İkinci Mesele                                                                                       

Mübâh küll olarak ayrı, cüz olarak ayrı hükümlere tâbi olur; bu itibarla mübâh cüz olarak yani şu ya da buna nisbetle mübâh, küll olarak ele alındığında da mendûb ya da vâcib olur; keza cüz olarak ele alındığında mübâh olan şey, küll açısından ele alındığında mekruh ya da haram şeklini alır. Böylece ortaya dört kışım çıkmaktadır:

Birinci Kısım:
Mübâh yenilecek, içilecek, giyilecek, binilecek vb. Şeylerin iyi, te­miz ve kaliteli olanlarından haddizatında vâcib olmayan; ibâdetlere güzellik verip aslında mendûb bulunmayan, güzel âdetlerden olup is­raf gibi mekruh sayılmayan hususlar[54] cüz olarak yani teker teker ele alındıklarında mubahtırlar; şayet bunlar, kudret bulunmakla birlikte bazı vakitlerde[55] terkedilmiş olsalar, bu terk caiz olur. Nitekim aynı şeylerin terk yerine işlenmeleri de caizdir. Şayet bunlar toptan terke-dilecek olsalar, o takdirde şeriatın mendûb kabul ettiği ve yapılmasını istediği şeyin aksine bir davranışa girilmiş olur. Hadis-i şerifte: "Allah size nimetini artırıp genişlik verdiği zaman, siz de kendinize geniş­lik gösterin. Şüphesiz ki Allah, verdiği nimetin eserini kulunun.üze­rinde görmekten hoşlanır." [56]buyrulmuştur. Pejmürde birisine de, üs­tünü başını düzelttirdikten sonra: "böylesi daha güzel değil midir?" buyurmuşlardır. Kibir hakkında söz edilirken: "yâ rasûlallah! Kişi elbisesinin güzel olmasını, ayakkabısının güzel olmasını sever, bu da kibir kapsamına girer mi?" şeklinde soran birisine hz. Peygamber "şüphesiz ki, Allah güzeldir, güzelliği sever." [57]buyurmuş­lardır. Bu tür örnekler çoktur. Bütün insanlar da toptan onu terketse-ler, o takdirde de aynı şekilde mekruh olurdu.

İkinci Kısım:
Yemek, içmek, cinsî münâsebette bulunmak, alış veriş yapmak ve diğer caiz olan iktisap yollan külliyen ele alındığında vâcib hükmü­nü alan mubahlardır. Bu konuyla ilgili olmak üzere de yüce Allah şöy­le buyurmuştur: "Allah, alış-verişi helâl, ribâyı da haram kıldı.[58] "size deniz avı ve yiyeceği helâl kılındı.[59] "size bildirilecek olanlar dışında hayvanlar helâl kılındı."[60]. Buna benzer daha pek çok delil bulunmaktadır. Bütün bu şeyler, teker teker ele alındıklarında mübâh olmaktadırlar. Yani bir kimse, bu zikredilen şeylerden şunu değil de bunu seçse, birini diğerine tercih etse, bu caiz olmaktadır. Keza insanın bunları bazı durum ve zamanlarda terketmesi veya sadece bazı insanların[61] terketmeleri de caizdir. Böyle değil de, aksine bütün insanların terkettiklerini düşünecek olsak, bu yapılması emrolunan zarûriyyâttan olan bir hususun terki olmuş olur. Dolayısıyla külliyen ele alındığında bu tür mubahların işlenmesi vâcib olmakta­dır.
Üçüncü kısım:[62]

Mesire yerlerinde gezinmek, kuş sesi dinlemek, mübâh olan mûsikî dinlemek, güvercinle oynamak vb. Oyunlarla eğlenmek gibi mubahlar külliyen ele alındığında mekruh hükmünü almaktadır. Bu ve benzeri şeyler, cüz olarak ele alındıklarında mubahtırlar; şu veya bu günde, şöyle veya böyle bir halde bunlarla eğlenmesinde bir günah yoktur. Ama bunları devamlı surette yaparsa, o zaman bunlar mek­ruha dönüşürler ve bunu yapanlar kıt akıllılıkla itham edilirler; onla­ra iyi bir davranış göstermedikleri, bu gibi şeylere dalarak israfa gir­dikleri gözüyle bakılır.

Dördüncü kısım:

Bunlar, aslında mübâh da olsa, devamlı işlenmesi durumunda sahibinin adalet (dürüstlük) vasfını zedeleyen şeylerdir. Çünkü bun­lar, sahiplerinin onlar üzerinde ısrarları yüzünden doğru ve dürüst in­sanların gidişatından çıkmış ve fâsık olmasa bile fâsıklar zümresine katılmış sayılacak bir zamana kadar, onların adalet vasıflarım leyici değillerdir. Bu da onun şer'an işlemiş olduğu bir günahtan dola­yı olmaktadır. Gazzâlî bu konuda şöyle demiştir: "mübâh olan bir |»y üzerine devam etmek, bazan o mübâhı küçük günah hali ne getirebilir, nitekim küçük günah üzerine müdavim olmak da, onu büyük güntth haline dönüştürür. Bu noktadan hareketledir ki: israr edilen küçttk günah küçük değildir.' demişlerdir."

Fasil:
Cüz itibarıyla mendûb olan fiil, külliyen ele alındığında vâcib olur.[63] büyük mescidlerde ve diğer yerlerde ezan okumak, cemâatle namaz kılmak, bayram namazlarını kılmak, nafile sadaka­da bulunmak, nikâh, vitir, fecir (sünneti), umre ve diğer râtib nâfilwlt»r gibi. Bunlar cüz itibarıyla mendûbturlar. Ancak bunlar cümlelen terk olundukları zaman, terkedenin adaletini yaralar. Baksanıza, ezan islâmın şiarlarından olmaktadır. Bu yüzden, bir şehir halkı ezanı tor-kettiklerinde onlarla savaş etmek caiz olmaktadır. Cemâate iştirak de aynı şekildedir. Sürekli olarak cemâat namazlarına katılmamak kişinin adaletini yaralamakta ve onun şehâdeti kabul edilmemokta-dir. Çünkü cemâatin terki, dinî şiara ters düşen bir davranış olmakta­dır. Hz. Peygamber bu konuda şiddetli bir üslûp kullanmij ve cemâate iştirak etmeyenlerin evlerini başlarına yıkmak iste­diklerini[64] ifâde buyurmuşlardır. Yine hz. Peygamber'in bir yere baskın yapmak istediğinde sabaha kadar beklediğini, eğfir orada sabah ezanı okunuyorsa baskında bulunmadığını, aksi takdir­de hücuma geçtiğini biliyoruz. Nikâhın durumu açıktır; içerisinde neslin çoğaltılması ve insan nevinin bekâsını temin şeklinde kendili­ni gösteren şer'î maksatları ihtiva etmektedir. Bu tür dînen mendûb olan şeylerin daimî surette toptan terkedilmesi dînin konumu üzerin­de müessir olmaktadır. Ama daimî değil de ara sıra terkedilecek olur­sa, bunun tesiri olmaz; dolayısıyla da terkinde mahzur bulunmaz.

Fasıl:
Fiil cüz olarak ele alındığında mekruh ise, küll halinde haram (memnu) olur. Kumar kasdı olmaksızın satranç ve tavla oynamak, mekruh olan mûsikî dinlemek gibi. Çünkü bu gibi şeyler, daimî surette işlenmediği takdirde adaleti zedelemez; eğer kişi sürek­li bunları işlerse, o takdirde adalet vasfını kaybeder. Bu durum, gazzâlî'nin ortaya koyduğu kaideye[65] göre, bunların yasaklanmasına bir delîl olmaktadır. Muhammed b. Abdulhakem, tavla ve satranç oyunu hakkında: "eğer cemâatten alıkoyacak kadar çok oynarsa, o kimsenin şehâdeti kabul edilmez." demiştir. Mürüvveti zedeleyen ve hafif meşreplik belirtisi olan diğer oyunlar, bir mazeret bulunmaksı­zın töhmetli yerlere gitmek vb. Gibi şeyler de böyledir.

Fasıl:
Vacibin durumu: eğer vacibi farz' anlamında kullanıyorsak, onun hem cüz olarak, hem de küll olarak ele alındığında vâcib olduğu [1341 muhakkaktır. Çünkü âlimler vâcib ıstılahını sâdece cüz'î açıdan ele alarak kullanmışlardır. Cüz olarak ele alındığında vâcib olan bir şe­yin, küll olarak ele alınması durumunda vâcib olması öncelik ve üs­tünlük arzeder. Ancak, acaba küllî ve cüz'î açıdan ele alınışına göre hükmü değişir mi?

Cevazı ve şer'an vuku imkânı açısından bu açıktır; çünkü, me­selâ şu muayyen öğle namazı mükellef üzerine farz olduğuna göre, onu terkeden kimse günahkâr ve büyük günah işlemiş (mürtekib-i kebîre) olur; bu yüzden de —Allah affetmedikçe— şiddetli vaîde (azaba) ma­ruz kalır. Bir öğleyi terkedenin durumu böyle olunca her öğle namazı­nı veya bütün namazları terkeden kimse bu vaîde öncelikli olarak maruz kalır. Kasden bir defa insan öldüren kimseyle devamlı surette öldüren katilin durumları da aynı şekildedir. Çünkü devamlı surette işlenen bir cinayette bulunan mefsedet, bir defa işlenen aynı tür cinayetlerde bulunan mefsedetten daha büyük olmaktadır.
Vuku açısından yaklaştığımızda, bunu gerektiren nassların vârid olduğunu görmekteyiz: meselâ hz. Peygamber cuma namazını terkeden kimse hakkında: "kim cumayı üç defa terkederse, Allah onun kalbini mühürler. Buyurmuş ve görüldüğü üzere bunu üç adediyle kayıtlamıştır. Başka bir hadislerinde de: "kim cumanın hakkını hafife alarak ya da önemsemeyerek terkederse [66] Allah onun kalbini mühürler.[67] buyurmuşlardır. Halbuki, ihtiyarı dahilinde fâ-kat hafife almaksızın, küçümsemeksizin kılmasa bile farzı terkotmiş ve harnm işlemiş olmaktadır. Buna rağmen hz. Peygamber bu ifâdeyi, defalarca terketmesinde haramlığın daha şiddetli olduğu­nu belirtmek için kullanmıştır. Onu hafife almajsasdıyla ve önemse­meyerek terketmekte de aynı durum söz konusudur. Bunun üzerine fıkıhta şöyle bir netice terettüp etmiştir: özürsüz^cumayı üç defa ter­kedenin şehâdeti caiz değildir. Bunu* sehnûn söylemiştir. İbn habîb de, mutarrif ve ibn mâcişûn'dan: "kişi cumayı özürsüz defalarca ter­kederse, şehâdeti makbul olmaz. Bunu sehnûn söylemiştir.'[68] şeklin­de nakilde bulunmuştur. Fukahâ, bir günah işleyip üzerinde müda­vim olmayan kimse hakkında, eğer işlediği günah kebîre (büyük gü­nah) değilse, onun şehâdetini zedelemeyeceğine dair hükümde bulun­muşlardır. Eğer müdavim olur ve çokça işlerse şehâdetini geçersiz kı­lar ve o işlediği günah büyük günahlar meyânında sayılır; çünkü kaide olarak küçük günah üzerinde yapılan ısrar, onu büyük günah haline dönüştürür.
Ama vacibin farz mânâsına olmadığını (hanefîlerde olduğu gibi farzın altında bir hüküm olduğunu) söylersek, daha önce arzettikleri-miz, bu hüküm için de geçerli olabilir ve şöyle denilir: vâcib cüz olarak ele alındığında vâcib olduğuna göre, kül açısından da farz olur ve buna mâni bir durum yoktur.[69]vacibe ve misallerine hanefî mezhebi doğ­rultusunda bakılabilir. Bu yola göre genelleme yerinde olur ve farz hakkında da şöyle denilir. Farz da, küll olarak ayrı ve cüz olarak ayrı ele alınması durumunda (tekit ve güç bakımından) farklılık arzeder. Nitekim faslın başında izahı geçmişti. Menedilen hususlar (haram­lar) hakkında da durum aynıdır. Küll olarak ayrı, cüz olarak ayrı ele alınmaları durumunda onların da mertebeleri farklılık gösterir. Şu veya bu vakitte, şöyle veya böyle irtikâb edilmeleri durumunda hü­kümde aynı mertebede sayılmalarına karşın, küll olarak ya da tek­rarları halinde ele alınmaları durumunda aynı şekilde olmazlar. Me­sela: özürsüz yalan söylemek ve ısrarla işlenen şâir küçük günahlar gibi. Çünküküçük günahlarda, ısrarın onlarıbüyütmedeetkisi bulun­maktadır. Bazan günah günaha eklenir ve bu eklenmeden dolayı ha- ramlık büyür. Nisâb miktarının yarı değerinde bir şey çalmak, dörtte birini çalmak gibi değildir. Nisap değerinde bir şey çalmak da yan de­ğerinde bir şey çalmak gibi değildir. Bu yüzden bir lokma yiyecek çal­mayı, tartıda bir habbe eksiltmeyi küçük günahlardan saymışlardır. Halbuki, hırsızlık büyük günahlardan sayılmaktadır. Bu hususta gazzâlî şöyle demiştir: "ansızın büyük günaha teşebbüs etmek çok nadir düşünülebilir; mutlaka onun küçük günahlardan öncüleri, mu­kaddimeleri vardır. Şayet küçük günahlarca önü açılmamış, aniden işlenen ve bir daha da geri dönülerek tekrarlanmayan büyük bir gü­nah tasavvur olunursa, belki de onun affedilme şansı, ömrü boyunca devam ettiği küçük günahın affedilme şansından daha büyük olacak­tır."

Fasıl:

Bu arzettiklerimiz, bütün fiillerin hükümlerinin küll ya da cüz açısından ele alındıklarında farklı oluşu esasına bina edilmiş bir yak­laşımdır.
Birileri çıkarak, fiiller küll ya da cüz açısından farklılık gösterse­ler bile hüküm açısından aynı olurlar, şeklinde bir iddiada bulunabi­lir. Şöyle ki: mübâhı ele alalım: meselâ zararlı haşerâtın öldürülmesi, mudârebe (kırâz), müsâkât, ariyye [70]agibi muameleler, talebe mütevec­cih olmayacak şekilde yorulduktan sonra dinlenme, tedâvî olma —eğer mübâh olarak almacaksa— bütün bu saydıklarımızın devamlı yapılmalarıyla, devamlı terkedilmeleri birdir ve bunların üzerine ne kerahet, ne nedb (mendûbluk.), ne de vücûb gerekmemektedir. Aynı şekilde bunları bütün insanların kasıtlı olarak terketmeleriyle işle­meleri arasında da bir fark yoktur. Tedâvî gibi —eğer mendûb kabul edilecekse, çünkü bu konuda hz. Peygamber'in "ey Allah'ın kulları! Tedavi olunuz.[71] şeklinde hadisleri bulunmaktadır—; yine hz. Pey­gamber'in "öldürdüğünüz zaman, eziyet vermeden, güzel bir biçimde öldürün."[72] şeklindeki hadisine binâen, ezâ veren haşerâ-[137] tın güzel bir tarzda öldürülmesi gibi mendûbları ele alalım. Şayet in­san bu işleri sürekli terketse, bu ne mekruh ne de yasak bir şey olur. Sürekli yapması durumunda da hüküm aynıdır. Mekruha gelince, meselâ ezâ vermeyen karıncaları öldürmek, necaseti izâle etmekle.birlikte kirletici olan ya da cinlerin haklan bulunan kömür, kemik vb, gibi şeylerle istincâda bulunmak gibi. Bunlar hakkında vârid olan ya-mk, haram kılıcı bir yasak değildir. Bunları sürekli olarak yapan kim-««nin günahkar sayılacağı sabit olmamıştır. Haşerât yuvalarına işo-mek, su içerken kırbanın tüylü ağız kısmını dışına kıvırarak suyu içe­risinden içmek de aynıdır. Buna benzer örnekler çoktur. Vâcib ve ha­ram konusunda hükmün eşitliği ise açıktır. Çünkü hadler eşitlik üze­re konulmuştur: üzerlerinehaddin tatbiki bakımından-yüz defa şarap içenin durumuyla, bir defa içenin durumu aynıdır; bir kişiye iftirada (kazif) bulunan, bir topluluğa iftirada bulunan gibidir; bir insanı öldü­renle yüz insanı öldüren arasında fark yoktur. Aynı şekilde bir namazı terkeden kimse ile, süreklitsılmayan arasında bu açıdan bir fark bu­lunmamaktadır. Benzeri örnekleri çoğaltmak mümkündür.

Keza gazzâlî, gıybet etmek ve dinlemek, tecessüs, suizan, iyiliği emretmeyi, kötülükten yasaklamayı terk etmek, şüpheli şeyler ye­mek, öfkeden dolayı çocuğa ve köleye terbiye için gerekli olan mikta­rından fazla olarak sövmek ve onları dövmek, zâlim sultanlara (idarecilere) ikramda bulunmak, aile efradına gerekli olan dînî bilgile ri öğretmede tenbellik ve kusur göstermek gibi şeylerde devamlılık göstermenin, bunların dışındaki diğer şeylerin sürçmek suretiyle irtikâp edilmeleri derecesinde mütâlâa edileceğini belirtmiş ve gerek­çe olarak da husûsiyle bunların insanlarda gâlib olduğunu, nitekim diğer günahlarda da sürçme yoluyla işlemenin gâlib bulunduğunu; ; dolayısıyla da diğer günahların sürçme yollu irtikâp edilmeleri duru­munda adaletin zedelenmeyeceği gibi bunlarda devamlılığın da adalet vasfını zedelemeyeceğini ifâde etmiştir. Bu sabit olduğuna gö­re, fiiller küllî veya cüz'î olmaları bakımından farklılık gösterseler bile hüküm açısından aynı oldukları iddiası doğruluk kazanır.

İlk bakış açısına sahip olanlar, bu iddiaya şu şekilde cevap vere­bilirler: küllî ya da cüz'î olarak ele alındığında, fiillerin farklılık arzet-mesine rağmen hükümlerin eşit olacağı iddiasını desteklemek üzere getirilen şey kesinlik arzetmemektedir: şöyle ki:
Küllî ve cüz'î izafîdir; şahıslara, durumlara ve mükelleflere göre farklılık arzeder. Delili: eğer biz ezâ veren haşerâtın öldürülmesinin terkinin cevazı konusuna teker teker fertler açısından baktığımızda durum hafifler; fakat bütün insanların onların öldürülmelerini terk konusunda görüş birliği ettiklerini ve öldürmediklerini farzettiğimiz-de, onlar bu yüzden çeşitli açılardan sıkıntılara (haraç) duçar kalacak­lardır. Sâri' ise sıkıntı ve güçlük doğuracak şeylerin kesin olarak red­dini istemiştir. Dolayısıyla terk, en azından mekruh seviyesinde ol­mak üzere yasak bir durum halini almış olur. Şu halde fiil külliyen ele alındığında, eğer vâcib demezsek, en azından mendûb vasfını alır. Mudârabe ve diğer muamelelerle ilgili olarak zikredilen hususlarda da durum aynıdır. Netice itibarıyla dacüz'îileküllî arasında bir eşitlik «öz konusu olmaz. Bütün insanların bu gibi şeylerden birisini terket-me üzerinde görüş birliği etmeleri durumunda, bunun o konuyla ilgili şer'î bir hükmün yıkılmasına sebep olması da bu konuda yeterli bir de­lil olur. Evet, küllî ile cüz'î arasındaki farklılığın azalması durumunda ileri sürülen karşı görüş[73] de isabetli olabilir; ancak aradaki farkın bü­yük olması durumunda, gerçek yukarıda arzedildiği gibidir. Benzer bir bakış açısı mendûb ve mekruh hakkında da geçerlidir.
Vâcible haram konusunda zikrettiği ise söz konusu değildir. Çünkü, hadler konusundaki hükümlerin farklılığı, her ne kadar bazı­sında birse de, açıktır. Gazzâlî'nin zikrettiği ise, bu kaideye[74] mebnî olarak, kabul görmüş değildir. Kabul edilse bile, daha ağır basan bir zıd unsur sebebiyle sadece adalet konusuna hastır. Bu zıd unsur da bunlar üzerinde devamlılığın adalet vasfını zedelemesi durumunda, çok az kimsenin âdil kalması ve şehâdet müessesesinin işlemez hale gelmesi keyfiyetidir.

Fasıl:
Bir fiilin küllî ya da cüz'î oluşuna göre beş hükümden birisini al­ması akabinde bunun sıhhati üzerine delil talebinde bulunulabilir. Konu aslında, meselenin vazı sırasında ortaya konulan hususlar üze-[139] rinde düşünüldüğünde açıktır; hatta şeriat nazarında o, şer'î kaynak­ların istikrasında bulunan kimseler için katiyet mertebesine ulaş­maktadır. Buna rağmen, kalbin mutmain olması için daha fazla talep­te bulunan kimselere aşağıdaki deliller takdim edilecektir:

A) Daha önce geçtiği üzere, bir insan devamlı olarak işlemediği zaman adalet vasfını kaybetmediği bir şeyi daimî surette işle­diği zaman bu vasfını yitirmektedir. Bu genel anlamda âlim­ler arasında üzerinde anlaşılan bir esasdır. Eğer o şey üzerin­de devamlılığın bir tesiri olmasaydı, âlimlerin onu devamlı iş­leyenle işlemeyenin arasını ayırmalarının bir mesnedi kal­mazdı. Ancak onlar fiillerin devamlı oluş ya da olmayışlarını göz önünde bulundurmuşlardır. Bu da aralarında bir farkın bulunduğunu, devamlı olarak işlenen münker bir fiilin, devamlı surette istenmeyenden daha şiddetli olduğunu göster­mektedir. Bir fiilin küllî ya da cüz'îliğinin mânâsı da daha ön­ce de ortaya konulduğu gibi işte budur. Bu yaklaşım, ibret sa­hibi kimseler için meselenin isbatına yeterlidir.

B) Sâri' teâlâ şeriatı, ittifakla maslahatları göz önünde bulun­durarak, onların teminini amaçlayarak vaz' etmiştir. Bu mtı-selelerde ortaya çıktığı üzere, muteber olan .maslahatlar, küllî olanlardır; cüz'î olanlar değildir. Zira âdeten hükümle­rin cereyan tarzı bu şekildedir. Eğer cüz'î olanlar, dikkate alınma konusunda, küllî olanlardan daha zayıf olmasalardı bu netice sahih olmazdı. Dahası eğer durum böyle olmasaydı küllî olanlar biteviyelik (muttaritlik) arzetmezdi. Mesela şehâdetle hükümde bulunmak, haber-i vahidi kabul etmek gibi. Halbuki âhâd haberlerde hata ve unutma ihtimali vâkidir. Ancak gâlib olan doğruluktur. Küllî'olan hükümler doğruluk derecesi açısından gâlib olan bilgiler üzerine bina edilir. Zira külliyyâtın korunması bunu gerektirmektedir. Eğer cüz'iyyât dikkat nazarına alınacak olsaydı, o zaman ara­larında fark kalmazdı ve kesin bilgi ifâde eden bir şey olma­dıkça hükümde bulunulamaz, 'zan' mutlak surette atılır, iti­bara alınmazdı. Halbuki durum böyle değildir. Aksine zan-nın gereğiyle hükümde bulunulur. Daha sonra bazı vak'alar-dahükme medar kılınan zannın hatalı olduğu ortaya çıksa bi­le ona itibar edilir. Bu da küllî hükme itibarla cüz'î olan şeyin hükmünün atılmasından başka bir şey değildir. O da bir fiilin küllî ya da cüz'î oluşuna göre farklı hüküm aldığının doğrulu­ğuna ve cüz'î olanın durumunun küllî olana nisbetle daha ha­fif olacağına bir delildir.                                                         
C) Alimin gerek ilminde gerekse amelinde yapacağı hatadan sa­kınılması gerektiği hakkında na s slar vârid olmuştur. Âlimin hatası, eğer neticesi başkalarına sirayet etmiyorsa, âlim ol­mayanın hatası hükmündedir ve ondan bir farkı bulunma­maktadır. Ancak neticesi başkalarına da sirayet ediyorsa hükmü değişmektedir. Bunun da sebebi, neticesinin sadece kendisinde kalıp başkalarına sirayet etmemesi durumunda cüz'î bir özellik göstermesi, neticesinin kendinde kalmayıp başkalarına sirayet etmesi durumunda da diğerlerinin ona uymaları, sözünün gereğiyle amel etmeleri sebebiyle küllî bir özellik kazanmasıdır. Alimin hatası, ona uyulması takdirin­de gerçekten büyük olmaktadır; sadece kendisinde kalması durumunda ise böyle değildir. İyi ya da kötü bir çığır açıp da, onun peşinden gidilen ve o doğrultuda uygulamada bulunu­lan herkesin durumu âlimin durumu menzilesindedir. Nite­kim bu mânâda olmak üzere hadîs-i şerifte: "kim islâmda iyi bir çığır açar da kendinden sonra gelenler onunla amel eder­lerse, onunla amel edenlerin sevâblarının bir benzeri de, o çı­ğırı açan kimseye yazılır, öbürlerinin de sevaplarından hiç­bir şey eksiltilmez. Kim de kötü bir çığır açarsa..."[75]yine: "haksız yere öldürülen hiç bir nefis yoktur ki, âdem 'in ilk oğ­luna onun öldürülmesi cinayetinden bir pay ayrılmış olma­sın. Çünkü yeryüzünde ilk kan akıtma çığırını açan odur.[76] buyrulmuştur. Âlimin 'seyyie'si, haddizatında küçük günah olmakla birlikte işte bundan dolayı büyük günah (kebîre) te­lakki edilmiştir. Bu aslın sıhhatine delâlet eden deliller, kat'îyet mertebesine ulaşacak kadar çoktur. Bunlar bizim de-lillendirmeye çalıştığımız fiillerin küllî ya da cüz'î oluşlarına göre farklı biçimde ele alınacakları hususunu açıklamakta­dır. Matlûp olan da budur. [77]


Eser: El-Muvafakat

  • Yeni Ekle
Yorumlar (0)

El-Muvafakat

 

Son eklenen ruyalar

Sitemizde yer alan soruların cevapları özenle islami eserlerden seçilerek yazılmaktadır.
Haramiler | Bitkiler