Üçüncü Mesele:

Birşeyi mutlak yani kayıtsız olarak emretmek, o şeyin mukay-yed yani kayıtlı olarak emredilmiş olmasını lâzım kılmaz. Buna aşağıdaki hususlar delâlet eder: 1.

Eğer mutlakla emir, mukayyed ile emri lâzım kılsa idi, o za­man emrin mutlakla olması ortadan kalkardı. Halbuki biz meseleyi öyle koyduk. Tabiî bu bir çelişki olur. Meselâ Sâri' Teâlâ "Bir köle âzâd et!" dediği zaman bunun mânâsı "Herhangi bir kayıt aramak­sızın kendisine 'köle' denilen birisini âzâd et!" demektir. Eğer bu şe­kildeki mutlak ifadeli emir, mukayyed emri gerekli kılacak olsaydı o zaman mânâ: "Falanca belirli köleyi âzâd et!" şekline dönüşürdü ve asla emrin mutlaklığından söz edilemezdi. 2.
Emir "sübût" cümlesindendir. Daha genel olan birşeyin (e'amm) sübûtu, daha husûsî olan bir şeyin (ehass1 sabit olmasını lâzım kılmaz. Aynı şekilde daha genel (e'amm) olan bir emir de, daha husûsî bir emri lâzım kılmaz. Bu, zihnî külli esasları şer'î konularda dikkate alan bazı usûlcülerin ıstılahları doğrultusunda bir delil olmaktadır. 3.
Eğer mutlak ifadeli emir mukayyedle emir olmuş olsaydı, bu ya muayyen, ya da gayrı muayyen[29]olurdu. Eğer muayyen olsa idi, o zaman bundan vuku itibarıyla takat üstü yükümlülük lâzım gelir­di. Çünkü o, nassda tayin edilmemiştir.[30]Keza bundan o muayyen şeyin, kendisine emir yönelen herkese nisbetle olması gibi bir sonuç da lâzım gelirdi. Bu ise muhaldir.[31]Eğer gayrı muayyen ise, o za­man da yine takat üstü yükümlülük sözkonusu olur. Çünkü emrin konusu meçhul olmaktadır. Bilinmeyen birşeyin yerine getirilmesi ve böylece emre uymuş olma gerçekleştirilemez. Dolayısıyla gayrı muayyen bir şeyle emirde bulunmak muhaldir.Emrin, mukayyede taalluk etmediği sabit olunca, bundan Şâ-ri'in kasdının mukayyede —mukayyed olması açısından [32] taal­luk etmiş olmadığı; emirden maksadının mukayyed bulunmadığı sonucu lâzım gelecektir. Çünkü biz meseleyi "Şâri'in kasdımn mut-lakın gerçekleştirilmesi olduğu" şeklinde ortaya koymuştuk. Eğer mutlak ifadeli emirde O'nun mukayyedin gerçekleştirilmesine yö­nelik bir kasdı bulunsaydı, o zaman kasdı mutlakın gerçekleştiril­mesi olmazdı. Tabiî bu mümkün olmayan bir durumdur.

İtiraz: Sizin bu iddianız iki noktadan dolayı doğru değildir: 1.

Birşeyin —başka bir husus dikkate alınmaksızın— mutlak ola­rak emredilmesi, mukayyed ile emri lâzım kümasaydı, o zaman mutlak ile emirde bulunmak da muhal olurdu. Çünkü zihin dışın­da mutlak diye birşey yoktur; o sadece zihinde tasavvur olunan bir kavramdır. Kendisi ile yükümlü tutulan şeyin ise varlık âleminde mevcudiyeti bulunmalıdır. Zira emre uymuş olma, ancak emredilen şeyin varlık âleminde vücuda gelmesi sırasında meydana gelir. O anda da (mutlak olarak emredilen şey) mukayyed olur. Dolayısıyla o zaman sizin iddianıza göre onu gerçekleştirmiş olmakla emri yeri­ne getirmiş olmaz. Zihnî olanın ise varlık âleminde gerçekleştiril­mesi mümkün olmaz. Bu durumda onunla yükümlü tutmak, takat üstü yükümlülük olur. Takat üstü yükümlülük ise yoktur (mümtenf). Şu hale göre mutlak ifadeli emrin, mukayyed emri lâzım kılması kaçınılmaz olacak ve ancak bu surette emre uyulmuş olunacaktır. Dolayısıyla bu görüşe dönmek ve onu kabullenmek ka­çınılmaz olacaktır. 2.
Eğer mukayyed, mutlak ifadeli emirde kastedilmiş olmasaydı, sevap, mükelleften meydana gelen cüz'îlerin farklılığına göre farklı olmazdı. Çünkü onlar emrin mutlaklığı açısından birbirine eşittir­ler. Bu durumda sevabın da eşit olması gerekirdi. Halbuki durum öyle değildir. Aksine sevap, o mutlak enirin altına giren mukayyed cüz'îlerin ölçüsüne göre farklı olmaktadır. Meselâ bir köle âzâd et­mekle emrolunan bir kimse, değeri en düşük bir köleyi âzâd edecek olsa, sevabı o ölçüde olur. Daha değerli bir köleyi âzâd etmesi halin­de de sevabı daha büyük olur. Hz. Peygamber'e en faziletli köle azadının hangisi olduğu sorulduğunda: "Kıymetçe en pa­halı, sahibi yanında da en değerli olanıdır'[33] buyurmuştur. Kur­ban gibi kendisi ile Allah'a yaklaşılmak istenilen şeylerin değerli ol­ması, namaz ve diğer ibadetlerin tam yapılması gibi hususlarda aşırı bir ihtimam gösterilmesini emretmiş ve böylece sevabın daha büyük olmasını istemiştir. Mutlak emirler karşısında, o emrin altı­na giren cüz'îler içerisinde en üstün olanına yönelmenin daha fazi­letli ve sevapça diğerlerinden daha üstün olduğu konusunda ihtilaf yoktur. Mutlakın kapsamına giren cüzllerdeki farklılık, dereceler­de farklılığı gerektirdiğine göre, bundan —her ne kadar emir mut­lak ifade ile gelmiş olsa da— mukayyedlerin Şâri'in maksadı oldu­ğu lâzım gelir.

Cevap: Birinci itiraz noktası hakkında şöyle demek mümkün­dür: Araplara göre, mutlak emrin mânâsı, zihnî olan birşeyle yü­kümlü tutmak değildir. Aksine onun mânâsı, varlık âleminde mev­cut bulunan cüz'îlerinden biri ile, yahut da lafzın manasına muta­bık şekilde varlık âleminde mevcudiyeti sahih olan ve kendisi hak­kında o mutlak lafzın kullanılması doğru olan şeyle yükümlü tut­maktır. Bu durumda o (yani mutlak), Araplara göre belirsiz fnekra) isim olmaktadır. Meselâ onlar "Bir köle âzâd et!" dedikleri zaman, bundan kendisi hakkında "köle" sözcüğünün kullanılması doğru olacak bir fertle âzâd işinin gerçekleştirilmesini istemeyi kasteder­ler. Çünkü onlar "köle" kelimesini cinsin belli olmayan bîr ferdini ifade için koymuşlardır. Arabın mutlaktan anladığı işte budur. Hâsılı, mutlakla emir, varlık âleminde mevcut bulunan cüz'île­rinden biri ile emir olmaktadır ve mükellef bu cüz'îyi tercih etmede serbesttir.
İkinci itiraz noktasına yani Şâri'in dikkate almış olduğu (se­vaptaki) farklılık konusuna gelince, burada söz konusu olan kasdı ilâhî, ya bizzat mutlak emrin kendisinden, ya da haricî başka bir delilden anlaşılmış olur. Birinci ihtimal mümkün değildir. Zira ge­çen deliller buna manidir. Bu yüzden de mutlak emrin gereği olan [130J    vücup ya da nedb konusunda bir farklılık meydana gelmemiştir. Farklılık sadece mutlakın mefhûmu muktezâsınm dışında başka bir hususta meydana gelmiştir. Bu doğrudur, ikincisi ise herkesçe kabul görmektedir. Çünkü farklılık, sadece haricî bir delilden anla­şılmaktadır. "Âzâd edilecek köleler içerisinde en faziletlisinin kıy­metçe en üstünü olduğunu" bildiren; bütün istenilen âdâb ve erkâ­nına riayetle kılman namazın bu şekilde olmayan ve bazı hususları eksik olan namazdan daha üstün olduğunu belirten deliller gibi.

Diğer meselelerde de durum aynıdır. Farklılık, işte bu noktadan hareketle Şâri'in maksadı olmuştur. Bu yüzden de o —her ne kadar asıl vacip ise de— mendûb olmuş; vacip olmamıştır. Çünkü o mut­lak emirden anlaşılanın üzerinde bir mânâ olmaktadır. Şu halde, bazı cüz'îlerin diğerlerinden üstün tutulmasına yönelik kasıt, cüz'îlere yönelik ayrı bir kasdı lâzım kılmaktadır. Bu da mutlak emir cihetinden olmamakta; haricî başka bir delilden olmaktadır. Bundan da sonuç olarak ortaya çıkıyor ki, mutlak olması açısından mutlaka yönelik kasıt, mukayyet olması açısından mukayyede yö­nelik bir kasdın bulunmasını lâzım kılmaz.
Seçimli vacip (el-vâcibıı'l-muhayyer) ise böyle değildir. Çünkü onun nev'ileri verilen izin ile Şâri'ee maksûd olmaktadır. Mükellef bir köle âzâd ettiği veya bir kurban kestiği ya da bir namaz kıldığı zaman, eğer bunlar mutlakın gereğine de uygun iseler; o kimse bu yaptıkları mutlakın kapsamı altına girdiği için onların ecrini ala­caktır. Ancak ortada istenilenden fazla birşey varsa, bu durumda haricî olan mendupluk hükmü gereğince ayrıca sevap görecektir. O da mutlak olmaktadır. Keffâreti, köle âzâdı ile ifa ettiği zaman âzâd sevabı; doyurmak suretiyle yaptığı zaman doyurma sevabı, giydirerek yaptığı zaman da giydirme sevabı alacak; yaptığı işe gö­re sevaplanacaktır. Yoksa onun için her üç halde de keffâret olarak verdiği şey dikkate alınmaksızın sadece yemin keffâreti sevabı ha­sıl olmayacaktır. Çünkü seçimli vacipte şıklardan birini Sâri' Teâlâ'nın tayin etmiş olması; O'nun kasdının diğerlerine değil sade­ce ona yönelik olması gibi bir sonucu gerektirir. Mutlaklarda tayin etmemesi ise, sadece ona yönelik özel bir kasdının bulunmamasını gerektirir. Dolayısıyla burada bir başka asıl daha ortaya çıkmış ol­du. O da başlı başına bir mesele olmaktadır ve şudur: [34]


Eser: El-Muvafakat

  • Yeni Ekle
Yorumlar (0)

El-Muvafakat

 

Son eklenen ruyalar

Sitemizde yer alan soruların cevapları özenle islami eserlerden seçilerek yazılmaktadır.
Haramiler | Bitkiler