu.
Padişah Hazretleri sonbaharda Viyana Önlerine geldi. Simering şehrinde otağını kurdu. Öte yandan Sadrazam, San kapısı ile Viyana kapısı arasındaki sahada yer aidi. Şehrin diğer kapılarının önlerine de orduyu yerleştirdi. Bu kuvvetlerin yekûnu 120.000'i buluyordu, böylece muhasara yani Birinci Viyana Muhasarası Hicrî 936/MiIâdî 1530 sene­sinde bilfiil başlamış oldu.
Viyanayı savunamayacağını anlıyan Ferdinand Avustur­ya'nın içlerine kaçmış ve şehrin muhafazasına 20.000 piya­de ile ikibin süvariyi bırakmıştı. Ancak hâkim surlarla çevrili Viyana şehri 72 adet topla teçhiz olunmuş ve açık arazide yer alan İslâm mücahidlerinin üzerine ölüm kusmağa başla­mıştı. 27 Eylül'de lâğımlar patlatılmış açılan gediklerden hü­cum denenmiş ise de ard arda üç defa tekrarlanan taarruzlar fethi nasib kılmamıştı. Orduyu hümayun 19 aydır seferde idi. Balkan iklimi kendini göstermiş, erzak azalmış, doğrusu ka­bul olunur ki Viyana da iyi mukavemet etmişti. Zaten asıl niyyet Ferdinand ile bizzat çarpışmak ve onun dersini ver­mekti. Fakat Ferdinand, bu kutlu ordunun önüne çıkmağa cesaret edemeyip, memleketinin iç taraflarına çekilmişti. «Nasıl bir devlettir ki bir yabancı ordu 19 ay onun toprakla­rında at sürsün, ikamet etsin ve onun karşısına çıkıp da be­nim ülkemde ne arıyorsun demesin, eğer demezse biz de bu­na devlet-i ada devlet gibi değil der çıkarız» mealinde bir mektup yazan sadrâzam İbrahim Paşa, Hazreti Padişahın tasvibi ile muhasarayı kaldırdı. Ve dönüş başladı.
Akıncılar ise kuşatmanın hemen başlangıcında onbeş bin kişilik bir kuvveti seyyar birlikler halinde muhtelif yön ve cephelerde dalışlar yaparak hem orduyu hümayunun emni­yetini sağlamışlar hem de birçok yerleri basarak fesat yuva­larını dağıtmışlar idi. Orduyu hümayunun kuşatmayı kaldır­dığında, iltihak için geldiklerine yanlarında 10.000 esir oldu­ğu göz önüne alınırsa ne kadar büyük muvaffakiyyet göster­miş oldukları anlaşılır.

Budin'e dönen Hazreti Padişah, Viyana önlerine giderken Macaristan'a kral olarak tayin ettiği Zapolya tarafından saygı ile karşılandı. Nihayet dersaadet'e dönüldü ve çok az bir za­man sonra şimdiki Sultanahrned meydanında İbrahim Paşa­nın konağında Mustafa Sultan, Mehmed Sultan ve Selim Sul­tanın sünnet düğünleri yapıldı. Bu düğün üç hafta gece ve gündüz devam etti.


Eser: Büyük Osmanlı Tarihi

  • Yeni Ekle
Yorumlar (0)

Büyük Osmanlı Tarihi

 

Son eklenen ruyalar

Sitemizde yer alan soruların cevapları özenle islami eserlerden seçilerek yazılmaktadır.
Haramiler | Bitkiler