Altıncı Mesele:
Amellerin, tâbi maksatlar doğrultusunda işlenmesi durumunda, ya aslî maksatlar da beraberinde bulunmuş olur ya da olmaz. Birincisinin, her ne kadar nefsin hazları peşinde koşma olsa da hiç kuşkusuz, emre uyma (imtisal) anlamına geldiğinde şüphe yoktur.
İkinci durumda ise ameller, sadece hazlar peşinde ve heva ve hevese uyularak işlenmiş olacaktır.
Aslî maksatlarla beraberlik ya bilfiil olur Meselâ, şöyle der: Bu yenilecek şey veya bu giyilecek şey ya da bu dokunulacak şey... Sâri' tarafından bana mubah kılınmış; onlardan istifademe izin verilmiştir. Ben mubah şeylerden istifade ediyorum; onları elde etmek için çalışıyorum. Çünkü izin verilmiş ve benim tercihime bırakılmış bir şeydir ya da bilkuvve (kuvve halinde) olur, İkinci şıkka misal ise şudur: Kişi, mubaha ulaşabilmek için izin verilen bir şekilde esbaba tevessülde bulunur; ancak bizzat izin aklına gelmez; onun düşündüğü sadece o mubaha ancak bu yoldan ulaşılabileceğidir.[97] Mubaha ulaştığı yol kendisi açısından mubah ise, bu yolla ona ulaştığında, bu da birincinin hükmünde olur. Ancak bilfiil olan beraberlik daha güçlüdür. Menduplar da, her iki şekilde mubahın durumunda olurlar.
Bu anlaşıldı ise, şimdi de, her iki şekilde de, o kimsenin hem haz peşinde hem de emre uyma durumunda olduğunu[98] açıklayalım. Bu iki açıdan ortaya konulacaktır: (1)
Eğer.bu böyle olmayacak olursa, o zaman hiçbir kimsenin hazları peşinde fejşmaksızın, onlara yönelik bir kasıt bulun durmaksızın sadece emre uymuş olma niyeti olmadan ibadet, harici hiçbir tasarrufa girişmesi caiz olmayacaktır.[99]Hatta çaresiz durumda kulun bir kimsenin, murdar hayvan eti yiyebilmesi[100]"için dahi bu niyetin bu lunması ve hazlardan soyutlanmış bir kasıt ile hareket etmesi gerekir.Böyle bir sonuç ise, ittifakla bâtıldır. Ne Allah, ne de Peygamberi bir şeyle emir buyurmamışlar; kullardan, ibadet dışında kalan norm»! amellerinde hazlar peşinde olma gibi bir kasıttan uzak kalmaları m in tememişlerdir; sadece bu amellerinde ihlash olmalarını ve herhangi bir şh-k unsuru bulundurmamalarını ve Allah'tan başka şeyleri dikkıt te almamalarını talep etmişlerdir. Bu da, amellerin ibadet haricimin normal âdetlerle ilgili olması halinde, hazza yönelik kasdın bulunma sının o amellerin esasına zıtlık göstermeyeceğine delalet eder.
Soru: Böyle bir durumda, Şâri'in amellerde ihlash olma ve onlar da herhangi bir şirk unsuru bulundurmama şeklindeki maksadı nasıl , gerçekleşecektir?
Cevap: Bunun anlamı, yapılan amelin şeriatın gereklerine uygun olarak işlenmiş olması ve o amelle cahiliye dönemi fiilleri kastedilmemesi, şeytanî bir icatta bulunulmaması; gayrimüslim unsurlara benzemeye çalışılmamasıdır. Meselâ, su ya da bal şerbetini şarap içer .gibi içmek, bir müslüman yapmış olsa bile, yahudi ya da hıristiy bayramlarını tazim için hazırlanmış yiyecekleri yemek; câhiliye dön-mine benzer tarzda hayvan kesmek ve bunun gibi Allah'tan başka şo lere tazim anlamı içeren davranışlarda bulunmak gibi.
Nitekim İbn Habîb şöyle nakleder: İbrahim b. Hişam b. İsmail el Mahzumî bir su kaynağı çıkarır. Suyun gözükmesi sırasında kendisi ne mühendisler: "Keşke içerisine kan akıtsaydın; böylece hem su çeki I mez, hem kaynak yıkılmazdı; bu yüzden de onu inşa edenleri öldürmı« ne gerek kalmazdı" dediler. Bunun üzerine İbrahim, suyu bıraktığı z; man develer kesti ve su, kanla karışık aktı. Onunla kendisi ve adamları için yemek yapılmasını emretti. Hem kendisi hem de adamları o ya pılan yemekten yediler. Kalanları da işçiler arasında taksim etti. Bu olay İbn Şihab'a ulaşınca, o şöyle dedi: "Vallahi ne kötü bir şey yapını ^ Ne develeri kesmesi, ne de onlardan yemesi ona helal değildi. Hz. Pey gamber'in cinler için kurban kesmeyi yasakladığı [101]kendisine ulaşmadımı? Çünku boylu hirşey, her ne kadar üzerine Allah'ın adı anılsada dikili taşlara (putlara) takdim edilmiş ve Allah'tan başlına ktıilmiş kurbanlara benzer.
Bedevilerin cömertlik gösterisi için hayvan boğazlumalarıyla ilgili yasak [102]da böyledir. Bu şöyle olurdu: îkikişi birbirine karşı kimin daha çok hayvan boğazlayacak diye iddialaşırlar ve böylece kimin daha mart olduğunu ortaya koymak isterlerdi. Sonunda da kim daha çok boğazlamışsa, onun daha cömert olduğu kabul edilirdi."Hz. Peygamber, iştıı bu tür boğazlanmış hayvanların etlerinden yemeyi yanıltır; çünkü bu Allah'tan başkası için kesilmiş hayvan kabuletmektedir. Hattâbî şöyle der; "Hükümdarların ya da başkanların olmesi halinde, onların önlerinde kesilmesi âdet olan kurun, keza (ölünün kırkının ya da senesinin dolması gibi) tekrarla-laylımn anısına ve benzeri durumlar için kesilen kurbanların d de böyle olmalıdır." Bu konuda Ebu Davud'un Sttojen'ine aldı-ImdİH şöyledir: "Hz. Peygamber birbirine karşı gösterini olmak üzere) öğünen kimselerin yemeklerini yemeyi İnmiştir.[103] Burada bahsedilen kimseler, hangisi rakibine karşı daha galip gelecek diye cömertlik gösterisi için yemek yediren kimselerdir. Hayvanlar, sadece yemek kasdı ile ve izin verilen şekilde boğazlanmak Üzere meşru kılınmışlardı. Teşrîde esas alınan bu kasıda, sözü i ı maksatlarda katılınca bu meşrû kılınan şeye bir ortak kılma ve m emri dışında başka şeylerin de gözönünde tutulması gibi bir s , doğurdu. İşte bu noktadan hareketledir ki, İbn Attâb, Nevruz yenilmemesi doğrultusunda fetva vermiş ve bu etlerin Allah mlııın boğazlanmamış olduğunu belirtmiştir ki bu, geniş bir konudur. (2)
Hazlara yönelik kasıt, eğer ibadet dışı amellere ters düşerek onları iptal edecek olsaydı o zaman cenneti umarak, cehennemdende korkarak işlenmiş bulunan bütüntaat ve ibadetlerde batıl olurdu Bu ise kesin olarak duğru değildir
Aralarındaki telazum ilişkisinin isbatı şöyle: Cennete girmek, cehennemdende kurtulmak için çalışmak,Haz peşinde koşturmak demektir ve bununla şariin izin verdiği ve kendisine mubah kıldığı birşeyden veistifade etmek için istek ve çaba göstermek arasında bir fark yoktur. Çünkü her ikiside hazdır.Şu kadar var ki, birisi hemen ulaşılan, öbürü de ahirete ertelenenen haz olmaktadır. Mesele ile ilgili olmak üzere hazzın öne alınması ve ertelenmesi tardîdir[104] ve aynen dünya hayatimin öne almak ya da ertelemek gibi hükme bir etkisi yoktur. Taatlerle öbür dünyaya ertelenmiş hazların talepte bulunulması caiz olursa, (ibadet dışı amellerde) peşinen elde edilecek hazların talepte bulunulmasının caizliği öncelikli olarak sabit olur.
Cennet umudu, cehennem korkusu-ileyapılan amellerin batıllığı sonucuna götürmesi ve bu sonucun da bâtıl olmasına gelinece Kuran "kul her ne işlerse karşılığını görür,"amel edin ki cennete giresiniz"şunları bırakın ki cennete giresiniz," "şunu yapmayın sonra cehenneme girersiniz," "kim şunu yaparsa şöyle mükâfatlandırdı/"gibi mesajlar getirmiştir. Hiç kuşku yoktur ki, bunlar nefsânî hazlar kılarak amellere karşı bir teşvikte bulunmaktır. Eğer hazlanı talep, amelin ihlasını zedeleyecek olsaydı o zaman Kur'ân, amc' deleyecek olan şeyleri belirtirdi. Cennet umudu ve cehennem l< ile işlenilen amellerin bâtıl olacağı sakat olduğuna göre, böylı nuçtan zorunlu olarak çıkacak netice de bâtıl olacaktır. Yine Peygamber'e cennete sokacak, cehennemden uzaklaştım amellerin neler olduğu sorulur, O da herhangi bir çekince olmukn ve böyle bir haz talebinde bulunmaktan sakındırmaksızın, o amel onlara haber verirdi. Bizzat Yüce Allah: "Biz sizi ancak Allah n,< için doyuruyoruz; bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz" diyenlo "Doğrusu biz, çok asık suratların bulunacağı bir günde Rabbimıu korkarız"[105] dediklerini bildirmiştir. Hadiste de şöyle buyrulur: " zinle, yahudi ve hıristiyanların durumu bir grup insani ücretle isti dam eden kimsenin durumuna benzer.[106] Bunlar, haz karşılığııdn ameller bulunmma konusunda nass olmaktadır, Ensar'ın Hz. Peygamber bey'atları sırasında"Kendin vs Rabbin adına ne şart koşacaksan"koş demişler, Hz. Peygamber de şartları[107] ileri sürünce:Peki buna karşılık bize ne var?' diye sormuşlar. Hz. Peygamber Cennette diye karşılık vermiştir. Bu tür örnekler sayılamayacak kadar çoktur. Hepsi de, her ne kadar "Şunun için amel et!""Amel et, senin için şunlar olsun!" gibi bir ifade ilekarşılığında amellere teşvik amacı gütnîtktedir. Böyle bir durum ibadetler hakkında zedeleyici olmadığına göre, ibadet dışında kalan amaller hakkında zedeleyici olmayacağı öncelikli olarak sabit olur.
İtiraz: Hayır, aksine bu gibi durumlar hem aklen hem de naklen ameleri zedeleyicidir.
Aklen şöyle: Haz kasdı ile amel işleyen kimse, hazzını asıl maksat amelide de bu hazza ulaştıracak bir vasıta kılmış olmaktadır. Çünkü onun hazzı eğer maksat olmasaydı, o zaman amelle istenilmiş olmaz.Halbuki biz meseleyi bu şekilde ortaya koymuş olduk. Bu bir çelişkidir.Yine, eğer amel vasıta olmasaydı, o yolla haz talep edilmiş olmazdı.Halbuki meseleyi, ameli hazzına ulaşmak için işlemekte olduğu şeklinde vaz' etmiştik. Dolayısıyla bu hazza nisbetle amel, bir vasıta olacaktır. Daha önce de ortaya konulduğu gibi, vesâil (vasıtalar,
, birer araç olmaları açısından bizzat istenilen şeyler değillerdir. Onlar maksutlara tabidirler, Eğtf nıakNiıl lıır dügerlurse, vesait i düşer. Vesâil olmaksızın du maksatlara ulaşmanın mümkün oldu takdirde, onlara tevessülde bulunulma?.. Maksatların tümden yokluğunu varsaydığımızda, vesileler tamamen itibardan düşer ve onlıu uğraşma abes hükmünü alır. Bu sabit olduğuna göre, teşrî ameller,[108]eğer şahsî nazlara ulaşılmak için vasıta kılınırlarsa; onlula ancakhazlar yönünden kullukta bulunulmuş olacaktır ve sonuç olarak da amelilerden maksat kulluk icrası değil bizzat hazlar olacaktı Bu haliyle bu tür ameller, makam, mevki ve maddî çıkar elde etnu-l-gibi dünyevî hazlar için işlenilmiş riya amacı taşıyan amellere ben/r yecektir. Şer/an izin verilmiş amellerin tamamı, meşru şekilleri üzen işlenmeleri (kaydıyla kendileri ile kulluk icrası mümkün amellere! Bunların hazlar yönünden işlenilmesi durumunda ise, kulluk amacıyla işlenmiş olma özellikleri düşmüş olacaktır. Emredilen ve kendileri ile kullukta bulunulması istenilen namaz, oruç vb. gibi amellerin dr. aynı şekilde işlenmesi durumunda, onlarla kulluk icrası özelliğinin düşmesi gerekir. Emredilmiş bulunan her âdet ya da ibadette, mutlaka nefse yönelik bir haz da vardır. Bu durumda, o amel işlenirken eğer bu haz yönünden işlenecek olur ve asıl olan kendisi ile kullukta bulunma yönü ihmal edilirse, o amel ibadet olmaktan çıkar ve ibâdetler konusunda o amel asla dikkate alınmaz; onun işlenmesi ile kulluk icra edilmiş olmaz. Amelin sahîh olmamasının mânâsı da işte budur.
Sonra, mükellefe ait haz içeren emredilmiş ya da yasaklanılmış şeyler hiçbir haz içermeseydi, acaba bu durumda mükellef ne yapacaktı? Acaba böyle bir emir ya da yasakla Allah'a kulluk yapmak durumunda mı olacaktı? Yoksa öyle olmayacak mıydı? Onlarla kulluk yapmak zorunda olacağı bilindiğine göre, emredilen ya da yasaklanılan şeylerin birer vasıta değil, bizzat kendilerinde bulunan özelliklerden dolayı istenilen şeyler olduğu ortadadır. İşte bu mânâya işaretle şâir şöyle demiştir:
Farzet ki, gelmedi mahşeri bildiren elçiler,yok say cehennem ateşi,Gerekmez mi acep kullara, bunca nimet sahibine övgü ve şükür işi.
Mükellef, ameli nazlarına ulaşmak için bir vasıta kılınca, onu meşruiyetinin gereğinden çıkarmış olmakta ve emir ya da yasak sebebiyle işlenilen amel, Şftri'in kandı dışında Mreyan ttmekt*dlr. Şâri'în kasdına muhalif bulunan kula ait kanıt, im bAtıldır; dolnyuıyln onun üzerine kurulan amel de, aynen onun gibi, bâtıl olacaktır. Sonuç olarak hazlar üzerine kurulu olan amel bAtıldır.
Buna ilaveten şunu da söyleyebiliriz: Kulun kendisi için Rabbi üzerinde en küçük bir hakkı yoktur; O'na karşı elinde bir hücceti de bulunmamaktadır; O'nun, kulu doyurmak, içirmek, pna inam ve ihsanda bulunmak gibi bir görevi yoktur. Hatta yer ve gök ehline azap edecek olsa, mutlak mülkiyet sebebiyle buna hakkı vardır. "De ki: Ün-tün belge O'na aittir."[109] Şu halde kulun sadece kullukta bulunmaktan öte başka bi. hakkı bulunmayınca, bu görevini de herhangi bir nefsî haz talebinde bulunmaksızın yerine getirmesi görevi olacaktır, Hal böyle iken, yaptığı amellerle haz talebinde bulunursa, bu durum» da Rabbine ait olan haklan ifa uğrunda değil de, kendi nefsine yönelik hazlar peşinde koşmuş olur.
Bu görüşün doğruluğuna delil olan nasslara gelince; bunlar amellerin ihlâs ile yapılması gerektiğini, ihlâs ile yapılmayan amellerin ise kabul edilmeyeceğini belirten âyet ve hadislerdir. Örnekler: "Oysa onlar, doğruya yönelerek, dini yalnız Allah'a has kılarak O'na kulluk etmekle emrolunmuşlardır[110] "Rabbine kavuşmayı uman kimse, sâlih amel işlesin ve Rabbine kullukta asla ortak koşmasın."[111] Kudsî bir hadiste de: "Ben, şirk koşulmaktan en müstağni olanım[112] buyrulur.; Başka bir hadis de şöyledir: "Kimin hicret niyeti Allah'a ve Rasûlünt ise, onun hicretiAllah ve Rasûlünedir. Kimin de hicreti elde etmek mte-diği bir dünyalık ya da nikahlamak istediği bir kadına ise, onun hicreti de hicret etmiş olduğu o şeyedir.[113] Yani böyle bir kimsenin lı ıcrol-U» bulunması durumunda, onun hicret emriyle Allah'a kulluk yapımı olmasından sözedilemez. Hikmeti aklen kavranılabilsin, kavra n a inanın her emir ve yasakta Allah'a kullukta bulunma (tapınma) mânanı vardır. İnşallah bu husus ileride gelecektir. Hazları için amelde bulunan kimse, amelde olması gereken onunla Allah'a tapınma yönünü düşürmüş olmaktadır. O yüzdendir ki, selef-i sâlihten bir grup, sevap için amel eden kimseleri "kötü kul" ya da "kötü hizmetçi" diye nitelemişlerdir. Bu konuya delâlet eden pek çok haber vardır. Bütün bunların içeriğini Yüce Allah'ın: "Dikkat edin! Hâlis din Allah'ındır"[114] buyruğu özetlemektedir.
Keza alimlerde bu gibi davranışların il ilanı ve so nuçta amellerin katkısız Allah için olma özelliğini yitireceğini belirtin işlerdir. Nitekim Gazzâlî şöyle der: "Dünyada mevcut bulunan her hazza karşı az ya da çok mutlaka nefis arzu duyar, kalp ona karşı meyleder. Bu arzu ve meylin amele ulaşması durumunda da o amel saflığını yitirir ve bu yüzden kişinin ihlâsı azalır[115] İnsan hazları içerisine batmış, şehvetlerine gömülmüş durumdadır. Onun fiillerinden ya da ibadetlerinden, bunlardan tamamen tecrid edilmiş bir amel ya da ibadet bulmak çok nadir olur. O yüzdendir ki, ömründe bir adım atacak kadar Allah için ihlâslı bir zamanı olan kimse kurtulmuştur, denilmiştir. Bu dunum, İhlasın çok zor ve yüce oluşundan, kalbin diğer meşgalelerden arındırılmasının zorluğundan dolayı böyledir. İhlâslı olan şey, sadece Allah Teâlâ'ya yaklaşmak motifi ile işlenmiş ameldir.... Gerçek ılılâs, kalbin bu tür meşgalelerden azıyla çoğuyla tamamen arındırılmış olması ve Allah'a yakın olma kasdının kalbi kaplaması, başka bir motifin bulunmaması yoluyla olur. Böyle bir ihlâs, Allah sevgisinde kendisini kaybeden, âhiret işleri ile meşguliyetten başka kalbinde ve zihninde dünya işlerine yer kalmayan bir kimse için mümkün olabilir. Böyle bir insan sonuçta yeme ve içmeyi dahi sevmez ve onun yeme ve içmeye karşı olan arzusu ile tuvalet ihtiyacını gidermeye karşı arzusu bir olur ve bu gibi ihtiyaçları hayat için zarurî olduğu için yerine getirir. Yemeğe, yemek olduğu için bir arzu duymaz; aksine kendisine ibadet etmek için gerekli gücü sağlayacağı için yer ve keşke açlık şerri kendisinden kaldırılsa da yemek ihtiyacı duymasa diye temennide bulunur. Böylece onun kalbinde, zarurî olanlar dışında başka birşeye yer kalmaz. Ancak zaruret miktarı talepte bulunur; çünkü onu da din istemektedir. Allah'tan başka hiçbir kaygısı bulunmaz. Böyle bir insan bütün davranışlarında; yese, içse de hatta kaza-ı hacette bulunsa da amelinde ihlâslı, niyetinde doğru olur. Meselâ, istirahat etmek ve sonrasında ibadet için güç kazanmak için uyuşa bile, onun bu uykusu ibadet halini alır ve o haliyle ihlâslı kullar derece sini kazanır. Böyle olmayan kimselere ise, amellerde ihlâs kapısı kapalıdır; çok nadir hallerde belki de açılabilir...." Gazzâlî daha sonra konuyu açıklamaya devam eder. îhyâ adlı eserinde erbabının da bileceği gibi bu konuyu çeşitli yerlerde işler. Durum böyle olunca, nefsânî nazlarına iltifatla birlikte işlenen ameller, anlatılan durumda olduğu gibi[116] ihlâslı olmayaçaktır.
Cevap:İnsanların kulluk icrasında bulundukları şeyler iki türlüdür: (1)
Kendileriyle doğrudan doğruya (asaleten) Allah'a ytklâflltn ibadetler: Bunlar iman ve İslâm'ın temelleri ve'diğer ibadetler onun gereklerinden olan şeylerdir. (2)
İnsanlar arasındayapılagelmekte olan âdetlerdir ki, bunlum riayette bulunulması halinde mutlak surette maslahatlar gercek olacak; muhalefet durumujıda da yine mutlak anlamda mefsedetler doğacaktır. Bu kısımdan olanlar, bizzat kulların maslahatların temini ve onlara ulaşacak mefsedetlerin defi için konulmuşlardir iun lar dünya ile ilgili ve aklen hikmetleri kavranılabilen kısmı oluşmaktadır. Birinci kısım ise, Allah'ın dünyada kullar üzerindeki Iı il I ı olmakta ve konulrnalarındaki amaç da yine bizzat onların âlı i rel tek ı maslahatlarının temini, mefsedetlerin de defi olmaktadır.
Birinci kısmı ele alalım: İstenilen haz ya âhiretle ya da dünya ile ilgili olacaktır. Eğer âhiret hayatı ile ilgili bir haz ise, daha önce de geçtiği üzere Sâri' bunu kabulle karşılamaktadır. Âhiretle ilgili bazların talepte bulunulması şer'an kabul gördüğüne göre, Şâri'in kabulü do| rultusunda onlara yönelik talepte bulunmak sahih olacaktır. Çünkü bu haliyle kul, Şâri'in koyduğu sınırları aşmamış; o amelde Allah'a biı başkasını da ortak koşmamıştır, muhalefet kasdı da bulunmamakln dır. Zira Sâri', amellere karşılık olmak üzere bir sevap koyduğuna göre, ameller karşılığında verilecek olan sevapların vukuunu kaslcl im olmaktadır. Dolayısıyla, bu sevaba ulaşmak için amel işleyin kim, Şâri'in ilmi doğrultusunda onu sırf Allah için işlemiş olmaktadır Bu ise, onun ihlâsını zedelemeyecektir. Çünkü bilecektir ki, kurtarıcı ve kastettiği şeye kendisini ulaştıracak olan amel ve ibadetler, Allah'ın rızasından başkasını gözeterek yapacağı amel ve ibadetler değil sııde ce O'nun rızasını gözönünde bulundurarak işleyeceği amel ve ibftdil ler olacaktır. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Ancak Allaha içten bağlı (ihlâslı) kullar bunun dışındadır. İşte bildirilen rızık ve meyveler onlaradır. Nimet cennetlerinde, karşılıklı tahtlar üzerin tir kendilerine ikram olunur."[117] Bu âyette karşılık (mükâfat), ihlâslı amele bağlanmıştır ihlâslı olmasının anlamı, ibâdette O'na başka birşeyi ortak koşmamasıdır[118]sözünü ettiğimiz kimse de buna uy- gun olarak amelde bulunmuştur. Haz talebinde bulunmak ise şirk değildir. Zira bizzat hazzın kendisine tapılmaz. Aksine tapınma, sadece istenilen nazları (nimetleri) elinde bulunduran ve onları dilediğine veren kimseye olur ki, o da Allah Teâlâ'dır. Ancak, amellerde Allah ile birlikte, nimetleri elinde bulundurduğu zannedilen başka şeylere de tapmılması durumunda bu bir şirk olur; çünkü o amelle talep ettiği şey konusunda Allah'a o şeyi ortak koşmuş olmaktadır. Yüce Allah, içerisinde şirk bulunan herhangi bir ameli kabul etmemekte ve şirke rıza göstermemektedir. Bizim konumuz ise bu kabilden değildir.
İbâdetler yapılırken, âhiret hayatına yönelik hazlarm da kaste-tilmiş olmasının ihlâsa ters düşmediği ortaya çıkmış oldu. Hatta, kulun âhiretle ilgili hazlarına ancak Allah tarafından ulaştırılabileceğini bilmesi, onun ihlâsını artırıcı güçlü bir motif olur. Çünkü böyle bir kişi, Allah'tan başka hiçbir şeyin kendisini o hazlara ulaş tır amayaca-ğını bilecek ve sonuçta kendisini tamamen Allah'a verecektir.
Sonra, Ebu Hâmid (Gazzâlî)'in de belirttiği gibi, kulun ne dünya ile ne de âhiretle ilgili hazlardan tümden soyutlanması mümkün değildir. Çünkü hak âşıklarının dikkate aldıkları hazların en üst mertebesini, cennette sevgililerine (Allah'a) bakmak ve O'na yakın olmak suretiyle nimetlenmek, O'nunla münâcatta bulunmak ve böylece büyük zevkler duymak arzusu oluşturur. Bu ise, çok büyük bir hazdır. Hatta her iki âlemde de olabilecek hazlarm en büyüğüdür. Bu da kulun alacağı nazlardandır; çünkü Yüce Allah'ın böylesi hazlara ihtiyacı yoktur. O, âlemlerden müstağnidir. "Hak uğrunda cihad eden, ancak kendisi için cihad etmiş olur. Doğrusu Allah, âlemlerden müstağnidir"[119] buyruğu da bu gerçeği ifade etmektedir.
Bunlara ek olarak şunu da belirtelim ki, insanın sadece emre uymuş olma (imtisal) için amel etmiş olması, rastlansa bile çok nadir ve azdır. Yüce Allah ise, herkese ihlâslı olmalarını emretmiştir. Dünya ve âhiretle ilgili tüm hazlardan arındırılmış bir ihlâs şekli gerçekten çok zordur ve ona ancak seçkinler üstü seçkinler (havassu'1-havâs) ulaşabilirler. Bu ise çok az bulunur. O zaman böyle bir istek, takat üstü yükümlülüğe yakın bir hal alır. Bu ise çok ağırdır ve dinin ruhu ile bağdaşmaz.
Kaldı ki, bazı imamlar, insanm haz peşinde olmaksızın hareket etmeyeceğini; hazlardan arınmışîığın ancak Allah'a mahsus bir özellik olacağını; kimin böyle bir iddiada bulunursa onun kâfir olacağını belirtmişlerdir. Ebu Hâmid şöyle der: "Bu söz doğrudur; ancak onlar mutasavvıfları kastediyor bu sözle,[120] insanların haz diye isimlendirdikleri şeyleri murat etmişlerdir. Bunlar da, sadece cennette gerçekleştirilecek olan şehvetlerdir. Marifetullah, münâcat, ve Yüce Allah'ın vechine nazarda bulunma yoluyla lezzetlere gark olmaya gelince, bunlar da onların hazları olmaktadır. Bu gibi şeyleri insanlar Tıaz' diye nitelemezler; hatta onların haz oluşunu hayretle karşılarlar. İşte bunlar (havâssu'l-havâs), eğer tatmakta oldukları tâat ve münâcat zevkini, Yüce Allah'ı gizli ve aşikâre şühûd halinde bulunmalarından aldıkları lezzetleri, cennet nimetleri ile değiştirilecek olsa, o nimetleri küçümserler ve onlara karşı en ufak bir iltifat göstermezler. Onların hareketleri haz içindir; tâatleri haz içindir; ancak onların hazları Mabûdlarıdır, başkası değildir." Gazzâlî işte böyle söylüyor. Bu söz de hazlarm en büyüğünü ortaya koymaktadır. Ancak bu tür hazlara sahip olanlar iki grupturlar:
Birincisi: Allah'ın emrine uyma arzuları, haz düşüncesinden önce bulunan kimselerdir. Bunlar, bir şeyle emredildiği ya da yasaklandığı zaman, haz bulunmadan önce derhal o emir ve yasağa icabette bulunurlar. Bunlar haz ile değil, emre uyma motifi ile amel etmiş olmaktadırlar. Bu türden olan insanlar derece derecedirler. Bununla birlikte bu türden olan insanların dahi kalplerinden hazlara karşı bir düşünce geçmemesi hali çok nadir olur. Bunların ihlâslarmm sahih ve makbul olduğu konusunda herhangi bir söz yoktur.
İkincisi: Haz düşüncesi, emre uyma (imtisal) düşüncesinden önce bulunan kimseler. Yani bunlar, emir ya da yasağı işittiği zaman aklına hemen karşılık gelir; korku ve umut emre uyma fikrinden önce bulunur ve bunun sonucunda da Allah'ın davetçisine uyarlar. Bunlar, bir öncekilerin daha aşağısında bir derecededirler; ancak bunlar da ihlâslı kimselerdir. Zira bunlar, ihlâslarını zedelemeyecek bir şekilde kendilerine izin verilen şeyi talep etmişler; kendilerinden kaçmalarına izin verilen şeylerden de kaçmışlardır.
Fasıl:
Eğer ibadetler işlenirken gözetilen hazlar, dünyada bulunan hazlarsa, o zaman iki kısma ayrılır:
Birincisi: Durumunu düzelttiğinin bilinmesi, insanların kendisine iyi zan beslemeleri ve o ameli işlemesinden dolayı kendisinin faziletli biri olduğunun sanılması gibi amaçlardır.
İkincisi: Düny adamaddî bir çıkar elde etme arzusudur. Bu ikinci kısım da ikiye ayrılır:
(1) Ameli işlerken diğer insanlara gösteriş yapmayı düşünmeksizin sadece kendisini ilgilendiren bir haz talebinde bulunmuş olması.
(2) Bir mal ya da mevki elde edebilmek için o ameli insanlara karşı mürailik yaparak işlemesi ve böylece haz talebinde bulunması. Böylece hepsi üç kısım eder: (1)
İnsanların iyi zan beslemelerini temin etmek ve kendisinin faziletli bir insan olduğu intibaını verme anlamı taşıyan haz talebi.
Eğer bu kasıt esas alınmış ise, o zaman amelin bir riya olacağında herhangi bir kuşku yoktur. Çünkü onu o amele iten motif, insanların övgüsünü elde etmek ve kendisinin iyi bir insan olduğu zannını vermek amacıdır. Bununla birlikte, farz ya da nafile edasında bulunma amacı bu kasdın arkasından sürüklenmiş olur. Bu açıktır.
Eğer asıl değil de, tâbi durumunda ise, o takdirde konu üzerinde düşünmek gerekir ve konu ictihad mahallidir. Âlimler bu hususta ihtilâf etmişlerdir. el-Utbiyye'de,[121]bir adamın Allah için namaza durması, sonrakendisİnın namaz kılmakta olduğunun bilinmesini arzulaması, mescide giderken insanlarla karşılaşmış olmayı sevmesi; başka bir yolda karşılaşmış olmayı sevmemesi durumunda Rabîa'nın bunu mekruh gördüğü ve İmanı Malik'in de bunu insana arız olan bir vesvese kabilinden saydığı belirtilmiştir. Yani, insanların kendisini hayır üzerinde görmelerinden sevindiği bir sırada şeytan gelir ve kendisine "Sen mürâîsin!" der. Halbuki durum Öyle değildir. Bu sadece kişinin kalbine gelen ve kendi elinde olmayan bir düşüncedir. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Gözümün Önünde yetişesin diye seni sevimli kılmıştım."[122]Hz. İbrahim'den [Ifi] nakilde bulunurken de: "Sonrakilerin beni güzel şekilde anmalarını sağla"[123]buyurmuştur. İbn Ömer, rivayet ettiği hadisinde şöyle der: "Onun [124] hurma ağacı olduğu kalbime doğdu ve onu söylemek de istedim." Bunun üzerine Hz.Ömer (oğluna): "Onu söylemiş olman, bana şundan şundan daha sevimli idi" demiştir.[125]Halbuki ilim tahsili[126] ibadettir. İbnu'l-Arabî şöyle der: Şeyhimiz Şirazh Sûfî İmam Ebu'l-Mansûr'a, Yüce Allah'ın: "Ancak tevbe edenler, ıslah olanlar ve gerçeği ortaya koyanlar müstesna.[127] âyetindeki "gerçeği ortaya koyanlar"dan maksadın ne olduğunu sordum. O: "İnsanlara iyi hal sahibi olduğunu, tâat içerisinde bulunduğunu gösterecek fiiller izhar etmesidir" diye cevap verdi. Kendisine: "Bu gerekir mi?" dedim. "Evet! Emin bir insan olduğunun ortaya çıkması, imamlığının sahih, şehâdetinin de kabul olması için bu gereklidir" dedi.[128] İbnu'l-Arabî: "Ve ona başkalarının da uyabilmesİ için" diye eklemiştir. Bu ve benzeri durumlar, anlatılanın durumunda sayılırlar. Gazzâlî, bu gibi hususları, ibadetlerin arınamayacağı şeylerden saymıştır. (2)
Başkalarına mürailik kasdı olmaksızın sırf kendine ait çıkar elde etmek için yapılan ameller. Bunun örnekleri vardır: Birisi, mescidde komşularla birlikte ünsiyet kurmak amacıyla veya insanların hallerini kontrol etmek, gözetlemek ve incelemek amacıyla namaz kılmaktır. İkincisi, az yemek ve böylece malından tasarruf yapmış olmak için veya yemek yapma külfetinden kurtulmuş olmak için, yahut halen mevcut bir ağrıdan ya da beklenti halinde olan bir hastalıktan korunmuş olmak için, ya da daha önceden fazla kaçırmaktan doğan hazımsızlık ağrılarından kurtulmak için oruç tutmaktır. Üçüncüsü, cömertlik ve insanlardan daha üstün görünme hazzını tatmak için sadaka vermektir. Dördüncüsü, turistik amaçlı çeşitli yerleri görmek için, iş tatili yapmak ve böylece dinlenmek için, ticaret için, ailesinden ya da fakirliğin yakasına yapışmasından usanıp kızması neticesinde başını alıp gitmiş olmak için hac yapmaktır. Beşincisi, canına, ailesine ya da malına bir zarar geleceği korkusuyla göç (hicret) etmektir. Altıncısı, zulümden korunmuş olmak için ilim öğrenmektir. Yedincisi, serinlemek maksadıyla abdest almaktır. Sekizincisi, kira ödemekten kurtulmuş olmak için itikâfa girmektir. Dokuzuncusu, bilmukabele kendisine de aynısı yapılması için, hasta ziyaretinde ve cenaze merasimlerinde bulunmak. Onuncusu, yalnızlıktan ve sessizlikten kurtulmak, konuşacak birini bulmuş olmak amacıyla ilim öğretmektir. Onbirincisi, yol parası vermemek için yürüyerek hac etmektir.
Bu verdiğimiz Örneklerde, eğer haz kasdı ibâdete tâbi durumunda bulunuyorsa, o zaman bu konuda da ihtilaf vardır, Gazzâiî, bu ve benzeri örneklerde bu amaçlardan dolayı o amelin kendisine daha hafif gelmesi şartıyla ihlâs bulunmayacağını söylemiştir. îbnu'l-Arabî ise aksi görüştedir. Öyle gözüküyor ki, konuya bakış al'anı, bu verilen örneklerde mevcut bulunan iki niyetin birbirinden ayrılıp ayrılamayacağı noktasıdır. İbnu'l-Arabî, bu iki niyetin birbirinden ayrı olarak değerlendirilebileceğini kabulle, ibâdetlerin sıhhatine hükmetmektedir. Gazzâlî'nin sözünden anlaşılan ise, bu ikikasdm sadece bir arada bürünmüş olması ihlâsı zedelemek için yeterlidir; o, onların birbirlerinden ayrı olarak ele alınmalarının mümkün olup olmamasına bakmamaktadır. Bu bakış ayrılıkları, gasbedilmiş bir yerde namaz kılma meselesinde mevcut bulunan ayrılıklardan doğmaktadır. Bu meselede görüş ayrılığı olduğu bilinmektedir ve Asbağ, onun bâtıl olacağı görüşündedir.[129] Hal böyle olunca, iki bakış açısı karşı karşıya gelmiş ve onların dayandıkları temel de ortaya çıkmış oldu.
Kaldı ki[130] ayrı ayrı ele almanın mümkün olması durumunda bu iki kasdı birbirinden ayırmanın gereğini savunan görüş daha uygundur. Çünkü bu yaklaşımı destekleyen deliller bulunmaktadır, Meselâ Kur'ân'da: "(Hac mevsiminde iken) Allah'ın lutfundan istemenizde size bir günah yoktur"[131] buyrulmaktadır. İbnu'l-Arabî, sıkıntılardan kurtulmak için haccetmenin ya da hicrette bulunmanın, peygamberlerin âdetlerinden olduğunu söylemiştir. Nitekim İbrahim'in ."Doğrusu ben, Rabbime gidiyorum; O beni doğruya eriştirecektir[132]; Hz, Musa'nın: "Bu yüzden sizden korkunca aranızdan kaçtım[133] dediklerini Yüce AJlah bildirmektedir, Hz, Peygamber'in gözünün aydınlığı namazda kılınmıştı ve o, dünyevî yorgunlukları üzerinden atmak için namaz kılar ve böylece dinlenirdi. Nimeti, lezzeti namazda idi. Hal böyle iken, onun bu niyetle namaza girmiş olması, o namazın ihlasını ortadan kaldırır denilebilir mi? Hayır, asla! Aksine bu kasıt, onda bir kemâldir ve ihlâsa götürücüdür. SahüYte de Hz. Peygamber "Eygençler! Sizden gücü yetenler evlensin. Çünkü o, gözü harama bakmaktan, edep yerini de zinaya düşmekten daha iyi koruyucudur. Kimin gücü yetmezse o da oruç tutsun. Çünkü oruç kendisi için bir kalkandır" [134] buyurmuştur.
İbn Beşkuvâl,[135] Ebu Ali el-Haddad'dan nakleder: Kadı Ebu Bekir b. Zerb'in[136] huzurunda idim. Tabiblik yapan birisine, daha önce hiç bulunmayan mide zaafından ve hazımsızlıktan şikayette bulundu ve ilacı olup olmadığını sordu. Tabip, oruca devam etmesini ve böylece
midesinin düzeleceğini söyledi. Kadı ona: "Ey Ebu Abdillah! Bana başka bir şey söyle. Ben nefsime, sadece Allah rızası için olmadıkça oruç tutmakla işkence etmek istemem. Hem benim pazartesi ve perşembe günleri oruç tutmak âdetim var ve onları bir başka güne almak da istemem" dedi. Ebu Ali der ki: O mecliste, ona Hz. Peygamber'in bu hadisini hatırlattım. (Veya o şöyle der:) O mecliste ona bu hadisi hatırlatmaktan korktum. Sanıyorum ona bu hadisi başka bir yerde hatırlatmıştım da, o da hadisten dolayı tabibin öğüdünü kabul etmişti.
Hz. Peygamber bir adamı bir geçitte gözetlemede bulunması için göndermişti. Adam gözetleme sırasında namaz kılmaya koyuldu. Halbuki o geçitte bulunuşundan maksadı sadece[137] bekçilik ve gözetlemede bulunmak idi.
Bu anlamda hadisler çoktur. Bu konuda yeterli olabilecek bir kaç tane örnek hatırlatalım: İmam, cemâatle namaz kıldırırken, cemâatin halini kollamak durumundadır ve bu arada hadiste belirtildiği üzere meselâ sonradan gelenin rükû a yetişebilmesi için onu rükûda beklemelidir.[138] Gerçi bu hadisle İmam Mâlik amel etmemiş ise de, başkalan amel etmişlerdir. Yine, cemâat içerisinde bulunacak yaşlı, zayıf ve iş-güç sahibi kimselerden dolayı namazın hafif tutulması istenilmiştir. Hz, Peygamber: "Ağlayan bir çocuk sesi duyunca, annesinin sıkıntıya düşeceği endişesi ile namazı kısa keserim"[139] buyurmuştur. Namazda iken selamın alınması,[140]müezzine eşlik edilmesi[141] ve namazın hakikatinin dışında kalan diğer benzeri şeyler gibi. Bunlar namaz kasdmdan ayrı başka bir kasıtla yapılmış şeylerdir; bununla birlikte onların bulunması namazın ihlâsmı zedelememektedir.
Eğer bir ibadeti yaparken, ona yönelik niyetimize başka herhangi bir şeye ait niyetimizi karıştırdığımızda ihlâs zedelenecek olsaydı, o ibâdet işlenirken bir başka ibâdetin de bu arada işlenilmiş olması gibi bir niyetin bulundurulması dahi ihlâsı ortadan kaldırmış olurdu. Meselâ nafile namaz kılmak, farz namazı beklemek, insanlara zarar vermemek ve meleklerin istiğfarına nail olmak için mescide gelen bir kimsenin durumunu ele aldığımızda, bu kimsenin her bir kasdı, diğeri ile karışmakta ve onu sırf o amel için olmaktan (ihlâstan) çıkarmaktadır. Böyle bir sonuç ise ittifakla doğru değildir. Aksine, amel bir olmakla birlikte, bu niyetlerden her biri başlı başına sahihtir; çünkü hepsi de şer'an övgüye değer şeylerdir. İbadet dışı izin verilmiş şeylerde de durum aynıdır; çünkü şer'î izinde müştereklik göstermektedirler. Nefse ait olan hazlarm ibâdetlerle bir arada bulunmasının caiz olmaması için, o hazzm aslî konumu itibarıyla ibâdete ters düşecek bir özellik ar-zetmemesi gerekir: Konuşmak, yemek, içmek, uyumak, gösteriş yapmak vb. gibi. Aralarında bir terslik bulunmayan hazlara gelince, nasıl olur da ibâdete yönelik ihlâsı ortadan kaldırabilir? Böyle birşey söylemek uygun değildir. Şu kadar var ki, ibâdet kasdınin diğer dünyevî şeylere yönelik kasıttan tamamen arındırılmasının daha uygun olacağında herhangi bir tartışma yoktur. Bu yüzden de, dünyevî şeylere yönelik kasdm ibâdet kasdma baskın gelmesi durumunda, hükmün baskın gelene ait olacağı ve o şeyin ibâdet sayılamayacağı; ibâdet kasdınm daha ağır basması durumunda da hükmün o doğrultuda olacağı belirtilmiştir. Bu durumda tercih, mesele ile karşı karşıya kalan müctehi-din takdiri doğrultusunda olacaktır. (3)
Mürailik anlamına gelen ameller. Bunun esası şudur: Bir insan yapmış olduğu ibadetle mal ya da makam elde etmeyi amaçlıyorsa, bu şer'an yerilmiş olan riya olmaktadır. Bu tür ameller içerisinde en kötüsü, mallarını ve canlarını korumak için sadece dış görünüş itibarı ile İslâm'a girmiş olan münafıkların amelleridir. Bunu, sırf dünya çıkarlarını elde etmek amacıyla ibadette bulunan mürâîlerin amelleri takip eder. Bunların hükmü bellidir; dolayısıyla sözü uzatmanın bir gereği yoktur.
Fasıl:
İkinci kısma gelince, bu amelin kullar arasında cereyan etmekte olan âdetlerin düzene sokulması yönünde işlenmesi idi. Nikâh, alışveriş, icâre ve benzeri Sâri' Teâlâ'nm kendileriyle kulların âcil maslahatlarının gerçekleştirilmesini istediği bilinen ameller gibi. Bunlar da Şâri'in ortaya koyduğu ve emir ve yasaklarda gözönünde bulundurduğu bir hazdır ve bu durum, bunlar için konulmuş bulunan kanunlardaki kasdmdan anlaşılmaktadır. Durumun mutlak surette böyle olduğu bilinince, o hazzm bu yönden talepte bulunulmuş olması, Şâri'in kasdma muhalif olmaz; aksine doğru ve yerinde bir talep olur. Bu bir yaklaşım.
İkinci bir yaklaşım daha var: Eğer muamelât dediğimiz bu tür amellerde, haz talebi o ameli işlemeye yönelik kasıt ve talebi zedeleyecek olsaydı, o takdirde niyetin şart koşulması ve emre uymuş olma kasdınm bulunması hususunda muamelât ile, namaz, oruç ve benzeri ibâdetlerin aynı olması gerekirdi. Halbuki bütün âlimler muamelât konusunda niyetin şart olmadığında görüş birliği içerisindedirler. Hazza yönelik kasdm, o bazzm ortaya çıkmasına sebebiyet verecek amellerin sıhhatini zedelemeyeceği konusunda bu kadarı yeterlidir. Hatta farzetsek ki, bir adam evliliği ile mürailik yapmak veya iffetli kimselerden sayılmasını temin etmek için ya da daha başka bir amaçla evlenmiş olsa; onun bu evliliği sahih olmaktadır. Çünkü nikâhta, bir nikâh olması hasebiyle ibâdet niyetinin bulunması şartı koşulmamış-tır ki, istenilen niyeti riya ya da benzeri amaçlarla ihlâle uğramış olsun. Kendileriyle sadece Yüce Allah'ın ta2İmi kastedilen ibâdetlerde ise durum farklıdır.
Bir üçüncü yaklaşım daha var: Eğer bu gibi amellerde haz talebinde bulunma caiz olmasaydı, bunlarla insana nimet ve ihsanda bulunulduğunu belirten âyet ve hadisler bulunmazdı. Bu konuda bazı örnekler şunlardır: "İçinizden, kendileriyle huzura kavuşacağınız eşler yaratıp; aranızda muhabbet ve rahmet var etmesi, O'nun varlığının belgelerindendir[142] "Size geceyi dinlenesiniz diye karanlık ve gündüzü çahşasınız diye aydınlık olarak yaratan Allah'tır[143]"O yeryüzünü size bir döşek ve göğü de bir bina kıldı. Gökten su indirip, onunla size rızık olmak üzere ürünler meydana getirdi.[144] "Allah dinlenmeniz için geceyi ve lütfedip verdiği rızkı aramanız içingündüzü meydana getirmiştir. Bunlar O'nun rahmetinden ötürüdür[145] "Geceyi bir örtü yaptık; gündüzü geçimi sağlama vakti kıldık.[146]Bu anlamda sayılamayacak kadar âyet vardır.
Sadece bir yükümlülük getiren âyetlerin şevki sırasında, kullara onlarla bir ihsan ve iyilikte bulunulmuş olduğu belirtilmez. Çünkü teklif aslında bir külfettir ve alışılagelmiş şeylere muhalif bir Özellik arzeder, heva ve hevesleri bir tarafa iter. Namaz, oruç, hac ve cihad gibi. Ancak "Savaş hoşunuza gitmediği halde size farz kılındı" buyruğundan sonra "İhtimal ki hoşlanmadığınız şey sizin yüreğinizedir"[147] gibi buyruklar bundan istisna teşkil eder.[148]Nefislerin meylettiği, tatmin olduğu; istifade ve nefsânî lezzet kapılarını araladığı, mevcut gıda ve deva gibi ihtiyaçlarını giderdiği; zararları uzaklaştırdığı... şeylere gelince, bunları zikrederken, onların Allah'tan kullarına birer nimet ve ihsan olduğunu söylemek uygun düşer. Durum böyle olunca, bu açıklamadan, o amellerin bize bir nimet olduğu belirtilen açıdan işlenmiş olmalarının sahih olması gerekecektir. O amelin bu şekilde işlenilmiş olması, kulun kulluğunu zedelemeyecek; Allah'ın Rablik hakkını da eksiltmeyecektir. Ancak onlar, bu tür amellerin arkasından nimetin sahibi olan Allah'a şükretmekle memurdurlar. Bu da sahih bir yaklaşımdır.
Soru: Bu durumda, bu tür amellerin nazlardan soyutlanmış olarak işlenmiş olması da zedeleyici olur; zira Şâri'in kasdından anlaşılan bu tür amellerde hazzm ortaya konulması ve bununla da onlara ihsanda bulunduğunu belirtmesidir. Böyle bir şey ise, daha önce geçen [224] değerlendirmelerden ötürü kesin olarak doğru olamaz.
Cevap: O amelleri emre uymuş olmak ya da izne riayet etmiş olmak açısından işlemiş olması hasebiyle, haz onlar içerisinde zımnen ve dolaylı olarak ortaya çıkmış oldu. Çünkü, Sâri' meselâ nikâhı men-dup kılmıştır. Şimdi kulun, mendup olma noktasından hareketle ve eğer mendup olmasaydı işlemeyecekti şeklinde nikâh yapması durumunda, onun nikâhı o noktadan hareketle yapmış olması durumunda, onu haz açısından da işlemiş gibi olmaktadır. Çünkü Sâri' Teâlâ, nikâh ile insan neslinin türemesini istemiştir. Sonra bu kasda, şehevî yönden tatmin olma gibi lezzetlerin varlığını, mükellefin büyük hazlar duyacağı nimetleri tâbi kılmıştır. Bu durumda helâl yoldan istifade, Şâri'in kastetmiş olduğu şeyler cümlesinden olmaktadır. Dolayısıyla Şâri'in bu kasdmı gözönünde bulunduran bir kimse, nazlarından (he-va ve heveslerine uymuş olmaktan.) uzak bulunmuş olur, Bununla birlikte onun kasdı neticesinde hazlar da peşinden gelir. Onunla, nikâhla bizzat kadından istifâdeyi kasdeden kimse arasında bir fark kalmaz ve Şâri'e karşı kasıt yönünden bir muhalefet de bulunmaz. Aksine iki yönden muvafakat vardır:
(1) Şâri'in kabul etmelerini istediği birşeyi ki kadından istifâde oluyor kabul etmiş olma yönünden muvafakat vardır.
(2) Mükellefin güzel edep bakımından da Şâri'in emrini genel anlamda dikkate almış olması gerekir. Mükellef evlenmiş olmakla, Şâri'in emrine icabette bulunmuş olmakta ve böylece O'na karşı edebini takınmaktadır. Üstelik Şâri'in mükellefin hazzının meydana gelmesine yönelik kasdı da yerine gelmiş olmaktadır, (Üçüncü bir muvafakat da) emre uymuş olma kasdmda, neslin türemesine yönelik olan aslî maksada yöneliş de bulunmaktadır. Kişi emre uymuş olmakla, Şâri'in bu kasdma da icabette bulunmuş olmaktadır. Sadece haz talebinde bulunmanın ise bu meziyeti yoktur,
İtiraz: Bu şekil üzere haz talebinde bulunan kimse kınanmıştır. Zira emirde bulunan Şâri'in kasdmı bu açıdan ihmal etmiş olmaktadır.
Cevap: Hayır, mutlak anlamda ihmal etmemiştir. Çünkü bu haz-lara ulaşma için genel anlamda işi Allah'a havale edince, onun için Şâri'in kastetmiş olduğu şeyin gereği de zımnen kendisi için meydana gelmiş olur. Bu durumda nazlarını elde etme konusundaki mükellefin kasdı, Şâri'in aslî kasdma ters düşmüş olmaz. Sonra bu hazlarm hükmü içerisine giren, (zımnen ve sünnetullah gereği) normal şartın hükmü altına girmiş olacaktır. Yani nikâh iîe sadece kadından istifadeyi kasteden bir kimse, bunun sonucunda çocuğun olacağını ve onun terbiyesiyle uğraşacağını, onun ve ailenin maslahatlarını teminle yükümlü olacağını bilmektedir, Keza o, bu işi normal yolundan gerçekleştirdiği zaman zevceye karşı nafaka yükümlülüğünün doğacağını ve onun ihtiyaçlarını karşılamak zorunda olacağım da biliyordu. (Bu haliyle o zımnen de olsa, Şâri'in nikâhtan gözetmiş olduğu üreme şeklindeki aslî maksadı dikkate almış olmaktadır). Ancak şu iki kasıt birbirine eşit değildir:
(a) Daha başlangıçta emre uymuş olma kasdı ve hazlarm zımnen gerçekleşmiş olması.
(b) Daha başlangıçta hazlarm elde edilmesi kasdı ve emre uymuş olma kasdımn ise zımnen gerçekleşmiş olması.
Bütün bunlardan sonra ortaya çıkıyor ki, bu kısımda (muamelât) ameller işlenirken haz kasdımn bulunması, o amelin sıhhatini ortadan kaldırıcı bir etki göstermemektedir.
Soru: Farzetsek ki, haz peşinde olan kimsenin asla emre uymuş olma gibi bir düşüncesi olmasa ve sadece nefsîhazlarını talepte bulunsa; hatta bu hazların kendisine gayrımeşru yollardan ulaşmasına dahi hiç aldırış etmeyecek bir düşüncede olsa, fakat istediği hazza ulaşabilmesi için meşru yoldan başka da çaresi bulunmasa; acaba bu durumda, aslî kasıd bunun hakkında da bilkuvve mevcut olur mu?
Cevap: Böyle bir kimsede de aslî kasıt bilkuvve mevcuttur. Çünkü bu kimsenin nazlarına ulaşabilmesi için meşru yoldan başka çare bulunmayınca, onu elde edebilmek için meşru olan yola başvurması aslî kasdı gözetmek demek olur. Meşru olan yolun seçilmesi emre uymuş olma ya da izin gereğiyle amel etmeyi da içerir. Bu ise, her ne kadar mükellefisin farkında olmasa bile, aslî ilk kasıt doğrultusunda hareket etmek demektir. Bu konu, Şâri'in kasdına muvafakat bahsinde geçmişti. Kişinin elde etmesini istediği şeye karşı olan kasdınm Şâri'in kasdına uygun gelip gelmediğine aldırış edilmeksizin heva ve hevesler peşinde nefsî hazlar elde etmek için yapılan amellere gelince, onun hak ve hakikat ile hiçbir ilgisi yoktur ve durumu gayet açıktır; durumunu aydınlatıcı tanıklar ise daha da açıktır,
Soru: Kişinin muhalefet kasdıyla amelde bulunması durumunda, onun hak ile değil de heva ve hevesler gereği işlemekte olduğu açıktır. Muhalefet kasdı olmaksızın işlediği amelleri ise mutlak surette heva ve heves doğrultusunda işlenmiş olmayacaktır. Daha önce bilmeksizin işleyen ve bu yüzden Şâri'in emrine muhalefet etmiş olan bir kimsenin hükmünün, unutarak işleyen kimsenin hükmü gibi olduğu ve o kimsenin amelinin mutlak surette heva ve hevesle işlenmiş sayılmayacağı geçmişti. Bilmeyerek işlenen ve Şâri'in emrine uygun düşmesi durumunda ise. onun amelinin genel olarak sahîh kabul edileceği ileride gelecektir ve bu halde de ameli heva ve hevesler sâiki İle işlenmiş olmayacaktır. Buna göre heva ve hevesler doğrultusunda amel eden bir kimse şayet Şâri'in emrine tesadüfen uygun hareket etmiş olursa, ona niçin heva ve hevesle amel etmiştir diyorsunuz; oysa ki bu adam Şâri'in kasdına uygun düşmüştür ve az önce geçtiği gibi Şâri'in emrine uygun düşme, o hazzı övgüye değer kılıyordu. Bu durumda ne diyeceksiniz?
Cevap: Kişinin amelini muhalefet kasdı olmaksızın işlemesi durumunda bundan mutlaka Şâri'in kasdına uygun düşmüş olma gibi bir netice lâzım gelmez; aksine karşımıza üç ihtimal çıkar: (1)
Muvafakat kasdı bulundurmuş olabilir.. Bu durumda:
(a) Mutlak isabet kaydetmiş olabilir. Meselâ, ilmine uygun olarak amel eden bir âlimin durumunda olduğu gibi. Bunda bir problem yoktur.
(b) Veya tesadüfen isabet kaydetmiş olabilir.
(c) Veya isabet edemez. Bu son iki kısım altına bilgisizce bir amelde bulunan kimse girer. Çünkü cahil bir kimse kendi düşüncesine göre amelin öyle olduğu, amelin kendi teşebbüs ettiği şekilde izin verilmiş olduğu zannmda bulunur ve bu haliyle o, muhalefet kasdı taşımaz. Ancak bu durumda olan cahil, o amel konusunda ihmal göstermiş kabul edilir ve bu yüzden sorgulanır. İhmalkâr kabul edilmemesi durumunda ise sorgulanmayabilir ve ameli uygun düşmüş ise geçerli kabul edilebilir de. (2)
Şâri'in emrine muhalefeti kastetmiş olması durumunda ibâdetler konusunda ister uygun düşsün isterse muhalif, muhalefet gösterdiği şeye asla itibar edilmez. Çünkü mutlak surette kasda muhaliftir. Muamelât konusunda ise, asıl olan muhalif düşenlerin değil de uygun düşenlerin dikkate alınmasıdır.[149] Çünkü sıhhati için niyet şartı bulunmayan amellerin, şer'î kasda uygun ya da ters düşmüş olmasının bir önemi yoktur, önemli olan meşru şekle uygun düşüp düşmemesidir. Meselâ, bir kimsenin fasit niyetiyle bir akitte bulunması veya şarap zannıyla gülsuyu içmesi gibi. Ancak böyle bir kimsenin Şâri'in kasdına muhalefet etmesinden dolayı günah gerekecektir. (3)
Ne muvafakatin ne de muhalefetin kastedilmemesi durumunda ise, amel sadece sırf haz kasdı ya da gaflet üzere işlenmiş olacaktır. Meselâ, ne işlediğini bilmeyen ya da ne işlediğini bilmekle birlikte sadece peşin hazlar arkasında olan, o şeyin meşru olup olmadığına aldırmayan kimsenin ameli gibi. Bu gibi ameller, eğer ibâdetler kısmından ise sahîh olmazlar; çünkü emre uyma niyeti bulunmamaktadır. Bu yüzden de unutan, gafil bulunan ve aklı başında olmayan kimseler mükellef tutulmazlar. Eğer muamelât kısmından ise ve Şâri'in kasdına da uygun düşmüşse sahih olurlar; aksi takdirde sahih olmazlar,
Bu noktada bir başka düşünce daha vardır: Şöyle denilir: Maksat bulunmadığına göre, uygun düşüp düşmeme dikkate alınmaz; çünkü muhalefet hususunda başıboşluk durumu doğar. Bu bakış açısının neticesi, çocuk, malını evirip çevirme konusunda Şâri'in kasdına uygun düşme endişesi bulunmayan sefih gibi kısıtlılık altında bulunan kimselerin davranışlarında kendisini gösterebilir. Bu yüzden de, bu gibi,kısıtlılık altında bulunan kimselerin her türlü tasarruflarının mutlak surette geçerli olmayacağını, kendi maslahatına uygun düşüp düşmeyeceğine bakılmayacağını söyleyenler olduğu gibi, maslahata ters düşenlerin değil de, uygun olan tasarruflarının geçerli olacağını söyleyenler de olmuştur. Tabiî bu görüşler, bu konudaki sözünü ettiğimiz bakış açısından kaynaklanmıştır. Buna göre maslahata mutlak anlamda yönelmiş bulunmak yeterli değildir. Kişi bu kasdıyla Şâri'e muhalif bulunmaktadır. Şöyle de denilebilir: Kasda ancak, onun neşet ettiği şeye nisbetle itibar edilir. Burada ise, kasıt bulunmamakla birlikte Şâri'in kasdına muvafakat meydana gelmiştir. Öyle ise netice sahihtir.
Fasıl:
Biz burada, muamelâttan olan amellerin, (meşru şekle uygun düşmek kaydıyla) Şâri'in kasdına muhalif bir niyetle işlenmiş olsa bile o sahihtir diyorsak, bunu fukâhanın ıstılahına göre sahihtir demiş oluyoruz. Ancak bu kitapta Hükümler bölümünde sıhhat ve butlan nev'inde anlattığımız hususları gözönünde bulundurduğumuz zaman ise, Şâri'in kasdına ters düşen her şey mutlak surette bâtıl olmaktadır. Ancak bu bâtilhkorada açıklanan anlamda olmaktadır.[150]Allah en iyisini bilir. [151]
İkinci durumda ise ameller, sadece hazlar peşinde ve heva ve hevese uyularak işlenmiş olacaktır.
Aslî maksatlarla beraberlik ya bilfiil olur Meselâ, şöyle der: Bu yenilecek şey veya bu giyilecek şey ya da bu dokunulacak şey... Sâri' tarafından bana mubah kılınmış; onlardan istifademe izin verilmiştir. Ben mubah şeylerden istifade ediyorum; onları elde etmek için çalışıyorum. Çünkü izin verilmiş ve benim tercihime bırakılmış bir şeydir ya da bilkuvve (kuvve halinde) olur, İkinci şıkka misal ise şudur: Kişi, mubaha ulaşabilmek için izin verilen bir şekilde esbaba tevessülde bulunur; ancak bizzat izin aklına gelmez; onun düşündüğü sadece o mubaha ancak bu yoldan ulaşılabileceğidir.[97] Mubaha ulaştığı yol kendisi açısından mubah ise, bu yolla ona ulaştığında, bu da birincinin hükmünde olur. Ancak bilfiil olan beraberlik daha güçlüdür. Menduplar da, her iki şekilde mubahın durumunda olurlar.
Bu anlaşıldı ise, şimdi de, her iki şekilde de, o kimsenin hem haz peşinde hem de emre uyma durumunda olduğunu[98] açıklayalım. Bu iki açıdan ortaya konulacaktır: (1)
Eğer.bu böyle olmayacak olursa, o zaman hiçbir kimsenin hazları peşinde fejşmaksızın, onlara yönelik bir kasıt bulun durmaksızın sadece emre uymuş olma niyeti olmadan ibadet, harici hiçbir tasarrufa girişmesi caiz olmayacaktır.[99]Hatta çaresiz durumda kulun bir kimsenin, murdar hayvan eti yiyebilmesi[100]"için dahi bu niyetin bu lunması ve hazlardan soyutlanmış bir kasıt ile hareket etmesi gerekir.Böyle bir sonuç ise, ittifakla bâtıldır. Ne Allah, ne de Peygamberi bir şeyle emir buyurmamışlar; kullardan, ibadet dışında kalan norm»! amellerinde hazlar peşinde olma gibi bir kasıttan uzak kalmaları m in tememişlerdir; sadece bu amellerinde ihlash olmalarını ve herhangi bir şh-k unsuru bulundurmamalarını ve Allah'tan başka şeyleri dikkıt te almamalarını talep etmişlerdir. Bu da, amellerin ibadet haricimin normal âdetlerle ilgili olması halinde, hazza yönelik kasdın bulunma sının o amellerin esasına zıtlık göstermeyeceğine delalet eder.
Soru: Böyle bir durumda, Şâri'in amellerde ihlash olma ve onlar da herhangi bir şirk unsuru bulundurmama şeklindeki maksadı nasıl , gerçekleşecektir?
Cevap: Bunun anlamı, yapılan amelin şeriatın gereklerine uygun olarak işlenmiş olması ve o amelle cahiliye dönemi fiilleri kastedilmemesi, şeytanî bir icatta bulunulmaması; gayrimüslim unsurlara benzemeye çalışılmamasıdır. Meselâ, su ya da bal şerbetini şarap içer .gibi içmek, bir müslüman yapmış olsa bile, yahudi ya da hıristiy bayramlarını tazim için hazırlanmış yiyecekleri yemek; câhiliye dön-mine benzer tarzda hayvan kesmek ve bunun gibi Allah'tan başka şo lere tazim anlamı içeren davranışlarda bulunmak gibi.
Nitekim İbn Habîb şöyle nakleder: İbrahim b. Hişam b. İsmail el Mahzumî bir su kaynağı çıkarır. Suyun gözükmesi sırasında kendisi ne mühendisler: "Keşke içerisine kan akıtsaydın; böylece hem su çeki I mez, hem kaynak yıkılmazdı; bu yüzden de onu inşa edenleri öldürmı« ne gerek kalmazdı" dediler. Bunun üzerine İbrahim, suyu bıraktığı z; man develer kesti ve su, kanla karışık aktı. Onunla kendisi ve adamları için yemek yapılmasını emretti. Hem kendisi hem de adamları o ya pılan yemekten yediler. Kalanları da işçiler arasında taksim etti. Bu olay İbn Şihab'a ulaşınca, o şöyle dedi: "Vallahi ne kötü bir şey yapını ^ Ne develeri kesmesi, ne de onlardan yemesi ona helal değildi. Hz. Pey gamber'in cinler için kurban kesmeyi yasakladığı [101]kendisine ulaşmadımı? Çünku boylu hirşey, her ne kadar üzerine Allah'ın adı anılsada dikili taşlara (putlara) takdim edilmiş ve Allah'tan başlına ktıilmiş kurbanlara benzer.
Bedevilerin cömertlik gösterisi için hayvan boğazlumalarıyla ilgili yasak [102]da böyledir. Bu şöyle olurdu: îkikişi birbirine karşı kimin daha çok hayvan boğazlayacak diye iddialaşırlar ve böylece kimin daha mart olduğunu ortaya koymak isterlerdi. Sonunda da kim daha çok boğazlamışsa, onun daha cömert olduğu kabul edilirdi."Hz. Peygamber, iştıı bu tür boğazlanmış hayvanların etlerinden yemeyi yanıltır; çünkü bu Allah'tan başkası için kesilmiş hayvan kabuletmektedir. Hattâbî şöyle der; "Hükümdarların ya da başkanların olmesi halinde, onların önlerinde kesilmesi âdet olan kurun, keza (ölünün kırkının ya da senesinin dolması gibi) tekrarla-laylımn anısına ve benzeri durumlar için kesilen kurbanların d de böyle olmalıdır." Bu konuda Ebu Davud'un Sttojen'ine aldı-ImdİH şöyledir: "Hz. Peygamber birbirine karşı gösterini olmak üzere) öğünen kimselerin yemeklerini yemeyi İnmiştir.[103] Burada bahsedilen kimseler, hangisi rakibine karşı daha galip gelecek diye cömertlik gösterisi için yemek yediren kimselerdir. Hayvanlar, sadece yemek kasdı ile ve izin verilen şekilde boğazlanmak Üzere meşru kılınmışlardı. Teşrîde esas alınan bu kasıda, sözü i ı maksatlarda katılınca bu meşrû kılınan şeye bir ortak kılma ve m emri dışında başka şeylerin de gözönünde tutulması gibi bir s , doğurdu. İşte bu noktadan hareketledir ki, İbn Attâb, Nevruz yenilmemesi doğrultusunda fetva vermiş ve bu etlerin Allah mlııın boğazlanmamış olduğunu belirtmiştir ki bu, geniş bir konudur. (2)
Hazlara yönelik kasıt, eğer ibadet dışı amellere ters düşerek onları iptal edecek olsaydı o zaman cenneti umarak, cehennemdende korkarak işlenmiş bulunan bütüntaat ve ibadetlerde batıl olurdu Bu ise kesin olarak duğru değildir
Aralarındaki telazum ilişkisinin isbatı şöyle: Cennete girmek, cehennemdende kurtulmak için çalışmak,Haz peşinde koşturmak demektir ve bununla şariin izin verdiği ve kendisine mubah kıldığı birşeyden veistifade etmek için istek ve çaba göstermek arasında bir fark yoktur. Çünkü her ikiside hazdır.Şu kadar var ki, birisi hemen ulaşılan, öbürü de ahirete ertelenenen haz olmaktadır. Mesele ile ilgili olmak üzere hazzın öne alınması ve ertelenmesi tardîdir[104] ve aynen dünya hayatimin öne almak ya da ertelemek gibi hükme bir etkisi yoktur. Taatlerle öbür dünyaya ertelenmiş hazların talepte bulunulması caiz olursa, (ibadet dışı amellerde) peşinen elde edilecek hazların talepte bulunulmasının caizliği öncelikli olarak sabit olur.
Cennet umudu, cehennem korkusu-ileyapılan amellerin batıllığı sonucuna götürmesi ve bu sonucun da bâtıl olmasına gelinece Kuran "kul her ne işlerse karşılığını görür,"amel edin ki cennete giresiniz"şunları bırakın ki cennete giresiniz," "şunu yapmayın sonra cehenneme girersiniz," "kim şunu yaparsa şöyle mükâfatlandırdı/"gibi mesajlar getirmiştir. Hiç kuşku yoktur ki, bunlar nefsânî hazlar kılarak amellere karşı bir teşvikte bulunmaktır. Eğer hazlanı talep, amelin ihlasını zedeleyecek olsaydı o zaman Kur'ân, amc' deleyecek olan şeyleri belirtirdi. Cennet umudu ve cehennem l< ile işlenilen amellerin bâtıl olacağı sakat olduğuna göre, böylı nuçtan zorunlu olarak çıkacak netice de bâtıl olacaktır. Yine Peygamber'e cennete sokacak, cehennemden uzaklaştım amellerin neler olduğu sorulur, O da herhangi bir çekince olmukn ve böyle bir haz talebinde bulunmaktan sakındırmaksızın, o amel onlara haber verirdi. Bizzat Yüce Allah: "Biz sizi ancak Allah n,< için doyuruyoruz; bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz" diyenlo "Doğrusu biz, çok asık suratların bulunacağı bir günde Rabbimıu korkarız"[105] dediklerini bildirmiştir. Hadiste de şöyle buyrulur: " zinle, yahudi ve hıristiyanların durumu bir grup insani ücretle isti dam eden kimsenin durumuna benzer.[106] Bunlar, haz karşılığııdn ameller bulunmma konusunda nass olmaktadır, Ensar'ın Hz. Peygamber bey'atları sırasında"Kendin vs Rabbin adına ne şart koşacaksan"koş demişler, Hz. Peygamber de şartları[107] ileri sürünce:Peki buna karşılık bize ne var?' diye sormuşlar. Hz. Peygamber Cennette diye karşılık vermiştir. Bu tür örnekler sayılamayacak kadar çoktur. Hepsi de, her ne kadar "Şunun için amel et!""Amel et, senin için şunlar olsun!" gibi bir ifade ilekarşılığında amellere teşvik amacı gütnîtktedir. Böyle bir durum ibadetler hakkında zedeleyici olmadığına göre, ibadet dışında kalan amaller hakkında zedeleyici olmayacağı öncelikli olarak sabit olur.
İtiraz: Hayır, aksine bu gibi durumlar hem aklen hem de naklen ameleri zedeleyicidir.
Aklen şöyle: Haz kasdı ile amel işleyen kimse, hazzını asıl maksat amelide de bu hazza ulaştıracak bir vasıta kılmış olmaktadır. Çünkü onun hazzı eğer maksat olmasaydı, o zaman amelle istenilmiş olmaz.Halbuki biz meseleyi bu şekilde ortaya koymuş olduk. Bu bir çelişkidir.Yine, eğer amel vasıta olmasaydı, o yolla haz talep edilmiş olmazdı.Halbuki meseleyi, ameli hazzına ulaşmak için işlemekte olduğu şeklinde vaz' etmiştik. Dolayısıyla bu hazza nisbetle amel, bir vasıta olacaktır. Daha önce de ortaya konulduğu gibi, vesâil (vasıtalar,
, birer araç olmaları açısından bizzat istenilen şeyler değillerdir. Onlar maksutlara tabidirler, Eğtf nıakNiıl lıır dügerlurse, vesait i düşer. Vesâil olmaksızın du maksatlara ulaşmanın mümkün oldu takdirde, onlara tevessülde bulunulma?.. Maksatların tümden yokluğunu varsaydığımızda, vesileler tamamen itibardan düşer ve onlıu uğraşma abes hükmünü alır. Bu sabit olduğuna göre, teşrî ameller,[108]eğer şahsî nazlara ulaşılmak için vasıta kılınırlarsa; onlula ancakhazlar yönünden kullukta bulunulmuş olacaktır ve sonuç olarak da amelilerden maksat kulluk icrası değil bizzat hazlar olacaktı Bu haliyle bu tür ameller, makam, mevki ve maddî çıkar elde etnu-l-gibi dünyevî hazlar için işlenilmiş riya amacı taşıyan amellere ben/r yecektir. Şer/an izin verilmiş amellerin tamamı, meşru şekilleri üzen işlenmeleri (kaydıyla kendileri ile kulluk icrası mümkün amellere! Bunların hazlar yönünden işlenilmesi durumunda ise, kulluk amacıyla işlenmiş olma özellikleri düşmüş olacaktır. Emredilen ve kendileri ile kullukta bulunulması istenilen namaz, oruç vb. gibi amellerin dr. aynı şekilde işlenmesi durumunda, onlarla kulluk icrası özelliğinin düşmesi gerekir. Emredilmiş bulunan her âdet ya da ibadette, mutlaka nefse yönelik bir haz da vardır. Bu durumda, o amel işlenirken eğer bu haz yönünden işlenecek olur ve asıl olan kendisi ile kullukta bulunma yönü ihmal edilirse, o amel ibadet olmaktan çıkar ve ibâdetler konusunda o amel asla dikkate alınmaz; onun işlenmesi ile kulluk icra edilmiş olmaz. Amelin sahîh olmamasının mânâsı da işte budur.
Sonra, mükellefe ait haz içeren emredilmiş ya da yasaklanılmış şeyler hiçbir haz içermeseydi, acaba bu durumda mükellef ne yapacaktı? Acaba böyle bir emir ya da yasakla Allah'a kulluk yapmak durumunda mı olacaktı? Yoksa öyle olmayacak mıydı? Onlarla kulluk yapmak zorunda olacağı bilindiğine göre, emredilen ya da yasaklanılan şeylerin birer vasıta değil, bizzat kendilerinde bulunan özelliklerden dolayı istenilen şeyler olduğu ortadadır. İşte bu mânâya işaretle şâir şöyle demiştir:
Farzet ki, gelmedi mahşeri bildiren elçiler,yok say cehennem ateşi,Gerekmez mi acep kullara, bunca nimet sahibine övgü ve şükür işi.
Mükellef, ameli nazlarına ulaşmak için bir vasıta kılınca, onu meşruiyetinin gereğinden çıkarmış olmakta ve emir ya da yasak sebebiyle işlenilen amel, Şftri'in kandı dışında Mreyan ttmekt*dlr. Şâri'în kasdına muhalif bulunan kula ait kanıt, im bAtıldır; dolnyuıyln onun üzerine kurulan amel de, aynen onun gibi, bâtıl olacaktır. Sonuç olarak hazlar üzerine kurulu olan amel bAtıldır.
Buna ilaveten şunu da söyleyebiliriz: Kulun kendisi için Rabbi üzerinde en küçük bir hakkı yoktur; O'na karşı elinde bir hücceti de bulunmamaktadır; O'nun, kulu doyurmak, içirmek, pna inam ve ihsanda bulunmak gibi bir görevi yoktur. Hatta yer ve gök ehline azap edecek olsa, mutlak mülkiyet sebebiyle buna hakkı vardır. "De ki: Ün-tün belge O'na aittir."[109] Şu halde kulun sadece kullukta bulunmaktan öte başka bi. hakkı bulunmayınca, bu görevini de herhangi bir nefsî haz talebinde bulunmaksızın yerine getirmesi görevi olacaktır, Hal böyle iken, yaptığı amellerle haz talebinde bulunursa, bu durum» da Rabbine ait olan haklan ifa uğrunda değil de, kendi nefsine yönelik hazlar peşinde koşmuş olur.
Bu görüşün doğruluğuna delil olan nasslara gelince; bunlar amellerin ihlâs ile yapılması gerektiğini, ihlâs ile yapılmayan amellerin ise kabul edilmeyeceğini belirten âyet ve hadislerdir. Örnekler: "Oysa onlar, doğruya yönelerek, dini yalnız Allah'a has kılarak O'na kulluk etmekle emrolunmuşlardır[110] "Rabbine kavuşmayı uman kimse, sâlih amel işlesin ve Rabbine kullukta asla ortak koşmasın."[111] Kudsî bir hadiste de: "Ben, şirk koşulmaktan en müstağni olanım[112] buyrulur.; Başka bir hadis de şöyledir: "Kimin hicret niyeti Allah'a ve Rasûlünt ise, onun hicretiAllah ve Rasûlünedir. Kimin de hicreti elde etmek mte-diği bir dünyalık ya da nikahlamak istediği bir kadına ise, onun hicreti de hicret etmiş olduğu o şeyedir.[113] Yani böyle bir kimsenin lı ıcrol-U» bulunması durumunda, onun hicret emriyle Allah'a kulluk yapımı olmasından sözedilemez. Hikmeti aklen kavranılabilsin, kavra n a inanın her emir ve yasakta Allah'a kullukta bulunma (tapınma) mânanı vardır. İnşallah bu husus ileride gelecektir. Hazları için amelde bulunan kimse, amelde olması gereken onunla Allah'a tapınma yönünü düşürmüş olmaktadır. O yüzdendir ki, selef-i sâlihten bir grup, sevap için amel eden kimseleri "kötü kul" ya da "kötü hizmetçi" diye nitelemişlerdir. Bu konuya delâlet eden pek çok haber vardır. Bütün bunların içeriğini Yüce Allah'ın: "Dikkat edin! Hâlis din Allah'ındır"[114] buyruğu özetlemektedir.
Keza alimlerde bu gibi davranışların il ilanı ve so nuçta amellerin katkısız Allah için olma özelliğini yitireceğini belirtin işlerdir. Nitekim Gazzâlî şöyle der: "Dünyada mevcut bulunan her hazza karşı az ya da çok mutlaka nefis arzu duyar, kalp ona karşı meyleder. Bu arzu ve meylin amele ulaşması durumunda da o amel saflığını yitirir ve bu yüzden kişinin ihlâsı azalır[115] İnsan hazları içerisine batmış, şehvetlerine gömülmüş durumdadır. Onun fiillerinden ya da ibadetlerinden, bunlardan tamamen tecrid edilmiş bir amel ya da ibadet bulmak çok nadir olur. O yüzdendir ki, ömründe bir adım atacak kadar Allah için ihlâslı bir zamanı olan kimse kurtulmuştur, denilmiştir. Bu dunum, İhlasın çok zor ve yüce oluşundan, kalbin diğer meşgalelerden arındırılmasının zorluğundan dolayı böyledir. İhlâslı olan şey, sadece Allah Teâlâ'ya yaklaşmak motifi ile işlenmiş ameldir.... Gerçek ılılâs, kalbin bu tür meşgalelerden azıyla çoğuyla tamamen arındırılmış olması ve Allah'a yakın olma kasdının kalbi kaplaması, başka bir motifin bulunmaması yoluyla olur. Böyle bir ihlâs, Allah sevgisinde kendisini kaybeden, âhiret işleri ile meşguliyetten başka kalbinde ve zihninde dünya işlerine yer kalmayan bir kimse için mümkün olabilir. Böyle bir insan sonuçta yeme ve içmeyi dahi sevmez ve onun yeme ve içmeye karşı olan arzusu ile tuvalet ihtiyacını gidermeye karşı arzusu bir olur ve bu gibi ihtiyaçları hayat için zarurî olduğu için yerine getirir. Yemeğe, yemek olduğu için bir arzu duymaz; aksine kendisine ibadet etmek için gerekli gücü sağlayacağı için yer ve keşke açlık şerri kendisinden kaldırılsa da yemek ihtiyacı duymasa diye temennide bulunur. Böylece onun kalbinde, zarurî olanlar dışında başka birşeye yer kalmaz. Ancak zaruret miktarı talepte bulunur; çünkü onu da din istemektedir. Allah'tan başka hiçbir kaygısı bulunmaz. Böyle bir insan bütün davranışlarında; yese, içse de hatta kaza-ı hacette bulunsa da amelinde ihlâslı, niyetinde doğru olur. Meselâ, istirahat etmek ve sonrasında ibadet için güç kazanmak için uyuşa bile, onun bu uykusu ibadet halini alır ve o haliyle ihlâslı kullar derece sini kazanır. Böyle olmayan kimselere ise, amellerde ihlâs kapısı kapalıdır; çok nadir hallerde belki de açılabilir...." Gazzâlî daha sonra konuyu açıklamaya devam eder. îhyâ adlı eserinde erbabının da bileceği gibi bu konuyu çeşitli yerlerde işler. Durum böyle olunca, nefsânî nazlarına iltifatla birlikte işlenen ameller, anlatılan durumda olduğu gibi[116] ihlâslı olmayaçaktır.
Cevap:İnsanların kulluk icrasında bulundukları şeyler iki türlüdür: (1)
Kendileriyle doğrudan doğruya (asaleten) Allah'a ytklâflltn ibadetler: Bunlar iman ve İslâm'ın temelleri ve'diğer ibadetler onun gereklerinden olan şeylerdir. (2)
İnsanlar arasındayapılagelmekte olan âdetlerdir ki, bunlum riayette bulunulması halinde mutlak surette maslahatlar gercek olacak; muhalefet durumujıda da yine mutlak anlamda mefsedetler doğacaktır. Bu kısımdan olanlar, bizzat kulların maslahatların temini ve onlara ulaşacak mefsedetlerin defi için konulmuşlardir iun lar dünya ile ilgili ve aklen hikmetleri kavranılabilen kısmı oluşmaktadır. Birinci kısım ise, Allah'ın dünyada kullar üzerindeki Iı il I ı olmakta ve konulrnalarındaki amaç da yine bizzat onların âlı i rel tek ı maslahatlarının temini, mefsedetlerin de defi olmaktadır.
Birinci kısmı ele alalım: İstenilen haz ya âhiretle ya da dünya ile ilgili olacaktır. Eğer âhiret hayatı ile ilgili bir haz ise, daha önce de geçtiği üzere Sâri' bunu kabulle karşılamaktadır. Âhiretle ilgili bazların talepte bulunulması şer'an kabul gördüğüne göre, Şâri'in kabulü do| rultusunda onlara yönelik talepte bulunmak sahih olacaktır. Çünkü bu haliyle kul, Şâri'in koyduğu sınırları aşmamış; o amelde Allah'a biı başkasını da ortak koşmamıştır, muhalefet kasdı da bulunmamakln dır. Zira Sâri', amellere karşılık olmak üzere bir sevap koyduğuna göre, ameller karşılığında verilecek olan sevapların vukuunu kaslcl im olmaktadır. Dolayısıyla, bu sevaba ulaşmak için amel işleyin kim, Şâri'in ilmi doğrultusunda onu sırf Allah için işlemiş olmaktadır Bu ise, onun ihlâsını zedelemeyecektir. Çünkü bilecektir ki, kurtarıcı ve kastettiği şeye kendisini ulaştıracak olan amel ve ibadetler, Allah'ın rızasından başkasını gözeterek yapacağı amel ve ibadetler değil sııde ce O'nun rızasını gözönünde bulundurarak işleyeceği amel ve ibftdil ler olacaktır. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Ancak Allaha içten bağlı (ihlâslı) kullar bunun dışındadır. İşte bildirilen rızık ve meyveler onlaradır. Nimet cennetlerinde, karşılıklı tahtlar üzerin tir kendilerine ikram olunur."[117] Bu âyette karşılık (mükâfat), ihlâslı amele bağlanmıştır ihlâslı olmasının anlamı, ibâdette O'na başka birşeyi ortak koşmamasıdır[118]sözünü ettiğimiz kimse de buna uy- gun olarak amelde bulunmuştur. Haz talebinde bulunmak ise şirk değildir. Zira bizzat hazzın kendisine tapılmaz. Aksine tapınma, sadece istenilen nazları (nimetleri) elinde bulunduran ve onları dilediğine veren kimseye olur ki, o da Allah Teâlâ'dır. Ancak, amellerde Allah ile birlikte, nimetleri elinde bulundurduğu zannedilen başka şeylere de tapmılması durumunda bu bir şirk olur; çünkü o amelle talep ettiği şey konusunda Allah'a o şeyi ortak koşmuş olmaktadır. Yüce Allah, içerisinde şirk bulunan herhangi bir ameli kabul etmemekte ve şirke rıza göstermemektedir. Bizim konumuz ise bu kabilden değildir.
İbâdetler yapılırken, âhiret hayatına yönelik hazlarm da kaste-tilmiş olmasının ihlâsa ters düşmediği ortaya çıkmış oldu. Hatta, kulun âhiretle ilgili hazlarına ancak Allah tarafından ulaştırılabileceğini bilmesi, onun ihlâsını artırıcı güçlü bir motif olur. Çünkü böyle bir kişi, Allah'tan başka hiçbir şeyin kendisini o hazlara ulaş tır amayaca-ğını bilecek ve sonuçta kendisini tamamen Allah'a verecektir.
Sonra, Ebu Hâmid (Gazzâlî)'in de belirttiği gibi, kulun ne dünya ile ne de âhiretle ilgili hazlardan tümden soyutlanması mümkün değildir. Çünkü hak âşıklarının dikkate aldıkları hazların en üst mertebesini, cennette sevgililerine (Allah'a) bakmak ve O'na yakın olmak suretiyle nimetlenmek, O'nunla münâcatta bulunmak ve böylece büyük zevkler duymak arzusu oluşturur. Bu ise, çok büyük bir hazdır. Hatta her iki âlemde de olabilecek hazlarm en büyüğüdür. Bu da kulun alacağı nazlardandır; çünkü Yüce Allah'ın böylesi hazlara ihtiyacı yoktur. O, âlemlerden müstağnidir. "Hak uğrunda cihad eden, ancak kendisi için cihad etmiş olur. Doğrusu Allah, âlemlerden müstağnidir"[119] buyruğu da bu gerçeği ifade etmektedir.
Bunlara ek olarak şunu da belirtelim ki, insanın sadece emre uymuş olma (imtisal) için amel etmiş olması, rastlansa bile çok nadir ve azdır. Yüce Allah ise, herkese ihlâslı olmalarını emretmiştir. Dünya ve âhiretle ilgili tüm hazlardan arındırılmış bir ihlâs şekli gerçekten çok zordur ve ona ancak seçkinler üstü seçkinler (havassu'1-havâs) ulaşabilirler. Bu ise çok az bulunur. O zaman böyle bir istek, takat üstü yükümlülüğe yakın bir hal alır. Bu ise çok ağırdır ve dinin ruhu ile bağdaşmaz.
Kaldı ki, bazı imamlar, insanm haz peşinde olmaksızın hareket etmeyeceğini; hazlardan arınmışîığın ancak Allah'a mahsus bir özellik olacağını; kimin böyle bir iddiada bulunursa onun kâfir olacağını belirtmişlerdir. Ebu Hâmid şöyle der: "Bu söz doğrudur; ancak onlar mutasavvıfları kastediyor bu sözle,[120] insanların haz diye isimlendirdikleri şeyleri murat etmişlerdir. Bunlar da, sadece cennette gerçekleştirilecek olan şehvetlerdir. Marifetullah, münâcat, ve Yüce Allah'ın vechine nazarda bulunma yoluyla lezzetlere gark olmaya gelince, bunlar da onların hazları olmaktadır. Bu gibi şeyleri insanlar Tıaz' diye nitelemezler; hatta onların haz oluşunu hayretle karşılarlar. İşte bunlar (havâssu'l-havâs), eğer tatmakta oldukları tâat ve münâcat zevkini, Yüce Allah'ı gizli ve aşikâre şühûd halinde bulunmalarından aldıkları lezzetleri, cennet nimetleri ile değiştirilecek olsa, o nimetleri küçümserler ve onlara karşı en ufak bir iltifat göstermezler. Onların hareketleri haz içindir; tâatleri haz içindir; ancak onların hazları Mabûdlarıdır, başkası değildir." Gazzâlî işte böyle söylüyor. Bu söz de hazlarm en büyüğünü ortaya koymaktadır. Ancak bu tür hazlara sahip olanlar iki grupturlar:
Birincisi: Allah'ın emrine uyma arzuları, haz düşüncesinden önce bulunan kimselerdir. Bunlar, bir şeyle emredildiği ya da yasaklandığı zaman, haz bulunmadan önce derhal o emir ve yasağa icabette bulunurlar. Bunlar haz ile değil, emre uyma motifi ile amel etmiş olmaktadırlar. Bu türden olan insanlar derece derecedirler. Bununla birlikte bu türden olan insanların dahi kalplerinden hazlara karşı bir düşünce geçmemesi hali çok nadir olur. Bunların ihlâslarmm sahih ve makbul olduğu konusunda herhangi bir söz yoktur.
İkincisi: Haz düşüncesi, emre uyma (imtisal) düşüncesinden önce bulunan kimseler. Yani bunlar, emir ya da yasağı işittiği zaman aklına hemen karşılık gelir; korku ve umut emre uyma fikrinden önce bulunur ve bunun sonucunda da Allah'ın davetçisine uyarlar. Bunlar, bir öncekilerin daha aşağısında bir derecededirler; ancak bunlar da ihlâslı kimselerdir. Zira bunlar, ihlâslarını zedelemeyecek bir şekilde kendilerine izin verilen şeyi talep etmişler; kendilerinden kaçmalarına izin verilen şeylerden de kaçmışlardır.
Fasıl:
Eğer ibadetler işlenirken gözetilen hazlar, dünyada bulunan hazlarsa, o zaman iki kısma ayrılır:
Birincisi: Durumunu düzelttiğinin bilinmesi, insanların kendisine iyi zan beslemeleri ve o ameli işlemesinden dolayı kendisinin faziletli biri olduğunun sanılması gibi amaçlardır.
İkincisi: Düny adamaddî bir çıkar elde etme arzusudur. Bu ikinci kısım da ikiye ayrılır:
(1) Ameli işlerken diğer insanlara gösteriş yapmayı düşünmeksizin sadece kendisini ilgilendiren bir haz talebinde bulunmuş olması.
(2) Bir mal ya da mevki elde edebilmek için o ameli insanlara karşı mürailik yaparak işlemesi ve böylece haz talebinde bulunması. Böylece hepsi üç kısım eder: (1)
İnsanların iyi zan beslemelerini temin etmek ve kendisinin faziletli bir insan olduğu intibaını verme anlamı taşıyan haz talebi.
Eğer bu kasıt esas alınmış ise, o zaman amelin bir riya olacağında herhangi bir kuşku yoktur. Çünkü onu o amele iten motif, insanların övgüsünü elde etmek ve kendisinin iyi bir insan olduğu zannını vermek amacıdır. Bununla birlikte, farz ya da nafile edasında bulunma amacı bu kasdın arkasından sürüklenmiş olur. Bu açıktır.
Eğer asıl değil de, tâbi durumunda ise, o takdirde konu üzerinde düşünmek gerekir ve konu ictihad mahallidir. Âlimler bu hususta ihtilâf etmişlerdir. el-Utbiyye'de,[121]bir adamın Allah için namaza durması, sonrakendisİnın namaz kılmakta olduğunun bilinmesini arzulaması, mescide giderken insanlarla karşılaşmış olmayı sevmesi; başka bir yolda karşılaşmış olmayı sevmemesi durumunda Rabîa'nın bunu mekruh gördüğü ve İmanı Malik'in de bunu insana arız olan bir vesvese kabilinden saydığı belirtilmiştir. Yani, insanların kendisini hayır üzerinde görmelerinden sevindiği bir sırada şeytan gelir ve kendisine "Sen mürâîsin!" der. Halbuki durum Öyle değildir. Bu sadece kişinin kalbine gelen ve kendi elinde olmayan bir düşüncedir. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Gözümün Önünde yetişesin diye seni sevimli kılmıştım."[122]Hz. İbrahim'den [Ifi] nakilde bulunurken de: "Sonrakilerin beni güzel şekilde anmalarını sağla"[123]buyurmuştur. İbn Ömer, rivayet ettiği hadisinde şöyle der: "Onun [124] hurma ağacı olduğu kalbime doğdu ve onu söylemek de istedim." Bunun üzerine Hz.Ömer (oğluna): "Onu söylemiş olman, bana şundan şundan daha sevimli idi" demiştir.[125]Halbuki ilim tahsili[126] ibadettir. İbnu'l-Arabî şöyle der: Şeyhimiz Şirazh Sûfî İmam Ebu'l-Mansûr'a, Yüce Allah'ın: "Ancak tevbe edenler, ıslah olanlar ve gerçeği ortaya koyanlar müstesna.[127] âyetindeki "gerçeği ortaya koyanlar"dan maksadın ne olduğunu sordum. O: "İnsanlara iyi hal sahibi olduğunu, tâat içerisinde bulunduğunu gösterecek fiiller izhar etmesidir" diye cevap verdi. Kendisine: "Bu gerekir mi?" dedim. "Evet! Emin bir insan olduğunun ortaya çıkması, imamlığının sahih, şehâdetinin de kabul olması için bu gereklidir" dedi.[128] İbnu'l-Arabî: "Ve ona başkalarının da uyabilmesİ için" diye eklemiştir. Bu ve benzeri durumlar, anlatılanın durumunda sayılırlar. Gazzâlî, bu gibi hususları, ibadetlerin arınamayacağı şeylerden saymıştır. (2)
Başkalarına mürailik kasdı olmaksızın sırf kendine ait çıkar elde etmek için yapılan ameller. Bunun örnekleri vardır: Birisi, mescidde komşularla birlikte ünsiyet kurmak amacıyla veya insanların hallerini kontrol etmek, gözetlemek ve incelemek amacıyla namaz kılmaktır. İkincisi, az yemek ve böylece malından tasarruf yapmış olmak için veya yemek yapma külfetinden kurtulmuş olmak için, yahut halen mevcut bir ağrıdan ya da beklenti halinde olan bir hastalıktan korunmuş olmak için, ya da daha önceden fazla kaçırmaktan doğan hazımsızlık ağrılarından kurtulmak için oruç tutmaktır. Üçüncüsü, cömertlik ve insanlardan daha üstün görünme hazzını tatmak için sadaka vermektir. Dördüncüsü, turistik amaçlı çeşitli yerleri görmek için, iş tatili yapmak ve böylece dinlenmek için, ticaret için, ailesinden ya da fakirliğin yakasına yapışmasından usanıp kızması neticesinde başını alıp gitmiş olmak için hac yapmaktır. Beşincisi, canına, ailesine ya da malına bir zarar geleceği korkusuyla göç (hicret) etmektir. Altıncısı, zulümden korunmuş olmak için ilim öğrenmektir. Yedincisi, serinlemek maksadıyla abdest almaktır. Sekizincisi, kira ödemekten kurtulmuş olmak için itikâfa girmektir. Dokuzuncusu, bilmukabele kendisine de aynısı yapılması için, hasta ziyaretinde ve cenaze merasimlerinde bulunmak. Onuncusu, yalnızlıktan ve sessizlikten kurtulmak, konuşacak birini bulmuş olmak amacıyla ilim öğretmektir. Onbirincisi, yol parası vermemek için yürüyerek hac etmektir.
Bu verdiğimiz Örneklerde, eğer haz kasdı ibâdete tâbi durumunda bulunuyorsa, o zaman bu konuda da ihtilaf vardır, Gazzâiî, bu ve benzeri örneklerde bu amaçlardan dolayı o amelin kendisine daha hafif gelmesi şartıyla ihlâs bulunmayacağını söylemiştir. îbnu'l-Arabî ise aksi görüştedir. Öyle gözüküyor ki, konuya bakış al'anı, bu verilen örneklerde mevcut bulunan iki niyetin birbirinden ayrılıp ayrılamayacağı noktasıdır. İbnu'l-Arabî, bu iki niyetin birbirinden ayrı olarak değerlendirilebileceğini kabulle, ibâdetlerin sıhhatine hükmetmektedir. Gazzâlî'nin sözünden anlaşılan ise, bu ikikasdm sadece bir arada bürünmüş olması ihlâsı zedelemek için yeterlidir; o, onların birbirlerinden ayrı olarak ele alınmalarının mümkün olup olmamasına bakmamaktadır. Bu bakış ayrılıkları, gasbedilmiş bir yerde namaz kılma meselesinde mevcut bulunan ayrılıklardan doğmaktadır. Bu meselede görüş ayrılığı olduğu bilinmektedir ve Asbağ, onun bâtıl olacağı görüşündedir.[129] Hal böyle olunca, iki bakış açısı karşı karşıya gelmiş ve onların dayandıkları temel de ortaya çıkmış oldu.
Kaldı ki[130] ayrı ayrı ele almanın mümkün olması durumunda bu iki kasdı birbirinden ayırmanın gereğini savunan görüş daha uygundur. Çünkü bu yaklaşımı destekleyen deliller bulunmaktadır, Meselâ Kur'ân'da: "(Hac mevsiminde iken) Allah'ın lutfundan istemenizde size bir günah yoktur"[131] buyrulmaktadır. İbnu'l-Arabî, sıkıntılardan kurtulmak için haccetmenin ya da hicrette bulunmanın, peygamberlerin âdetlerinden olduğunu söylemiştir. Nitekim İbrahim'in ."Doğrusu ben, Rabbime gidiyorum; O beni doğruya eriştirecektir[132]; Hz, Musa'nın: "Bu yüzden sizden korkunca aranızdan kaçtım[133] dediklerini Yüce AJlah bildirmektedir, Hz, Peygamber'in gözünün aydınlığı namazda kılınmıştı ve o, dünyevî yorgunlukları üzerinden atmak için namaz kılar ve böylece dinlenirdi. Nimeti, lezzeti namazda idi. Hal böyle iken, onun bu niyetle namaza girmiş olması, o namazın ihlasını ortadan kaldırır denilebilir mi? Hayır, asla! Aksine bu kasıt, onda bir kemâldir ve ihlâsa götürücüdür. SahüYte de Hz. Peygamber "Eygençler! Sizden gücü yetenler evlensin. Çünkü o, gözü harama bakmaktan, edep yerini de zinaya düşmekten daha iyi koruyucudur. Kimin gücü yetmezse o da oruç tutsun. Çünkü oruç kendisi için bir kalkandır" [134] buyurmuştur.
İbn Beşkuvâl,[135] Ebu Ali el-Haddad'dan nakleder: Kadı Ebu Bekir b. Zerb'in[136] huzurunda idim. Tabiblik yapan birisine, daha önce hiç bulunmayan mide zaafından ve hazımsızlıktan şikayette bulundu ve ilacı olup olmadığını sordu. Tabip, oruca devam etmesini ve böylece
midesinin düzeleceğini söyledi. Kadı ona: "Ey Ebu Abdillah! Bana başka bir şey söyle. Ben nefsime, sadece Allah rızası için olmadıkça oruç tutmakla işkence etmek istemem. Hem benim pazartesi ve perşembe günleri oruç tutmak âdetim var ve onları bir başka güne almak da istemem" dedi. Ebu Ali der ki: O mecliste, ona Hz. Peygamber'in bu hadisini hatırlattım. (Veya o şöyle der:) O mecliste ona bu hadisi hatırlatmaktan korktum. Sanıyorum ona bu hadisi başka bir yerde hatırlatmıştım da, o da hadisten dolayı tabibin öğüdünü kabul etmişti.
Hz. Peygamber bir adamı bir geçitte gözetlemede bulunması için göndermişti. Adam gözetleme sırasında namaz kılmaya koyuldu. Halbuki o geçitte bulunuşundan maksadı sadece[137] bekçilik ve gözetlemede bulunmak idi.
Bu anlamda hadisler çoktur. Bu konuda yeterli olabilecek bir kaç tane örnek hatırlatalım: İmam, cemâatle namaz kıldırırken, cemâatin halini kollamak durumundadır ve bu arada hadiste belirtildiği üzere meselâ sonradan gelenin rükû a yetişebilmesi için onu rükûda beklemelidir.[138] Gerçi bu hadisle İmam Mâlik amel etmemiş ise de, başkalan amel etmişlerdir. Yine, cemâat içerisinde bulunacak yaşlı, zayıf ve iş-güç sahibi kimselerden dolayı namazın hafif tutulması istenilmiştir. Hz, Peygamber: "Ağlayan bir çocuk sesi duyunca, annesinin sıkıntıya düşeceği endişesi ile namazı kısa keserim"[139] buyurmuştur. Namazda iken selamın alınması,[140]müezzine eşlik edilmesi[141] ve namazın hakikatinin dışında kalan diğer benzeri şeyler gibi. Bunlar namaz kasdmdan ayrı başka bir kasıtla yapılmış şeylerdir; bununla birlikte onların bulunması namazın ihlâsmı zedelememektedir.
Eğer bir ibadeti yaparken, ona yönelik niyetimize başka herhangi bir şeye ait niyetimizi karıştırdığımızda ihlâs zedelenecek olsaydı, o ibâdet işlenirken bir başka ibâdetin de bu arada işlenilmiş olması gibi bir niyetin bulundurulması dahi ihlâsı ortadan kaldırmış olurdu. Meselâ nafile namaz kılmak, farz namazı beklemek, insanlara zarar vermemek ve meleklerin istiğfarına nail olmak için mescide gelen bir kimsenin durumunu ele aldığımızda, bu kimsenin her bir kasdı, diğeri ile karışmakta ve onu sırf o amel için olmaktan (ihlâstan) çıkarmaktadır. Böyle bir sonuç ise ittifakla doğru değildir. Aksine, amel bir olmakla birlikte, bu niyetlerden her biri başlı başına sahihtir; çünkü hepsi de şer'an övgüye değer şeylerdir. İbadet dışı izin verilmiş şeylerde de durum aynıdır; çünkü şer'î izinde müştereklik göstermektedirler. Nefse ait olan hazlarm ibâdetlerle bir arada bulunmasının caiz olmaması için, o hazzm aslî konumu itibarıyla ibâdete ters düşecek bir özellik ar-zetmemesi gerekir: Konuşmak, yemek, içmek, uyumak, gösteriş yapmak vb. gibi. Aralarında bir terslik bulunmayan hazlara gelince, nasıl olur da ibâdete yönelik ihlâsı ortadan kaldırabilir? Böyle birşey söylemek uygun değildir. Şu kadar var ki, ibâdet kasdınin diğer dünyevî şeylere yönelik kasıttan tamamen arındırılmasının daha uygun olacağında herhangi bir tartışma yoktur. Bu yüzden de, dünyevî şeylere yönelik kasdm ibâdet kasdma baskın gelmesi durumunda, hükmün baskın gelene ait olacağı ve o şeyin ibâdet sayılamayacağı; ibâdet kasdınm daha ağır basması durumunda da hükmün o doğrultuda olacağı belirtilmiştir. Bu durumda tercih, mesele ile karşı karşıya kalan müctehi-din takdiri doğrultusunda olacaktır. (3)
Mürailik anlamına gelen ameller. Bunun esası şudur: Bir insan yapmış olduğu ibadetle mal ya da makam elde etmeyi amaçlıyorsa, bu şer'an yerilmiş olan riya olmaktadır. Bu tür ameller içerisinde en kötüsü, mallarını ve canlarını korumak için sadece dış görünüş itibarı ile İslâm'a girmiş olan münafıkların amelleridir. Bunu, sırf dünya çıkarlarını elde etmek amacıyla ibadette bulunan mürâîlerin amelleri takip eder. Bunların hükmü bellidir; dolayısıyla sözü uzatmanın bir gereği yoktur.
Fasıl:
İkinci kısma gelince, bu amelin kullar arasında cereyan etmekte olan âdetlerin düzene sokulması yönünde işlenmesi idi. Nikâh, alışveriş, icâre ve benzeri Sâri' Teâlâ'nm kendileriyle kulların âcil maslahatlarının gerçekleştirilmesini istediği bilinen ameller gibi. Bunlar da Şâri'in ortaya koyduğu ve emir ve yasaklarda gözönünde bulundurduğu bir hazdır ve bu durum, bunlar için konulmuş bulunan kanunlardaki kasdmdan anlaşılmaktadır. Durumun mutlak surette böyle olduğu bilinince, o hazzm bu yönden talepte bulunulmuş olması, Şâri'in kasdma muhalif olmaz; aksine doğru ve yerinde bir talep olur. Bu bir yaklaşım.
İkinci bir yaklaşım daha var: Eğer muamelât dediğimiz bu tür amellerde, haz talebi o ameli işlemeye yönelik kasıt ve talebi zedeleyecek olsaydı, o takdirde niyetin şart koşulması ve emre uymuş olma kasdınm bulunması hususunda muamelât ile, namaz, oruç ve benzeri ibâdetlerin aynı olması gerekirdi. Halbuki bütün âlimler muamelât konusunda niyetin şart olmadığında görüş birliği içerisindedirler. Hazza yönelik kasdm, o bazzm ortaya çıkmasına sebebiyet verecek amellerin sıhhatini zedelemeyeceği konusunda bu kadarı yeterlidir. Hatta farzetsek ki, bir adam evliliği ile mürailik yapmak veya iffetli kimselerden sayılmasını temin etmek için ya da daha başka bir amaçla evlenmiş olsa; onun bu evliliği sahih olmaktadır. Çünkü nikâhta, bir nikâh olması hasebiyle ibâdet niyetinin bulunması şartı koşulmamış-tır ki, istenilen niyeti riya ya da benzeri amaçlarla ihlâle uğramış olsun. Kendileriyle sadece Yüce Allah'ın ta2İmi kastedilen ibâdetlerde ise durum farklıdır.
Bir üçüncü yaklaşım daha var: Eğer bu gibi amellerde haz talebinde bulunma caiz olmasaydı, bunlarla insana nimet ve ihsanda bulunulduğunu belirten âyet ve hadisler bulunmazdı. Bu konuda bazı örnekler şunlardır: "İçinizden, kendileriyle huzura kavuşacağınız eşler yaratıp; aranızda muhabbet ve rahmet var etmesi, O'nun varlığının belgelerindendir[142] "Size geceyi dinlenesiniz diye karanlık ve gündüzü çahşasınız diye aydınlık olarak yaratan Allah'tır[143]"O yeryüzünü size bir döşek ve göğü de bir bina kıldı. Gökten su indirip, onunla size rızık olmak üzere ürünler meydana getirdi.[144] "Allah dinlenmeniz için geceyi ve lütfedip verdiği rızkı aramanız içingündüzü meydana getirmiştir. Bunlar O'nun rahmetinden ötürüdür[145] "Geceyi bir örtü yaptık; gündüzü geçimi sağlama vakti kıldık.[146]Bu anlamda sayılamayacak kadar âyet vardır.
Sadece bir yükümlülük getiren âyetlerin şevki sırasında, kullara onlarla bir ihsan ve iyilikte bulunulmuş olduğu belirtilmez. Çünkü teklif aslında bir külfettir ve alışılagelmiş şeylere muhalif bir Özellik arzeder, heva ve hevesleri bir tarafa iter. Namaz, oruç, hac ve cihad gibi. Ancak "Savaş hoşunuza gitmediği halde size farz kılındı" buyruğundan sonra "İhtimal ki hoşlanmadığınız şey sizin yüreğinizedir"[147] gibi buyruklar bundan istisna teşkil eder.[148]Nefislerin meylettiği, tatmin olduğu; istifade ve nefsânî lezzet kapılarını araladığı, mevcut gıda ve deva gibi ihtiyaçlarını giderdiği; zararları uzaklaştırdığı... şeylere gelince, bunları zikrederken, onların Allah'tan kullarına birer nimet ve ihsan olduğunu söylemek uygun düşer. Durum böyle olunca, bu açıklamadan, o amellerin bize bir nimet olduğu belirtilen açıdan işlenmiş olmalarının sahih olması gerekecektir. O amelin bu şekilde işlenilmiş olması, kulun kulluğunu zedelemeyecek; Allah'ın Rablik hakkını da eksiltmeyecektir. Ancak onlar, bu tür amellerin arkasından nimetin sahibi olan Allah'a şükretmekle memurdurlar. Bu da sahih bir yaklaşımdır.
Soru: Bu durumda, bu tür amellerin nazlardan soyutlanmış olarak işlenmiş olması da zedeleyici olur; zira Şâri'in kasdından anlaşılan bu tür amellerde hazzm ortaya konulması ve bununla da onlara ihsanda bulunduğunu belirtmesidir. Böyle bir şey ise, daha önce geçen [224] değerlendirmelerden ötürü kesin olarak doğru olamaz.
Cevap: O amelleri emre uymuş olmak ya da izne riayet etmiş olmak açısından işlemiş olması hasebiyle, haz onlar içerisinde zımnen ve dolaylı olarak ortaya çıkmış oldu. Çünkü, Sâri' meselâ nikâhı men-dup kılmıştır. Şimdi kulun, mendup olma noktasından hareketle ve eğer mendup olmasaydı işlemeyecekti şeklinde nikâh yapması durumunda, onun nikâhı o noktadan hareketle yapmış olması durumunda, onu haz açısından da işlemiş gibi olmaktadır. Çünkü Sâri' Teâlâ, nikâh ile insan neslinin türemesini istemiştir. Sonra bu kasda, şehevî yönden tatmin olma gibi lezzetlerin varlığını, mükellefin büyük hazlar duyacağı nimetleri tâbi kılmıştır. Bu durumda helâl yoldan istifade, Şâri'in kastetmiş olduğu şeyler cümlesinden olmaktadır. Dolayısıyla Şâri'in bu kasdmı gözönünde bulunduran bir kimse, nazlarından (he-va ve heveslerine uymuş olmaktan.) uzak bulunmuş olur, Bununla birlikte onun kasdı neticesinde hazlar da peşinden gelir. Onunla, nikâhla bizzat kadından istifâdeyi kasdeden kimse arasında bir fark kalmaz ve Şâri'e karşı kasıt yönünden bir muhalefet de bulunmaz. Aksine iki yönden muvafakat vardır:
(1) Şâri'in kabul etmelerini istediği birşeyi ki kadından istifâde oluyor kabul etmiş olma yönünden muvafakat vardır.
(2) Mükellefin güzel edep bakımından da Şâri'in emrini genel anlamda dikkate almış olması gerekir. Mükellef evlenmiş olmakla, Şâri'in emrine icabette bulunmuş olmakta ve böylece O'na karşı edebini takınmaktadır. Üstelik Şâri'in mükellefin hazzının meydana gelmesine yönelik kasdı da yerine gelmiş olmaktadır, (Üçüncü bir muvafakat da) emre uymuş olma kasdmda, neslin türemesine yönelik olan aslî maksada yöneliş de bulunmaktadır. Kişi emre uymuş olmakla, Şâri'in bu kasdma da icabette bulunmuş olmaktadır. Sadece haz talebinde bulunmanın ise bu meziyeti yoktur,
İtiraz: Bu şekil üzere haz talebinde bulunan kimse kınanmıştır. Zira emirde bulunan Şâri'in kasdmı bu açıdan ihmal etmiş olmaktadır.
Cevap: Hayır, mutlak anlamda ihmal etmemiştir. Çünkü bu haz-lara ulaşma için genel anlamda işi Allah'a havale edince, onun için Şâri'in kastetmiş olduğu şeyin gereği de zımnen kendisi için meydana gelmiş olur. Bu durumda nazlarını elde etme konusundaki mükellefin kasdı, Şâri'in aslî kasdma ters düşmüş olmaz. Sonra bu hazlarm hükmü içerisine giren, (zımnen ve sünnetullah gereği) normal şartın hükmü altına girmiş olacaktır. Yani nikâh iîe sadece kadından istifadeyi kasteden bir kimse, bunun sonucunda çocuğun olacağını ve onun terbiyesiyle uğraşacağını, onun ve ailenin maslahatlarını teminle yükümlü olacağını bilmektedir, Keza o, bu işi normal yolundan gerçekleştirdiği zaman zevceye karşı nafaka yükümlülüğünün doğacağını ve onun ihtiyaçlarını karşılamak zorunda olacağım da biliyordu. (Bu haliyle o zımnen de olsa, Şâri'in nikâhtan gözetmiş olduğu üreme şeklindeki aslî maksadı dikkate almış olmaktadır). Ancak şu iki kasıt birbirine eşit değildir:
(a) Daha başlangıçta emre uymuş olma kasdı ve hazlarm zımnen gerçekleşmiş olması.
(b) Daha başlangıçta hazlarm elde edilmesi kasdı ve emre uymuş olma kasdımn ise zımnen gerçekleşmiş olması.
Bütün bunlardan sonra ortaya çıkıyor ki, bu kısımda (muamelât) ameller işlenirken haz kasdımn bulunması, o amelin sıhhatini ortadan kaldırıcı bir etki göstermemektedir.
Soru: Farzetsek ki, haz peşinde olan kimsenin asla emre uymuş olma gibi bir düşüncesi olmasa ve sadece nefsîhazlarını talepte bulunsa; hatta bu hazların kendisine gayrımeşru yollardan ulaşmasına dahi hiç aldırış etmeyecek bir düşüncede olsa, fakat istediği hazza ulaşabilmesi için meşru yoldan başka da çaresi bulunmasa; acaba bu durumda, aslî kasıd bunun hakkında da bilkuvve mevcut olur mu?
Cevap: Böyle bir kimsede de aslî kasıt bilkuvve mevcuttur. Çünkü bu kimsenin nazlarına ulaşabilmesi için meşru yoldan başka çare bulunmayınca, onu elde edebilmek için meşru olan yola başvurması aslî kasdı gözetmek demek olur. Meşru olan yolun seçilmesi emre uymuş olma ya da izin gereğiyle amel etmeyi da içerir. Bu ise, her ne kadar mükellefisin farkında olmasa bile, aslî ilk kasıt doğrultusunda hareket etmek demektir. Bu konu, Şâri'in kasdına muvafakat bahsinde geçmişti. Kişinin elde etmesini istediği şeye karşı olan kasdınm Şâri'in kasdına uygun gelip gelmediğine aldırış edilmeksizin heva ve hevesler peşinde nefsî hazlar elde etmek için yapılan amellere gelince, onun hak ve hakikat ile hiçbir ilgisi yoktur ve durumu gayet açıktır; durumunu aydınlatıcı tanıklar ise daha da açıktır,
Soru: Kişinin muhalefet kasdıyla amelde bulunması durumunda, onun hak ile değil de heva ve hevesler gereği işlemekte olduğu açıktır. Muhalefet kasdı olmaksızın işlediği amelleri ise mutlak surette heva ve heves doğrultusunda işlenmiş olmayacaktır. Daha önce bilmeksizin işleyen ve bu yüzden Şâri'in emrine muhalefet etmiş olan bir kimsenin hükmünün, unutarak işleyen kimsenin hükmü gibi olduğu ve o kimsenin amelinin mutlak surette heva ve hevesle işlenmiş sayılmayacağı geçmişti. Bilmeyerek işlenen ve Şâri'in emrine uygun düşmesi durumunda ise. onun amelinin genel olarak sahîh kabul edileceği ileride gelecektir ve bu halde de ameli heva ve hevesler sâiki İle işlenmiş olmayacaktır. Buna göre heva ve hevesler doğrultusunda amel eden bir kimse şayet Şâri'in emrine tesadüfen uygun hareket etmiş olursa, ona niçin heva ve hevesle amel etmiştir diyorsunuz; oysa ki bu adam Şâri'in kasdına uygun düşmüştür ve az önce geçtiği gibi Şâri'in emrine uygun düşme, o hazzı övgüye değer kılıyordu. Bu durumda ne diyeceksiniz?
Cevap: Kişinin amelini muhalefet kasdı olmaksızın işlemesi durumunda bundan mutlaka Şâri'in kasdına uygun düşmüş olma gibi bir netice lâzım gelmez; aksine karşımıza üç ihtimal çıkar: (1)
Muvafakat kasdı bulundurmuş olabilir.. Bu durumda:
(a) Mutlak isabet kaydetmiş olabilir. Meselâ, ilmine uygun olarak amel eden bir âlimin durumunda olduğu gibi. Bunda bir problem yoktur.
(b) Veya tesadüfen isabet kaydetmiş olabilir.
(c) Veya isabet edemez. Bu son iki kısım altına bilgisizce bir amelde bulunan kimse girer. Çünkü cahil bir kimse kendi düşüncesine göre amelin öyle olduğu, amelin kendi teşebbüs ettiği şekilde izin verilmiş olduğu zannmda bulunur ve bu haliyle o, muhalefet kasdı taşımaz. Ancak bu durumda olan cahil, o amel konusunda ihmal göstermiş kabul edilir ve bu yüzden sorgulanır. İhmalkâr kabul edilmemesi durumunda ise sorgulanmayabilir ve ameli uygun düşmüş ise geçerli kabul edilebilir de. (2)
Şâri'in emrine muhalefeti kastetmiş olması durumunda ibâdetler konusunda ister uygun düşsün isterse muhalif, muhalefet gösterdiği şeye asla itibar edilmez. Çünkü mutlak surette kasda muhaliftir. Muamelât konusunda ise, asıl olan muhalif düşenlerin değil de uygun düşenlerin dikkate alınmasıdır.[149] Çünkü sıhhati için niyet şartı bulunmayan amellerin, şer'î kasda uygun ya da ters düşmüş olmasının bir önemi yoktur, önemli olan meşru şekle uygun düşüp düşmemesidir. Meselâ, bir kimsenin fasit niyetiyle bir akitte bulunması veya şarap zannıyla gülsuyu içmesi gibi. Ancak böyle bir kimsenin Şâri'in kasdına muhalefet etmesinden dolayı günah gerekecektir. (3)
Ne muvafakatin ne de muhalefetin kastedilmemesi durumunda ise, amel sadece sırf haz kasdı ya da gaflet üzere işlenmiş olacaktır. Meselâ, ne işlediğini bilmeyen ya da ne işlediğini bilmekle birlikte sadece peşin hazlar arkasında olan, o şeyin meşru olup olmadığına aldırmayan kimsenin ameli gibi. Bu gibi ameller, eğer ibâdetler kısmından ise sahîh olmazlar; çünkü emre uyma niyeti bulunmamaktadır. Bu yüzden de unutan, gafil bulunan ve aklı başında olmayan kimseler mükellef tutulmazlar. Eğer muamelât kısmından ise ve Şâri'in kasdına da uygun düşmüşse sahih olurlar; aksi takdirde sahih olmazlar,
Bu noktada bir başka düşünce daha vardır: Şöyle denilir: Maksat bulunmadığına göre, uygun düşüp düşmeme dikkate alınmaz; çünkü muhalefet hususunda başıboşluk durumu doğar. Bu bakış açısının neticesi, çocuk, malını evirip çevirme konusunda Şâri'in kasdına uygun düşme endişesi bulunmayan sefih gibi kısıtlılık altında bulunan kimselerin davranışlarında kendisini gösterebilir. Bu yüzden de, bu gibi,kısıtlılık altında bulunan kimselerin her türlü tasarruflarının mutlak surette geçerli olmayacağını, kendi maslahatına uygun düşüp düşmeyeceğine bakılmayacağını söyleyenler olduğu gibi, maslahata ters düşenlerin değil de, uygun olan tasarruflarının geçerli olacağını söyleyenler de olmuştur. Tabiî bu görüşler, bu konudaki sözünü ettiğimiz bakış açısından kaynaklanmıştır. Buna göre maslahata mutlak anlamda yönelmiş bulunmak yeterli değildir. Kişi bu kasdıyla Şâri'e muhalif bulunmaktadır. Şöyle de denilebilir: Kasda ancak, onun neşet ettiği şeye nisbetle itibar edilir. Burada ise, kasıt bulunmamakla birlikte Şâri'in kasdına muvafakat meydana gelmiştir. Öyle ise netice sahihtir.
Fasıl:
Biz burada, muamelâttan olan amellerin, (meşru şekle uygun düşmek kaydıyla) Şâri'in kasdına muhalif bir niyetle işlenmiş olsa bile o sahihtir diyorsak, bunu fukâhanın ıstılahına göre sahihtir demiş oluyoruz. Ancak bu kitapta Hükümler bölümünde sıhhat ve butlan nev'inde anlattığımız hususları gözönünde bulundurduğumuz zaman ise, Şâri'in kasdına ters düşen her şey mutlak surette bâtıl olmaktadır. Ancak bu bâtilhkorada açıklanan anlamda olmaktadır.[150]Allah en iyisini bilir. [151]
Konular
- Altıncı Mesele:
- Yedinci Mesele:
- Sekizinci Mesele:
- Dokuzuncu Mesele:
- Onuncu Mesele:
- On Birinci Mesele:
- On İkinci Mesele:
- DÖRDÜNCÜ NEVİ
- ŞÂRİ'ÎN, MÜKELLEFİN ŞERÎ HÜKÜMLER ALTINA GİRMESİNDEKİ KASDI
- (MÜKELLEFİN ŞERİATLA YÜKÜMLÜ TUTULMASI)
- Birinci Mesele:
- İkinci Mesele:
- Üçüncü Mesele:
- Dördüncü Mesele:[53]
- Beşinci Mesele:
- Altıncı Mesele:
- Yedinci Mesele:
- Sekizinci Mesele:
- Dokuzuncu Mesele:
- Onuncu Mesele:
- On Birinci Mesele:
- On İkinci Mesele:
- On Üçüncü Mesele:
- On Dördüncü Mesele:
- On Beşinci Mesele:
- On Altıncı Mesele:
- On Yedinci Mesele:
- On Sekizinci Mesele:
- On Dokuzuncu Mesele:
- Yirminci Mesele: