Sekizinci Mesele:


Şer'an celb edilmek istenen maslahat ve def edilmek iste­nen mefsedetler, sadece âhiret hayatına yönelik bir dünyâ ha­yatının gereklerini temin için [61]dikkate alınmakta; sırf nefisle­rin arzu ve istekleri doğrultusunda celb ya da defleri istenil­memektedir.

Delilleri: (1)
İnşallah ileride de geleceği gibi, şeriat, sadece mükellefleri arzu ve heveslerinin esiri olmaktan kurtarmak ve sırf Allah'ın kulu olmala­rını temin etmek için gelmiştir. Şeriatın bu amacıyla, onun, kulların arzu ve hevesleri, her nasıl olursa olsun öncelikle zevklerinin tatmin edilme si istekleri doğrultusunda konulmuş olduğunu varsaymak, bir­birleriyle bağdaşmayacak şeylerdir. Yüce Rabbimiz bu meyanda şöyle buyurmuşlardır: "Eğergerçek (hak) onların heveslerine uysaydı, gök­ler, yer ve onlarda bulunanlar bozulup giderdi.[62]

Daha önce de belirtildiği gibi, mükellef için doğan maslahatlar genelde zararlarla katkılı bulunmaktadırlar. Nitekim mefsedetler de bazı faydalar içerir durumdadırlar. Mesela: İnsan hayatının dokunulmazlığı vardır ve onlar her türlü saldırıdan korunmalıdırlar (can gü­venliği esastır). Eğer, ya malın heder edilerekcamn kurtarılması ya da can pahasına da olsa malm korunması gibi bir durum ortaya çıkarsa, malın ziyanı göze alınarak insanın kurtarılmasına öncelik verilecek­tir. Eğer insanın kurtarılması ile dînin ihyası karşı karşıya gelecek olursa* insanın ölmesi pahasına da olsa, dînin ihyâsı öne alınacaktır. Nitekim kâfirlerle cihâd edilmesi, mürtedin öldürülmesi bu esasın birer ayrıntıları olmaktadır. Keza bir insanın hayatı ile pek çok insa­nın hayatı karşı karşıya geldiğinde, bir insanın hayatını ortadan kal­dırarak pek çok insanın hayatını kurtarmak da Öncelik arzedecektir. Yolkesicinin Öldürülmesi örneğinde olduğu gibi. Bu örneklerde de gö­rüldüğü gibi, maslahat ve mefsedetler iç içedir. Yeme ve içmede insan hayatının bekası söz konusudur. Apaçık faydalar içermesine rağmen yeme ve içmede de, gerek onu elde etme esnasında, gerek çiğneme ve yudumlamada, gerek yiyip içtikten sonra hazmetme, dışarı atma vb. gibi hususlarda birçok sıkıntı ve meşakkatler bulunmaktadır.

Bütün bunlarda önemli olan husus, nefislerin arzu ve hevesleri doğrultusunda olmaksızın, din ve dünyanın (birlikte) direği duru­munda olan maslahat yönüdür. Hatta bu konuda sağduyu sahibi in­sanlar, şeriat gelmeden önce dahi, onun getireceği detaylara ulaşamasalar bile, kısmen de olsa esas maslahatlarda görüş birliğine ulaşmış­lardır. Mesela dünya ya da âhiret için dünya hayatının yaşanılır halde tutulması ilkesini benimsemişler ve bir şeriat üzere olmamalarına rağmen bu yüzden birçok arzu ve heveslerin gereğini yasaklamışlar­dır. Şeriat geldiğinde ise, bütün bunlara açıklık getirmiş, âhiret haya­tına yönelik bir dünyâ yaratmak için bütün mükellefleri gönüllü ya da gönülsüz itaate sevketmiştir. (3)

Bütün menfaat (yarar) ve mazarratlar (zarar) izafî (göreli) olup, değişmez bir gerçeklik arzetmezler. Yani menfaat ya da mazarratlar halden hale, kişiden kişiye ve zamandan zamana farklılık gösterirler. Mesela yeme ve içme insan için açık bir menfaat olmaktadır. Ancak bu, yemek ihtiyacının bulunması, yenilecek şeyin lezzetli, temiz olması; acı ve tiksinti verici olmaması, yer yemez hemen veya zaman içinde bir zarar verici olmaması, elde edilmesi uğrunda gerek dünyada gerekse âhirette bir zarar doğurucu olmaması; keza o şeyin yenilmesinden do­layı hemen ya da zaman içerisinde bir başkasına zarar verilmiş olmaması... gibi şartların bulunmasına bağlıdır. Bu şartların tümü ise, çok nadir bir arada bulunabilir. Pek çok menfaat, bazı insanlar için zarar olabilir; batta aynı insanlar için dahi farklı zaman ve durumlarda za­rar şeklim alabilirler. Bütün bunlar, maslahat ve mefsedetlerin, şehevî arzuların yerine getirilmesi için değil de, dünya hayatının ayakta tutulması için meşru kılındıkları ya da yasaklandıkları konu­sunda açıktırlar. Eğer şehevî arzuların yerine getirilmesi için konulmuş olsaydı, o durumda arzu ve heveslere tâbi olma neticesinde bir za­rarın ortaya çıkmaması gerekirdi. Oysaki durum öyle değildir. Bura­dan da, maslahat ya da mefsedetlerin arzu ve heveslere tâbi olmadık­ları anlaşılmaktadır. (4)

Aynı fiil hakkında gözetilecek amaçlar farklılık arzedebilir. Bun­dan dolayı bir fiilin işlenmesi durumunda, o fiil ondan fayda bekleyen kimseler için menfaat olacakken, işlenmemesini isteyen kimseler için de zarar sayılacaktır. Bu durumda çoğu kez ihtilafların meydana gelir olması, şeriatın şehevî arzu ve istekler doğrultusunda konulmuş ol­masına imkan vermez. Şeriatın tam ve ahenk içerisinde yürürlükte olabilmesi için mükelleflerin garazlarına uysun uymasın, mutlak an­lamda maslahatın esas alınması gerekecektir.

Fasıl:

Bu arzettiğimiz açıklamalar sonucunda şu kaideler ortaya çıka­caktır: (1)
Mutlak surette "Menfaatlerde asıl olan izindir (mübahlıktır); za­rarlarda ise yasaklıktır" dememiz doğru olmayacaktır. Nitekim Fah-reddin Râzî böyle demiştir.[63] Zira, gerçek anlamda bir faydanın, keza aynı vasıfta bir zararın bulunması hemen hemen imkansızdır. Bunla­rın neredeyse tümü izafîlik arzeden şeylerdir.

Madem ki maslahat ve mefsedetler, Şâri'in hitabına bağlıdır ve biz biliyoruz ki, Şâri'in hitabı da durumlara, şahıslara ve vakitlere gö­re farklı biçimde yönelmekte ve aynı şeyle faydalanmak belli bir hal, durum, zaman ya da şahıs için mübâh olurken, daha farklı bir hal, du­rum, zaman ya da şahıs için mübâh olmamaktadır; bu durumda mut­lak anlamda "Menfaatlerde asıl olan izindir (mübahlıktır); zararlılar­da ise yasakhk (haramlık)tır" demek nasıl mümkün olacaktır?

Keza fayda zarardan, zarar faydadan uzak bulunmayacağına gö­re, aynı şey hakkında hem emir hem de yasak nasıl bir arada buluna­caktır? Mesela şarap hakkında, "Madem ki o kafayı bulduruyor, tasayı gideriyor, insanı cesaretlendiriyor; öyleyse onda asıl olan mübahlık­tır; öbür taraftan o insanın aklını başından alıyor, Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoyuyor; öyleyse asıl olan onun haramlığıdır" demek mümkün müdür? Fayda ve zarar birbirlerinden uzak olmayacakları­na göre böyle bir netice ortaya çıkmaz mı? Yine: "Hoşa gitmemesi, acı ve tiksinti verici olması sebebiyle ilaç içmede asıl olan yasaklıktır; faydası olması sebebiyle de onun içilmesinde asıl olan mübahlıktır" de­menin bir anlamı yoktur. Çünkü fayda ve zararı birbirinden ayırmak mümkün değildir. Bu durumda her şeyde asıl, aynı anda hem mübâhlıkhem de haramkk olacaktır. Böyle bir netice ise aklen imkan­sızdır (muhaldir).

İtiraz: Zarar ve faydanın karşı karşıya gelmesi durumunda, güç­lü taraf dikkate alınır ve hüküm de ona nisbet edilir. Diğer kısım ise, dikkate alınmaz ve sanki yok gibi kabul edilir.
Cevap: Sizin bu itirazınız, bizim iddiamızı desteklemektedir. Çünkü bu itiraz, menfaatlerde asıl olanın mutlak anlamda mübâhhk, zararlarda da asıl olanın mutlak anlamda yasakhkolmadığım; bilakis bir şeyin fayda ya da zarar kabul edilmesinin "âhirete yönelik bir dünyâ"nın gereklerine bağlı olduğunu gösterir. Her ne kadar bu yolda beklenti halinde olan bazı zararlar, ya da bertaraf edilebilecek bazı faydalar bulunabilecekse de, bir şeyin maslahat ya da mefsedet oldu­ğunu belirlemede kıstas, âhirete yönelik bir dünyanın gerekleri ola-[42]    çaktır. (2)

Karâfî, maslahat ve mefsedetler konusunda bir çıkmazdan bah­setmiş, fakat gerekli cevabı vermemiştir. Ona göre bu çıkmaz, hüküm çıkarmada maslahat ve mefsedetîeri dikkate alan bütün âlimler için kaçınılmazdır. O şöyle diyor:
"Maslahat ve mefsedetten maksat eğer bunlarla isimlendirilen şeylerse (müsemnıâlarsa), bu nasıl olabilir? Zira bütün mubahlarda, çoğu kez hem maslahathem de mefsedet aynı anda bir arada bulunur. Çünkü temiz ve lezîz yiyeceklerin yenilmesinde, güzel elbiselerin gi­yilmesinde bedenlerin istifâde edecekleri maslahatların bulunması yanında; onları elde etme, kazanma, yeme, pişirme, çiğneme suretiyle yutulur hale getirme ve hazmı kolaylaştırma, bu arada elleri kirletme gibi daha pek çok, sağduyu sahiplerinin durup dururken istemeyecek­leri sıkıntı ve meşakkatler bulunmaktadır. Ateş yakmayı ve onun du­manından rahatsız olmayı kim ister ki?! Bu durumda kesinlikle orta­da hiçbir mubahın kalmaması gibi bir netice doğacaktır. (Çünkü bü­tün mubahlarda, verilen Örnekte olduğu gibi, mefsedetler bulunmak­tadır; mefsedetler de dikkate alınacağına göre mübâh diye hiçbir şey kalmayacaktır.(Mubahların var olabilmeleri için) maslahat ve mefsedetin mut­lak anlamlarından daha Özel bir mânâ kasdetmiş olabilirler. Fakat bunun (hususîliğin) da belli bir mertebesi yoktur ve bunlardan bir kısmı diğerlerinden daha öncelikli değildir. Sonra maslahat ve mefsedet esasından vaz geçmek Mutezile mezhebinin prensipleriyle asla bağdaşmaz. Çünkü böyle bir durum, hikmetten uzak bir tahakküm ve sefihlik halini alır. (Yüce Allah ise böyle bir durumdan münez­zehtir.)"Mutezile burada şöyle bir açıklama getirebilir: "Bunun kıstası şudur: Allah Teâlâ'nın terkinden dolayı vaîdde[64] bulunduğu her maslahat, keza işlenmesinden dolayı vaîdde bulundu­ğu her mefsedet bizzat maksûd olmakta; Allah Teâlâ'nın hakkında bir vaîdde bulunmadığı şeyler ise tartışmamız dışında kalmaktadır. Do­layısıyla biz bir tahsise gitmeden, mutlak anlamda dikkate alman (maslahat ve mefsedetîeri) kasdediyoruz. Bu yüzden bir çıkmaz söz konusu değildir."
Mutezile'ye cevabımız şöyle olacaktır: "Size göre, vaîd ve teklif maslahat ve mefsedet esasına bağlıdır ve akla göre Allah üzerine,maslahatları terk edenlere, mefsedetîeri de işleyenlere vaîdde (cezada) bulunması vâcib olmaktadır. Eğer siz muteber olan maslahat ve mefsedetîeri, onların üzerine gerekecek olan vaîdden çıkaracak olur­sanız, o durumda bundan devir (kısırdöngü) lâzım gelir.[65]Yİne eğer bir şeyin maslahat veya mefsedet olduğunu, onlar üzerine gerekecek vaîdden çıkarmak doğru olursa, o durumda sizin maslahatın terki, mefsedetin de işlenmesi doğrultusunda teklifte bulunulabileceğini caiz görmeniz gerekecektir.[66]Böyle bir durumda ise hakikatler ters­yüz olacaktır. Çünkü dikkate alınan bizzat tekliftir; Allah Teâlâ bizle­ri ne ile yükümlükılmışsa, o maslahattır. Bu ise sizin prensibinizi kök­ten sarsar.
"Bizim (Eşarî) imamlarımızın bu çıkmazdan nasipleri ise şöyle ol­muştur: İmamlarımız, 'Allah Teâlâ mutlak maslahat ve mutlak mef-sedeti, tafdîl yoluyla dikkate almıştır' diyememişlerdir. Çünkü mu­bahlarda mutlak maslahat da, mutlak mefsedet de mevcuttur; bununla birlikte maslahat dikkate alınarak vâcib ya da mefsedet dikkate alınarak haram kılınmamış, mübâhlık üzere bırakılmışlardır. Buna mukabil imamlarımız; 'Allah Teâîâ mubahlarda, (maslahat ya da mefsedetlerden) bir kısmını ilga etmiş, bir kısmım da dikkate almıştır' demişlerdir. Peki, dikkate alınacak olanla ilga edilecekler hangi öl­çüye tâbi tutulmaktadır? denildiği zaman ise, buna cevap vereme­mekte, hangilerin itibara alınmış olduğunu tesbit için istikraya baş­vurma yoluna girmektedirler. Bu tutum her ne kadar, fıkhın bazı hik­met ve inceliklerine vâkıf olma yöntemini ihlâl ediyorsa da, onlar'Al­lah dilediğini yapar, istediği hükümde bulunur; dilediğim dikkate alır, istediğini de terkeder' diyerek işin içinden çıkıyorlar. Bu hususları ak-len vâcib gören Mutezile ise, bu konuda tam bir çıkmaz içerisine giri­yor. Çünkü onlar eğer bu kapıyı[67] açacak olurlarsa, o durumda Mutezi­le mezhebi prensiplerini kökten sarsmış olacaklardır." Karâffnin sözü burada bitiyor.

Bizim daha Önce verdiğimizi açıklamalar ışığında konuyu ele al­dığımızda, böyle bir çıkmaza yer bulunmadığını göreceğiz:
Önce Eşarî mezhebine göre konuyu ele alalım: Serî verilerin istikraya tâbi tutulması, maslahat ve mefsedetlerden hangilerinin muteber olduğunu, hangilerinin de muteber olmadığım, hem de bu ko­nunun kıstaslarını da belirleyecek şekilde ortaya koymaktadır. Bu ko­nuda kesin delîl şu olmaktadır: Şeriatın geniş caddesinden, hiç sap­madan, yalpa yapmadan yürüyenlerin, her şeyin hakkını vererek serî nizâmı ihlâle girmeden, kaideleri çiğnemeden hareket edenlerin hal­lerinin istikrası neticesinde hiçbir maslahatın kaçırılmış olmadığının ortaya çıkması; keza, bu yolculuk sırasında serî esasların ihlalleri ve onlara muhalefet ölçüsünde aksaklıkların meydana geldiğinin görül­mesi olmaktadır. Bu bütün serî esas ve konular için böyledir. İlimde yüksek payeye ulaşmış âlimler bu neticeyi [68]elde edince, bunlarla ilgili her konuya ait kıstaslar da kendiliğinden ortaya çıkmış oldu. Bunlar usûl-ı fıkıh kitaplarında açıklanmış ve etraflıca ele alınmıştır.[69]
Mutezile mezhebine gelince, yine durum aynıdır ve bunlar hak­kında da bir çıkmazdan söz etmek mümkün değildir. Çünkü Mutezile maslahat ve mefsedetlerin, aklın ulaştırdığı neticeye göre dikkate alı­nacağı inancındadır ve âlemin düzeni hem cüzî hem de külîî plânda maslahatların ortaya konulmasına bağlıdır, düzenin bozulması da mefsedetlerin irtikab edilmesinden kaynaklanır, diyorlar. Şeriatı ise, akılla kavranılan bu maslahat ve mefsedetlerin fazlasız-noksangız or­taya çıkarıcısı kabul etmektedirler. Eşarîlerle Mutezile arasında neti­ce itibarıyla bir fark yoktur; bunlar arasındaki asüihtilaf konusu mas­lahat ve mefsedetlerin ne ile kavranabileceği[70] konusudur. Bu konu­daki ihtilafları ise, maslahatların şer'an dikkate alınmış olmasına ve [461 onların özleri itibarıyla belirli fmunzabıt)[71] bulunmalarına engel değildir.

Karâfî, Fahreddin Râzî'nin azimet ve ruhsat hakkındaki "mâ-ni'in varlığına rağmen fiile girişmek" konusundaki sözüne de takılmış ve ayni tavrı göstererek şöyle demiştir:
"Bu bir çıkmazdır. Çünkü bu dikkate alındığında namazların, had ve tazir cezalarının, cihâdın, haccın hep ruhsat olması gerekir. Zi­ra bütün bunlara girişmek caiz olmaktadır. Halbuki bu yükümlülük­lerin karşısında iki tane mâni bulunmaktadır:"Bu yükümlülüklerle mecbur etmeye engel teşkil eden nassların zahir ifâdeleri: Mesela: 'Allah size dinde bir zorluk kılmadı[72] âyetiyle 'Zarar vermek ve zararla mukabelede bulunmak yoktur' [73]hadisini ele alalım. Bunlar zikredilen yükümlülükler için birer mâni durumunda­dırlar. Öbür taraftan insan en güzel bir şekilde yaratılmıştır. Nitekim 'Andolsun ki, biz insanoğullarını şerefli kıldık[74] 'Biz insanı en güzel şekilde yarattık'[75] âyetlerinde bu husus belirtilmiştir. Böylesine şeref­li insanın cihâdlahelake sürüklenmesi, onun meşakketve sıkıntılara sokulması uygun değildir."Yine "icâre" (kira) akdi mevcut olmayan şeyin satımı olduğu için ruhsat olmaktadır. Keza selem akdi de böyledir. Kırâz ve müsâkât akitleri de ücretin belli olmaması sebebiyle iki ruhsat kabul edilir.

Avın, kanı akitıhnadığı halde dikkate alınmayıp yenilmesinin helâl ol­ması ruhsat olmaktadır Şeriatın verilerinin istikraya tabi tutulması neticesinde görüyoruz ki, hiçbir maslahat az da olsa mefsedetten uzak değildir; keza hiçbir mefsedet de maslahattan hâlî bulunmamaktadır. Hatta küfür ve îmanda bile bu böyledir. Diğerlerini artık siz takdir edersiniz.
Buna göre diyebiliriz ki, şerîatte bulunan bütün hükümler karşı­sında serî bir mâni bulunmaktadır. Çünkü mâniden, 'kuvvetli (râcih) bir muarızdan uzak bulunan güçlü bir mâni' in kasdedilmesi mümkün değildir.[76]Çünkü lâşe yeme ve benzeri durumlarda, İaşenin mefsedeti-ne ağır basan bir muarız (yani, İaşenin yenilmesi talebi) bulunmakta­dır. Bu durumda kasdedilen, sadece güçlü muarızla karşı karşıya olan mâni değildir. Bunun sonucunda bütün serî hükümler ruhsat kapsa­mı içerisine girer. Çünkü her hükümde güçlü ya da zayıf muarızı bulu­nan bir mâni vardır."

Karafî, daha sonra Tenkîh ve Mahsûl adlı şerhlerinde Râzî'nin, tam olarak ruhsatın kıstaslarını ortaya koymadan âciz kaldığını ifâde etmiştir.
Bizim konu başında arzettiğimiz izahlar, Ruhsat bahsinde .. len bilgilerle de birleştirildiğinde inşallah bu konuya da açıklık getiçektir.[77]Bu mesele iyice kavrandığında, pek çok Kur'ân âyeti ve ilgili hükümler daha sağlıklı anlaşılacaktır: "Yerde olanların hepsini sizin için yaratan O'dur[78] "Göklerde olanları, yerde olanları, hepsinisizin boyunduruğunuz altına vermiştir[79]"Ey Muhammedi De ki: 'Allah'ın  kulları için yarattığı ziynet ve temiz rizıkları haram kılan kimdir?' 'Bunlar dünya hayatında inananlarındır, kıyamet gününde de yalnız onlar içindir' de" [80]âyetleri ve benzeri nasslar mutlak anlamda zahir anlamlarında değillerdir; aksine bunlara getirilen kayıtlar bulun­maktadır. Maslahatların celbi(sağlanması), mefsedetlerin defi (gide­rilmesi) hususundaki şeriatın tavrı, bu tür nasslann zahirleri-nin ka­yıtlanmış olduğunu göstermektedir. Allahu a'lem! (4)

Bazıları da şöyle demişlerdir: "Ahiret hayatıyla ilgili maslahat ve mefsedetler ancak şeriat yoluyla bilinebilir. Dünyevî maslahatlar ise; akıl, tecrübeler, âdetler ve muteber zanlar ile bilinebilir. Dolayısıyla maslahat ve mefsedetler konusunda, hangisinin daha güçlü hangisi­nin daha zayıf olduğunu öğrenmek isteyen kimse, Şâri'in sükût geçtiği düşüncesiyle, konuyu aklına vursun; sonra da aklın ulaştığı neticeler üzerine ahkâm bina etsin. Maslahat ya da mefsedetine vâkıf olma im­kanı bulunmayan taabbudî hükümler hâriç, hemen hemen hiçbir hü­küm bu söylediğimiz çerçevenin dışında kalmayacaktır...." Bunların sözü böyle.
İlgili açıklamalar ışığı altında meseleye yaklaştığımızda, konu üzerinde durmamız gerekecektir: Ahiret işlerinin ancak şeriat yoluyla öğrenilebileceğine aynen katılıyoruz. Dünyevî maslahat ve mefsedet­ler hakkında söylediklerine gelince,kısmen doğrudur, her yönden doğ­ru değildir, Durum böyle olduğu içindir ki, fetret devrinden[81] sonra şeriat geldiğinde, dünyevî işlerde istikâmetten sapmaların, hüküm­lerde adaletten uzaklaşmaların olduğu ortaya çıkmıştır,
Eğer durum mutlak anlamda dedikleri gibi olsaydı, şerîatin sade­ce ahiret işleriyle ilgili maslahatları getirmekle ve onları yerleştirme­ye çalışmakla uğraşması, dünyevi işlerle uğraşmaması gerekirdi. Hal­buki durum öyle olmamıştır. Şeriat, hem dünya hem de ahiret işlerini birlikte düzenlemiştir. Gerçi, dünya hayatının ikâmesinden gözetilen amaç ahiret hayatı ise de, bu durum şeriatın gönderilmesinde güdülen maksadın, dünyevî maslahatların gerçekleştirilmesi için de olacağına engel teşkil etmez. Böylece ahiret yolculuğu kolaylaşacak ve hedefle­nen amaca ulaşmak imkanı doğmuş olacaktır. Bu uğurda şeriat, en iyi »içimde, birçok tasarruflara vücut vermiş, yürürlükte olan bir çok fesad yollarını da ortadan kaldırmıştır. Yürürlükteki âdetler göster­mektedir ki, aklın, dünyada mevcut bütün maslahat ve mefsedetleri tüm ayrıntılarıyla yalnız başına kavraması imkansızdır. Ancak yuka­rıdaki sözün sahibi, maslahat ve mefsedetler, şeriat onların genel esaslarını koyduktan sonra, tecrübelerle... vb. kavranabilir, demeyi kasdediyorsa, elhak doğrudur ve o takdirde tartışmaya da gerek yoktur. [82]


Eser: El-Muvafakat

  • Yeni Ekle
Yorumlar (0)

El-Muvafakat

 

Son eklenen ruyalar

Sitemizde yer alan soruların cevapları özenle islami eserlerden seçilerek yazılmaktadır.
Haramiler | Bitkiler