A

Abd (Köle): Hürriyetten mahrum ve başkası­nın mülküne dâhil olan erkek kişi demektir. Abd'in çoğulu Abîd'dir. Kulluk anlamına gelen ubudiyet, aslında tezellül ve gönül alçaklığı mânâlarını ifâde eder. Hürriyetini kaybetmiş olan bir kimse de, tezellül ve huzûa mâruz ve efendisine bağlanmaya mecbur ola­cağından dolayı, kendisine abd (kul) denilmiştir.

Abım Mahcur: Münâkehât ve muâvezat (ni­kâh ve karşılıklı alış-veriş) gibi tasarruflardan men edilmiş olan köledir.

Abd-i Mahcûr'un yapacağı nikâh, alış-veriş, borç ve rehin gibi tasarruflar, efendisinin izni lâhık olmayınca (ulaşmayınca, eklenmeyince) bâtıl (geçersiz) olur.

Abd-i Me'zûn: Genel anlamda ticâret yapması­na yahut bir bedel karşılığında azâd edilmesi için, kazanç sahasına atılmasına sarahaten veya delâleten izin verilmiş bulunulan köledir. Abd-i Me'zûn, Me'zûn-i Kebîr ve me'zûn-i sağır kı­sımlarına ayrılır.

Efendisi tarafından, kendisine: "Bana şu kadar meb­lâğ ödersen hürsün." denilen bir köle, -onun ka­bulüne bağlı olmaksızın- delâlet yolu ile kazanç sağlamaya me'zûn (izinli) olmuş olur. Bundan do­layı, bahsedilen meblağı kazanıp, efendisine verin­ce azâd olmuş bulunur. Hatta, o meblağı mevlâsı'nın (efendisinin) -mâniasız olarak- elini uzatıp ala­bileceği bir yere bırakmasıyla da azâd edilmiş olur.

Buna tahliye (önünü, yolunu açmak, maniaları kal­dırmak) denir.

Abd-i Me'sûr: Düşmana esir düşmüş bulunan kö­le demektir.

ABD-i DÂL: Bir kasde bağlı olmadan yolunu kay­beden ve efendisinin ikâmetgâhına gidemeyen köle demektir.

HABES: Boş ve saçma şey.

Abesle iştigâl etmek: Boş ve saçma olan şeylerle uğraşmak,

ABIK: Efendisinden temerrüden (= ona karşı ko­yarak, dik başlılıkla, inatla ve direnerek) kaçan ve efendisinden bir korkusu ve meşakkatli işlerden bir endişesi olmadığı hâlde, nefs-ü hevâsina uyarak, itaat dairesinden çıkan köle demektir. Efendisi tarafından, kiraya verilen, emânet olarak bı­rakılan yahut ödünç verilen bir kölede, nezdinde bu­lunduğu şahıstan kaçarsa, o da abık hükmünde olur.

İBAK: Bir kölenin, bu şekilde temerrüden kaçması demektir.

ABUS: Somurtkan

KACÂIB: Anlaşilmasıl güç, çok tuhaf ve şaşılacak şey.

ACÂİB-İ SEB'A-İ ÂLEM: Dünyanın yedi acibesi, (yedi=harîkası).

ACÂİBÂT: Acâibler.

ACEB: Acaba, hayret, gariplik, şaşılacak şey.

ACEM: Arap olmayan; araptan gayri olan kavim. Bu kelime, İranlılar anlamında da kullanılır.

ACEZE: Düşkün ve güçsüz kimseler; beceriksiz­ler, zayıflar.

DÂRÜ'L-ACEZE: Düşkünler ve güçsüzler yurdu.

ACİR: Bir şeyi kiraya veren kimse demektir. Kiraya veren şahsa MUCİR ve MÜKRİ de denilir.

ACÛL: Aceleci; içi dar kimse.

ADALET: Doğruluk, cevz ve zulümden berî, is­tikâmetle muttasıf ve yapılması lâzım gelen şeyleri yapmaya mülâzım olmak demektir.

ÂDİL: Adaletle muttasıf olan kimse demektir.   .

UDÛL: Âdfl'fa çoğuludur; yani âdil kimseler de­mektir.

Adaletin mukabili (= zıddı = karşıtı) zulümdür; gadrdir; haksızlıktır; hakka tecâvüzdür ve bir şeyi yerinden başka bir yere koymaktır. Adalet iki kısımdır:
1- Güzelliği aklın iktizası olup, hiç bir zamanda ve hiç bir mekânda nesh ve tebdil edilmesi kabil olma­yan adalet. İyiliğe karşı iyilik yapmak gibi...
2- Ancak, şer'i şerîf ile bilinebilen adalettir ki, bu­nun, bazı zamanlarda sârii mübîn tarafından nesh ve tebdil edilmesi mümkün bulunmuştur. Cinayetlere mahsus diyet ve kısas gibi bir kısım cezalar bu ka­bildendir.

ADED-İ RÜUS: Bir mîras mes'elesinde, mîrascı olan şahısların sayısına aded-i rüûs denilir. Meselâ: Bir kimse ölüp, geride mirasçı olarak sâde­ce dört oğlunu bırakmış olsa, "mes'elenin mahreci, mirasçıların aded-i rüûsundari kurulur." denir ki, bu, "bu mes'elenin mahreci (= paydası), mirasçıların sayılarının toplamı olan dört'ten kurulur." demektir.

ADEDİYYÂT: Adedî olan yani sayılan (miktarı sayı ile tesbit edilen) şeyler demektir.  

A'dûd kelimesi de, adedî (= sayılan gey) an­lamında kullanılır.

A'dûdât kelimesi ma'dûd'un çoğuludur ve ade-dîyyat yani miktarı sayılarak tesbit edilen şeyler an­lamında kullanılır.

Ceviz, yumurta ve kavun, karpuz gibi şeyler adediy-. yattandır.

Adediyyât iki kısımdır.
1- ADEDİYYÂT-IMÜTKKÂRİBE: Bir tanesi Ue, cinsinin diğer fertleri arasında kıymet bakımından mühim bir fark bulunmayan adedî şeyler demektir ki, bunların tamamı misliyyât'tandır. Ceviz ve yu-nnirta gibi...
2- ADEDİYYÂT-I MÜTEFÂVİTE: Ahad ve ef­radı (= bir tanesi ile cinsinin diğer fertleri) arasında kıymetçe tefâvüt (= mühim farklılık) bulunan adedî şeyler demektir ki, bunların da hepsi kıyemiyyât'-tandır. Kavun ve karpuzlar gibi...

MADEDLERİN VEFKI: Mevcut iki sayıdan biri­nin, diğerine kalansız olarak bölünemediği hâlde, bu iki sayının, üçüncü bir sayıya kalansız olarak bölü-nebilmelerine TEVÂFUK denir. Mevcut iki sayıyı da kalansız olarak bölebilen üçün­cü sayıya ise ORTAK BÖLEN (= Kâsım-i müşte­rek) denir.
Bu iki sayıdan her birinin, ortak bölen'e bölünmesi neticesinde hâsıl olan yeni sayılara yeni bölüm'lere de o sayının VEFK'ı denir. Meselâ: 9 ile 6 sayılan, birbirlerine kalansız olarak bölünemezler; fakat, bu, sayıların ikisi de 3 sayışma kalansız olarak bölünebilir. 9 sayısı, burada ortak bölen olan 3'e bölününce, bö­lüm 3; 6 sayısı 3'e bölününce de bölüm 2 olur. Bu duruma göre, burada 9'un vefkı 3; 6 vefkı ise 2'dir.
Yani bu iki sayı arasında muvafakat bi's-sülüs yani, üçte bir'le muvafakat vardır. 9'un î/3 ü 3; 6'nin üç­te biri ise 2'dir.

ÂDET: Alışkanlık, görenek, insanlar arasında ötedenberi sürüp gelen ve selim ta-biatlerce çirin bulunmayıp, makbul görülen ve aynı tarzda tekrar tekrar yapılan işlere âdet denir. Âdet kelimesi, örf kelimesi ile müteradif (= eş an­lamlı) gibidir.

ÂDİLE: Ashâb-ı ferâizin sehimleriyle, mes'elenin mahrecinin eşit olduğu bir irs (= mîras) mes'elesidir. Ashâb-ı ferâizin sehimlerinin, mes'elenin mahrecinden dûn (= aşağı, düşük) olması ve aralarında asa-be bulunarak bâkfyi (= terekeden geride kalan kısmını) onun alması hâlinde de, sehimlerle, mah­reç arasında eşitlik bulunmuş olur ki, bu hâle de adi­le denir.

Diğer bir tarife göre âdile: Hisselerin (= payla­rın) toplamının, mahrece (= ortak paydaya) eşit ol­ması hâlidir.

ADL = ADALET

ADL: Doğruluk, istikâmet, müsavat (= eşitlik) an­lamına gelir.

Adalet sıfatı ile muttasıf olan kimseye de; mübala­ğa maksadıyla ADL denir. Âdil şahide ŞÂHİD-İ ADL denilmesi gibi...

A'DÎL: Adi İle hükmetmek; şâhidleri tezkiye ey­lemek ve bazı şeyleri müsâvî (= eşit) bir hâlde tut­mak anlamlarına gelir.

ADELE: Şahitleri tezkiye eden kimseler demektir.

MUADELE: İki veya daha çok şeyler arasında bir eşitlik, bir muvâzene, bir vahdet meydana getirmek demektir.

ADIL Misil; nezir; ölçüde ve miktarda eşitlik de­mektir.

IDL kelimesi de ADÎL anlamındadır.

İ'TİDAL: Bir şeyin mütenâsip; hâd ve üslûp ba­kımından mutevâkıf; kem ve keyf (= miktar ve du­rum) itibariyle mütevassıt bir hâlde bulunması

demektir.

UDUL: Yoldan sapmak; haktan ayrılmak; geriye dönmek gibi anlamlara gelir.

MADİL = MADÛL: Dönüp sapacak ve sapacak yer demektir.

ADALET: Doğruluk; cevr ve zulümden berî, is­tikâmetle muttasıf ve yapılması gereken şeyleri yap­maya mülâzim olmak demektir.

MADÂLET de ADALET anlamında kullanılır.

ADİL: Adalet sıfatı ile muttasıf olan, doğru, dü­rüst; zulmetmekten uzak kimse demektir.

UDUL: Âdil'in çoğuludur; yani: Âdil kimseler de­mektir,

Adaletin zıddı zulümdür; gadrdir, haksızlıktır, hak­ka tecâvüzdür; bir şeyi, kendi yerinin hâricinde bir yere koymaktır.

Adalet İki nevidir:
1-) Güzelliği aklın iktizâsı olup, hiç bir zamanda ve hiç bir yerde neshedilmesi ve değiştirilmesi kabil ol­mayan adalettir, iyiliğe karşı iyilik yapmak gibi...
2-) Ancak şeriat vasıtası ile bilinebilen Adalet. Bu nevi adaletin, bazı zamanlarda şârii Mübîn tara­fından mesh ve tebdil edilmesi mümkün bulunmuştur. Cinayetlere ait diyet ve kısas gibi bir kısım cezalar, önceki ümmetlerde daha değişik idi. İslâm şeriatin-de lüıikmetin tebdil edilmiştir.
Adalete riâyet etmek, İslâm Hukukunca en büyük bir vecîbedir ve en çok övülen bir haslettir. Nitekim, Cenâb-ı Hak, Kur'ân-ı Kerîminde: "—Şübhesiz ki AUah adaleti, iyiliği ve (özellikle) ak­rabaya (muhtaç oldukları şeyleri) vermeyi emre­der..." buyurmuştur. (Nahl Sûresi; âyet: 90) Diğer bir âyet-i kerîmede ise, Yüce Rabbimiz, şöy­le buyurmuştur.
"—.... (Her işinizde) adalet (le hüreket) edin. Şüb­hesiz ki Allah, âdil olanı sever." (Hucurât Suresi, âyet: 9)

Peygamber (S.A.V.) Efendimiz de, bir hadîs-i şe­riflerinde şöyle buyurmuştur: "—Âdil olanlar, hükümlerinde ehil ve iyalleri hak­kında ve memur oldukları hususlarda adalette bulu­nanlar, Allahu Teâlâ'nın İndinde nurdan minberler üzerindedirler"

Fahr-i Âlem (S.A.V.) Efendimiz, diğer bir hadîs-i şerîfleride de şöyle buyurmuşlardır: ' '—Âdil bir hükümdarın bir saatlik ibâdeti, başkası­nın yetmiş senelik ibâdetine muâdil (= eşit = denk) bulunur."

ADL(dadİIe): Lügatte men etmek anlamına gelir. Istılahta Adi: Bir kadını, kocaya varmaktan zutmen men etmek demektir. Şöyle ki: Bir kadının küfüv ve münâsibi zuhur etmiş ve iki taraf nikâha istekli ol­duğu hâlde, bu kadını, velîsinin mehr-i misli İle ev­lendirmekten kaçınması bir adl'dir.

MÂFÂKÎ: Hac ıstılahında: Mekke-i Mükerreme'-nin etrafındaki Mîkât denilen noktaların sınırladığı bölgenin dışında kalan yerlerde ikâmet eden kimse demektir:

Âfâkî olanlar, Mekke-i Mükerreme'ye giderken, Mî­kât sınırını ikramsız geçemezler.

AFV(= AF)

AFV: Lügatte: Mahv mânâsına gelir. Bundan dolayı, bir şahsı affetmek, onun işlediği bir kusuru, bir suçu mahv ve izâle etmek; onun, hiç yapılmamış gi­bi saymak anlamına gelir. ÂFÎ: Yapılan bir kusuru, bir kabahati veya bir cina­yeti affeden, örten ve bunu işleyeni muâhaze etme­yen kimse demektir.

MAFÜVVÜN ANH: Affedilen, affedilmiş olan şa­hıs demektir.

AFV ANİ'L-KISÂS: Veliyyi cinayetin veya biz­zat kendisi hakkında cinayet işlenilmiş bulunan kim­senin, bundan dolayı îcâbeden kısas hakkım iskât etmesi, (düşürmesi, bağışlaması) demektir.         '

MAFÜVVÜN LEH: Caniyi, bir bedel karşılığın­da affeden velî demektir. MUTA LEH de bu mâ­nâdadır.

Bu durumda afv, fazl ve ihsan manâsına gelmiş olur

AFV ANİ'L-CİNÂYE: Kendisine karşı, kısası ve­ya diyeti gerektiren bir cinayet işlenilmiş bulunan kimsenin, yahut bu hususta onun velisi Blan şahıs kı­sas veya diyet hakkından vazgeçmesi demektir.

AFV ANTL-KAT': Bir uzvu kesilmiş olan bir kim­senin, bu sebeple mâlik olduğu kısas veya diyet hak­kım cânîden iskat etmesi yani vaz geçmesi ve bağişiamasidır.

AFV ANİ'L-CERÂHA: Bir kimsenin, kendisini, kısas veya diyeti gerektiren bir şekilde yaralayan şah­sa karşı mâlik olduğu kısas veya diyet yahut hükümet-i adıi hakkından vazgeçmesi demektir.

AFV ANİ'Ş-ŞECCE: Başta veya yüzde yara açan bir suçta üzerine lâzım gelen kısas veya diyet yahut hükûmet-İ adi hakkından, yaralanan kimsenin vaz­geçmesi, bu suçu işleyen kimseyi affetmesi demektir.

AHFÂD: Evlâdın —ilâ nihâye— evlâdı; yani To­runlar demektir.

Bunlar, oğulların ve kızların çocukları ve bu çocuk­ların da —ilâ nihâye— çocuklarıdır.

HAFİD: Ahfâd'ın tekilidir; yani: Hafîd: Torun demektir.

AHİD-NÂME:  Miiâhede-nâme maddesine bakınız.

AHİR : Başkasının nikâhlısı ile, gayr-i meşru mü-kârenette bulunan fâcir kimse demektir. Ahir tâbiri, lügatte fısk, fücur ve gayr-i meşru cinsî ilişki, mânâsım ifâde eden ahr (=ayın+çift gözlüne+re) kelimesinden türetilmiştir.

AHKAM : Hüküm Maddesine bakınız.

AHKÂM-I ASLİYE:  HÜKÜM Maddesine bakınız.

AHKÂM-I ŞER'İYYE: ŞERİAT Maddesine bakınız

AKABE CEMRESİ: HAC / CEMRELER Mad­desine bakınız.

AKAR; Gelir getiren gayr-i menkûl mâl demektir.

Bu kelime İçin Mâl maddesine de bakınız.

AKD

AKD: Lügate: Bağ, bağlama, bağlanma, düğüm­leme; kurma, düzme; sözleşme, kararlaştırma gibi anlamlan ifade eder.

Istılahta AKD: Nikâh, hibe, vasiyet, alış-veriş gibi bir şer'î muameleyi iki tarafın iltizam ve teahhüt et­meleri demektir. Buna göre AKD, icap ile kabûT-ün irtibatından ibarettir.

MÜN'AKİD: Akdedilmiş, —neticeye— bağlanmış muamele.

İN'IKAD: İcap ve kabulün, müteallakinde eseri zahir olacak şekilde, bir birine meşru bir surette ta­alluk etmesidir. Yani akdin meydana gelmiş olması hâlidir.

Meselâ: Bir nikâh muâmelisi, iki tarafın, îcap ve ka-bûlü ile vücûda gelir.

Böyle bir îcap ve kabulün birbirine müteallakinde (meselâ Kan-kocahğın meydana gelmesinde) eseri za­hir olacak şekilde, şer'an irtibat etmesi hâli, bir in'-ikadtan ibarettir.

ÂKİD: Âkid yapan taraflardan herbiri.

ÂKİDEYN: Akid yapan tarafların her ikisi.

ÂKTDÎN: Akid yapanlar.

MA'KÜDÜN ALEYH: Hakkında akid yapılan şey.

AKD-İ ENCÜMEN: Encümen kurma.

AKD-İ MECLİS = AKD-İ MEŞVERET: Mec­lis kurma. Konuşup danışmak için toplanma.

AKD-İ MUÂVAZA: İki tarafın, karşılık vererek yaptığı akid.-Satış, trampa gibi...

AKD-İ İZDİVAÇ = Evlenme.

AKD-İ SAHİH: SAHİH Maddesine bakınız.

AKD-i ZİMMET: Zimmet Maddesine bakınız,

AKIL

AKIL: Ruhun bir kuvvetidir ve insan onunla bilgi sa­hibi olur; iyiyi kötüyü birbirinden ayırır; eşyanın ha­kikatlerini onunla sezebilir. Diğer bir tarife göre akıl: İnsanın yürüyeceği yolu aydınlatan ve inşam haktan hakikatten haberdâr eden ruhanî bir nurdur.

Bu ruhî kuvveti hâiz olan kimseye âkil (= akıllı) denir.

Akil'dan mahrum bulunan kimseye de mecnûn (= deli, akılsız) denir.

AKİB: Bir kimseye, babalan cihetinden müntesip olan şahıs demektir.

Şöyle ki: Bir kimsenin sulbî evlâdı kendisinin akîbİ olduğu gibi, erkek evlâdının evlâdı da akîbidir. Fa­kat, kız evladının evlâdı, bir kimsenin akîbi değil­dir. Çünkü onlar, babalan yönünden başka bir sülâleye mensupturlar.

ÂKİLE

ÂKİLE: Diyeti, tahammül edip (= üzerine alıp, yüklenip) ödeyen asaba, aşiret, ehl-i dîvan ve saire­dir. Bunlar, kendi fertlerinden birinin şubhe-i and ve­ya hatâ yoluyla işlediği cinayetin diyetini veya gurre denilen tazminatım ödemekle mükellef bulunurlar. Diyet ödemeyi tahammül eden (yüklenen, üzerine alan) şahıslardan her birine Âkil,- hepsine birden ise Akile denir ki, burada âkile, cemâat-i âkile anla­mındadır.

Âkile'nin çoğulu AVÂKİL gelir. İslâm hukukunda, bir cinayetten dolayı îcâbeden di­yeti ödemeye akl denildiği gibi, bizzat diyetin ken­disine de akl denilmektedir. Akl'in çoğulu ukûl'dür.

Aslında akl lafzı, imsak, istimsâk (= tutmak, bağ­lamak; tutulmak, bağlanmak) mânâlanna gelir. De­venin ayağını büküp, bilekçesini bağlamaya akl denir. Devenin dizlerini bağladıklan ipe ve deve veya ko­yun için bir sene içinde verilmesi gereken zekâta da ikâl denir,

Vaktiyle Arabistanda carî bir âdete göre, ceninin âkı-lesi, diyet'develerini veliyyi cinayetin evinin önüne, geceleyin götürüp bağlarlardı. Bundan dolayı diyet develerine akl denilmiş ve daha sonra da, bir aymm yapmaksızın bütün diyetlere bu ad verilmiştir. Bununla beraber diyet ödenmesi, kan dökülmesini men ve imsak edecek, bir müeyyide kuvveti olması sebebiyle de, diyeti akl denilmiş olması mümkündür.

İnsanın hareketlerini nizâma koyduğu ve kendisini fena şeylerden men ve imsak ettiği için, insandaki bilinen o yüksek kuvvete de akıl denilmiştir. Bir ceninin âkilesi tarafından ödenen diyete de TA'-LÛKE denir. Bunun çoğulu TEAKIL'dır.

AKZİYE: Kaza Maddesine bakınız.

ALÂKA: Bir şeye, muhabbet veya husûmet sure­tiyle olan bağlılık demektir.

ULÛK kelimesine de bakınız.

ALÛK: ULÛK Maddesine bakınız.

MALAMET: Lügatte, işaret, iz, emare, nişan ve bel­ge anlamlarına gelir.

Istılahta alâmet ise: Kendisine, bir hükmün meyda­na gelmesi veya vacip olması taallûk etmediği hâl­de, sadece bir hükmü bildiren ve ona delâlet eden şey demektir.

Meselâ: Bir kimse: "evimi, gelecek ocak ayının ba­şından itibaren, bir sene müddetle kiraya verdim." dese; burada ocak ayı, bu kira hükmünün müddeti için bir alâmet olmuş olur.

ALÂİM ve ALÂMÂT kelimeleri, alâmet kelime­sinin çoğuludur.

AHZ: Bir kimsenin, bir şeyi alması, tutması; tah­sil edip kendi malına katması demektir. Ahz, meşru bir şekilde olabileceği gibi, bazen de katır ve galebe yoluyla olur ve gasb veya sirkat sayılabilir.

ÂLET-İ CÂRİHA: Bedenin cüzlerini birbirinden ayıran yaralama âleti demektir.

Âlet-İ Câriha lafzı, mânâ itibariyle, silah lafzından daha umûmîdir. Kılıç, süngü, kama, mızrak, balta, kurşun, keskin taş, keskin ağaç, keskin cam ve ateş gibi şeyler câriha (= yaralama) âletlerindendir.

Vücûdu parçalayan ve delen her şey, âlet-i câriha-dır. Bunlar, gerek demirden, gerekse bakırdan veya tunç ve gümüş gibi bir şeyden yapılmış olabilir.

ALIÇ; Güçlü, kuvvetli, İri-yan, iş ehli, nefsini mü­dâfaaya ve kendisine yapılan tecâvüzleri def etme­ye gücü yeten kimse demektir. Alic'in çoğulu, ULÛC'tur.

ALTIN OLUK: KA'BE/KA'BENİN KISIMLA­RI Maddesine bakınız.

AMDEN CERH: Bir kimseyi âlet-i câriha ile ve­ya başka bir şeyle, haksız yere ve kasden yaralamak demektir.

AMDEN KATL: Öldürülmesi meşru olmayan bir insanı, âlet-İ cârihadan biri ile ve kasden öldürmek demektir.

ÂMİR: EMİR Maddesine bakınız.

AMME: Umûma mahsus olan. Genel.

ÂMME HUKUKU: Bir iclimâî hey'eti teşkil eden fertlerin müştereken hâiz oldukları kuvvetler, selâ-hiyet ve bu fertlerle buıüan idare eden ve koruyan devlet arasındaki uyulması gereken münâsebetler ve alâkalar âmme hukûku'nu meydana getirirler. Bir diğer tarife göre, şahıslar ile devlet arasındaki münâsebetleri ve alâkalan gösteren ve şahısiann, dev­lete karşı hâiz oldukları selâhiyetleri ve yerine ge­tirmek mükellefiyetinde bulundukları vazifeleri tâyin ve tanzim eden bu yönden hukuk ilminin bir bölü­mü olan usûl ve kaidelerle, bazı mes'ele ve hüküm­lerin hey'et-i mecmuasına (= tamâmına) Amme Hukuku denir.

Âmme'nin karşıtı hâssa'dır. Hassa: Husûsî, özel de­mektir.

AMME: Başta açılan bir yaradır. Bu nevi yara­lamada,! et kesilmiş ve dimağ, (= beyin) ile kemik arasındaki deri meydana çıkmış olur.

Kemiğin altında ve beynin üstünde bulunan bu deri-. ye Ümmü'r-Re's ve Ümmü'd-Dimağ denir. Bu yaraya Me'mûnme de denilir.

AN'ANE: Lügatte, gelenek, âdet; ağızdan ağıza nakledilen söz, rivayet demektir. Istılahta an'ane: Bir haberin veya bir hadfs-i şerifin "filandan, filandan (duydum. işittim)..." diye nak-ledilmesidir.
ARAFAT: Mekke'nin güney-doğusunda,yaya al­tı saatlik (yaklaşık 25 km uzaklıkta) bir bölgenin adıdır.

Hac ibâdetinin iki rüknünden biri olan vakfe, Zilhicce ayının dokuzuncu (= arafe) gününde burada yapılır.

CEBEL-İ RAHME denilen tepe de Arafat'tadır. Nemîre Mescidi'nin güney kısmı, Arafat Bölgesi'-nin dışında kalır.

ARAZÎ

ARAZÎ: Yerler, topraklar.

ARAZİYİ ÖŞRİYYE: Vaktiyle müslümanlar ta­rafından fethedilerek, fetheden mücâhidlere veya di­ğer müslümanlara temlik edilmiş olan arazîdir.
Cezîretü'1-Arab ve Basra arazîsi bu kabildendir. Bu gibi arazî ziraat olundukça, hasılatından her se­ne, beytü'ş-sadaka'ya konmak üzere öşür alınır.

ARAZÎYİ ÂMİRE: Kendisinden, her hangi bir şekilde intifa olunan (= faydalanılan) yerler demektir.

ARAZÎYİ EMÎRİYYE: Rakabesi beytü'l-raâle ait olarak, devlet tarafından fertlere dağıtılan yerler de­mektir. Bu tâbir tarla, çayır, yaylak, kışlak, koru ve benzeri yerleri içine alır.

ARAZÎYİ EMÎRİYYEYİ MEVKÛFE: Yalnız hazîne menfaatleri veya yalnız tasarruf haklan ve­yahut her ikisi, bir hayır kurumuna tahsis olunan mîrî arazî demektir.
ARAZÎYİ EMÎRİYYEYİ SffiFA: Beytü'1-mâle âit menfaatleri ve tasarruf haklarından hiç biri, bir cihete tahsis edilmeyip, devlete âit olan ve fertlere tefviz olunan (= bir bedel karşılığında bırakılan) memleket arazîsi demektir.

ARAZÎYİ GÂMİRE: Harap; su baskım altında kalmış veya henüz çift girmemiş olan yerler. (Ara­zîyi Amire'nin mukabili, zıddı, tersi).

ARAZÎYİ HÂLİYE: Boş ve sahipsiz topraklar.

ARAZÎYİ HARACİYYE: Müslümanlar tarafın­dan savaşılarak fethedildiği hâlde, eski gayr-i müs-lim ahâlisinin elinde bırakılan veya hâriçten getirilen gayr-ı müslim ahâliye temlik edilen yahut sulh yo­luyla fethedilip, bir vergi konularak, eski gayr-i müs­lim ahâlisine terkolunan arazîdir.

Vaktiyle Şam ve Mısır arazîsi harâc arazisi olduğu gibi Sevâd-ı Irak (yani Basra hâriç olmak üzere Bağ-dad ve Küfe köyleri) de bu kabil arazilerdendi.

ARAZÎYİ MAHLÛLE: Mutasarrıfının, intikal sa­hibi mirasçı bırakmadan ölmesiyle mahlûl olan ara­ziye araziyi emîriyye demektir.
ARAZİYİ MAHMİYYE: Rakabesi beytü'1-mâle ait bulunan arazîden koru, mer'a, yol, pazar yerleri gibi halkın ihtiyaçlarına tahsîs edilmiş olan yerler.

ARAZÎYİ MEFTÛHA: Fetih hakkının taalluk et­tiği yerler.

Kaide olarak, arazîyi meftûha, devletin malı sayılır. Devlet bu kabil arazîyi gânimlere veya başkalarına dağıtır veya kendi sahiplerinin elinde bırakır.
ARAZÎYİ MEKTÛME: Beytü'1-mâle haber verilmeden tasarruf olunan mahlûl veya müstahik-i ta­pu olan yerler.
ARAZÎYİ MEMLEKET: Müslümanlar tarafın­dan vaktiyle fethedilip de, hiç kimseye temlik edil­meksizin ve bir müddete bağlanmadan bütün müs-1 lümanlar için ibkâ edilen arazidir. Vaktiyle öşür veya harâc arazisinden iken, bilâhare, sahiplerinin tamamen inkıraz etmeleriyle, beytu'l-mâle intikâl eden arazî de bu kabildendir. Sam ve Mısır gibi yerlerin bir çok arazîsi, daha son­ra memleket arazisi hâline gelmiştir. ARAZÎYİ MEMLEKET'e, ARAZÎYİ EMÎRİYYE, ARAZİYİ MİLLİYYE, ARAZİYİ HAV adı da verilir.
ARAZÎYİ MEMLÛKE: Araziyi Memleketten sa­yılıp, beytü'1-mâle âit iken, bilâhare bir bedel karşı­lığında hükümetten satın alınmış olan mülk arazîdir. Mülkiyet yolu ile tasarruf edilir.

ARAZÎYİ METRUKE: Terkedilmiş, bırakılmış topraklar.

ARAZÎYİ MEVÂT: Kimsenin temellük ve tasar­rufunda olmadığı ve ahâliye terk ve tahsîs kûmma-dığı hâlde, yüksek sesli bir kimsenin sesi işitilmeyecek derecede, köy ve kasaba gibi ma' mur yerlerden uzak bulunan yani tahminen yaya yarım saat mesâfelik uzaklığı olan, taşlık ve kıraç yerlerdir.

Mevât arazî, veliyyü'l-emrin izni ile İhya edilir, imâm Ebû Yûsufa göre, arazîyi mevât, arazîyi öşriyyeye komşu ise Öşriyye; araziyi haraciyyeye komşu ise ha-raciyye olur. Müftâbih olan budur.

ARAZÎYİ MEVKÛFE: Vakfedilmiş toprak; Vak-folunmuş arazî. (Arazî kanununa göre, mîrî menfa-ateri, bir cihete tahsis olunan yer.)

ARAZÎYİ MEVKÛFE-İ SAHÎHA: Arazîyi mem-lûkeden, şartlarına uygun olarak vakfolunan yerler. (Bunların rakabesi ve bütün tasarruf haklan vakfa aittir.)

ARAZÎYİ MEVKÛFE-İ GAYR-İ SAHÎHA:

Arazîyi emîriyyeden ifraz olunarak, ülû'l-emrin ve­ya onun izni ile başkalannın vakfetmiş olduğu ara­zî. (Buradaki vakfiyet, tahsîs münâsebetinden ibarettir).

ARAZÎYİ MÎRİYYE: Devlete ait arazî ARAZI, kelime olarak; yer ve toprak anlamına gelen ARZ kelimesinin çoğuludur.

ARÂZİ-İ MUHTEKERE: Müste'ciri tarafından, üzerine bina yapılmak veya ağaç dikilmek üzere, se­neliğini, belirli bir meblağ mukabilinde kiraya ve­rilmiş olan arazî demektir.

Bu arazînin müste'ciri, belirlenmiş bulunan icâre be­delini, arazî sahibine her sene vererek, bu araziyi elin­de istibkâ eder. (= bırakır). Bu, bir istihkar muamelesi demektir:

ARİYET

ARİYET: Âriyyet tarzında da okunabilen bu la­fız, Teâvür kelimesinden İsm-i masdar olan âre ke­limesinden alınmıştır.

TEÂVÜR: Tenâvüb, tenâvül yani nöbetleşme, bir­birinden alma anlamına gelir, ariyet (= ödünç) ve­rilen şey; veren ile alan arasında nöbetle kullanıldığı için, bu adı almış demektir.

ARİYET kelimesinin, gidip - gelmek anlamına ge­len âre'den alındığına kail olanlar da vardır, ARİYET kelimesi arâ - yâ'ri fiilinden türetilmiş bir isimdir diyenler de vardır. Ariyet, meccânen veri­lip, ıvezden (= bedelden, karşılıktan) uzak olduğu için bu ismi almış demektir.

Bazılanna göre ise Ariyet, âr lafzına mensuptur, Âr da ayıp demektir.

Ariyet (= ödünç) mal istemekde bir nevi zillet ve ayıp bulunduğundan ariyet, âr'a nisbet edilmiştir. Ancak, bu nisbet, pek doğru görülmemiştir.

İstılâhda ARİYET: Bir kimseye, menfaati meccâ­nen (yani bedelsiz olarak) ve rücûu kabil olmak üzere nihâi temlik olunan (yani ödünç verilen) maldır. Ariyet bu tarifteki "meccânen" kaydiyle icâre'den; "fılhal" kaydiyle vasiyyet'ten w "rücûu kabil olmak" kaydiyle de hibe'den ayrılmaktadır,

MÜSTEAR: Bu kelime de ariyet anlamına gel­mektedir.

MÜAR kelimesi de müstear yani ariyet mânâsında kullanılmaktadır.

İARE: Ariyet (= ödünç) vermek; yani: Bir malın menfaatinin, bir kimseye, o malı geri alabilmek üzere, filhâl meccânen temlik etmektir.

MUÎR: Ariyet (= ödünç) veren; yani: Bir malın menfaatini, o malı geri alabilmek üzere, meccânen bir başkasına temlik eden kimse demektir.

MÜSTEÎR: Ariyet (= ödünç) alan; yani: Bir ma­lın menfaatini, o malı geri vermek üzere, meccânen temellük eden kimsedir.

İSTİARE: Ariyet (= ödünç) almak; yani: Bir malm menfaatini meccânen istimlâk etmek ve bir malın menfaatin meccânen temlik edilmesini istemek an­lamlarını ifâde eder.

MASABE: Lügate: Baba tarafından akraba olanlar demektir. Bu kelime, bir ve birden çok erkek ve ka­dın için kullanılır;

USÛBET: Baba tarafından akrabalık demektir.

TA'SİB: Bir kimseyi asabe kılmsk; bir şahsa asa-be mîrâsi vermek demektir.

ASABE kelimesi, kuvvet ve şiddet anlamlarını ta­şır. Baba tarafından olan akrabalıktan bir kuvvet hâsıl olacağından, bu isimle anılırlar.

ISABE: Cemâat demektir.

Istılahta ASABE: Mirasta belirli bir hissesi (pa­yı, sahiri) olmayıp, ashâb-ı ferâiz (yani belirli pay­lan bulunan mirasçılar), hisselerini anladıktan sonra, mîrasın geri kalanını (yalnız bulundukları takdirde ise terikenin tamamını) alan mirasçılardır. Asabe'ler iki kısımdır.
1-) ASABE-İ NESEBİYYE: Ölen kimseye nesep (kan) yönünden akrabalığı olan kimselerdir. Nesebi Asabe'den olaniar ile üç nevidir, a-) Asabe bi nefsihî: Ölüye nisbetinde kadınlar dâ­hil olmayan erkek kimselerdir. Baba, oğul, baba'-nın dedesi, oğlun oğlu gibi... b-) Asabe bi gayrihî: Erkek kardeşleriyle birlikte (vâris) olunca asabe olup, erkek kardeşleri olmayın­ca, belirli pay sahibi olan kadınlara asabe bi gayrihî denir.

Asabe maa gayrihî: Asabeden olmayan bir ka­dınla beraber (mîrascı) bulundukları takdirde asabe­den olan kadınlardır. Bunlar da ölen şahsın, kızı İle beraber (mîrascı) .bulunan, anne-baba bir veya sade­ce baba bir kız kardeşlerdir.
2-) ASABE-İ SEBEBİYYE: Velâ' sebebiyle olan asabedir ki, bu mevle'l-ıtaka ve onun bi nefsihî asabesidir.

Meselâ: Azâd edilmiş bir köle veya câriye ölünce; kendisinin nesebî asabesi yoksa; bu durumda, onu azâd eden kimse, onun asabesi olur. Azâd eden şahıs daha önce ölmüşse, onun bi nefsihî asabesi ken­disinin yerine geçer.

ASL-I MES'ELE: (= MAHREÇ): Bir mîras

nıes'elesinde, sehimlerin mahreci olan ve onları ihata eden yani terikenin kaç kısma bölündüğünü göste­ren sayı demektir.
Meseiâ: Paylaşılacak bir mîrâs mes'elesinde iki mi­rasçıdan biri 1/3 (sülüs), diğeri de 1/4 (= nıbu'l hisse alacak fflsalar, bu mes'elede en küçük mahreç (= or­tak payda) 12 olur ki bu 12 asl-ı mes'eie'dir.-

MAKE.SÇ: Asl-ı Mes'ele anlamındadır.

PAVîî da, Asl-ı mes'ele ve mahreç mânâsına kullanılan bir kelimedir.

OKTAK PAYDA tabiri, de mahreç ve aslı mes'­ele anlamında kullanılır.
Meselâ: Ölen bir kimsenin, geride bir karısı ile bir oğlu kalsa; bu durumda mîras mes'elesinin mahreci (= asl-ı mes'ele = ortak payda = paydası) 8 olmuş olur. Ve terikenin sümünü (= l/8)i zevcenin (= ka­rının) kalan 7/8 de oğul'un olur.

ASHÂB-I  FERÂİZ:   FERÂİZ   Maddesine bakınız.

MASHAB-IRED: Neseb cihetiyle ashâb-ı ferâizden olan ve kendilerinden başka asabe bulunmadığı tak­dirde, hem muayyen sehimleri alan, hem de geride kalan (= mütebâkî) sehîmlere red yoluyla hak sahi­bi olan kimselerdir. Zevç (= koca) veya onunla be­raber bulunan kız gibi...

ASHÂB-I TERCİH: Tercih Maddesine bakınız.

ÂŞİR: Lügatte: Onuncu demektir.
İstılahta AŞIR: Ticaret mallarından zekât nâmı ile alınacak olan vergiler için, memleket dâhilinde — îcâbina göre, bir veya daha çok yerde meydana ge­tirilen, bir mâlî müessesenin baş memuru demektir. Öşr, onda bir anlamına gelir. Bununla beraber, bu kelime ıstılahta mutlaka onda bir anlamında kulla­nılmaz. Âşirin, muhtelif miktarlarda topladığı ver­giler anlamında, bir cins ismi olarak kullanılır. Bundan dolayı, onda bire öşür denildiği gibi, yirmi­de bire de, kırkta bire de, öşür denir. Âşir de, böyle bir vergiyi toplayan şahıs demektir. Âşirin alacağı vergi genellikle öşr (= 1/10), nısf-ı ö$r (= 1/20), rub'u öşr (= 1/40) nisbetinde olaca­ğından, bu şahsa âşir denilmiş oluyor.  

Uşşâr: Âşirler demektir.

ATIK: Azâd olmuş, yanut azâd edilmiş köle veya câriye demektir. Atîk'in çoğulu UTEKÂ'dır.

ATÎKA: Azâd edilmiş cariye demektir. Bunun ço­ğulu da ATÂİK'tir.

Atik kelimesi, aslında kerîm ve cemi! olan; zaman, mekan veya rütbe itibariyle kıdemli bulunan şey an­lamına gelir. Azâd edilmiş olan kimse de, hürriye­tin şeref, izzet ve onuruna kavuşacağı içirt atîk nâmını almıştır.

ATİYYE: İhsan, bahşiş, hediyye anlamına kulla­nılır. Bu anlamı itibariyle atiyye kelimesi, hibe, he­diye ve sadaka'dan daha geniş anlamlıdır. Atiyye'nin çoğulu ATÂYÂ'dır.

Avâid-i  Örfiyye: VAKIF  Maddesine bakınız.

AVÂİD-İ  ŞER'İYYE: VAKIF  Maddesine bakınız.

AVÂİP-İ VAKIF: VAKİF Maddesine bakınız.

MAVÂRİZ: Engeller, kazalar, belâlar, engebeler.

Fevkalâde hâllerde Özellikle savaş yıllarında alınan muvakkat vergi.

AVÂRIZ-I SEMÂVİYYE: Delilik, küçüldük, bunaklık, hastalık ve ölürri gibi, insanın kesbi, ira­desi ve ihtiyarı olmaksızın meydana gelen ve kişi­nin ehliyet-i vücubunu ve ehliyet-i edasını tamamen veya kısmen ortadan kaldıran mânâlar demektir.

Avârız-ı Müktesebe: İnsanın, kesbi, .irade ve ihtiyarı ile meydana gelip, kişinin ehliyetine az çok tesir eden, cahillik, sarhoşluk, ikrah gibi mani­alardır.

Avârız-ı Dîvâniyye: Bu, önceki devirlerde alınan bir çeşit vergidir ve "Tanzîmat-i Hayriyye'-den önceki zamanlarda câri kanun ve nizamlara gö­re alınan vergi ve resimler" demektir.

AVARIZ  VAKIFLARI: VAKIF Maddesine bakınız.

AVL: Mirasçıların hisselerinin (= paylarının) top­lamının, mahreçten (= ortak yapdan) büyük olması hâlidir.

AVLIYYE: Bir mîras mes'elesinde, ashâb-ı ferâ-izin sehimlerinin toplamının, mes'elenin mahrecin­den büyük olması hâlidir. Bu tâbir, lügatte ref, galebe ve çevre meyi anlamla­rını ifâde eden avl lafzından gelmektedir. Burada paylar (= hisseler), ortak payda'nın(= mah-rec'in = asl-ı mes'elenin) miktarını aşmaktadır.

Meselâ:
3                        4
nısıf (= 1/2)                            sülüsân (= 2/3)
M ------------------------------------------   es'ele : 6
zevç           uhteyn lehümâ           Avliye 7

{= koca).                     (= ana-baba

bir iki kız kardeş)

AVNE: Kahr ve galebe çalmak demektir. Bundan dolayı, kahren vuku bulan bir fethe anveten feth denilir.

Bununla beraber, bu kelime pek çok mânâyı da ifâ­de eder. Mesela: Anve kelimesi, itaat ve inkiyat mâ­nâlarında da kullanılır. Bu durumda İse anveten feth: Rıfk ve sulh yolu ile yapılan fetih demek olur.

AYN: Dışarda mevcut, muayyen ve müşahhas bir şey demektir.

Meselâ: Bir kitap, bir ev, bir otomobil, meydanda mevcut belirli miktardaki para, bir miktar buğday, belirli bir ev eşyası birer ayn'dır.

AYNE: Rıba Faiz ımıâmelesindeki fazla miktar (= faiz) demektir.

Ayne: Bir kimsenin, bir malı, bir şahsa, belli bir bedel ile, veresiye olarak satıp, aynı malı, o mecliste, o şahıstan, o bedelden daha noksana ve peşin olarak satın almasi mânâsına da gelir.                          '

ÂZÂ: Uzuv Maddesine bakınız.
AZİMET: Kulların özürlerine mebuî olmaksızın, ibtidâen meşru kılınan şey demektir. Sefer halinde, ramazan orucunun tutulması gibi.. [1]


Eser: Fetvayı Hindiye

  • Yeni Ekle
Yorumlar (0)

Fetvayı Hindiye

 

Son eklenen ruyalar

Sitemizde yer alan soruların cevapları özenle islami eserlerden seçilerek yazılmaktadır.
Haramiler | Bitkiler